<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Hikaye Oku</title>
	<atom:link href="http://www.hikayeoku.com/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.hikayeoku.com</link>
	<description>Hikaye okumak, gerçeğe tanık olmaktır.</description>
	<lastBuildDate>Sun, 07 Mar 2010 14:52:04 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.9.1</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Çobanın Aşkı</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/ask-hikayeleri/cobanin-aski.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=cobanin-aski</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/ask-hikayeleri/cobanin-aski.htm#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 07 Mar 2010 14:52:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Aşk Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[allah]]></category>
		<category><![CDATA[ama]]></category>
		<category><![CDATA[aşk oku]]></category>
		<category><![CDATA[aşk öyküleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[hikayelerimiz]]></category>
		<category><![CDATA[kadim]]></category>
		<category><![CDATA[muma]]></category>
		<category><![CDATA[öykülerimiz]]></category>
		<category><![CDATA[serdar tuncer]]></category>
		<category><![CDATA[serdar tuncer öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[serdar tuncer öyküleri]]></category>
		<category><![CDATA[sultan]]></category>
		<category><![CDATA[tane tane]]></category>
		<category><![CDATA[tesbih]]></category>
		<category><![CDATA[türk aşk hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[türk hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[yani]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeoku.com/?p=593</guid>
		<description><![CDATA[Aşıktı delikanlı. Sevgilisinin isminden başka bir şey bilmediğinden mi, konuşmaya mecali olmadığından mı bilinmez, arkadaşı anlatıyordu onun halini:
- Gözleri günlerdir uyku görmedi efendim, diyordu, yemiyor, içmiyor, işi gücü, gecesi gündüzü havası suyu o kız oldu sanki. Ne desem kar etmiyor, son bir çare diye geldik size. Halbuki sen bir garip çobansın, o padişahın kızı, davul [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/3512252273_03fcf90459.jpg" rel="lightbox[593]"><img class="alignright size-medium wp-image-594" style="border: 4px solid black; margin: 4px;" title="3512252273_03fcf90459" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/3512252273_03fcf90459-300x210.jpg" alt="" width="300" height="210" /></a>Aşıktı delikanlı. Sevgilisinin isminden başka bir şey bilmediğinden mi, konuşmaya mecali olmadığından mı bilinmez, arkadaşı anlatıyordu onun halini:</p>
<p>- Gözleri günlerdir uyku görmedi efendim, diyordu, yemiyor, içmiyor, işi gücü, gecesi gündüzü havası suyu o kız oldu sanki. Ne desem kar etmiyor, son bir çare diye geldik size. Halbuki sen bir garip çobansın, o padişahın kızı, davul bile dengi dengine dedim ya, dinlemiyor efendim, ama herhalde aşkın gözü kördür diye de buna diyorlar, değil mi efendim…</p>
<p>İhtiyar adam bu esnada gözlerini dikmiş, iskeletinin üstüne deriden bir zırh giydirilmişcesine zayıf, çelimsiz, saçı sakalına karışmış, uzaklara dalıp dalıp giden, gözlerinde aşktan gayrısı kalmayan diğer çobanı süzüyordu. Sonra bir ah çekti, yüzünü nefes almadan konuşmasını sürdüren delikanlıya çevirip tebessüm etti.</p>
<p>- Kolay evlat kolay, dedi, çaresizseniz çare sizsiniz. Ve tane tane anlatmaya başladı.<br />
<span id="more-593"></span></p>
<p>İki genç çobanın, çökmek üzere olan bu dağ kulübesinde dertlerine derman aradıkları ihtiyar adam, aslında padişahın bütün dertlerini paylaştığı, her meselesini danıştığı bir bilge idi. Yıllar önce padişah kendisini tanıyıp sevdiğinde bir tek şey istemişti ondan; burada yaşamaya devam edecekti ve kimsecikler bilmeyecekti kim olduğunu. O günden beri de bu kulübede yaşıyor, gelen geçene ikram edip, gül alıp gül satıyordu. Padişahın kızının aşkıyla eriyip muma dönen genç çoban ve yanındaki kadim dostu nereden bilsindi bu garip ihtiyarın padişahın gönlüne sultan olduğunu.</p>
<p>Aşık genç, ihtiyar adamın anlattıklarını dinledikten sonra, her şeyin bittiği anda başlayan son ümide sımsıkı sarılanların o saf ve tertemiz teslimiyetiyle:</p>
<p>- Sahiden bu kadar kolay mı efendim, dedi, yani o mağarada elimde tesbih , kırk gün Allah dersem sevdiğime kavuşabilir miyim, onunla evlenebilir miyim?</p>
<p>- Evet , dedi bilge, kırk gün o mağarada gece gündüz Allah diyeceksin, kırk gün sonra padişahın kızı senindir.</p>
<p>İki dost hemen yola çıktılar, aşık çobanın yüzüne kan, dizlerine derman, yüreğine yeniden can gelmişti. Arkadaşına sarılıp, elinde tespih, gönlünde aşk, yüzünde ümit çiçeklerinden örülme bir tebessüm, mağaranın yolunu tuttu. Gelir gelmez hiç vakit kaybetmeden diz çöktü, dualar etti, gözlerini kapattı, kalbini padişahın kızına bağladı, eline tesbihini aldı ve dudakları kıpırdamaya başladı: Allah, Allah, Allah…</p>
<p>Günler günleri padişahın kızının hayaliyle tespih taneleri gibi kovalayadursun, mağaranın yakınındaki köyleri bir söylenti çoktan sarmıştı. Herkes birbirine karşı dağdaki mağarada gece gündüz Allah diyen gençten bahsediyordu. Cami çıkışında ihtiyarlar, çeşme başında kadınlar, tarlada işçiler, top oynarken çocuklar, herkes onu konuşuyordu:</p>
<p>- şu karşı mağarada bir genç varmış, kendini Allah’a adamış, gece gündüz durmadan Allah diyormuş, Allah Allah …</p>
<p>Aşık dostunun ne halde olduğunu merak eden genç çoban, mağaraya geldiğinde üç hafta geride kalmıştı bile. Bizimkinin gözleri kapalıydı, dudaklarının da kıpırdamadığını görünce, uyuyakaldı herhalde diye düşündü. Tespih tanelerinin parmaklarının arasında dolaşmaya devam ettiğini görünce de, bu nasıl uyku diye sordu kendine. Bu sırada gözlerini açan genç adam , karşısında arkadaşını görünce, günlerdir yalnızlığıyla paylaştıklarını birbiri ardınca anlatmaya başladı: Kırk günün yarıdan fazlası geçmişti, o durmadan Allah diyordu, ama ne padişahın kızı vardı, ne bir haber, ne bir ümit kırıntısı… Acaba, diyecek oluyor, yutkunuyor, hayır diyor, tespihine bakıyor, bir kalp gibi atan sağ el işaret parmağını sabitlemeye çalışıyor, avuçlarını sıkıyor, gözleri doluyordu. Vedalaştılar. Ay ışığında dostunun gözlerine yayılan başkalık dikkatini çekmişti genç çobanın.</p>
<p>Aşık çoban yeniden eline tesbihini aldı, gözlerini kapattı, boynunu neye bağlayacağını bilemediği kalbine doğru büktü, dudakları kıpırdamıyordu artık, sustu gece, mağaranın duvarları sustu, tükendi her şey, hiç tükendi, an bitti, sadece bir söz kaldı: Allah…</p>
<p>Kırk günün dolmasına üç-beş gün kala, mağaradaki dervişin namı bütün ülkeyi sarmış, nihayet sarayın koridorlarında konuşulur olmu ştu. Meselenin aslını merak eden padişaha, bu insanların bir yerde sürekli kalmadıklarından, bulundukları mekana bereket getirdiklerinden, ne yapıp-edip bu dervişi ülkelerinde yaşamaya ikna etmeleri gerektiğinden uzun uzun bahsetti başveziri . Ne yapması gerektiğini artık bilen padişah, nasıl yapması gerektiğini bilemediği bütün zamanlarda yaptığı gibi, dağ kulübesinin yolunu tuttu. Hürmetle diz çöktü bilge ihtiyarın önünde. Derdini anlattı, derman diledi. Sarayının yanına bir saray yaptırmaktan, o dervişi veziri yapmaya, sancak-tuğ vermeye kadar saydığı her şey, bilgenin:</p>
<p>- Hünkarım , gönül erleri mala-mülke, makama-mansıba itibar etmezler, demesiyle son buldu.</p>
<p>Kaderdi bu, padişahlarla köleleri aynı eteğin önünde diz çöktürür, birinin derdini diğerine derman eyler, ikisini de aynı tebessümle bahtiyar ederdi. Güldü ihtiyar:</p>
<p>- Neden kerimenizin nikahını teklif etmiyorsunuz sultanım, dedi. Ã…a¿aşırma sırası padişaha gelmişti.</p>
<p>- Nasıl yani, diyebildi, bu şerefi bize lütfederler mi, kabul ederler mi?</p>
