
Fikret Doğan Yukarı Dağ Dere köyü Ege’nin şirin mi şirin bir dağ köyüdür. Yukarı Dağ Dere’ nin dağları çam, meşe, ardıç, çınar ve kestane ağaçlarıyla kaplıdır. Dağlarda biriken karlar baharla birlikte erir, akan sular dağların kuytularında büvetler oluşturur. Yükseklerden süzüle süzüle gelen kar suları, Yukarı Dağ Dere’nin gözlerinde buz gibi suya dönüşür. Bu yüzden Yukarı Dağ Dere’nin her bir köşesinde “göz”e rastlarsınız. Her gözün duvarına zincirle sabitlenmiş bakır maşrapalardan kana kana su içersiniz. Yukarı Dağ Dere, adına yakışır serin sulara sahiptir ve yüce dağları ormanlarla kaplıdır. Yukarı dağ Dere’nin tepelerini, dağlarını aşıp zirveye ulaştığınızda dingin mi dingin, yeşil mi yeşil bir gölle karşılaşırsınız. Çamlar, ardıçlar, meşeler, çiçekler renklerini düşürmüşler Saklı Göl’ün aynasına. Saklı Göl’den b ir manzara yansır mavi göğe; çamlar, ardıçlar, meşeler, çiçekler. Dinginliği ve durgunluğu bozan tek şey kuşların ötüşüdür ol zamanda. Çiçekler renk renk, çeşit çeşit, koku koku. Her şey usta bir ressamın fırçasından dökülmüş doğaya.
Dağlarda yaşayan orman köylüleri; yaşlısı, genci, çoluk çocuğu, ormandan geçimini sağlardı. Büyükler ormana gidip, ormanda yaşlanmış, gençleştirme çalışmaları için işaretlenmiş ağaçların budanmasında çalışırken, biraz büyük olan çocuklar kışlık odun ihtiyacını karşılamak için rüzgarın döktüğü kozalakları toplarlardı ya da derede alabalık tutarlardı. Küçük çocuklar ise inek, koyun ve keçilerin yayılması işi ile uğraşırlardı… Bu dağ köyünde herkes bir işle uğraşırdı. Hayat mücadelesinde kendi kavlince ailesine katkıda bulunurdu. Hayat şartları çetindi. Doğanın zorlukları burada yaşayan insanların karakterlerini de belirlerdi. İnsanlar doğa karşısında hep dayanışma ve iş bölümü içindeydiler. Herkes bir birine karşı sevgi ve sorumluluk taşırdı. Arkadaşlık bağları yüce dağlar kadar sağlamdı. Dertler, sorunlar paylaşılarak azaltılırken, sevinçler üleşilerek a rtardı.
Çocuklar okumak için hep birlikte aşağıdaki köye kar tipi demeden inerlerdi. Kurda, kuşa yem olmamak için hep birlikte okula, Aşağı Dağ Dere’ye kadar yürürlerdi. Kar yolları kestiğinde, okula gidemediklerinde bir araya gelip hikayeler okuyup, ders çalışıp vakitlerini yararlı kullanırlardı.
Yukarı Dağ Dere’nin en önemli geçim kaynaklarından biri de meşe kömürü yapımıdır. Meşe kömürü öyle kolay kolay elde edilmez. Direnir, nazlanır. Sabır ister. Kavga ister. Mangalda yaktığımız gibi hemencecik tutuşuvermez. O kömürün karasında, Mehmet amcanın alın teri ve Ayşe ninenin, kömür karası göz yaşları saklıdır. Bütün köy halkı toplanır, bir araya gelir, yoğun bir emek harcanarak Meşe dalları toplanır, dağ haline getirildikten sonra, için için, kıvamında yakılır. Ustalaşmış ellerin, verilen emirleri doğrultusunda hareket edilirdi. Kömür elde edilirken ortalığı yoğun bir duman kaplar, göz gözü görmezdi. İşte o zamanlar da kömür yapımına giderken bırakılan küçük çocuklar, köyün en yaşlısı Ayşe ninenin ekmek evinde toplanırdı. O’nun eski elbisesinin altındaki cebinden çıkaracağı şekerlemeleri, kuru üzümleri ve kavrulmuş susamları dört gözle beklerlerdi çocuklar. Bir yandan Ayşe ninenin verdiklerini yerken diğer yandan da anlatacağı masalları sabırsızlık içinde beklerlerdi…
Yine kış gelmiş Yukarı Dağ Dere’nin dağları, ormanları karla kaplanmıştı. Köylüler grup grup ayrılmış meşe kömürü yapmak için işaretlenmiş ağaçları kesemeye gitmişlerdi. Kadınlar kar doldurdukları kazanların altını yakmışlardı. Çamaşır yıkamak ve yemek suyu için kar toplamışlardı. Torunları Ayşe ninenin etrafını sarmış, ondan kendilerine masal anlatmasını istiyorlardı.
