
Armağan Altay“Nasıl bir anlatım olmalı?” diye sordu kendine, alnını dayadığı camın soğuğunu, içtiği sütlü kahve ile yok etmeye çalışırken. Orman bugün huzursuzdu; ağaçlar yağmurun habercisi olan rutubetli rüzgârdan dolayı rahatsız olmuşçasına hızlı hızlı kımıldanıyor, tarih ile aynı sofrada oturmuş felsefecilere özgü bir ciddiyetle düşünüyordu.
“Şiir gibi olmalı o halde” diye düşündü. “Öz, fakat ahmakların anlayabileceğinden daha anlamlı bir şekilde. Herkes anlarsa anlamsız olur. Sadece o ve ben anlamalıyız. Daha neye dair olduğunu bile bilmediğimiz sırrı öğrenmeliyiz. Bu sadece öğrenme, kavramayla sınırlı kalmalı. Ondan sonra benim sınırsızlığım başlayacak. Evet, öyle.” Kirli kupasındaki iyi pişmemiş kahvesinden bir yudum aldı. Uzaklarda, göğün grisinin tanrının tonunu aldığı yerde bir şimşek çaktı. Gök gürültüsünü bekledi, duyamadı.
“Üç kişi olacak. Üçümüz de insanın ne demek olduğunu göreceğiz. Belki biraz korkutucu, fakat müthiş bir deneyim olacak. Anlamayan acınası bir hal alacak. Gerçekten. Öyle olmalı.”
Kupasının dibindeki son yudumu da boğazından aşağı akıttıktan sonra oturduğu çürük sandalyeden kalktı. Düşündüklerini uygulamak için eyleme geçerken, arkasındaki kalorifer borusundan sırat köprüsü kadar ince bir ağ ile sarkan örümceğin onun ağzından çıkan buhara bir anlam veremediğini düşünerek, düşünemeyenlere kin ve merhamet duydu.
* * *
(daha fazla…)
Hasan UygunGünlerdir bir an bile gözümü kırpmadan bakıyorum ona. İşimi, arkadaşlarımı, randevularımı, kısaca her şeyimi erteledim sırf bu yüzden. Bekliyorum… Bekliyorum. Bekliyorum, mutlaka konuşacak… Konuşacak ve bozulacak bu kara büyü.
Dışarıda, cadde boyunca kaldırımda dizilmiş çöpçüler, sonbahar mağlubu çınarların gövdelerini okşuyor, gözlerinden öpüyorlar sonra kupkuru dudaklarıyla. Hepsi duygulu, melankolik… Yerlerde binlerce ölü yaprak. Ölü yaprakların altındaysa çırpınan bir yürek. Çöpçüler, törensiz kaldırmak istemiyorlar, incitmek istemiyorlar ölü yürekleri, “Ölülerin de sevgiye ihtiyacı var,” diyor içlerinden biri.
Cadde boyunca sağa sola savrulan kuru yapraklar, hız tutkusuyla yanıp tutuşan sürücülerin kullandığı arabaların tekerlekleri altında eziliyor acı çekiyorlar biteviye. Acı yüreklerini dağlıyor, kanatlanıp uçuyorlar sonra arabaların hızıyla yarışırcasına.
Oysa sadece bir ay önce… Hatırlamak bile kor bir yürek yangını. Hiç yitirilmeyecek gibi duruyordu oysa, parmaklarımın arasından karışırken toprağa.
İçeride, çatı katındaki evimde, yangın sonrası kül kokusunda her şey. Ve yıkıntıların arasında, hisli bir yürek; enkazın altında kurtarılmayı bekleyen. Yangında en son kurtarılacak olarak orta yerde, yaşam umudunu hâlâ kaybetmemiş, ‘sil baştan’ cesareti olan ben.