<p>Kırkıncı günün güneşi batmak üzereydi genç aşığın mağarasının üstünden… Padişah ve ihtiyar bilge en önde, arkalarında vezirler, onların arkasında halktan meraklı bir kalabalık ve en arkada da olup bitenlere bir mana vermeye çalışan aşık çobanın arkadaşı, mağaraya doğru yürümeye başladılar. Bu arada bizim aşık kendinden öylesine geçmiş, tespihiyle öylesine bir olmuştu ki, gelenler içeri girseler ve bir tesbihten başka bir şey bulamasalar şaşırmazlardı.</p>
<p>Padişah edepte kusur etmemeye çalışarak içeri girdi, ellerini birbirine bağladı, duyulması güç bir sesle;</p>
<p>- Efendim , dedi, sizi ziyarete geldik.</p>
<p>Yavaşça başını çevirdi aşık , sonra bütün vücuduyla döndü, gözlerinde en ufak bir şaşkınlık emaresi yoktu, sapsarı bir heykel gibiydi. Herkes heyecan içinde. Vezirler, halk, genç çoban, mağara, tespih, sessizlik, duvar… Hatta güneş bile batmaktan vazgeçmiş, kafasını mağaranın içine doğru uzatarak olan biteni görme telaşındaydı.</p>
<p>Padişah meramını anlattı, türlü tekliflerde bulundu. Ne saray, ne vezirlik, ne tuğ ne de sancak, hiç birinde gözü yoktu dervişin.</p>
<p>- Efendim , diyebildi en son, sessizce, benim bir kızım var efendim, zat-ı alinize layık değil belki, ama lütfeder nikahınıza alırsanız bizi bahtiyar edersiniz…</p>
<p>Kırk günlük çile nihayet bitmiş, olmaz denilen olmuştu. İşte aşık maşukuna kavu ş acak , murad hasıl olacaktı. Bizimkinin arkadaşı sevinçten ağlıyordu. Soru ve cevap sanki bu soru sorulsun, cevabı verilsin diye yaratılmıştı. Sessizlik ilk defa bağırmak, haykırmak istiyordu ve bütün gözler genç adamdaydı.</p>
<p>Usulca doğruldu oturduğu yerden, etrafını şöyle bir süzdükten sonra, gözlerini padişahın gözlerine dikti, sarhoş gibiydi. Kendinden emin bir ifadeyle:</p>
<p>- Hayır , dedi, kızınızı istemiyorum.</p>
<p>Birden ortalığı bir sessizlik kaplayıverdi. Padişah mahzundu, halk hayret içindeydi, vezirler şaşkınlıkla birbirine bakıyor, bilge tebessüm ediyordu. Aşık çobanın genç arkadaşı yaşlı gözlerini silip, birden ileri atılarak bozdu sessizliği. Dostunun yanına geldi, kulağına eğilip:</p>
<p>- Sen ne yapıyorsun, dedi, kırk gündür bu çileyi ne diye çektin sen, neyi reddettiğinin farkında mısın?</p>
<p>Güldü aşık çoban gözleriyle ihtiyar bilgeyi arayarak:</p>
<p>- A dostum, dedi, ben kırk gün padişahın kızı için Allah dedim, Allah padişahla vezirlerini ayağıma getirdi. Ya bir de Allah için Allah deseydim…</p>
<p><strong>Serdar Tuncer </strong><br />
Kaynak: <em>Semerkand Dergisi, Ağustos 2005</em><br />
s</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/ask-hikayeleri/cobanin-aski.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tahir İle Zühre</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/ask-hikayeleri/tahir-ile-zuhre.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=tahir-ile-zuhre</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/ask-hikayeleri/tahir-ile-zuhre.htm#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 06 Mar 2010 14:41:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Aşk Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Tarihi Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[allah]]></category>
		<category><![CDATA[ama]]></category>
		<category><![CDATA[askeri]]></category>
		<category><![CDATA[bana]]></category>
		<category><![CDATA[ders]]></category>
		<category><![CDATA[Doktorlara]]></category>
		<category><![CDATA[duyar]]></category>
		<category><![CDATA[efsane aşklar]]></category>
		<category><![CDATA[eski]]></category>
		<category><![CDATA[eski aşlar]]></category>
		<category><![CDATA[evlendirmenin]]></category>
		<category><![CDATA[gelmeye]]></category>
		<category><![CDATA[hocalardan]]></category>
		<category><![CDATA[kendisini]]></category>
		<category><![CDATA[Mardinâ]]></category>
		<category><![CDATA[marifetlerim]]></category>
		<category><![CDATA[olur]]></category>
		<category><![CDATA[onun]]></category>
		<category><![CDATA[Oradan]]></category>
		<category><![CDATA[renirler]]></category>
		<category><![CDATA[sefer]]></category>
		<category><![CDATA[tahir]]></category>
		<category><![CDATA[tahir ile zühre]]></category>
		<category><![CDATA[tahir ile zühre oku]]></category>
		<category><![CDATA[tarihteki ünlü aşklar]]></category>
		<category><![CDATA[verip]]></category>
		<category><![CDATA[vezir]]></category>
		<category><![CDATA[veziri]]></category>
		<category><![CDATA[zaman]]></category>
		<category><![CDATA[zeki]]></category>
		<category><![CDATA[zerine]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeoku.com/?p=590</guid>
		<description><![CDATA[Geçmiş zaman ve eski günlerde zengin ve şöhretli bir padişah vardır. Malı, mülkü, askeri kısaca her şeyi vardır. Ancak çocuğu olmamaktadır. Doktorlara gitmiş derdine çare bulamamıştır. Bunlardan fayda göremeyince kendisini eğlenceye verip ve yaptırdığı bahçeye gidip gelmeye başlar.
Bir gün veziri ile çarşıda dolaşmaya çıkar. “Her kim bana bir altın verirse Allah onun muradını versin” diyen [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/tahirilezuhre.jpg" rel="lightbox[590]"><img class="alignright size-medium wp-image-591" style="border: 4px solid black; margin: 4px;" title="tahirilezuhre" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/tahirilezuhre-231x300.jpg" alt="" width="231" height="300" /></a>Geçmiş zaman ve eski günlerde zengin ve şöhretli bir padişah vardır. Malı, mülkü, askeri kısaca her şeyi vardır. Ancak çocuğu olmamaktadır. Doktorlara gitmiş derdine çare bulamamıştır. Bunlardan fayda göremeyince kendisini eğlenceye verip ve yaptırdığı bahçeye gidip gelmeye başlar.</p>
<p>Bir gün veziri ile çarşıda dolaşmaya çıkar. “Her kim bana bir altın verirse Allah onun muradını versin” diyen bir dilenciye para verir. Oradan ayrılıp bahçeye doğru giderler ve bir ağacın altında otururlar. İleride bir ağacın altında da yaşlı bir derviş görürler, onun yanına giderler. Derviş “marifetlerim vardır” deyince, padişah gönlünden geçeni bilmesini ister. Dervişte padişah ve vezirin çocuğunun olmadığını, evlat istediklerini bilir. Bunun üzerine dervişten yardım isterler. Dervişte cebinden cebinden bir elma çıkarır ve ikiye böler. Bu elmaları yerlerse çocukları olacağını, padişahın kızı, vezirin oğlu olacağını, ama onları ayırmamalarını evlendirmelerini söyler. Padişah da vezir de çok sevinir. Akşam elmayı yerler ve dokuz ay on gün sonra padişahın kızı, vezirin oğlu olur. Kızın adını Zühre, oğlanın adını Tahir koyarlar.<br />
<span id="more-590"></span></p>
<p>Tahir ile Zühre birlikte büyürler. En tanınmış hocalardan ders alırlar ve çok zeki olduklarından her şeyi öğrenirler. Fakat on yaşında Zühre’nin gönlü Tahir’e düşer ve uyurken Tahir’i öper. Tahir çok kızar çünkü kardeş olduklarını sanır. Bir gün Zühre Tahir’i yine öper ve Tahir’de Zühre’yi döver. Zühre o kadar üzülür ki Allah’a “Allah’ım benim sevgimin yarısını Tahir’e ver” diye dua eder.</p>
<p>Tahir’de Zühre’ye âşık olur. Bu sefer Zühre kendini naza çeker. Ancak kardeş olmadıklarını öğrenen Tahir ile Zühre günden güne bir birine daha çok bağlanırlar. Sazlarını alıp bir birlerine türkü söylerler. Bunları gören Arap köle padişahın karısına söyler. Padişah kızını Tahir’le evlendirmenin zamanı geldiğini söyler. Ancak karısı kızının padişah oğluyla evlenmesini istemektedir. Padişah kendi gözleriyle âşıkları görmek ister ve görünce de âşıkları evlendirmeye karar verir.</p>
<p>Bu arada Tahir rüyasında iki kara köpeğin kendisine saldırdığını görür ve rüyası çıkar. Padişahın karısı, padişaha sihirbaz cadının yaptığı şerbeti içirince padişah Tahir&#8217;den soğur ve onu saraydan kovar. Aşkı ile yanıp tutuşan Tahir Zühre’nin köşkünün önüne gelerek sitem dolu türküler söyler. Zühre’de olayları dadısından öğrenir ve her şeyi Tahir’e açıklar. Arap köle bunları görünce yine padişaha haber verir. Bu sefer padişah onu Mardin’e sürer. Mardin’de yedi yıl kalan Tahir bir gün Allah’a dua eder ve onu zindandan kurtarmasını ister. Duası kabul olur zindanın açılan kapısından siyah atıyla Hızır gelir ve onu atına alıp, o uyurken Zühre’nin köşkünün önüne bırakır. Zühre Tahir’i dadısına gönderir. O günden sonra her gece gizli gizli buluşup zevk ve sefa eylerler.</p>
