
Nalan BarbarosoğluHadi ver o bıçağı bana… Ver, dedim sana!
Sanki aramızda yüzyıllar var; sanki bu anı birlikte yaşamıyoruz. Bu ana, ayrı ayrı zaman ve uzam parçalarından gelmişiz de, bize ait olmayan rastlantısal bir zaman-uzam birlikteliğine üstten bakanlar gibiyiz.
- O kadar istiyorsan, gel sen al!
Evlerine tıkılmış, televizyon karşısında sıkılmışlığından hoşnut insanlarla alay edercesine dolunay ışığında aydınlanırken balkonlar ve lodosla tazelenirken gecenin havası, bir bıçağın üstüne gidebilir miyim?.. Atılabilir miyim o bıçağın üstüne?.. Bu solgun ışıkta parlamayan çeliğin keskinliğine elimi uzatabilir miyim?.. Hele de odanın görüntüsü böylesine yumuşak bir ışık altındayken… Sen elindeki bıçakla, gözünde yanıp sönen öfke parıltılarıyla sırtını diklektirmiş, tüyleri kabarmış, kavgaya hazır bir kedi yavrusunu çağrıştırırken… Titreyen çenenle, rengi atmış yüzünle karşımda dururken üstüne gelebilir miyim?.. Şaka gibi her şey.
- Ne yapmaya çalışıyorsun?..
Hadi ver o bıçağı bana!
- Ne mi yapmaya çalışıyorum,
ne mi yapmaya çalışıyorum!
Kestiremediğim nokta, bıçağın hedefi ben miyim?.. Beni bıçaklayabilir misin gerçekten?.. Canımı yakabilir misin?.. Öldürmek isteyebilir misin?.. Yok olmamı isteyecek kadar uzaklaştın mı benden? Bu noktaya nasıl geldik? Niye bu kadar ayrı zamanlardayız aynı zamanda?..
- Ciddiye almış olamazsın!
Yalnızca bir şakaydı. Çok büyüttün!
- Sen kendine bak, tamam mı!
Benim bir şey büyüttüğüm falan yok.
- Hadi!Ver o bıçağı bir tanem…
İnan, abartıyorsun!
- Gel kendin al, öyleyse!
Gel hadi, gelsene! Gelip alsana!
Hızla üstüme geldiğini, sol koluma sıcak bir sızının yayıldığını ayrımsıyorum. Ne oluyor bize?.. Bıçak hangimizin elinde ya da nerede farkında değilim. Birbirimizi mi yumrukluyoruz, tekmeliyor muyuz yoksa?.. Savruluyoruz dört bir yana. Bizimle birlikte sandalyeler, sehpalar da… Vahşi bir dansın figürlerine -acemice- dönüşmüş devinimler belki de bizimkisi. Çarpılan kapı sesine, kırılan cam sesi karışıyor bir ara. Nerede olduğumun farkında değilim. Nefesim kesiliyor, göğsüm sıkışıyor. Gözlerimi açıp bakamıyorum. Dans bitti mi? Bir cinnet anı mıydı bu?.. “Cinnet” dedikleri böyle bir şey mi?.. İki kişi aynı anda cinnet geçirebilir mi? Yüzünü göremiyorum, yüzümü göremiyorum. Yüzünü ilk ne zaman görmüştüm?.. Ya kendi yüzümü?.. Nefes alamıyorum! Biri camları açsın! Bu odanın havası boşalmış… Camları açın… Lütfen açın camları… Dans etmek istiyorum! Ay ışığında aydınlanan balkonlardan savurmak istiyorum kendimi. Dans sürsün lütfen!
Başımdaki uğultuyla birlikte duymaya başlıyorum sesleri. Motor sesine karışan tiz siren sesi “Eli kıpırdıyor” diyen Erol’un sesi, “Kendine geliyordur belki” diyen yabancı bir kadın sesi,
- Beni duyuyor musunuz?
Beni duyuyorsanız baş parmağınızı oynatın yeterli.
Kendinizi yormayın.
- Kendine geliyor, değil mi?..
Her şey yolunda değil mi?
- Evet, evet her şey yolunda. Merak etmeyin.
Şimdi bir iğne yapacağım.
Tamam. İşte böyle. Çok güzel.
Sakin. Sakin olun lütfen. Çok güzel.
- Ne verdiniz ona?