Işık gözlerimi yakıyor. Bir dokunabilsem ışığa…
(daha fazla…)
Çok güzel bir gün. Bir sürü odası, upuzun koridorları olan kocaman bir evdeyiz. Bahçedeki ağaçların gölgeleri yok. Odadaki perdeler çok büyük. Yerdeki taşlarda yıldızlar kadar çok yüz var.
A. Kadir KonukBak şu köşedeki oğlan sana işaret ediyor.
Gördüm.
Bana sorarsan iyi bir hıyara benzemiyor. Az önce de ortada dans eden sarışına kur yapıyordu. Bir şıp sevdi olabilir. Bu tür erkekleri iyi tanımalısın. Bir çok erkek için kadının nasıl olduğu pek fazla önemli değildir, yatabiliyorlarsa, bir gece için hepsine, her şeye katlanabilirler. Ertesi gün tanımazlar bile.
Sana katılıyorum.
Deneyimliymişsin gibi konuşuyorsun.
Ustam kim?
Bir yığın delikanlı var burada, seçtin mi kavalyeni. Kiminle dans etmek istiyorsun?
Seninle.
Melih ÖzuysalBugün hava kapalı olduğu halde oltayı alıp denize inmiştim. Tahmin ettiğim gibi, balık malık yoktu, bisikleti de almadığımdan eve sahilden dönüyordum. Bir ara, hayal kurmaya başlamış olduğumu fark ettim. Daha başındayken fark ettim, çünkü hem güzel, hem seksi, hem de bana âşık bir doktor, üstü açık beyaz otomobiliyle beni yazlığına götürüyordu. Üstelik rüzgâr gözlerimi yumdurup ağzımı açtırmıyor, saçlarımı sinir bozucu biçimde karıştırmıyor ve hayatın anlamını buldurtmaya kalkarak naif kaçamağımı burnumdan getirmiyordu.
Daha sararmaya başlamamış tarlaların arasından otomobilimizle kuğu gibi süzülürken, bir yandan da sigara içen doktorun, kadınsı anlamlarla ağırlaştırıp bıraktığı dumanları izliyordum. Ben romantik hayranlıkla erotik ilgi arasında gidip gelirken, aynı dudaklar kocasından bir an önce boşanmak istediğini, ayrılığımıza artık daha fazla dayanamayacağını da müjdelemeye çalışıyordu. Doğrusu doktor çok iyi geliyordu, ama ne yazık ki hayal olduğu anlaşılır anlaşılmaz beş duyudan birkaçı anında toz oldu. Tabii heyecan da gitti. Yine de hayal kurmanın doğası gereği, “öyleymiş gibi” yaşamayı sürdürdüğümden, boşanması için acele etmemesini, evimin çok küçük olduğunu -gerçekte de evimin küçük olması, hayalimi yaşanır değilse de görünür kılmaya çalışıyordu- bu nedenle taşınmayı düşündüğümü, daha geniş ev bulana kadar biraz sabretmesini filan saçmaladım. Bana öyle baktı ki gözlerimi dalgalardan birinin getirip bıraktığı, sağ mı sol mu belirsiz bir tokyo terliğe kaçırmak zorunda kaldım.
Derya CebecioğluYemek kuyruğuna girdikleri koridorun pencerelerinden arka kapı görünüyordu. “Okuldan kaçmak ” öğrenciler için her zaman özenle akılda saklanan bir düşünce olduğu için kuyruk beklenirken bu kapı hep gözlenen bir yerdi. Kalın bıyıklı, iri yapılı Bekçi Recep Efendi bir gün bile o kapıyı boş bırakmamıştı şimdiye dek. Soğuk günlerde kapının sağındaki küçük kulübede oturur, hava güzelse de sürgülü demir kapı boyunca bir sağa bir sola dolanır dururdu. Bugüne kadar hiçbir boşluk yakalayamamalarına rağmen, çocuklar yine de, o genç beyinlerinin inatçı sabrı ile bıkmadan usanmadan kapıyı gözlerlerdi.