Canan, Seda, Emine, Kemal ve Çınar “nine ne olur bize masal anlatıver” diye yalvar yakar oluyorlardı. Ayşe nine Canan’ı kıramazdı. Torunları içinde en çok Canan’ı severdi. Onu kendi annesine benzetirdi. Ona gizli gizli akide şekeri verir ya da kızarmış ekmeğine, salça sürerdi. Canan, çok cılız bir çocuktu. İncecik bacaklarının üzerinde sıska bir vücudu, böcü böcü bakan düğme gözlerinin arasında kocaman bir burnu vardı. Yanaklarındaki çıkık elmacık kemikleri elmas gibi parlardı. Sağlam bir karakteri yansıtan surata sahipti. Bukle bukle saçları küçük omuzlarından aşağı salınırken o kendini prenses gibi hissederdi. Gözleri kararlı ve inatçı olduğu kadar sevgiyle de bakardı. Gonca dudakları, inat ettiğinde mühür gibi sıkılı kalırdı. O atalarının genlerini taşıyordu. Ayşe ninenin ataları yörüktü ve binlerce yıl önce, ötelerden gelip yerleşmişlerdi buraya. Ayşe nine, bu kızın insanlığını, zekasını, inadını ve cesaretini kendine benzetir, onu diğer torunlardan ayrı tutardı. İşte bu yüzden Canan’ı kıramadı.
Ayşe nine,“Toplanın kızcalar, kızanlar size yeni mesel anlatacağım” dedi.
Ekmek evinde ocaktaki ateş harlanmıştı. Ocaktan, çıtır çıtır yanan meşe odunlarının kütürtüsü geliyordu. Ayşe nine kendine dağlardan topladığı adaçayı dallarını, demliğin içine attı. Ateşi sopayla karıştırıp közleri yaydıktan sonra patatesleri içine gömdü. Ekmek evinin penceresinden sarkmış buzların arasından karlı dağlara uzun uzun baktı. Dağlar eskiden daha heybetliydi. Sanki bir şeyler dağlarını kemiriyordu. Dağ, her geçen yıl daha da küçülüyordu. Ocakta ağır ağır pişmekte olan patateslerin kokusu etrafa yayıldıkça çocukların sabırsızlığı artıyordu.
Ayşe nine, “Çocuklar, bu dünyada binlerce tür canlı yaşar. Unutmayın evlatlarım, bütün canlılar bir birlerine görünmez bağlarla bağlıdır. Bir canlı türü yok olursa sonunda biz de yok oluruz. Biz ormanlarımızı, sularımızı, havamızı doğru kullanmazsak, dünyayla barışık yaşayamazsak, çevremize karşı duyarlı olmazsak dünya bize küser. Dünya küserse de, ne yiyecek ekmek yapacak buğday, ne içecek temiz su, ne de nefes alacak temiz hava bulabiliriz. Eskiden bizim köyden başlayıp şu dağların doruklarına kadar çıkan sık ormanlar vardı, günışığı geçemezdi ağaçların arasından. O ormanda yüzlerce canlı yaşam sürerdi. Bakın, güzelim Yukarı Dağ Dere’miz ne hale geldi, her köşesinden debi derya olan derelerimiz kurudu. Çeşmelerin çoğundan su akmıyor artık. Ormanlarımız duyarsız insanların kötü davranışları sunucunda kesile, yana tükene yazdı. Dağlarımızın taşlarını ocaklarda kırıp satıyorlar. Çocuklar, biz bu dağdaki ormana, ormandaki ota, böceğe, çiçeğe, kurda, kuşa, karıncaya sevgi ve şevkatle yaklaşmalıyız. Yoksa buralardan göçmek zorunda kalırız. Bakın Afrika’ya yemyeşil vahalar ormanlar sular çekilince her taraf çöl oldu. İnsanlar açlıktan yurtlarını terk ediyor, çocuklar hastalıktan kırılıyor, ölüyor.” dedi.
Çocukların gözleri endişe ile doldu. Yüzleri güneş gibi parlıyorken, gölgelendi. Ayşe nineyi sevgi ve ilgiyle dinliyorlardı.
