
Ahmet CanbabaOnu ilk gördüğü anı unutamıyordu. Bir gazetede ‘ücretsiz teriyer verilecektir’ ilanını okuduğunda, hemen telefon etmiş, hayvanı görmek ve sahiplenmek istemişti. Bu hayvan sevgisini Can’a sevgili arkadaşı Meliha Yılmaz aşılamıştı. Oysa daha bir ay öncesine kadar Can’ında, canı kadar sevdiği bir teriyeri vardı. Daha iki aylıkken almış, üç yaşını henüz geçmişti ki bir parkta gezdirirken kaybetmişlerdi.
Can gazetelerin evcil hayvanlar sütununda ilanlar vermiş, üzerinde ‘Gizem’ diye adı yazılı tasması ve kahverengi uzun kordonuyla birlikte kaybolan teriyerini bulup getirecek olanlara ödül vaat etmiş ama sevdiği Gizem’ini kimse geri getirmemişti. Evde Gizem’in büyük eksikliğini hissettiler. Gene de bir hayvan sahiplenmek için aile bireylerinin gözleri gazete sütunlarındaydı. Can ilanı okuduğunda Gizem geldi gözlerinin önüne. Beyaz tüylerinin ortasına dikilmiş düğme gibi bir burun ve kömür karası gözleri burnunda tütüyordu Can’ın. Gizem nasılda uysaldı, nasılda enerjikti. Can bir şey söylediğinde tüylerle yarı kapanmış gözlerini açar küçük başını yana eğerek büyük bir adam gibi dinlerdi.
(daha fazla…)
Sait Faik Abasıyanık8:45 vapuru iskeleden kalktıktan sonra, uzak şimşekler yakınlaşmaya başlamıştı. Anadolu sahili bir ara gözden kayboluverdi. Yağmur, projektörün önünde, birtakım hendese-i musattaha şekilleriyle beyaz ve keskin kaynaştı. Kanepede üstüne başına yağmur sıçrayan, uzak ve puslu ışıkların yandığı evleri düşündüğü pek anlaşılan bir adam, yerinden bir iskeleyi kaçırıyormuş gibi aceleyle kalktı. Projektörcünün yanına doğru ilerledi. Projektörcünün üstünde kolları boşta sarkan eski bir muşamba vardı. Sırtı kamburlaşmıştı. Yanma sokulan adama başını çevirip baktı. Yüzünü tekrar projektörün, şimdi yalnız birtakım münkesir, müstakim ve muvazi hatlardan başka bir şey göstermeyen ışığına çevirdiği zaman, kendisine laf söylenebilir bir adam yüzü görmüş zannettirecek bir halle:
—Müthiş yağmur, dedi.
Öteki:
—Ben önümüzde bir şey göremiyorum… Ya siz?
—Sis var, dedi. Yağmur da fazla, bir şey görünmüyor.
—Kınalı daha uzak mı?
—Yakın olmalı ama, bir şey göremiyoruz ki…
(daha fazla…)
Ahmet Ünal ÇamOrta yaşlı kadın, evin içinde telaşlı bir haldeydi. Eşyaların yerini değiştiriyor, örtüleri düzeltiyor, arada bir mutfağa gidip pişmekte olan yemeğe bakıyor, tekrar salona dönüyordu. Sokaktan gelen her seste pencereye koşuyor, her duyduğu kapı zilinde de, başkasının zili olduğunu anlayıp üzülüyordu.
Başka şehirde iş bulan oğlu, hem uzak yerde olduğundan hem de izin alamadığından 2 aydır gelememişti. Orta yaşlı kadın, büyük bir özlemle oğlunun gelmesini ümit ediyor, kulağı zil sesinde, ayak sesinde telaşla bekliyordu. Her anneler gününde, çocuğunun ona “Anneciğim, annler günün kutlu olsun” diyerek, boynuna sarılmasına öyle alışmıştı ki, sanki oğlu kapıdan giriverecek ve koşup boynuna sarılacaktı, sonra da onun için hazırladığı tatlılardan yiyecekti. Oysa oğlu geleceğini söylememişti ki. Kadın, boynu bükük düşündü, “-ya gelmezse, ya izin alamadıysa.” İçini özlem dolu bir alevin yalayıp geçtiğini hissetti.
(daha fazla…)
Mehmet Emin ArıYeah, you bleed just to know you are alive |
| (Ah! Yaşadığın bilmek için kanatıyorsun kendini) |
| Goo Goo Dolls-Iris |
Çalar saatin huzursuz sesi ile gözünü açtı ve bir şey göremedi.