<p>Fakat bir gün Tahir rüyasında yine kara köpeklerin etrafını sardığını görür. Rüyası yine çıkar çünkü Arap köle onları yine görmüştür. Bunu padişaha haber verir ve Tahir, üstü açık bir sandıkla Şat suyuna bırakılır.</p>
<p>Şat suyu kenarında da Göl padişahının sarayı vardır. Zühre bunu bildiği için Göl padişahının kızına mektup yazar ve göl padişahının kızları da onu bulurlar. Göl padişahın üç kızı da Tahir’i sevmektedir ve bir gün onu paylaşamadıkları için kavga ederken, Tahir bunları duyar ve kaçar. Bir çeşme başında dua eder ve uyur. At sesiyle uyanınca, yanında bir derviş görür. Yine ata biner ve gözlerini kapatır. Derviş “aç” dediği zaman Tahir kendisini Zühre’nin köşkü önünde olduğunu görür. Dadısına gider. Dertleşirler.</p>
<p>Bir gün Tahir davul zurna sesleri duyar ve dadısından Zühre’nin evleneceğini öğrenir. Kadın esvabı ile düğüne gider. Kendini Zühre’ye tanıtır. Ertesi gün Zühre ile anlaşırlar. Hamama gitmek için çıkıp kaçmaya karar verirler. Ancak Arap köle de kadın kılığına girmiş ve onları görmüştür. Arap köle durumu padişaha haber verir. Padişah Tahir’i yakalatır. Mecliste onu ve kızını anmadan üç hane türkü söylerse affedeceğini söyler. Tahir iki haneyi söyler fakat üçüncü hanede Zühre&#8217;nin içeri girdiğini görünce onun ismini kullanır. Padişah da onun boynunu vurdurmaya karar verir.</p>
<p>Cellât Tahir’in boynunu vurmadan Tahir namaz kılıp Allah’a ruhunu alması için dua eder ve hemen ölür. Bunu gören Zühre aklını kaçırır. Hekimler çare bulamaz hatta Tahir’in etini yedirmeye çalışırlar ama dadısından bunu öğrenen Zühre de çok kızar, Tahir’in mezarına gider. Allah’a ruhunu alması için dua eder ve ölür. Mezara gelen Arap köle de Zühre’ye âşık olduğu için kendini hançerle öldürür. Padişah kızını Tahir’e vermediği için pişman olur ama iş işten geçmiştir.</p>
<p>Bir süre sonra âşıklara mezar yapılır. Arap köle de başuçlarına gömülür. Oradan geçenler Zühre&#8217;nin mezarında beyaz bir gülfidanı, Tahir’in üzerinde ise kırmızı bir gülfidanı görürler. Arap’ın mezarında da kara bir çalı bitmiştir. Her sene âşıklar baltalarla o çalıyı keserler ancak çalının yine bittiğini görürler&#8230;</p>
<p><strong>Anonim</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/ask-hikayeleri/tahir-ile-zuhre.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Güneşe Yazı Yazılmaz</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/alternatif-tarih-hikayeleri/gunese-yazi-yazilmak.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=gunese-yazi-yazilmak</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/alternatif-tarih-hikayeleri/gunese-yazi-yazilmak.htm#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 05 Mar 2010 14:38:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Alternatif Tarih Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[İbretlik Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[ahmet]]></category>
		<category><![CDATA[alev yangını]]></category>
		<category><![CDATA[ama]]></category>
		<category><![CDATA[aman]]></category>
		<category><![CDATA[arkadaşlık hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[bir]]></category>
		<category><![CDATA[daha]]></category>
		<category><![CDATA[ders veren öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[dillere]]></category>
		<category><![CDATA[durmadan]]></category>
		<category><![CDATA[duygusal hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[duygusal hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[gezmeye]]></category>
		<category><![CDATA[güneşe yazı yazmak]]></category>
		<category><![CDATA[hayaller ve gölgeler]]></category>
		<category><![CDATA[hayat öyküleri]]></category>
		<category><![CDATA[hediyelerini]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye özeti]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye paylaş]]></category>
		<category><![CDATA[hikayeni yayınla]]></category>
		<category><![CDATA[kaynar kazan]]></category>
		<category><![CDATA[kimsesize]]></category>
		<category><![CDATA[Kurbanlar]]></category>
		<category><![CDATA[masal oku]]></category>
		<category><![CDATA[memleketin birinde]]></category>
		<category><![CDATA[mevsim]]></category>
		<category><![CDATA[ödül alan öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[ödüllü hikayeler oku]]></category>
		<category><![CDATA[ödüllü öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[öykü okey]]></category>
		<category><![CDATA[öykü okumak]]></category>
		<category><![CDATA[öykülerimiz]]></category>
		<category><![CDATA[prenslerinin]]></category>
		<category><![CDATA[saraya]]></category>
		<category><![CDATA[serdar tuncer]]></category>
		<category><![CDATA[serdar tuncer öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[serdar tuncer öyküleri]]></category>
		<category><![CDATA[sonra]]></category>
		<category><![CDATA[türk edebiyatı öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[ünlü hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[uzun öyküler oku]]></category>
		<category><![CDATA[verecekti]]></category>
		<category><![CDATA[writingsun]]></category>
		<category><![CDATA[yapmak]]></category>
		<category><![CDATA[yemyeşil öykü]]></category>
		<category><![CDATA[yeni öykücüler]]></category>
		<category><![CDATA[yeni öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[yeni türk hikayecileri]]></category>
		<category><![CDATA[yeni türk hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[yeni türk öyküleri]]></category>
		<category><![CDATA[yumuk]]></category>
		<category><![CDATA[zeller]]></category>
		<category><![CDATA[zenci]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeoku.com/?p=585</guid>
		<description><![CDATA[Serdar Tuncer
Çok eski zamanlarda çok uzaklarda bir ülke vardı. Dağların arkasında yemyeşil bir ovaya kurulmuş, insanların yüzünden gülücük eksik olmayan, pırıl pırıl bir ülkeydi burası. Bu ülkenin insanları şimdi her zamankinden daha mutluydular. Çünkü yıllar sonra padişahlarının nihayet bir çocuğu olmuştu.
Nur topu gibi, güzeller güzeli, elleri yumuk yumuk, yanakları al al bir kız bebek. Kurbanlar [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><span style="color: #808080;"><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/writingsun.jpg" rel="lightbox[585]"><img class="alignright size-medium wp-image-586" style="border: 4px solid black; margin: 4px;" title="writingsun" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/writingsun-300x284.jpg" alt="" width="300" height="284" /></a>Serdar Tuncer</span></h2>
<p>Çok eski zamanlarda çok uzaklarda bir ülke vardı. Dağların arkasında yemyeşil bir ovaya kurulmuş, insanların yüzünden gülücük eksik olmayan, pırıl pırıl bir ülkeydi burası. Bu ülkenin insanları şimdi her zamankinden daha mutluydular. Çünkü yıllar sonra padişahlarının nihayet bir çocuğu olmuştu.</p>
<p>Nur topu gibi, güzeller güzeli, elleri yumuk yumuk, yanakları al al bir kız bebek. Kurbanlar kesildi, günlerce ziyafetler verildi, eğlenceler yapıldı. Günler günleri kovaladı, yıllar yılları. Güzelliği dillere destan bir prenses olmuştu o minik kız. Civar ülkelerden her gün bir haberci geliyor, ya prenslerinin ya krallarının hediyelerini sunuyorlar, evlenme tekliflerini iletiyorlardı.<br />
<span id="more-585"></span><br />
Prenses mutluydu, babası üstüne titriyor, aman kızım, diyordu, acele etme karar vermekte. Bakalım zaman ne gösterir…</p>
<p>Padişah bir gün âdeti olduğu üzere tebdil-i kıyafet, ülkesini gezmeye çıktı. Akşama kadar halkının arasında dolaştı. Ne aç bir insana rastladı ne bir dertliye ne de bir kimsesize. Sevinç içinde sarayının yolunu tuttu.</p>
<p>Dönüşte ırmağın kenarında oturan bir ihtiyar uzaktan dikkatini çekti. İhtiyar, yerden aldığı taşları birbirine bağlıyor, bir şeyler söyleyip ırmağa atıyordu. Padişah yaklaştı, selam verdi ve sordu:</p>