Canan “nineciğim ben, bir meşe fidanı diktim, yavru kuşlara ekmek kırıntıları bırakıyorum.” Çınar, “ben okuyup kaymakam olacağım neneciğim. Ormanları, dağları koruyacağım.” deyince diğer çocuklar da hep bir ağızdan yapacaklarını anlatmaya başladılar…
Ayşe nine,”Yavrularım, dağların doruklarından süzüle süzüle, kıvrıla büküle, kimi zaman yükseklerden dökülen akan sular Yukarı Dağdere’ye ulaştığında şirin bir dereye dönüşür. Eğer siz büyüdüğünüzde, bu dereyi, köyden geldiği yere, dağlara doğru izleyerek keşfe çıkarsanız renk renk çiçekler göreceksiniz. Çiçeklerden yayılan bin bir çeşit güzel kokular koklayacaksınız. Doğanın kendi kokusunun dünyanın en güzel parfümünden daha güzel koktuğunu anlayacaksınız” dediğinde. Emine, Seda ve Canan birbirlerine bakışıp gülüştüler…
Ayşe nine, “şimdi size güzeller güzeli Kardelen’in hikayesini anlatacağım” deyince, Canan, Seda, Emine iyice sessizleştiler.
“Dağların doruklarında, insanların ayağının basmadığı yerde, ormanla çayırların birleştiği düzlükteki suyun etrafında güzel mi güzel, zarif mi zarif çiçekler yaşarmış. Baharın gelmesini dört gözle beklerler, toprağın altında buluşacakları günün hasretiyle yanarlarmış. Bahar gelip cemre toprağa düşünce, nazlı toprak ısınır, koynundaki bin bir canlıyı öpe okşaya uyandırırmış. Etrafta binlerce çiçek, rengarenk bezenir, etrafa bin bir çeşit kokular yayarmış. Çiçeklerin etrafında arılar, uğur böcekleri, karıncalar toplanır onların güzelim kokularını içlerine çekerlermiş. Bu çiçeklerin içinde en sevileni, ince yeşil gövdesi üzerinde süt beyaz taçları, arasında sarı noktacıkları olan Fulya imiş. Bu çiçek, bütün canlıların; arıların, kelebeklerin, uğur böceklerinin sevgisini kazanmış.
Bütün çiçekler ”içimizde en güzelimiz sensin seni kraliçemiz seçiyoruz” demişler. Fulya’nın en yakın arkadaşı olan Nergis ise “evet evet en güzelimiz sensin” dermiş ama içten içe de arkadaşına kızar, kıskanırmış O’nu. Kendi kendine “ hiç de en güzelimiz o değil. En güzel olan benim. Ben en güzelim. “ diye düşünürmüş. Diğer canlıların onunla ilgilenmesine onunla vakit geçirmesine sinir olurmuş. Güzel çiçek onun bu düşüncelerinin ayrımında değilmiş. Elindeki her şeyi Nergis’le paylaşır, O’nu üzüntülü görünce derdine ortak olmaya çalışırmış.
Nergis’i yine öyle düşünceli görünce, “ne oldu canım arkadaşım bir derdin mi var?” diye sormuş. Nergis” Bir şeyim yok. Sadece seninle bol vakit geçiremiyorum, ne olurdu ikimiz yalnız olsaydık. Kalabalıktan sıkıldım.” demiş. Zavallı Fulya çiçeği, arkadaşının üzülmesini istememiş ve O’na “istersen hep seninle oynarım, sen üzülme” demiş.
Nergis beklediği anın geldiğini düşünerek O’na bir teklifte bulunmuş. “Seneye baharda açmayalım. Biz kışın açalım, hem hiç kimse olmaz. Bütün gün birlikte oluruz. Hem kış daha güzel, sen hiç görmedin.” demiş.
Fulya çiçek de “peki madem sen öyle istiyorsun biz de kışın çıkalım.” demiş.
Zaman akıp geçmiş. Havalar değişmiş. Çiçekler, böcekler, kurtlar ve kuşlar bahar bitince güneşin ardından gitmişler. Ortalık sessizleşmiş. Kış gelip karlar lapa lapa yağmış. Ağaçlar, dallar beyazlara bürünmüş. Birden karların arasından sütbeyaz bir çiçek başını uzatmış.
Kar bile şaşırmış “ kim bu benden bile ak güzel” diye söylenmiş.
Çiçek başını kaldırıp etrafa şöyle bir bakınmış. Kimsecikler yokmuş. Gözleri Nergis’i aramış. En yakın arkadaşı, biricik dostu ortalıkta yokmuş. Söz vermiş ancak buluşmaya gelmemişti. Nergis sözünü tutmamıştı. Oysa çok güvenmişti O’na. Birine söz verdin mi tutmak gerek demişlerdi bir birlerine.
Çiçek, karların arasında güneşin ışılarına dayanamamış. Beklemiş beklemiş. Arkadaşına, Nergiiiiiis, Nergiiiiiiiisss. Diye dakikalarca seslenmiş. Fakat ortalıkta kimsecikler yokmuş. Fulya çiçeği yorgun ve kırgın, boynunu bükmüş. Suskunlaşmış…
Her kış arkadaşının gelmesini umarak, sözleştikleri gibi, kışın ilk aylarında, karı delip çıkmış ve arkadaşı Nergis’i beklemiş. Ama Nergis gelmemiş. Çiçek yapa yalnız kalmış.