“Çok güzel. Ne güzel bir tınlama! Güzel olduğunu sandığım şeyleri düşünmek istiyorum şimdi. Ne vermiş olabilir bana yabancı kadın sesi? İnsanın ağırlığını alıp götüren, koyu gri, bir tünele benzer boşluğa doğru çekilirken, kanımın kırmızısıyla renklenmiş bir bıçak dışında kalan, Erol’la olan ilişkimde bana iyi gelen zaman parçalarını düşünmek istiyorum. Her şeyi baştan almak, “Dans etmek”
Sanırım, usul usul başladı her şey. Usul usul başlayan her şeye ilkbahar yaraşır. İlkbaharın da “nisan” ayı. Nisan, yağmurlarıyla girer kitaplara ve yaşama. Oysa biz, yağmur almayan iklimlerde büyüdük, yağmursuz coğrafyalarda. Birlikteliğimizde yağmur yoktu. Ve bir yağmur dansının beceriksiz dansçıları gibi hoplayıp zıplıyorduk birbirimizin çevresinde. Belki de o yüzden içimizde ferahlık duygusu uyandırmadı bu ilişki. Birbirimizin yanında bir türlü arınamadık yaşamın getirdiklerinden ve kişisel tarihimizde yaşadıklarımızdan. Geçmişimize yeterince yağmur yağmadığından-dır-. Yarıda kesilen dansların dansçısı olmak istemiyorum.
Mevsimlerden ilkbahar, aylardan nisandı diye yazmak isterdim bir günlüğüm olsaydı eğer. (Bunu yazarken elim yavaş yavaş karıncalanmaya başlardı, eminim.) Günlüğüm de yoktu, aylardan nisan da değildi. Ama takvime göre 1990′lı yıllardaydık. Ellerimizi birbirine kenetleyerek uyuyorduk. Birbirimizin ellerinde uyumayı seviyorduk. Yoksa ben mi öyle düşünüyorum?.. Düşünmek?.. Öyle mi anımsamak istiyorum?.. Anımsamak?.. Şu an, siren sesleri arasında bunun üzerinde kafa yoracak ne isteğim, ne de gücüm var… Benimle dans eder misiniz?
- Size de bir yatıştırıcı yapayım mı?
- ??
- İyi gelirdi.
Sıcak, çok sıcak bir öğle sonrasında, tenha sahilde gölgeler yeni yeni uzamaya başlamışken, kertenkeleler, kelerler kayalara yapışmışken başını yuvasından çıkarmış bir yengeç yavrusundan alamıyordum gözlerimi. Küçücük kıskaçları kum taneciklerinin üstünde geziniyor, ürkek, çekingen hamleler yapıyordu yuvadan çıkmak için. Bir masal kitabından fırlayıp gelmiş gibiydi gözlerimin önüne. Sanki birazdan annesi bir yerlerden çıkıp gelecek ve onu kocaman homurtularla söylene söylene yuvasına sokacaktı yine kocaman kıskaçlarıyla geri geri iterek. Böyle bir şey olmadı elbette. Ama karşımda başka bir dünyanın yaratığı gibiydi yengeç yavrusu. Yorulmuştu belki de. Kıpırtısız duruyordu yuvanın ağzında. Ben de az ilerisinde dalıp gitmiştim. İrice bir denizanasının adeta gürültüyle, tuzlu su damlacıklarını savura savura denizden çıkıp salkım saçak ayaklarıyla yengeç yavrusuna doğru ilerlediğini, attığı her adımla kumun üstünde ıslak izler bıraktığını, kara hayvanıymışcasına kuma alışkın devinimlerle yengeç yuvasına yaklaştığını görüyor ama en ufak bir şaşkınlık belirtisi göstermiyordum. Kendime geldiğimde yengeç yavrusu yuvanın ağzında değildi. Altında oturduğum şemsiyenin gölgesi bedenimin sıcaktan kurumasını engelleyememişti anlaşılan; sıcak ürpertiler dolaşıyordu sırtımda. Tenimin kuruduğunu gerilmesinden anlıyordum. Oturduğumdan beri tek sözcük bile okumadığım kitabımı havlumun arasına koydum ve az önce denizanasının kıyıya çıktığı yerden kendimi denizin -içinde kaldıkça ılıklaşan- kucağına bıraktım. Dalgaların yönüne hiç direnmeden gevşek, yavaş kulaçlar atmaya koyuldum. Dayanabildiğim kadar başımı suyun içinde tutuyor, suyun büyük uğultusunu dinliyordum. Kıyının sessizliğinden ve tuhaf bir ıssızlık taşıyan tenhalığından sonra bu ses, bir yandan yaşamın büyük boşluğunu anlatıyor, diğer yandan da bedenimin bir denizanası ya da bir yengeç yavrusundan farkını ortadan kaldırarak yaşamla aramdaki boşlukları dolduruyordu. Bedenimin suyun içinde an be an dirildiğini duyumsuyor, daha hızılı yüzmek ve olabildiğince açılmak isteğiyle sarmalanıyordum. Dans eder gibi.