<p>- Hayırdır ihtiyar, ne yapıyorsun böyle?</p>
<p>- Kısmetleri birbirine bağlıyorum, dedi ihtiyar adam.</p>
<p>Padişah güldü:</p>
<p>- Öyle mi, şu attığın kimin kısmetiymiş bakalım?</p>
<p>- O mu? O padişahın kızıyla, uşağı Ahmet’in kısmeti…</p>
<p>Saraya döndüğünde bir sıkıntı bastı padişahı. Böyle bir şey olabilir miydi? Kısmetleri birbirine bağlamak… Şu zenci uşak ve güzeller güzeli prenses… Gözününbebeği yani, canı, ciğerparesi, sevgili kızı… Olmaz öyle şey, dedi, ama şüphe kurdu düşmüştü bir kez içine. Sabaha kadar uyuyamadı. Sağa döndü, sola döndü, uyku girmedi gözüne. Arada bir dalıyor, sıçrayarak uyanıyordu. Kısmetler böyle bağlanmazdı, biliyordu bunu, ama ya doğruysa?</p>
<p>Sabah olduğunda kararını vermişti. Uşağını geri dönemeyeceği bir yere yollayacak, ondan kurtulacaktı. Bunu yapmak zorunda kaldığı için kendinden utanıyordu ama işi sağlama almak lâzımdı. O ihtiyarı bulup kellesini vurdurmayı bile düşündü bir ara. Ama en ehveni Ahmet’i yollamak, ondan ve bu kısmet meselesinden kurtulmaktı.</p>
<p>Alelacele bir mektup yazdı, uşağını çağırttı. Karşısında durup kendisine şaşkın şaşkın bakan zavallı zenci uşağın gözlerine bakmaya çekiniyordu. Yüzünü pencereye döndü, elindeki mektubu gösterdi uşağa.</p>
<p>- Ahmet, dedi, şimdi bu mektubu alacaksın ve hiç durmadan yürüyeceksin. Bunu güneşe götürmeni istiyorum senden. Bu hepimiz için çok önemli. Sakın bu mektubu vermeden geleyim deme!</p>
<p>Neye uğradığını şaşıran uşak, çaresiz emre itaat etti. Yol hazırlığını yaptı, mektubu sıkı sıkı sarıp sarmaladı, koynuna sakladı ve yola düştü. Hiç durmadan yürüyecekti, mektubu güneşe verecekti. Tastamam böyle demişti padişah. İyi de güneşi nasıl bulacaktı, bulsa da mektubu nasıl verecekti? Sıkıntı bastı Ahmet’i. Kafasını kaldırıp gökyüzüne baktı, güneşin olduğu yöne doğru yürümeye karar verdi.</p>
<p>Yürüdü uşak. Aylarca yürüdü. Azığı bitti, elbiseleri parçalandı, ayakları kan revan içinde kaldı, o yürümeye devam etti. Koynundaki mektubu arada bir çıkarıp bakıyor, sağlam olduğunu görünce gülümseyerek yürümeye devam ediyordu.</p>
<p>Bu arada her şey yine eskisi gibiydi ülkede. Padişah mutluydu, güzel kızının üstüne daha çok titriyor, onu daha bir seviyordu. Halk huzur içindeydi, her yer pırıl pırıldı yine. Baharın gelişiyle beraber bütün ülke çiçeklerle donanmıştı. Prenses, evlenmesi için babasının niçin bu kadar acele ettiğine anlam veremese de, yağmurlar, çiçekler, cıvıl cıvıl kuşlar, bahar güzeldi işte…</p>
<p>Padişah Ahmet’in dönemeyeceğinden emindi. Çoktan ölmüş olmalıydı. Sadık bir uşaktı, verilen görevi yapmak için elinden geleni yapacaktı kuşkusuz. Ama güneşi bulmak, mektubu ona vermek, olacak şey miydi hiç? Zekâsına bir kez daha hayran oldu padişah.</p>
<p>Gün geçtikçe ümidi tükeniyordu uşağın. Üç mevsim geçmişti yola çıktığından beri. Bu güneşe varmak belli ki mümkün olmayacaktı. Koynunu yokladı, mektup sağlamdı. Kendisi kan revan içindeydi, tanınmayacak hale gelmişti ama olsun, mektup sağlamdı yinede. Son bir gayretle yürümeye çalışıyordu. Tepedeyken bir ırmak görmüştü, oraya kadar bir varabilse, kana kana bir içse buz gibi suyu, üç mevsim daha yürürdü Ahmet.</p>
<p>Irmağa yaklaştığında ayakları vücudunu taşıyamıyordu artık. Dizlerinin üstünde sürünerek geldi suyun kenarına. Avuç avuç içti. Başını soktu ırmağın serin suyuna. Avuçlarını bir kez daha daldırdı. Bir de kafasını kaldırdı ki ne görsün? Güneş işte orada, tam karşısında, ırmağın içinde bir mücevher gibi parlıyor ve öylece durup sanki kendisini görmesini bekliyordu.</p>
<p>Uşağın gidişinden beri beş mevsim dönmüştü ülkede. Dört bir yanda düğün hazırlıkları yapılıyor, tellallar prensesin düğününe bütün halkın davetli olduğunu haber veriyorlardı. Prenses sonunda sevebileceği bir adam bulmuştu. Çok uzaklardan bir ülkenin padişahıydı bu genç adam. Padişah kızının mutluluğunu gördükçe daha bir seviniyor, kısmetleri birbirine bağlamakmış, diyordu gülerek, kısmetleri birbirine bağlamak… Hani nerede?</p>
<p>Padişah çok sevmişti damadını. Uşak değildi her şeyden önce, hele zenci hiç değildi. Hem onda yıllardır tanıdığı birinin kokusu vardı sanki. Üstelik bu padişah her kimse, çok zengin biri olmalıydı. Prensese hediye ettiği bir tek mücevher, o zamana kadar verilenlerin hepsine bedeldi çünkü. Nihayet günü geldi, muhteşem bir düğün yapıldı ülkede.</p>
<p>Düğünün üçüncü gününün akşamıydı. Padişah ve yeni evliler akşam yemeğinde birlikteydiler. Padişahın hemen yanında damadı ve tahtının vârisi, karşısında karısı, onun yanında sevgili kızı… Mutluluk buydu işte!</p>
<p>Bir yandan sohbet edip gülüşüyorlar, bir yandan yemeklerini yiyorlardı. Genç damat kılıç kullanmayı nasıl öğrendiğini anlatıyor, av maceralarından bahsediyor, masadakileri kahkahaya boğuyordu. Bir ara eline bir bıçak aldı, ilk kılıç kullanmaya başladığı zamanlardaki acemiliklerini anlatıyordu. Elinden düşürdüğü bıçağı almak için eğildiğinde padişahın kendisine baktığını fark etti. Prenses kahkahalar atıyordu. Birden doğrulup açılan belini kapattı. Ama belindeki siyahlık gözünden kaçmamıştı padişahın.</p>
<p>O gece yine uyuyamadı padişah. Kendisi gibi bembeyaz bir adamdı damadı, ama beli bir zencininkinden farksızdı. Ahmet’i hatırlamaya çalıştı, yüzünü, konuşmasını, gülüşünü… Benziyorlar mıydı, böyle bir şey olabilir miydi? Olamazdı tabi. Hem o kadarda benzemiyordu. Ama genç adam neden telaşla belini kapatmıştı.</p>
<p>Yatağına tekrar uzandı, gözlerini tavana dikti. Kısmetleri birbirine bağlayan ihtiyarın yüzünü gördü. Gülüyordu. Çıldırdığını düşündü bir an. Gözlerini kapatıp, tekrar açtı, ihtiyar yoktu. Derin bir nefes aldı, hele bir sabah olsun, dedi, bunu anlamanın bir yolu bulunur elbet.</p>
<p>Günün ilk ışıkları sarayın camlarına vurduğunda, prenses ve kocası çoktan bahçede gezmeye çıkmışlardı bile. Pencereden onları gören padişahın aklına bir plân geldi. Aceleyle üstünü giyindi, bahçeye çıktı. Onlara iyice yaklaştı, birini çağırır gibi arkadan seslendi:</p>
<p>- Ahmet!</p>
<p>Genç adam birden irkilerek dönüp padişaha baktı. Göz göze geldiler. Delikanlı gözlerini kaçırmaya çalışıyordu ama nafile. Çaresiz padişahın yanına gelip durdu, başından geçenleri anlatmaya başladı.</p>
<p>Güneşi bir ırmağın içinde bulmuştu. Mektubu vermek için suya daldığında içleri mücevher dolu, açık kapaklarından ışıltılar şaçan onlarca sandık görmüştü. Sudan çıktığında, kuşağının sımsıkı sardığı beli hariç, bütün vücudu bembeyazdı. Sandıkları bir bir ırmağın kenarına taşımış, oturup en son sandıktan çıkan mektubu okumuştu. Sonrası, sonrasını biliyorlardı zaten. Padişah hayretle doğruldu oturduğu yerden;</p>
<p>- Mektup, dedi, o mektup nerede şimdi?</p>
<p>- Hiç yanımdan ayırmadım ki, diye cevapladı genç adam koynundan çıkardığı mektubu padişaha uzatarak.</p>
<p>Padişah aceleyle mektubu açtı, okumaya başladı:</p>
<p>“Güneşe yazı yazılmaz, yazılan yazı bozulmaz!”</p>
<p><strong>Serdar Tuncer</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/alternatif-tarih-hikayeleri/gunese-yazi-yazilmak.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bir Yol</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/klasik-oykuler/bir-yol.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=bir-yol</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/klasik-oykuler/bir-yol.htm#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 04 Mar 2010 12:35:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Klasik Öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[Otobiyografik]]></category>
		<category><![CDATA[ahmet hamdi]]></category>
		<category><![CDATA[ahmet hamdi öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[ahmet hamdi tanpınar]]></category>
		<category><![CDATA[benim]]></category>
		<category><![CDATA[bile]]></category>
		<category><![CDATA[daha]]></category>