Bir ışık göremeyince erken uyandığını sandı. Hala gece olsa bile, dışardan sızan ufak bir ay ışığı ya da sokak lambası odayı çok az olsa da hafif aydınlatırdı. Başını bilinçsizce pencerenin olduğu yere doğru çevirdi. Daha nişanlıyken kumaşını birlikte aldıkları ve karısının diktiği kırmızı perdeleri gördü. Fakat onun dışında hiçbir şey yoktu, sadece kırmızı perdeler, ne pencerenin kenarları ne de başka bir şey vardı.
Karanlıkta etrafına zehirli gazlar yaydığını okuduğundan beri yatak odasında durmasını istemediği pencere kenarında duran çiçekleri görmek için gözlerini kısarak dikkatle tekrar baktı ama saksıların olduğu yerde hiçbir şey göremedi. İşin garibi pencereyi de göremedi. Perdeler sanki boşlukta öylesine asılı duruyordu. Perdenin bittiği yerdeyse siyah yada başka bir renk yani fon oluşturacak hiç bir şey yoktu.
(daha fazla…)
Mehmet Emin ArıOnu ilk defa şehirdeki büyük mağazalardan birinin spor reyonunda görmüştüm ve görür görmez deyim yerindeyse tam anlamıyla çarpılmıştım.
Öylesine etrafıma bakınıp geziniyordum, hani bonusgiller gibi bir şey tüketme sevdamda yoktu. Yarım saat sonrasına bir randevum vardı ve ben vakit öldürmek için biraz da klimasından akan serinlik nedeniyle büyük mağazada aylak aylak dolaşıyordum. Şehir insanının eğlencesi işte.
Ve birden onu gördüm. Orada öylece duruyordu. İnanılmaz zarif ve çekiciydi. Görünce heyecanlandim (böylesi çekici bir şey olamazdı) daha sonraysa şaşırdım (hem de Ankara’da). Garip hatta safça göründüğümün farkındaydım ama orada öylece ona bakmaktan da kendimi alamıyordum. Allahtan etrafta bana bakan yoktu ve aramızdaki mesafe yaklaşık bir on metre kadardı.
(daha fazla…)
Refik Halid KarayAnası, Antikacıların evini oğmak için gittikten sonra yalnız kalan Ayşe bahçedeki çıkrıklı kuyudan çektiği suyu sabahtan beri ocağın üstünde duran kazana döktü ve patiska entarisinin eteklerini kuşağına sıkıştırıp çömeldi; sepetteki çamaşırları çitilemeye başladı.
Ana kız “Abdinin köşkü” denilen bu yıkık, korkunç, yalnız kovukta bekçi gibi oturuyorlardı. Bundan kırk sene önce, kimbilir nasıl bir eğlence fikrine hizmet için yapılmış, fakat o zamandanberi kullanılmayan bu ev, yıkık duvarları, çökmüş çatısı, dökülmüş kafesleri, her taraftan ayrılmış sıvalarıyle eski bir mezar gibi ölümü düşündüren bir hal almıştı. Onda her ilişen bakışı korkutan bir renk, her geçene: “Siz de herkes de benim gibi olacaksınız, yıkık duvarlar kirli yosunlu, iğri bir taş; üzerinde eşinen bir iki köpek, o kadar!” diyen bir ses vardı. Her yönünden deve dikenleri fırlamış olan bahçesinde, hep açık kapısından mahzen gibi karanlık bir oyuk içinde tavan tahtaları seçilen ahırında, samanlı gübreler yığılmıştı; üzerinde bir sürü tavuk sürekli eşiniyordu. Kuyunun yanındaki incir ağaçları bu yıkıntının eksiğini tamamlıyor, her yıl daha fazla kuvvetlenerek nankör dallarıyle eve yaslanıyordu.
(daha fazla…)
Ayşe KorkmazAdını ilk kez, memuriyet hayatına başladığım gün duydum. Dairedeki arkadaşlar, aralarında para toplayıp şık bir dolma kalem almışlar. İçlerinden biri:
“Bizden sana küçük bir hoş geldin hediyesi” dedi. Bir başkası gülerek,
“Ve Feridun Bey’den…” diye ekledi.
Feridun Bey’in kim olduğunu sormadım. O gün hasta olduğu için gelememiş bir hizmetli, bir memur, ya da üst düzey yöneticilerden biri olabilirdi.
Odam birinci kattadır. Öyle ayakaltında olmasına bakmayın. Dairedeki en güzel odalardan biridir. Öğlene kadar güneş içindedir. Bir giren bir daha çıkmak istemez. Bütün mesai arkadaşlarım en az günde bir kez uğrar. Sonrası malum, gelsin çaylar, gitsin kahveler.
