

Ben Sulukule’de doğdum
Babam Sulukule’de doğdu
Dedem Sulukule’de doğdu
Çocuklarım Sulukule’de doğdu
Burada benim tarihim var
Sizin için ara olan yerde İstanbul var.
Hepimiz Sulukuleliyiz,
Sulukule İstanbul’dur.
(Sulukule’deki bir duvar afişinden)
(daha fazla…)
Fikri UzunBu günlerde hava yine sisli.
Sisli havaları hiç sevmiyorum baba.
Hani, ortalığı kör duman bastığında, altı memeli ineğimizi kurt yemişti ya, bu günlerde ortalık hep öyle gibi geliyor bana. Moralsiz, sıkıntılı, hüzünlü oluyor sisli havalar.
Tam, İsrail’e kafa tutmuş, Ortadoğu ülkeleri ile arayı giriştirmiş, Kürt sorununa çözüm ararken, Başbakan’ın Amerika’da Obama ile gizli görüşmeler yaptığı gün, sisli bir havada, “Dersim” dedikleri yöreden gelip, pusu kurdu yedi askerimizi şehit etti, bir daha görünmediler.
İskoçya’da yoksul mu yoksul bir çift yaşardı. Fleming’di adı. Günlerden bir gün tarlada çalışırken bir çığlık duydu. Hemen sesin geldiği yere koştu. Bir de baktı ki beline kadar bataklığa batmış bir çocuk, kurtulmak için çırpınıp duruyor. Çocukcağız bir yandan da avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Çiftçi çocuğu bataklıktan çıkardı ve acili bir ölümden kurtardı. Ertesi gün Fleming’in evinin önüne gelen gösterişli arabadan şık giyimli bir aristokrat indi. Çiftçinin kurtardığı çocuğun babası olarak tanıttı kendini.
‘‘Oğlumu kurtardınız, size bunun karşılığını vermek istiyorum’’ dedi. yoksul ve onurlu Fleming ‘‘Kabul edemem!’’ diyerek ödülü geri çevirdi. Tam bu sırada kapıdan çiftçinin küçük oğlu göründü. ‘
Dondurucu soğukta bir an önce evime varabilmek için hızla yürürken, ayağımın ucunda bir cüzdan gördüm.. Hemen aldım. Sahibini gösteren bir kimlik vardır diye acele acele açtım.. İçinde üç dolar ve sararıp kat yerleri yıpranmış eski bir zarftan başka birşey yoktu…
Sol üst köşede yalnızca gönderenin adresi, alıcı adresi yerinde bir posta kutusu numarası vardı. Bir ipucu bulabilmek belki biraz da merakımı giderebilmek için zarfı açtım ve içindeki mektubu okumaya başladım. Mektup, sol yanı çiçek resmiyle süslenmiş bir kağıda, özenli bir el yazısıyla yazılmıştı ve “Sevgili Michael” diye başlıyordu.. Ve “Annesi yasakladığı için onu bir daha göremeyeceğini” anlatarak devam ediyor.. “Ama sakın unutma, seni daima seveceğim” diye bitiyor.. İmza.. Hannah!..
Can YücelYeniden yaşamaya başlamadan önce
Yapılacak işlerim var
Görülecek hesaplarım
Kötü kişi oldum kendimle
Kendimden özür dilemeliyim
Sırf aynı şehirde yaşıyoruz diye
Yakışır mı onca sokağın ırzına geçmek
Hem ne akla uydum da yazdım o mektubu
Hadi yazdım neyse,ne bok yemeye yolladım!
Yeniden yaşamaya başlamadan önce
İyice bir yıkanmalıyım
Bir çivit mavisinde çitilemeli günlerimigecelerimi
Tırnaklarımı kesmeliyim
Sokağa çıkınca ilk iş bir maden suyu içeceğim
İstanbul`da olsam İstanbul`da olsam
Çocuklu bir dostum var kalkar onun evine giderdim
Daha olmazsa Metin`i bulurdum.