		<category><![CDATA[dedi]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye nedir]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye okuma]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye örnekleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye türleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[ilk]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul]]></category>
		<category><![CDATA[kendi]]></category>
		<category><![CDATA[kısa hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[mehmet akif ersoy]]></category>
		<category><![CDATA[mimar sinan]]></category>
		<category><![CDATA[onda]]></category>
		<category><![CDATA[öykü berk]]></category>
		<category><![CDATA[öykü okey]]></category>
		<category><![CDATA[öykü örnekleri]]></category>
		<category><![CDATA[öyküleri]]></category>
		<category><![CDATA[patika]]></category>
		<category><![CDATA[tanpınar öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[yeni]]></category>
		<category><![CDATA[yok]]></category>
		<category><![CDATA[yunus emre]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeoku.com/?p=579</guid>
		<description><![CDATA[Ahmet Hamdi Tanpınar
Birdenbire ayağa kalktı ve eliyle trenin penceresinden işaret ederek:
-İşte, dedi, şu gördüğünüz küçük yol, şu iki ağaç arasında tepenin eteğini kıvrılan patika&#8230; Fevkalâde hiçbir tarafı yok değil mi? Hemen her yerde bol bol rastgelebileceğimiz alelade bir şey&#8230; Bununla beraber nereye gittiğini, nereden geldiğini bilmediğim, bir dönemeçte kaybolan tozlu parçasından başka hiç bir tarafını [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><span style="color: #808080;"><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/patika.jpg" rel="lightbox[579]"><img class="alignright size-medium wp-image-581" style="border: 4px solid black; margin: 4px;" title="patika" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/patika-300x199.jpg" alt="" width="300" height="199" /></a>Ahmet Hamdi Tanpınar</span></h2>
<p>Birdenbire ayağa kalktı ve eliyle trenin penceresinden işaret ederek:</p>
<p>-İşte, dedi, şu gördüğünüz küçük yol, şu iki ağaç arasında tepenin eteğini kıvrılan patika&#8230; Fevkalâde hiçbir tarafı yok değil mi? Hemen her yerde bol bol rastgelebileceğimiz alelade bir şey&#8230; Bununla beraber nereye gittiğini, nereden geldiğini bilmediğim, bir dönemeçte kaybolan tozlu parçasından başka hiç bir tarafını tanımadığım bu yol benim hayatımda bütün bir sergüzeşttir.</p>
<p>Onbeş seneden beridir ki bu yolda her ay bir iki seyahat yaparım. Bu uzun şeridin iki yanında ve onun döne döne değişen ufkunda tanımadığım hiç bir şey yoktur. Yattığım yerden gözüme ilişen sivri bir kaya parçası, yalnız aydınlık havada ürperen tepesini gördüğüm bir ağaç, ne bileyim hatta daha alelade bir işaretle bütün ufku kendi kendime canlandıracak kadar bu yolların aşinasıyım, fakat yıllar var ki bu küçük yol parçasını, yol bile diyemeyeceğimiz bu dövülmüş kırmızı toprak genişliğini daima yeni, yepyeni bir şey gibi seyrettim. Onu her defasında görür görmez ürperdim, onda saadetlerin, hasretlerin, beklenilen şeylerin bütün güzelliğini ve şiirini duydum.<br />
<span id="more-579"></span></p>
<p>Şüphesiz bunda ilk defa gözüme çarptığı günün hususiyetinin de mühim bir hissesi vardır. İstanbul&#8217;dan soğuk ve yağmurlu bir günde ayrılmıştım, İlk çocuğum on gün evvel ölmüştü, karım hasta idi, başka üzüntülerim de vardı. Kısacası kaderle diş dişe, yumruk yumruğa olduğum günlerden biriydi.</p>
<p>Bilmem sizde de böyle midir; yolculuk benim üzerimde daima iyi ve unutturucu bir tesir yapar. Iztıraplarımızın, üzüntülerimizin mekânla, yahut hayatımızın tabii muhiti ile sıkı bir alakası olsa gerek. Bir muharririn dediği gibi, falan yerde en kesif şiddetinde olan bir acı iki yüz kilometre daha ötede ve başka insanlar içinde biraz daha hafif ve daha kabil-i tahammül oluyor. Bununla beraber acıdan acıya fark var. Ve benimki acıların en büyüğü, evlat acısı idi, üstelik de yağmur yağıyordu. Oh, size bu yağmurlu günlerin bende yaptığı aksülameli nasıl anlatmalı? Böyle günlerde ben değişir, büsbütün başka adam olurum. Başka bir adam, tam kelimesi değil&#8230; Bütün bir mazi, en kötü, en karanlık, en tamir edilmez taraflarıyla içimde canlanır, hortlaklarımla başbaşa kalırım. Böyle zamanlarda hayat sanki bütün çeşmelerini kapatır, yalnız bir tanesi, azap ve üzüntünün kaynağı kalır ve ben onun bulanık aynasında bütün ömrün en kötü muhasebesini yapa yapa kendimi seyrederim. Bu sefer de böyle oldu; her zaman ayak basar basmaz gündelik üzüntülerimden sıyrıldığım, yalnız kendimin olduğum Haydarpaşa garı bana bu sefer büyük ve karanlık bir lahit gibi geldi. Trene aynı ruh haleti içinde bindim. İzmit&#8217;e kadar hep aynı ıslak ve rutubetli hava içinde, tıpkı bir olukta seyahat eder gibi geldik. Hiç bir şey düşünmedim, hiç kimseyi görmedim, sadece vagonların üstüne ve pencerelerin camlarına değdikçe yağmurun çıkardığı sesi dinledim. Bir tabutta uyuyanlar yeraltının mutlak sessizliğinde kendi nabızlarını ancak böyle dinlerler. Zaman zaman içimdeki boşluğu kısa bir şimşek gibi oğlumun hatırası deliyor, bir an için onun küçücük ve muztarip yüzü, bir büyük örümcek gibi yağmurun dört bir tarafıma gerdiği kül rengi üzüntü ağlarının içinde uzanıyordu. O zaman ben bu hayalden kurtulmak için ellerimle yüzümü kapatıyor, biteviye yer değiştiriyordum. Sonra tekrar yağmurun sesine dalıyor, tekrar bu ince ve muzır ağın altında insana sıkıntının ve kabusun bizzat kendisi gibi görünen, güneşsiz, renksiz hayalet manzaralara dalıyorum.</p>
<p>İzmit&#8217;ten sonra uzun bir müddet yine böyle sürdü, sonra yağmur biraz diner gibi oldu, gök yükseldi; bulutların arasından çamur rengindeki dünyaya, başka renkler, iki gün süren bu kötü havanın unutturduğu sıcak kuvvetler girdi. Ve tren yavaşladı. O zaman ben, bu küçük yolun üzerinde iki günden beri ilk defa küçük bir güneş parçasını, küçük ve aydınlık bir halı gibi serilmiş buldum. Islak söğüt dallarına sevinçle yayılan ve sonra orada, yerde sıcak ve aydınlık bir müjde gibi biriken güneş&#8230; Ve aynı zamanda, bütün içimi altüst eden acaip akisli uğultu&#8230; O anda içimden geçenleri nasıl anlatmalı? Bu aylarca toprağın karanlığında kaybolan bir göğün birdenbire küçük bir filizle mavi havaya ve aydınlığa kavuşması gibi bir şeydi. İşte o zamandan beri bu yol, birçoğu, binlercesi gibi birkaç, yüz metre sonra küçük bir Anadolu köyünün inzivasında kaybolacağına hiç şüphe olmayan bu küçük ve sade yol benim için mahiyetini değiştirdi. Saadetin, ruh muvazenesinin bir nevi sembolü, kapısında güneşin divan durduğu bir iklimin başlangıç noktası oldu; ve müthiş bir arzu ile, her şeyi, bütün üzüntü ve kederlerimi, bütün sevgi ve zenginliklerimi burada bırakıp inmek, bu küçük yolda yürüyüp gitmek istedim.</p>
<p>Bana öyle geldi ki bunu yapacak olursam hayatımda her şey değişecek, bütün sefaletlerim, hasretlerim dinecek, yepyeni bir insan olacağım.</p>
<p>O zamandan beri dokuz sene geçti. Ölen çocuğumun acısını zaman ve yenileri unutturdu. Küçük sefaletlerim ve sıkıntılarım düzeldi, yahut yerlerine başkaları geldi. Her şey az çok değişti, fakat bu yolun benim içimdeki manası hep aynı kaldı. Onunla her karşılaşışımda hep aynı saadet hissi beni dayanılmaz kuvvetiyle çekti, her defasında oracıkta her şeyi bırakıp inmek ve o yolun uzletinde kaybolmak ihtiyacını duydum. Hatta şu anda bile aynı ihtiyacın içindeyim. Ne yazık ki&#8230;</p>