Hediye merasiminin üzerinden tam bir hafta geçmişti. Herkesle tek tek tanışmış olmama rağmen Feridun Bey’in yüzünü görebilmek henüz kısmet olmamıştı. Çay kahve âlemlerinden kurtulup yalnız kalabildiğim bir an, birdenbire kafamda Feridun Bey’i görme fikri belirdi.
“Madem o gelmiyor, neden ben gitmiyorum?” dedim kendi kendime.
Şefe, Feridun Bey’in hangi odada olduğunu sordum. “Üçüncü katta, sağdan ikinci kapı” diye tarif etti.
Önce tuvalete uğradım. Makyajımı tazeleyip kıyafetime çekidüzen verdim. Öyle ya, Feridun Beyle ilk kez karşılaşacaktık.
Telaş ve heyecan içinde söylenen odayı bulup içeri daldım.
“Feridun Bey’e bakmıştım” dedim karşıma çıkanlara.
“Feridun Bey dışarıda.” dediler.
Fazla ilgili görünmemek için, sessizce odadan ayrıldım.
Hikmet Temel Akarsu“Geçmişi bilmeden, geleceği düşünemezsin,” dedi bodur ve yaşlı rahip.
Tümcesini yarım bırakmış gibi sustu. Yutkunması ve sözlerine devam etmesi sanki yüzyıllar sürdü. Ama sonunda konuştu: “O yüzden sen geleceği düşünemeyeceksin, çünkü geçmişi asla bilemeyeceksin!”
Ve dondu kaldı bakışları bir akşam alacasında mor bulutların üstünde. Yani ben bunca yolu boşuna mı tepmiştim? Geçmişi asla bilemeyeceğimi ve o yüzden de gelecek hakkında hiçbir söz söylemeye hakkım olamayacağını mı duymaya gelmiştim?! Bu ne saçmalıktı böyle? Karanlık dağlar aşıyorum, vadiler, dereler, ormanlar geçiyorum, yırtıcı hayvanlar arasından sıyrılıyorum, barbar yağmacılara varımı yoğumu vererek canımı kurtarıyorum; asırları aşıp geliyorum ve Telengria’da karşılaştığım kıdemli rahiplerden bunu duyuyorum?
Bir Telengria rahibi bunu nasıl söyler? Onların görevi zaten yaşananların kayıtlarını tutmak, insanlığın kalubeladan beri başına gelenleri ortak hafızaya nakşetmek değil miydi? Bana böyle söylenmemiş miydi?
(daha fazla…)
-miş’li geçmiş zamanın daha yaşlı olduğu bilinir.
Sahi -di’li geçmiş zaman, ne kadar süre sonra -miş’li geçmiş zamana dönüşür?
Aradan geçen bunca zamana bakarak, her şey -miş’li, -muş’lu anlatılabilir diye düşünmeye başlamıştım.
Ama geçip giden şeyler o kadar canlı ki. Onları -miş’li geçmiş zamanda anlatırsam yanlış yapacakmışım gibi bir duygu içindeyim.
Anlatan öyle anlatsın.
Ben, yaşlı öykümü -di’li geçmiş zamanlı anlatacağım yine de…
Beni ilk kutlayan Ilgın oldu.
Herkesten daha sıcak ve içtenlikliydi.
Yanağıma kondurduğu öpücüğün ıslaklığı hâlâ durur orada. Onca yılın ne güneşi kuruttu onu, ne de yeli.
(daha fazla…)
Armağan Altay“Canım yanıyor ama önemli değil!”
Hiçbir şey istemiyorum.
Varoluş sebebimiz de bir istek değil mi? Nedir peki? Uğrunda mistisizme kafa patlattığımız, soru sorma güdüsü olan felsefeye dalıp dalıp çıktığımızı sandığımız bu gaye, bu oluş, bu kılış nedir? Cevap yok, değil mi? Çünkü insan aklı ermez. O aklın erdiği yerlerde de sadece yalanlar, hayaller ve beden var. Başkası tarafından içine sokulduğunuz, layık kılındığınız beden. Evet, öyle olmalı. İyimser bakışlar çoğu yerde, arada bana da rastlamıyor değiller. “Sevmek” diyor bu bakışlar. “Sevgi.” Oysa düşünebilen insan için sevgi yoktur. İnsan için sevgi, bir yaydan çıkıp saplanmaya benzer. Oysa ok bir yere varmaz, yay da hiç var olmamıştır; insan ya sevmeyi ya da “seven kendisi”ni sever. Gerisini isteyen bedendir. Hani şu kirlenince çıkarıp atamadığımız, “ölü temizleme”ye vermeniz gereken malum elbise.
Hiçbir şey istemiyorum. Elbiseyi de, kendimi de.
Kendimi istemiyorum. Dünyayı, insanları değil, kendimi.
(daha fazla…)