Bir ara başımı sudan çıkarmış, sırtüstü uzanmış, güneşin yüzümdeki damlacıkları kurutmasını beklerken az ötemde kısa ama hızlı kulaçlar atan bir adamın seslendiğini fark ettim. Bana sahile kadar yarış yapmayı teklif ediyordu. Bu kadar gevşeklik yeterdi. Hiç yanıt vermeden onun temposunu tutturmaya çalışarak yüzmeye başladım. Kıyıdan epeyce açıldığımı da anlamış oldum böylece. Kıyıya başa baş vardık sayılır. O benden yalnızca birkaç metre önce ulaştı. Islak kumların üstünde soluklanırken bana teşekkür etti. Bu tempo bana da iyi gelmişti. Dirilmiş, canlanmıştım uyuşturan yaz sıcağı içinde. Sonra kafede buzlu çay içtik. Konuşkan biri gibi durmuyordu. Benim de konuşmaya istekli olduğumu kimse söyleyemezdi zaten. Sessiz bir tanışma olarak tanımlanabilir Erol’la geçirdiğim ilk çeyrek saat; yarışmamızı saymazsak elbette. Ritmi düşürülmüş bir dans.
- Bin şükür, bin şükür. Kanaması durdu.
- Kesik, derin değilmiş zaten.
- Tansiyonunun bu kadar düşebildiğine inanmıyorum.
- Ben de korktum. Ama merak etmeyin.
Hastaneye varana kadar toparlar kendini bu serumla.
Sonrası bilinen hikâye. Hayır, hayır. Yaz tatillerinin gel-geç aşklarından olmadı ilişkimiz. Belki ayrıntılarda birkaç değişik -aynı zaman da bir o kadar da tanıdık- nokta olabilir. Ama yine de sıradan bir hikâye; sıradanlığın alçak ve yüksek dalga boylarına uygun gelişen, sözcüklere döküldüğünde yeni bir şey söylemeyen, dinleyicinin kendi tarihinden ya da yakın çevresinden benzer örnekleri zorlanmadan çıkarabileceği, ortak belleğin çağrışımlarına açık bir birlikteliğin hikâyesiydi bizimkisi. Yeni tanışanların yeni renkler ya da yeni sesler umuduyla yaşadığı heyecanın ilk aylarda bizi de sardığından kuşkum yok. (Sizin de olmasın.) Başkasından duyulduğu için ilginç gelen gençlik aşkları, okul yaşamımız, üç aşağı-beş yukarı benzeşen değerlerle yüklü ailelerimiz ve yanlarında yetişen çocuklar olarak biçimlenen karakterlerimizle hayrete düşürmeyen birkaç nedenden dolayı gerçekleştirdiğimiz evlenme ve boşanma deneyi, bilinen bir yap-bozun yerlerine hemen yerleştiriliveren parçalarıydı. Zaman içinde kendimizle ve geçmişimizle ilgili her şeyi birbirimize anlattık (?); ama anlattıklarımız -çok ender birkaç örnek dışında olduğu gibi- birbirimize ulaştığında biçim ve içerik değiştiriyordu. (Artık bundan da kuşkum yok. Siz kuşku duyabilirsiniz. Duymalısınız da.) Müziği duyulmayan, aksak dans.