<p>Bu kaçınma ihtiyacına bakıp da beni, her an talihin yeni bir gadrine uğrayan, hayatı felaketlerle dolu biçarelerden sanmayınız. Herkes gibi ben de zaman zaman kaderin iyi veya kötü yüzüyle karşılaştım. Fakat düşünülürse ondan şikayete büyük hakkım yok. İyi bir kadınla evlendim, epeyce kazanıyorum, hayatım kendi çizilmiş yolunda düzgün ve rahat gidiyor. Bununla beraber ondan memnun değilim. İçimde kendi hayatımı yaşamadığım kanaati var. Daha samimi olayım ister misiniz? Bu yaşadığım hayat o kadar benim değil ki her hangi bir saatimde birisi gelip de bana &#8220;Haydi kalk, sıran geldi, kendi kendin ol!&#8221; diye bağırsa sanki böyle bir şey mümkünmüş gibi inanıp koşacağım. Bu his bende o kadar kuvvetli&#8230; Her hangi bir kalabalıkta kendimden başka herkes olmağa razıyım. Ah bir elbise değişir gibi hüviyetini değiştirebilmek, lalettayin içinde kaybolmak, bir avuç kum içinde, bir kum tanesi olmak ve böyle olduğunu dahi bilmemek. Ne bileyim, bir maske, bir numara, bir sicil varakası, bir manivela, bir çark, bir düğme, her şey olmak, yalnız..<br />
.<br />
Felaketim şu ki, ben zaman zaman kendimi bulan adamım. Niçin gülüyorsunuz? Beni bir budala zannetmeyiniz. Bu gülüşümden sizin bu azabı tanımadığınız anlaşılıyor. Kendi kendini bulmak&#8230; Bu hakikaten korkunç bir şeydir, fakat aynı zamanda güzel ve dikkate değer bir eğlence de olabilir. Bir sarhoş tasavvur ediniz ki kadeh elinde ve sofra başında birdenbire uyanıyor, kendisini ve etrafını görüyor, eşya ile, zaman ile kendi arasındaki alakanın istihzasına geçiyor; bu bedbahtı zannetmem ki bir daha kolay kolay kendinden geçirebilesiniz, elveda alkolün unutturucu cenneti&#8230; Bu uyanış şüphesiz ancak bir dakika veya bir saniye içinde olabilir, fakat bu saniye, bir uçurum başında birdenbire gözleri açılan bir adamın ürpermesiyle doludur.</p>
<p>Bakınız, bu ilk önce nasıl oldu: daha henüz çocuğumuz ölmemişti. Bir kış gecesi karım ve çocuklarımla beraber oturuyorduk. Ben yazı yazıyordum, oğlum ayaklarımın dibinde oynuyor, karım biraz ötede, zannedersem, bir şey örüyordu. Küçük kızım onun dizlerine abanmış, elinin hareketiyle beraber gidip gelmeğe çalışıyordu. Odamız sıcak ve sakindi. Bu aile ve ev dediğimiz acaip kuruluşun o cins anlarından biriydi ki dışarıdan aydınlık ve buğulu penceremize, odanın içinde arasıra gidip gelen gölgelerimize bakan her hangi bir yolcuya ufak bir kıskançlık hissi verebilir ve boş geçmiş ömrü için onu acı acı düşüncelere daldırabilirdi.</p>
<p>Nasıl oldu ben de bilmiyorum; birdenbire olduğum yerde çok uzun bir uykudan uyanmış gibi doğruldum ve etrafıma şaşkın şaşkın bakmağa başladım. İnsan, eşya, bütün etrafımdakiler benimle alakalarını kesmiş gibiydiler, her şey, hepsi bana yabancı oluvermişti. Bu kadar senelik karımı, kendi çocuklarımı, evimi, odanın her bir vaktinde hayatımın bir hadisesi olmuş eşyasını, velhasıl elimdeki işe ve üstümdeki elbiseye kadar hiç bir şeyi tanımıyordum. O anda bir aynada kendi yüzümü görsem belki onu da tanıyamazdım. O kadar kendi hakikatimde, rüyalarımın hakikatine uyanmıştım. Bu ne Baudelaire&#8217;in çift odasına, ne de Quincey&#8217;nin afyonun cennetinde gördüğü rüyalardan realiteye dönüşüne benziyordu. Bu daha sade bir şey, uzun gafletinde birden uyanan ruhun kendi kendisine tertip ettiği bir nevi cürmümeşhuttu. Hakikaten bütün bunların benim içimle, günlerin sefaleti altında haberim olmadan için için kaynayan asıl benliğimle ne alakası olabilir? Bu siyah, uzun saçları geçmiş güzelliğinden muhteşem bir yadiğar gibi duran bitkin yüzlü kadın kimdi? Bununla beraber onun kendi karım olduğunu, bu çocukların kendi çocuklarım olduğunu biliyordum. Kendi kendime mütemadiyen koskoca on seneyi, bu kapanık odada, bu acaip ve manasız eşya arasında, bu şimdi bana yabancı birer sembol gibi görünen çehreler arasında nasıl geçirdiğimi soruyorum. Nihayet dayanamadım, lalettayin bir mazeret uydurarak sokağa fırladım. Bugün olmuş gibi hatırımdadır; soğuk, aydınlık bir kış gecesiydi, sokaklarda hemen hemen kimse yoktu, durmadan dinlenmeden, kendi kendime &#8220;Niçin, niçin böyle oldu, niçin böyle olsun?&#8221; diye sora sora yürüyordum. Bir müddet sonra yoruldum, küçük bir kahveye girdim. Tanımadığım birtakım adamlar tütün ve nefes kokan bulanık hava içinde gülerek bağırarak konuşuyorlar, oyun oynuyorlardı. Ben de bir köşeye çekildim. O zamana kadar gece vakti evimden dışarıya ancak sinema, tiyatro gibi şeyler için çıkardım. Zaten böyle bir itiyadı bir türlü anlıyamamıştım. Fakat şimdi yadırgamıyor, hatta bir nevi sıcaklık duyuyordum. &#8220;Burası bizim (rafımız olsa gerek&#8230;&#8221; diye düşündüm, sonra yavaş yavaş etrafımdakilere bakmağa başladım.</p>
<p>Bir insan yüzünün en manalı bir alem olduğunu ben o geceye kadar anlıyamamıştım. Hayat dediğimiz o girift oyunun, aktörlerini bu kadar kuvvetle benimseyeceğini, onların her hal ve tavrına kendi akışının damgasını bu kadar kuvvetle vuracağını hiç düşünmemiştim. Yüz buruşuğunun, göz altındaki her hangi bir çizginin, dudak kenarındaki bir kıvrımın, ne bileyim, konuşmadan evvelki bir saniyelik bir tereddüdün, küçük bir el işaretinin, manasız ve ehemmiyetsiz bir bakışın, her gülüşün, bir omuz düşüklüğünün bütün bir ömrü en ince, en karışık, en nüfuz edilmez taraflarından anlatacak birer emare, birer işaret olduğunu hiç düşündünüz mü?</p>
<p>Karşımda bana arkasını dönmüş, tavla oynayan bir adamcağız vardı. Orta boylu, zayıf, başı tepesine doğru açılmış otuz, otuz beş yaşlarında bir insan; her gün sokakta, dairede, lokantada rastladığımız insanlardan biri. Başı biraz kalkık omuzlarının arasına sonradan yapıştırılmış gibi gömülü, sırtı biraz öne bükük, ikide bir kontrolsüz bir hareketle sağ elini alnına doğru kaldırıyor, sanki görünmeyen zehirli bir böceği kovalıyordu. Bu sinirli, zayıf el ile beraber bu kemikli başın ikide bir böyle arkaya doğru gidişi ne korkunç, ne zalim bir şeydi! Bir iki defa yanındakilerle konuşmak için yüzünü benden yana doğru çevirdi.</p>
<p>Ne karışık bir çehresi vardı. Geniş alnı, gözlerinin ve dudaklarının kenarı, kırışık ve çizgi içindeydi. Bununla beraber yalnız bir bakışını tuttuğum gözleri ne kadar genç ve iri idi. Müthiş bir hareket bolluğu içinde kızararak, konuşarak, şansa lanet ederek oynuyordu. Birdenbire zarları bıraktı. Müthiş bir şey olmuş gibi bir an durdu, düşündü. Sonra hafif bir omuz kaldırışıyla ayağa kalktı, yukarıda bahsettiğim el işaretiyle fikri sabitini bir kere daha koğdu. Oyun arkadaşıyla hesabını görerek, yine başı omuzlarına gömülü, kendi içine katlanmış hüviyetiyle, fakat bu sefer nisbeten daha sakin bir yüzle kahveden çıkıp gitti. Niçin oyun ortasında zarları bıraktı? Ayakta neyi düşündü ve neye karar verdi? Niçin bir dakika evvel omuzları o kadar çökük ve mahkumdu ve neden kahveden çıkarken bütün hüviyetinde bir nevi sükunet ve kayıtsızlık vardı? Muamma.</p>
<p>Tam karşımda ayak ayak üstünde oturan bir başkası hiç durmadan sol ayağını sallıyor, bir taraftan da mütemadiyen tırnaklarını kemiriyordu. Ne garip bir adamdı bu! Küçücük yüzü insana bir çekmece hissini verecek kadar kilitli idi. Kim bilir kaç uzun tahammül ve zillet senesi bu yumruk kadar küçük yüzden, bu acayip ve sır sızmaz maskeyi çıkarmıştı. Bir başkası konuşurken ellerinin ve kollarının mübalağalı işaretleriyle kendisini adeta dört bir tarafa dağıtır gibiydi.</p>
<p>Bütün bunları düşüne düşüne eve döndüm. Bu sessiz ıztırabı, bu adeta tabii addedilen cehennemi görmek beni biraz teskin etmiş, kendi hayatımla aramda biraz evvel bozulmak üzere olan muvazeneyi iade etmiş gibiydi. Bununla beraber o muvazeneyi bir daha hiç bir zaman bulamadım. Olan olmuştu. Artık bundan sonra bu bende bir itiyat oldu.</p>
<p>Hayatımın üzerinde düşünmeğe başlamıştım. Bütün iradem, bütün gayretim bir daha o eski sükuneti bana iade ettirmedi. Gündelik hayatımla arama yaşanmamış rüyaların azabı girmişti. Hayat oyununu en büyük ciddiyetle oynamaya hazırlandığım bir anda geçmiş yıllar, karşıma dikiliyor ve benden hesabını soruyordu. O günden sonra artık bir an bile yalnız değildim, soframda, yatağımda, çalışma masamda bir misafir, dişleri hiddet ve kinden kısık, gözlerinde boşa gitmiş bir ömrün bütün bıkkınlığı toplanan bir zavallı vardı ve bana pişmanlığın şuuruyla kısılmış sesi durmadan fısıldıyordu: &#8220;Ömrünü, ömrünü ne yaptın?&#8221; Ve ben bütün uzviyetimde bir yılan gibi gezen bu zehirli sesin tenbihi altında yapacağımı unutuyor, anı ve mekanı unutuyor, başta kendim olmak üzere her şeyden, yaşanmış ömrümden, gelecek senelerimden, bütün etrafımdan nefret ediyor, kaçmak, kaybolmak, kurtulmak istiyordum.</p>