O Perşembe günü Bekir ile Yalçın ders sonu yirmi dakika cezaya kaldıkları için (defterlerine otuz kere” Bir daha asla okula ödev yapmadan gelmeyeceğiz.” yazdılar.) kuyruğun sonuna yetişmişlerdi. Öğrencilerin tümü koridoru geçmiş, tabldot tepsilerini aldıkları bölmeye girmişlerdi bile. Koridoru koşarak geçerlerken Bekir’in başı istemsizce kapıya yönelmişti yine. Yalçın ise burnunu bir çoban köpeği gibi havaya kaldırmış “Hımm. Yumurtalı ekmek kızartması” diye keyiflenmekteydi adımlarını sıklaştırırken.
- Tanrım, dedi Bekir, koyu kahve gözlerini iri iri açarak. Şuraya bak. Kapı açık.
Yalçın kapıya baktı. Gerçekten aralıktı. Üstüne üstlük bekçi de ortalarda görünmüyordu.
- Hadi, dedi Bekir, yüzünü sıvayan o muzır gülümsemesiyle. Gidiyoruz.
Melih Özuysal“Geldiğimden beri iki laf etmedin” der, Saime. Feridun masanın kenarındaki sandalyeye oturmuş, dirsekleri masaya dayalı, elindeki gazeteyi bükerek, “Etmedik!” diye düzeltip, sinirlenir. Saime, neden böyle olduğunu anlamamış gibi bakınca, “Çünkü” der, Feridun, “başından beri, en başından beri uzağız birbirimize.” Saime cam kenarındaki sedirde her an kalkabilirmiş gibi eğreti otururken, başını eğer, yirmisine gelmektedir, sıkılır, “Ee?” gibisinden, başını kaldırıp bakar. Feridun yüzünde sivilceler, o da yirmibeşinde, “Olmuyo işte, yani beceremiyoz. Ya, hep böyle değil miydik zaten biz?” Saime fabrikada işçi, iplikte, başını önüne eğmiş, “Evlencez de demiyon.” Feridun elindeki gazeteyi önce kaldırır sonra bırakır, ellerini üzerine koyar, “N’oldu şimdi?” Saime başını kaldırmadan, “Ne bilem… Hep böle…” Feridun sinirlenmeye hevesli, “Nası?” Saime, sıkıntılı, “Hep böle susuyon” Feridun, biraz azarlayarak, “Susuyoruz. Susuyoruz çünkü böyleyiz!”. Saime bıkkın, “Neden böleyiz?” Bakışırlar. Feridun, sesini yükseltmemeye çalışarak, “Sen bilmiyosun da ben nerden bilcem?” Sonra parmaklarını birbirine bağlayıp çıtlatır, biraz anlamlı, “Sen biliyosun neden böleyiz.” Uzun bir sessizlik olur, Saime, “Ben gideyim artık.” Feridun, sinirlenmeyle yalvarma arası, “Hani çok kalacaktın bu sefer?” Saime omuzlarını oynatır. Feridun, “Hem çay da koyarım şimdi.” Saime, bir güçlenme içinde, küskün ve hırçın, “İçmediğim şey mi?” Feridun kızmamaya çalışarak, “İçmediğinden değil, ikimiz birlikte içelim diye.” Saime hemen uysal, “İyi.”
(daha fazla…)
Özdil DemirYine o ince sızı yüreğine saplandı. Bu hafta kaçıncı daralma anıydı? Sevmekten mi yorgun düşmüştü yüreği yoksa yalancı baharların ağırlığı mıydı bu… Nedenler niçinler ile uğraşacak ne vakti vardı ne gücü.
Sahile inip bir fincan kahve içmek istedi. Yerinden kalkacak gücü yoktu. Hafifçe inledi. Bir pencere kenarında umarsız bir öğle sonrasında, yabancılaşmış, yaşamayı unutmuş gibi öylece bakıyordu. Oğlunun serin tatlı sesi ile irkildi:
“Anne bana beni doğurmaya nasıl karar verdiğini anlatsana.”