Birkaç gece önce rüyamda, Erol’la yüksek tavanlı fanus biçiminde bir ameliyathanede ameliyat masasında seviştiğimizi gördüm. Ve Erol’un öğrencileri tıpkı bir ameliyat varmış gibi her zamanki yerlerinde, yukardan bizi izliyorlardı. Ben rüyamda, öğrencileri fark ettikten sonra da sevişmeyi sürdürüyorum. Erol ise onlar orada değillermişçesine rahat. Ilık bir gül yaprağının içinde yükseliyor beden ısılarımız. Kadifemsi doku zar gibi sarmış ikimizi. Yerçekiminden uzak, yoğun bir bütünleşme. Birbirimizden çözüldükten sonra soluk alıp verişlerimizin fark edilmezliğe dönüşmesi zaman alıyor. “Bunu bana neden yaptın?” diyorum Erol’a; anlamamış gibi suratıma bakıyor. Öğrencilerini gösteriyorum. Onlar ayağa kalkmış, birazdan aşağı inip, ameliyathaneyi temizleyecekler sanki. (Ya da ameliyat sonrası, ameliyathaneye ne yapılırsa) Erol göz ucuyla bakıyor öğrencilere, yüzüne bir gülümseme yayılıyor. Onları önemsediğim için beni küçümsüyor gibi. Rüyada böyle bir duygu geçiyor ondan bana. “Biz buradayız ve onlar da her ameliyatı izler” diyor hiç de yabancısı olmadığım kızgın bir ses tonuyla. Ona inanamıyorum rüyamda. Her yanımı ter basıyor. Oradan çıkıp gitmek istiyorum ama giysilerimi göremiyorum. Panik içinde buz parçacıklarına dönüşüyor ter damlaları. Yüzlercesi birden kıymık kıymık yakıyor. Sıkıntı içinde uyanıyorum. Allahtan yatağımdayım. Erol yanımda uyuyor. Uyuyamayacağımı anlıyorum. Kalkıp elimi yüzümü yıkıyorum. Yetmiyor, duş alıyorum. Rüyanın etkisinden kurtulmak istiyorum; rüyayı unutmak. Unutmak istedikçe rüya daha çok üstüme çörekleniyor sanki. Ayrıntılar öne çıkıyor, dallanıp budaklanıyor kafamın içinde. Balkona çıkıyorum. Yeni yeni aydınlanan gökyüzünü izliyorum bir süre, güneşin ilk ışıklarıyla ötmeye başlayan kuşları dinliyorum. Yaz sabahının el değmemiş erinçli saatleri. Kuş sesiyle dans.
- Size de onluk bir Diazem yapsaydım. Rahatlardınız.
- Sabah dersim var; sersem gibi olurum sonra.
Nasıl yapabildim bunu?.. Nasıl yapabildim?
- Şikâyet eder mi dersiniz?
- Keşke etse, keşke şikâyet etse.
İnanamıyorum. İlk kez…
Kahve yapıyorum kendime. Çay demliyorum. Kahveyle içtiğim sigara midemi bulandırıyor. Dişlerimi fırçalıyorum yeniden. Diş macununun naneli kokusuna sığınıyorum midemin sakinleşmesi için. Kahvaltı hazırlıyorum balkon masasına. Perdeleri açıyor, Erol’u uyandırıyorum. Yataktan kalkmakta zorlanıyor. Israrıma dayanamıyor. Uykulu uykulu kalkıyor. Yüzüme bakıyor, bir şey söyleyecek gibi ağzını açıyor. Hayır, söylemiyor. Banyodan gelen suyun sesini duyuyorum, duş alıyor olmalı. Yağmurda dans için prova. Onun rüyamdaki sıcaklığını özlüyorum. “Neden rüyamdaki?” sorusuyla birlikte özlem de içimi yakıyor. Korkuları, diyorum, kendi kendime… İster istemez ikimizi de boyunduruğuna alan korkuları. Hep bir uzaklık koyuyor karşısındakiyle arasına, yakınına gelen, gelebilen her şeyin kendine karışacağından ya da kendini içine alıp yok edeceğinden korktuğunu düşünüyorum. Kimse yoksa asansöre asla tek başına binmiyor örneğin, sekiz katı tırmanıyor ama asansöre binmeyi aklından bile geçirmiyor. Evde tek başına da kalamıyor, bir işi yoksa. Sürekli bir şeylerle oyalanıyor. “Boş” durmayı sevmediğini söylüyor. Küçük bir çocuğu avuturcasına avutuyor kendini. Sınırlarını bana da açmıyor. Açamıyor. İçinde yaşadığı fanusun çevresinde çaresiz çaresiz dolanırken öyle çok buldum ki kendimi. Onun için ne yapabilirim diye uzun uzun öyle çok düşündüm ki… Çıkıyor banyodan. “Şimdi gerçekten uyandım işte” diye sarılıyor boynuma. “Hadi anlat” diyor, “neyin var? Anlatmayacak mısın?” Dansa ürkek bir çağrı.
Rüyayı anlatıyorum ona. Anımsadığım kadarıyla tüm ayrıntılarıyla, gözlerimi yüzünden ayırmadan. Soğukkanlı görünmesine rağmen, dudağının sağ yanındaki seğirmeye engel olamıyor. Ağzına attığı lokmaları yavaş yavaş çiğniyor. Giderek yeme isteğini yitiriyor sanki. İlk yorumu “ilginç” oluyor. “Beni böyle teşhirci gibi algılaman ve çaresizliğin epey ilginç görünüyor. Sen ne düşündün rüyanla ilgili?” Fincanındaki çayı bitiriyor. “Bilmiyorum” diyorum, “pek bir anlam veremedim, doğrusunu istersen. Sıkıntıyla uyandım ve o sıkıntıyı bir türlü atamadım üstümden. Hepsi bu. Çay ister misin?” diyorum. “Hayır” diyor, “kalkıp sert bir kahve yapacağım kendime. Sen de ister misin?” İstemiyorum. Konu kapanıyor. Olağan akışına dönüyor gün. Heyecanını yitirmiş bir dans.