<p>Artık uyku bile benim için bir şifa değildi. Çünkü onda da riyaların zalim ısrarı vardı. Size bu rüyaları nasıl anlatmalı? Hemen her safhasında vaktiyle sevilmiş bir genç kızın, şimdi nerede olduğunu, nasıl bir talihle yaşadığını bilmediğim sarı saçlı, büyük mavi gözlü, nerkis boyunlu genç bir kızın bir nevi &#8220;laytmotif&#8221; gibi dolaştığı bu rüyalar&#8230; Bu, hasta kafanın kendi vehim ve gölgelerinden yarattığı değişici ve korkunç âlem&#8230;</p>
<p>İşte bu yol, bu küçük acaip yol, ben bu ruh haletinde iken karşıma çıktı ve benim için birdenbire yepyeni bir hayat imkanının, kendi kendimi bundan sonra olsun gerçekleştirebilmek imkanının bir nevi müjdesi gibi oldu.</p>
<p>Evet, pekala biliyorum ki, bir gün ben her şeyi bırakıp bu küçük yola dalarsam onun bittiği yerde bütün saadet ve hasretlerimi, eski yaşanmış rüyalarımı bulacağım, temiz, yepyeni, mesut bir adam olacağım.</p>
<p>Bunu biliyorum, fakat yapamayacağımı da biliyorum. Halbuki bir ömür yaşanmağa değer bir şeydir.</p>
<p><strong>Ahmet Hamdi Tanpınar</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/klasik-oykuler/bir-yol.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Şiir ve Sinek</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/klasik-oykuler/siir-ve-sinek.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=siir-ve-sinek</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/klasik-oykuler/siir-ve-sinek.htm#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 02 Mar 2010 15:42:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Anne Hİkayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Klasik Öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[adalet ağaoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[adalet ağaoğlu hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[adalet ağaoğlu öyküleir]]></category>
		<category><![CDATA[adalet ağaoğlu öyküleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye yaz]]></category>
		<category><![CDATA[klasik öykülerimiz]]></category>
		<category><![CDATA[ödüllü hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[ödüllü öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[öykü dergisi]]></category>
		<category><![CDATA[öykü oku]]></category>
		<category><![CDATA[öykü özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[öykü yaz]]></category>
		<category><![CDATA[şiir hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[şiir hikaye öykü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeoku.com/?p=575</guid>
		<description><![CDATA[Adalet Ağaoğlu
Oh, dedi Şükriye Hanım, ohh, kızım geliyor. Oh Allah&#8217;ım, hiç aklımda yoktu, taa yaz ortasını bulur artık, başka gelemez diyordum, oh ne iyi oldu, bayram seyranlar da bitti artık peş peşe, taş çatlasa mektebi koyup gelemez diyordum, geliyor işte, hey güzel Allah&#8217;ım, ne diye kapatıyorlar mektepleri böyle durup dururken, oh iyi oldu, çok şükür [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><span style="color: #808080;"><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/3899016411_7ab9bfacc7_o.jpg" rel="lightbox[575]"><img class="alignright size-medium wp-image-576" style="border: 4px solid black; margin: 4px;" title="3899016411_7ab9bfacc7_o" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/3899016411_7ab9bfacc7_o-300x201.jpg" alt="" width="300" height="201" /></a>Adalet Ağaoğlu</span></h2>
<p>Oh, dedi Şükriye Hanım, ohh, kızım geliyor. Oh Allah&#8217;ım, hiç aklımda yoktu, taa yaz ortasını bulur artık, başka gelemez diyordum, oh ne iyi oldu, bayram seyranlar da bitti artık peş peşe, taş çatlasa mektebi koyup gelemez diyordum, geliyor işte, hey güzel Allah&#8217;ım, ne diye kapatıyorlar mektepleri böyle durup dururken, oh iyi oldu, çok şükür oh, kızım geliyor.</p>
<p>&#8220;Kızım geliyor İsmayıl efendi, duydun mu geliyormuş işte. Bak böyle yazıyor, oku da bak, nah işte mektubu, oğlun da okuyuverdi zaten, inanmazsan ona sor, yahut sen sormayı falan boş ver de İsmayıl efendi, koşuver ne olursun, çabucak koş git, bir kilo köftelik kıyma yaptır bana, al işte para, yeter mi, yeter yeter, sen köftelik de de, ben bir ekşilisini yapayım kızıma güzelcene, pek sever, aman maydanoz, maydanozu unutma İsmayıl efendi, bir de dereotu İsmayıl efendi kuzum, ha unutma dereotu, kendi kendime olunca, cin başıma, işte görüyor musun, hiçbir şeyler almaz oldum, aldırmaz da oldum, ye ye, yalnızlık; ne yiyeceksin, geçende makarnayı da size veriverdim zaten, bitiremedim, böyle tamtakır kurubakır bir ev oldu benim ev işte, sen bir kilo da şöyle en kırmızısından domates al bana, haa bir kilo da patlıcan kuzum İsmayıl efendi, söyle o meymenetsiz zerzavatçıya, Şükriye Hanım kızına imambayıldı yapacakmış deyiver de toparlansın kazıkçı pis, yine çekirdekli acı patlıcanları sokuşturmasın benim gibi birine, deyip kış turfanıdır, sokaktan toplamıyoruz parayı, bol keseden yaşamıyoruz, bir emekli maaşı bizimkinden, kime yetsin, kızıma mı, bana mı ha, ah Güler&#8217;im ah, kimbilir ne özlemiştir benim yemeciklerimi, ah okumak. Okumak. İyi. Güzel. Güzel de, koş git İsmayılefendi, hadi gecikmeyelim, yesin. İşte canım okusun kızım, amaaan dilim seydiyor, koş&#8230;&#8221;<br />
<span id="more-575"></span></p>
<p>Okumak. İyi. Güzel. Her an yüreğim ağzımda lakin. Hiçbir dakka şöyle rahatça gözlerimi yumamaz oldum, uykular zehir zıkkım, koş İsmayıl olasıca, ne kaldı şurda akşama, gebertme işte geberesice. Hay kızım, şu mektubu daha bir önce atsaydın olmaz mıydı, yollarda mı gecikti nedir, postalar da bir alem zaten hesap etsene, tam geleceği gün öğreniyorum geleceğini, ondan sonra hadi bakalım iki ayağın bir pabuca, yağ yok, un yok, et yok, seğirt dur artık, yetişebilirsen yetiş, zaten otur otur, ağırlaştım, yalnızlıktan iş güç tutmaz oldum, ha deyince toparlanıp kalkamıyorum ki… Bir güzel sofra kurayım yavrucuğuma, evine geldiğini anlasın bari çocuğum. Oh çok şükür, sağ salim ya, aman ne yapayım, neyi ne kadar yetiştirirsem o kadar artık, sağ salim gelsin de, girsin şu kapıdan içeri hele, off bacaklarım, kemik kemik, iki saat çözülüp açılmaz artık, hadi Şükriye, hadi gayret, kımılda, hiç aklında var mıydı, kızın geliyor işte…</p>
<p>Anaların, diyor Şükriye Hanım&#8217;ın kızı Güler, anaların yüreği hep ağzında. Hep böyle oldular. Uykularında-uyanıklıklarında ölülerimizi görür oldular bütün bütün. Analara, analara, en çok onlara yazılmalı şiirler çocuklar, en çok onları anlatmalı. Hep anlatmalıyız, okul kapılarına varamayan, hiç değil her akşamüstü, oh çok şükür sağ salim geldi bugün de, diyemeyen, her günün her akşamını bile bekleyemeyen, yarına dayanmak için her günün her akşamüstü olsun sevinemeyen, hep uzaktan, aylar ucundan kıvranıp duran anaları, onları anlatmalıyız. Şiirleri onlar üstüne, onlar için yazmalıyız çocuklar. Anaları çocuklar, insanları çocuklar, tutarsa şiirimiz ayakta tutar. En yakınımızdan başlamalı, onlara, onlar için en güzel şiirleri yazmalıyız.</p>
<p>Güler, bir akşamüstü ana evine vardığı zaman da, son yazdığı şiirinin en güzel şiiri olduğunu düşünüyor: Arkadaşlarım da onayladılar zaten, en katı kafalımız Zehra bile, ben şiirimi okuyunca, yurtta, benim şiirimi dinledi dinledi de, kirpikleri çipildendi, gözüne inen yaş perdesini gizledi. Sesi bulandı da, &#8220;Sağol Güler&#8221;i bile çatallı çıktı, anlamaz mıyım? Anaları, anaları şiirlerimizde onları da anlatıp, onlara da okumalıyız şiirlerimizi. Her şeyin içinde kendilerini de düşündüğümüzü bilsinler, başkaları da bilsin bunu, güzel olsun ama şiirlerimiz, en güzeli olsun; en çok buna çabaladım. Bir kutu çikolata, bir şişe kolonya, ya da üç metre kumaş. Yok ama benim bir şiirim var. Güzel olmasına özenilmiş bir şiirim. Evi onunla donatacağım. Annemi.</p>