Dağların doruklarındaki el değmemiş karları toplamaya çıkan karsambacı karların arasında kardan daha beyaz çiçeği görünce şaşırmış ve ”sen nereden geldin buraya, nasıl delebildin bu karı?” diye sormuş . Çiçek başından geçenleri anlatınca, karsambacı çiçeğe hayranlık ve saygı duymuş. O’na, “bundan sonra senin adın kardelen çiçeği olsun. Sen KARDELENSİN. Çok güzelsin.”demiş…
Doğa, her zamanki gibi döngüsünü tamamlamış. Toprak ana yeniden uyanmış etraf yine renklerle bezenmiş, kokularla dolmuş, seslerle taşmış. Ama bir eksik varmış. Nergis bütün çiçeklerin ilgisini çekse de dostunu kaybetmenin acısını kalbinde hissetmiş.
Ayşe nine “ Çocuklarım eğer birine söz verirseniz tutun. Arkadaşlarınızı asla kandırmayın.”diyerek hikayesini bitirdi. Patatesleri közden alıp çocuklara dağıttı. Çocuklar patatesleri afiyetle yerken Ayşe Nine de ada çayını yudumlayarak pencereden karlı dağları seyre daldı…
Çocuklar büyük bir neşe içinde kartopu oynamaya çıktılar. Her taraf karla kaplıydı ve hala lapa lapa kar yağıyordu. Çocuklar çığlık çığlığa koşuyor, bir yandan da bir birlerine kar topu atıyorlardı. Peşine düşülen Canan, yavru bir ceylan gibi karın içinde sıçraya sıçraya ninesinin yanına kaçıyordu. Kemal ve Çınar onu yakalayıp karın içine iyice belediler. Seda ve Emine, Canan’ı kurtarmak için erkek çocukları kar topuna tuttular. Yaman bir kar topu savaşından yorulan çocuklar ellerindeki kar toplarını bıraktılar ve İki taraf anlaşarak savaşa son verdiler. Kartopundan da olsa savaşmanın, kavga etmenin kötü olduğuna karar verdiler.
Hep birlikte kardan adam yamaya başladılar. Kemal ve Çınar kardan adamın gövdesi için kocaman bir kar topu yaptılar. Kızlar ise küçük bir kar topunu yuvarlaya yuvarlaya, ancak bir basket topu büyüklüğüne getirebildiler. Çınar ve Kemal yuvarlağı elbirliği ile kaldırıp gövdenin üstüne koydular. Ayşe Nine’den kömür parçası ve havuç istediler. Ayşe Nine onlara katılmak için dışarı çıktığında elinde bir süpürge ve kaşkol vardı. Kardan adamın gözleri kömürden burnu havuçtan yapıldı. Eline çalı süpürgesi verildi, şapkası ve kaşkolu da takılınca çocuklar hep bir ağızdan mutluluk çığlığı attılar.
Ayşe Nine “gördünüz mü, birlikte uyum içinde çalışırsak, nasıl da güzel şeyler yapabiliyoruz. Birlikten, uyumlu çalışmaktan, arkadaşça oynamaktan asla vaz geçmeyin.” Dedi. Çocuklar el ele verip kardan adamın etrafında dönerken türküler söylediler, oyunlar oynayıp eğlendiler…
Canan, Seda’nın kulağına bir şey söyledi. Seda da Emine’nin kulağına, derken kulaktan kulağa bir şeyler fısıldadı çocuklar. Gözlerinde hin bir ışıltı vardı. Hepsi birden yerden karları alıp top yapıp Ayşe Nine’ye hücum ettiler. Ayşe Nine bu hinliği sezmiş olacak ki arkasındaki ellerinde cephanesi hazırlamıştı çoktan. Çocuklar kartopu atınca, o da onlara attı. Çocuklar Ayşe Nine’yi teslim aldılar. Ayşe Nine de onlara masal anlatma ve tabii bir de lokum dağıtma sözü verdi. Ancak öyle kurtulabildi ellerinden.
Herkes üşümüştü. Koşarak ekmek evine girdiler. İçeri sıcacıktı. Ayşe Nine, çocuklara birer bardak sıcacık ıhlamur verdi. Çocukların saçlarındaki karlar sıcaktan çözülmüş siğim olmuş akıyordu. Canan’nın yanakları kızarmaya başlamıştı. Ayşe Nine “şöyle yamacıma toplanın bakem çocuklar” deyince herkes ocağın etrafındaki yerini kaptı.
“Size Kardelen’in kıskanç, bencil arkadaşı Nergis’in hikayesini anlatacağım.” dediğinde gürültü kesildi. Çocukların gözlerinde merak ışığı yandı.
Fikret Doğan