- Rengi epeyce düzeldi.
- Tansiyonu normale yaklaşıyor.
- Ucuz atlattık.
- Her an başına gelebilir insanın. Üzülmeyin.
- Bilmiyorsunuz… Kimse bilemez.
- Siz de sakinleşmeye çalışsanız biraz.
- Hiçbir şey eskisi gibi olamaz artık.
Bu akşam mutfakta birlikte yemek hazırlarken “Biliyor musun” diyor, “senin şu rüya. Geçen sabah anlattığın. Sık sık gelip takılıyor aklıma. Orasından burasından çekiştirip duruyorum. Senin açından bakıyorum. Şarabından içiyor, domates doğramayı bırakıp. Ben de sessizliğinin uzun sürdüğünü düşünmeye başlamıştım. Benim tanıdığım Erol, bu konuyu kestirip atamazdı kafasında ya da konuşmadan edemezdi. Anlatmasa mıydım, diye geçiyor aklımdan bir an. Hiç de dürüst olmazdı, diye düşünüyorum. Kadehini tezgâhın üstüne bırakıyor. “Kendi açımdan bakıyorum, sana nasıl görünüyorum diye yani.Ayrıca o erkek ben biyim gerçekten? Kendi bilinçaltın da bir otosansür uygulamış olamaz mı? Belki de benim görüntüme bürünmüş arzuladığın bir erkek ama onunla ilişkiye girersen görülüp duyulacağından, herkesin seni izleyeceğinden korkuyorsun. Ve bu arzunun faturasını da bana çıkartıyorsun. Onunla birlikte olmanda beni bir engel gibi görüyorsun. Benim çevremi, öğrencilerimi kullanıyorsun izleyici bir figür olarak örneğin. Gerçek olamayacak kadar güzel bir sevişmeydi, diye anlatıyorsun ama benle ya da o erkekle seviştiğin yer de ameliyat masası. Bir yerin kesilip parçalanıyor; belki de bir şeyler alınıyor içinden. Aceleyle söze giriyorum: “Onarılıyor diye de anlatılabilir. Bir şey iyileştiriliyor.” Duraksıyor, “olabilir” diyor; soğanların kabuğunu soymaya başlıyor. “Senin için iyileşme belki de, ama o erkek kim? Benim için önemli nokta bu. Yanındaki erkek kim? İyileştiğin, iyileşirken izlendiğin, seni bırakmayan o erkek kim?” Pişen pilavdan yanık kokuları geliyor. Ocağın altını söndürüyorum. Konuşmaya başlarken kendime de şarap koyuyorum, Erol’un yarılanmış şarabını tamamlıyorum. Sesime teatral bir hava vererek, “Yakaladın beni sevgilim” diyorum, “rüyayı uydurmuştum, suçluluk duygularıyla kıvranıyordum çünkü; sana bir biçimde hayatımda başka biri olduğunu anlatmam gerekiyordu. Öğrendin artık!” Donup kalıyor Erol. “Bak bunun şakası olmaz, biliyorsun” diyor; “Şaka falan yaptığım yok sevgilim, düpediz söylüyorum işte” diye karşılık veriyorum, yüzüme gerçekçi bir süt dökmüş kedi havası vererek. Erol, musluğu kapatıyor, soğan kokan eliyle tezgâhın üstündeki bıçağı kapıp üstüme yürüyor. Ben kaçar gibi yapıyorum, salona doğru koşuyorum.”Kaçma, seni öldüreceğim” diye bağırıyor arkamdan ve peşim sıra geliyor. Yüzünü gördüğümde anlıyorum söylediklerimi ciddiye aldığını. Tepkisini abartılı buluyorum. Ne yani, başka bir sevgilim olsa, gerçekten öldürecek mi beni? Dünyam kararıyor. Bu olasılık bani gerçekten bıçaklıyor. İşi oluruna bırakıyorum. O kocaman açılmış gözleriyle, tir tir titreyerek üstüme gelmeyi sürdürüyor. İşte, diyorum, boşlukta dans. Kendi kendime.
Nalan Barbarosoğlu
19 Kasım 2001
Bu öykü METAFOR sitesinde yayınlanmıştır.