Şu ağaca yalvarayım en iyisi
Diyeyim ki bre ağaç
Ömrün uykuyla geçiyor nasıl olsa
Bir sefer de ben gireyim düşüne.
Bi de o türlü yaşayayım
Bakın işte yeniden yaşamaya başlamadan önce
Kafama bir çeki-düzen verip
Dayayıp döşemeliyim içimi.
Paraya kıyıp bi de kilim almalı
Bağdaş kurup çökmeli üstüne
Otura otura belki ben de o kilime dönerim
Yeşili mavisi uslu.
Yeniden yaşamaya başlamadan önce
Adam olmanın çaresine bakmalıyım
Bu haytalğın sonu yok.
Bi şeyler yapmalıyım
Kahvecilik ederim hiç değilse
Avazım çıktığı kadar “Şekerli Biiir” diye haykırırım
Bana varmayacaklarını bile bile
Kızlara evlenme teklif eder gönüllerini alırım
O da mı olmadı tutar çocuklara masal anlatırım
Ben de bir işe yararım elbet
Değil mi ya ben de insanım
Yalnız işte yeniden yaşamaya başlamadan önce
Abaza çekmeyi bırakmalıyım
Can Yücel
Trafik ilerlemedikçe Metin bey boncuk boncuk ter döküyor bir an önce Hastaneye yetişmek istiyordu. Kucağındaki yarı baygın yavrusuna baktı müşfik bir edayla. Yanında telaşla ağlayan eşine baktığında onunda son derece telaşlı olduğu ve içinden dualar ettiğini görünce oda bir an önce ulaşabilmek için bildiği duaları mırıldanmaya başladı.Serpilin yaşlı gözleri sürekli oğlundaydı.Ateşten iyice kendinden geçmiş,günlerdir ishal olmasından dolayı iyice bitkin düşmüştü.Evde bir türlü iyileşmeyen oğullarını şehrin en büyük hastanelerinden birine götürmeye karar vermişlerdi ama işçi çıkış saatine denk geldiği için ağır ilerleyen trafiğe takılmışlardı.Hastane bahçesine gelince derin bir oh çekerek Rablerine şükrettiler.Aceleyle cebinden para çıkarıp şoföre uzatan Metin,para üstünü almadan dışarı çıkıp oğlunu kucağına alarak acil kapısına yöneldi.Serpil şoförün verdiği para üstünü ve oğullarının eşyalarını alarak inerken şoför,
- Geçmiş olsun abla.Üzülmeyin çocuk bu iyileşir. Allah şifalar versin sözünü, iyice uzaklaşarak yanıtladı telaşlı anne.Acilin kapısına geldiklerinde Metinin kucağında yavrusu ardında eşi Serpil, uzayan kuyruğu gördüklerinde üzüntüleri bir kat daha artmıştı.İçeri girmeye çalışırlarken her kafadan birden uğultu halinde sesler yükselmiş sıraya girmelerini söyleyen artık sabrı kalmayan bir yığın insanla karşılaşmışlardı.İçeride iki doktor olmalı ki,kuyruk hızla ilerlemesine rağmen zaman bir türlü geçmek bilmiyordu sanki.Kucaklarında yarı baygın olan yavrularının bir an önce muayene olarak tedavisine başlanmasını istiyorlardı.Telaş ve tedirginlikle geçmek bilmeyen zamanı ateşten ter içinde kalan oğullarını okşayarak unutmaya çalışıyorlardı ki nihayet sıra onlara geldi.Ufacık odaya girdiklerinde Doktor oturduğu yerden bıkkın bir şekilde;
(daha fazla…)
Merih GünayTam karşıda koca bir ağaç var. Ne ağacı olduğunu bilmiyorum, merak da etmiyorum doğrusu. Muhtemelen dedemden bile yaşlı ama heyecanını yitirmemiş bir çocuk gibi bıkmadan yapraklarını değiştirip duruyor yıllardır. Ne zaman kesilip, kapladığı alana beş katlı bir apartman dikilecek sorumun cevabını ise çok merak ediyorum gerçekten. Ağacın, ağaçlığının beni ilgilendiren kısmı bu sadece. Çünkü oturduğum yerden baktığımda boktan bir insan suratı görmeye tercih ederim ne ağacı olduğunu bilmediğim bir ağacı görmeyi.