“Sıkılmadın mı bu hikâyeden?”
“Hayır, senin hayatını benim için değiştirişini dinlemek çok hoşuma gidiyor. Her seferinde, geçmişi özlemiyor musun diye düşünüyorum? Acaba o beni bilse, ne hissederdi diye de geçiyor aklımdan ?”
“Onun görevi; bana seni armağan etmekti. Hiç bilmeden, hesaplamadan… Bilse de bir şey değişmezdi. Belki seni doğurmama izin bile vermezdi. Öyle yarım yamalak, seni içimden söküp alırlardı. “
“İzin vermezdin ama öyle değil mi?”
(daha fazla…)
Elindeki tebeşir tozunu üzerine silerken zil elinden kayıp aşağıya çiçeklerin üzerine düştü ama ancak yalnız gezen bir yarasanın duyabileceği kadar çınlayabildi. Tebeşir kokusu kalmış mı, diye parmaklarını kokladıktan sonra kendini duvardan aşağı sarkıtıp yavaşça yere bıraktı. Doğrulurken tıpkı filmlerdeki gibi başucunda elfeneriyle -zamanı olsaydı bu hayali gaz lambasıyla değiştirecekti- bekçiyi ve köpekbalığı dişleriyle zili tutan köpeği göreceğini sanıyordu ama ikisi de yoktu. Oysa başucunda olacaklarından o kadar emindi ki, en azından gölgeleri vardır diye şöyle bir bakındı; “hayret”; sanki hiç olmamış gibi yoktular. Bu yokluk onu canlandırdı; zili çabucak yerden kapıp beline sokarak hemen giriş kapısına yöneldi. Bu arada bekçiyle ya da köpeğiyle, ya da hem bekçi hem de köpeğiyle her an karşılaşabilir olduğu için onları arıyormuş havasında yürüyordu. ( “Zilinizi düşürmüşsünüz….” derdi artık herhalde.) Ama kimseye görünmemenin kaderini sevindireceğine inanınca, Tülay Hanım’la karşılaşma olasılığını sıfırlamakta olduğunu düşündü çocuksu bir hüzünle. Hemen hüznüne kızdı; yakalanırsa, “Sonuçta bir okul zilini çalmış…” olacağı için saçmaladığını söyledi -içindeki en gizli yoldan- kendine. “Evet, evet, zille yakalanmamalıyım!” diyerek zili belinden çıkarıp atmayı düşünürken, zil birden çalmaya başlayarak onu eleverecekmiş gibi korkutunca, koşmaya başladı.
(daha fazla…)
A. Kadir KonukLütfen biraz doğru oturur musunuz” dedi moderatör, “İki dakika sonra canlı yayına gireceğiz.”
“Nasıl doğru oturayım” diye sordu program konuğu, “Hazır ola geçeyim mi?”
“Hayır, öyle söylemek istemedim. Koltuğa öyle yayılmasanız…”
“Müthiş rahat bu koltuk. Kahvenin sandalyelerine hiç benzemiyor. Üstelik burası oldukça sıcak, adamın uykusu geliyor hemen.”
“Öyle de, seyircilerimiz…Pardon, reji arıyor. Evet, tamam, hazırız, başlayabiliriz.”
Moderatör içinden beşe kadar ağır ağır saydı, programın jeneriği göründü ekranda, moderatör iki kez yutkundu, “Sayın seyirciler” diye başladı konuşmaya.
“Evet, sayın seyirciler, yine birlikteyiz. Sizlere ilginç konuları sunmak için gece gündüz çalıştığımızı biliyorsunuz. Daha önce duyurduğumuz gibi bu gece ülkemizin sorunlarını sıradan bir vatandaşla konuşacağız. Konuğumuzu özel seçmedik, program yapımcısı arkadaşlarımız onu sıradan vatandaşlar içinde, bir kahvehanede buldu. Önce buluşmanın filmini izleyelim.”