Halının üzerinde bağdaş kurup oturarak plastik arabalarıyla oynayan tatlı çocuk benim oğlum. Adı Viktor. Oldukça fazla oyuncağı var. Aslında oyuncak dememeli bunlara çünkü hepsi araç. Polis arabası, yarış arabası, ambulans, kamyon vb. Araçlarının hepsi pilli ve ışıklı. Onları birbiriyle çarpıştırıyor hızla ve paramparça ediyor. Çok seviniyor oyuncaklarını kırdığında. Ben de pek üzülüyor değilim doğrusu. Plastik arabalar ucuz.
Karşısına iç çamaşırlarıyla uzanmış onu seyreden yaşlı adam da babam. Benden daha esmer teni. Birçok insandan daha esmer üstelik. Sebebini bilmiyorum ama zenci olmadığını biliyorum. Bu bilgi yeterli benim için. Torununu çok sever, çiçekleri de ve evde hep iç çamaşırlarıyla dolaşır. Çiçekleri ben de severim, henüz torunum yok. Ama iç çamaşırlarımla dolaşmam evde.
(daha fazla…)
Handan GökçekSaatlerdir bozmamıştı dudaklarının sessizliğini. Sanki ağzını açsa ince bir duman çıkacak ve yaşlı bir kadın siluetine dönüşecekti. Uzandığı yerden kalktı. Pencere kenarına geçti. Dışarısı karanlık ve soğuktu. Cama vuran bir-iki damla, yağmurun habercisiydi. Sokak lambasının ışığı karşı kaldırımdaki ince gövdeli ağaca vuruyor, rüzgârın şiddetiyle sallanması, sessiz bir film izliyormuş hissi uyandırıyordu. Sanki az sonra kumral saçları rüzgârla birlikte savrulan resimdeki o kadın gelecekti görüntüye. Beyaz ipekli elbisesi, yağmurun ıslaklığıyla üzerine yapışmış, vücut hatları iyice belirginleşmiş, sokak lambasının altında durup ona bakacaktı. Koşarak inecekti aşağıya, sımsıkı sarılacaktı. “The End” Film bitti… Derin bir boşluk… Ekran karanlık… Yine o eski, tek düze yalnızlık.
(daha fazla…)
Fikret Doğan Yukarı Dağ Dere köyü Ege’nin şirin mi şirin bir dağ köyüdür. Yukarı Dağ Dere’ nin dağları çam, meşe, ardıç, çınar ve kestane ağaçlarıyla kaplıdır. Dağlarda biriken karlar baharla birlikte erir, akan sular dağların kuytularında büvetler oluşturur. Yükseklerden süzüle süzüle gelen kar suları, Yukarı Dağ Dere’nin gözlerinde buz gibi suya dönüşür. Bu yüzden Yukarı Dağ Dere’nin her bir köşesinde “göz”e rastlarsınız. Her gözün duvarına zincirle sabitlenmiş bakır maşrapalardan kana kana su içersiniz. Yukarı Dağ Dere, adına yakışır serin sulara sahiptir ve yüce dağları ormanlarla kaplıdır. Yukarı dağ Dere’nin tepelerini, dağlarını aşıp zirveye ulaştığınızda dingin mi dingin, yeşil mi yeşil bir gölle karşılaşırsınız. Çamlar, ardıçlar, meşeler, çiçekler renklerini düşürmüşler Saklı Göl’ün aynasına. Saklı Göl’den b ir manzara yansır mavi göğe; çamlar, ardıçlar, meşeler, çiçekler. Dinginliği ve durgunluğu bozan tek şey kuşların ötüşüdür ol zamanda. Çiçekler renk renk, çeşit çeşit, koku koku. Her şey usta bir ressamın fırçasından dökülmüş doğaya.
(daha fazla…)