<p>Şimdi, daracık bir mutfakta annesinin kan-ter içinde ekşili köfteyi terbiyeleyişine, tez elden soğusun diye imambayıldıyı bir tepsi suyun içine oturtuşuna bakıyor, onun açıklamalarını -savunularını- dinliyor Güler: &#8220;Tabii kızım, tabii, geciktim, buzdolabına da sıcak sıcak konulmaz ki, daha doğru dürüst kullanamadan bozuluverir, paltonu bile yaptıramadan biz, buna sıvanmıştık, yazık değil mi?&#8221;</p>
<p>Salatanın maydonozunu, dereotunu ince ince kıyıyor Şükriye Hanım, hiç olmadık bir sabırla, özene bezene, sızıldanarak bir yandan: Ah bak, sen gelmeden her bir şeyleri hazır edeyim dedim, yetişemedim, kaplumbağa gidişli İsmayıl efendiyle ne olacak zaten, olacağı bu. Elim mi ağırlaştı benim de, yapmaya yapmaya unuttum mu yapmasını? &#8220;Güler kızım, su zeytinyağı şişesini uzat hele.&#8221; Yoksa belki heyecandandır, elim ayağıma dolanıyor, ay bak şişeyi kaydırıyordum nerdeyse, ilahi Şükriye karısı e mi, senden ne et olur, ne ocak, derlensene, işte kızın tam bir hafta seninle, tam bir hafta dizinin dibinde. &#8220;Bir hafta demiştin, değil mi Güler, mektebi kapamalarıyla?&#8221; Acaba bir kilo daha patlıcan alsak mı? Camları silsek mi?</p>
<p>Güler patlıcandan, camlardan habersiz, annesinin beş günü bir hafta yapıvermesine sevecenlikle gülümsüyor: Arayı şiirle kapatırım. Şiir unutturur ona bir hafta değil, beş gün kalacağımı, şiir onu sevindirir.</p>
<p>&#8220;Anne, bu kadar inceleme canım, hadi oldu, yeter, oturalım şöyle başbaşa, sana ben…&#8221;</p>
<p>&#8220;Ah&#8221; diyor Şükriye Hanım büyük bir çığlıkla, &#8220;Ah, acıktın tabii!&#8221; Güler, kızım, işte yine iğne iplik, avurtları iyice çökmüş, yurtlarda öyle, hısım akraba evlerinde kim bakacak ona tabii, kimse bakmaz, kim kımıldayacak onun için, kendi de bakmaz kendine zaten, nasıl baksın, yollayabildiğim para belli, benim durumum belli, o koca şehirde nasıl olur insan, nasıl doyunur? &#8220;Al, atıver ağzına sıcacık bir börek hadi, şimdi otururuz, sofraya ekmek koyduk mu biz?&#8221;</p>
<p>&#8220;Geldiğimden beri koşturuyorsun anne, ekmeği koydum&#8221; diyor Güler: Sesim hırçın cıktı, acıktığıma veriyor, mideme. Daha kapıdan girince ilk işim şiirimi okumak olsun anneme, şiirini onun, demiştim. Hadi çay, diye tutturdu, mutfağa seğirtti. Hadi limonata, diye tutturdu, mutfağa seğirtti, akan musluğu anlattı. Elimden gelmiyor, tamirciler ateş pahası, ya bir de buzdolabı bozulursa ne yaparım, diyor. On dakika, henüz bozulmamış bir buzdolabı için hayıflanip durdu: &#8220;Ya ölürsem ne olursun?&#8221; diyor. Kimin öleceği önden sırayla belli mi, artık sırası sekisi mi kaldi işin? Her şey durulsun, dinsin; şiir okuyayım ona, diyorum. Artık böyle olunca, dursun. Yemekten sonra. O zaman okurum.</p>
<p>&#8220;Otur anne, şimdi sana bir şiir okuyacağım.&#8221;</p>
<p>Öyle ya, artık tamam. Artık tam sırası. Evi dip köşe temizledik. Annemin baş edemediği camları, kapıları sildim. Sürünüp giremediği yatak altlarının tozunu. Musluklar ovuldu. Yeniden yemekler pişti. Çürük sebzeler ayıklandı. Yerlerine yenilerini taşıdık. Üçüncü gün banyo sobası yakıldı. Kendimiz de temizlendik. Akşamın altısı oldu. Çayını demledim. Geciktik. Eline yününü aldı. Şimdi içi enikonu rahat artık. Evin her yanı yeni ovulmuş pirinç kaplar gibi pırıl pırıl. Su kapları dolu. Gaz tüpleri dolu. Artık kafasının takılıp kalacağı tek nokta yok. Ben de dişimi sıktım, iyi sıktım. Sabırla bu saati bekledim, üç gün önce kapıdan girince ben, gözü şöyle bir elime kaymadı mı, yarım kilocuk kaymaklı lokum getirdi mi acaba diye? Ona elim boş, büsbütün armağansız gelmediğimi anlayacak şimdi. Gerçekten ben belki günlerce hep bu an&#8217;a hazırlandım. Şu an&#8217;ın annemi için çalıştım. Şiirini geceler boyu ince bir nakış işler gibi, ona güzel bir hırka örer gibi işleyip ördüm, maydonozu, dereotunu pul pul kıyar gibi. Ben için için hep dedim ki, analara, analara, şiirler en çok onların uykusuz, tedirgin gecelerine, doğranmış yüreciklerine. Zaman benim yalnız annemi, yapayalnız yüklenilmiş tedirginliklerinden çıkarmama izin vermiyor olur mu? Onlara, onlara… Durma ovulmuş, parlatılmış eski bakır taslarına bir demet çiçek koymalıyız.</p>
<p>O zamandı. Üçüncü günüm. Şiirini, -şiirimi- çantamdan çıkardım. Tam başlıyordum: Otur anne, şimdi sana bir şiir okuyacağım. İçerde ve içimde şiirimi yeniden gözden geçiriyordum. İyi ki ilk gece ya da dün sabah, gaz tüpünü değiştirmeye koştururken o beni, aceleye getirmemişim, -musluğu İngiliz anahtarıyla gevşettim, kenevir sarıp sıkıştırdım, su sızması durdu- iyi ki o su, cız cız akarken okumamışım, iyi ki bu zamanı beklemişim, diyordum. Öyle. Güzel bir şiir bu. Musluğa keneviri sararken biliyorum, güzeli. İnsanların tarih boyu tek taşını, tek özverisini atlamamış, onların dolanık günlerine ufacık ufacık tığlarıyla karşı koyuşlarını atlamamış bir şiir. Güzel örülmüş, dört kıyısına da iğne oyalarından bir sıra biber çiçeği dikilmiş. Artık zamanı. Okuyacağım onu. İşte annem, oturmuş, yünü elinde, dingin. Benim de elim cebimde, kendi üstüne katlanmış bir kâğıtta; yanına gidiyorum. Açacağım, kendi üstüne katlanmış…</p>
<p>&#8220;Acaba dolaptaki imambayıldıyı da versek mi İsmayıl efendiye?&#8221;</p>
<p>Durduğum yerde durup kaldım. Elim cebimdeki, kendi üstüne katlanmış kâğıtta, kâğıttan birkaç milim uzaklaşmış olarak. Şiir benden kaçıyor. Hemen kavradım kâğıdı, cebimden çıkarıverdim. İşte şiir elimde. Görür görmez imambayıldıyı unutur sanıyorum.</p>
<p>&#8220;O kalan yemeklerle birlikte imambayıldıyı da verelim. Yemedin. Bari onlar yesinler. Üç gündür dolapta durup duruyor. Boşuna yer işgal ediyor.&#8221;</p>
<p>Kalan yemekler, İsmayil efendiler, dolapta yer tutan imambayıldı zihnini kurcalayıp duracak. Şiirini iyice bir dinleyemeyecek. Şiir şiirsiz kalacak. En iyisi bunu da bitirmeli.</p>
<p>&#8220;Çok istiyorsan götürüp vereyim. İsmayil efendi kapının önünde oturup duruyor.&#8221;</p>
<p>&#8220;İyi olurdu ya, yorulacaksın. Çağır gelsin, yorulma.&#8221;</p>
<p>Yoruldum, doğru. Ama kendi de bitti. Boyna didindik. Şiir? Henüz yok. Çay demleniyor. Annemin bir tepsiye dizdiği yemeklerle imambayıldıyı asagi indirdim. İsmail efendiye verip döndüm. Yukarı, annemin yanına çıkıyorum. Şiirimden. Yok. Cayma. Şiiri duyunca anlar, sevinir. Hele kendisi için yazılmış olduğunu öğrenince.</p>
<p>&#8220;Çay koyayım mı?&#8221;</p>
<p>&#8220;Koy ya. Oturup içelim. Bir oh diyelim.&#8221;</p>
<p>Üç gündür yanındayım, hep bu an&#8217;ı bekledim.</p>
<p>Böyle dedim ya, sanırım duymadı.</p>
<p>&#8220;Çay güzel demlenmiş&#8221; dedi, çay bardağını ona uzatırken ben. &#8220;Kendine koymadın mı?&#8221;</p>
<p>&#8220;Koydum. Getiriyorum.&#8221;</p>
<p>Çayımı alıp karşısına oturdum. Az önce, imambayıldı nedeniyle yeniden cebime,-içeri- tıkıştırdığım şiirim var ya, şiiri, yani, orada bumburuşuk duruyor. Çıkarıp hışırtıyla düzleyeceğim. Artık okuyacağım. Pencereden üstümüze güzel bir akşam alacası süzülüyor. Şiirin duvarını, desteğini kurmaya hazır.</p>
<p>&#8220;Kuru kuru içme Güler, biraz bir şey ye kızım, bak orda pandispanya var&#8221; diyor. İspanya düşüyor aklıma. Kartpostallar, turizm acentalarının duvarları. İspanya. Annemin elinde plastik bir sinek öldüreceği, şıp diye sedirin kıyısına vuruyor o zaman.</p>
<p>&#8220;Nerden çıktı bu? Onca da dikkat ediyorum. Eve sinek sokmamaya çalışıyorum, bu saatte bile çekilip gitmiyorlar baksana.&#8221;</p>
<p>Ah, İspanya! Gitmeli. Batması uzun süren güneşler. –İnsanları böyle uzun süre yalnız bırakmamalı. Sanki bile isteye kaçıyoruz onlardan, sonra da avuçlarımızda şiirlerle geliyoruz, titizliği ondan arttı, öyle olmasaydı, sana bir şiir okuyacağım anne, dediğim sıra alt kata verilecek imambayıldıdan söz etmez, tek bir kara sinek peşine düşmezdi.- Belki ne dediğimi anlamadı annem. Gözlerini de, plastik sinek öldüreceğini de tümüyle karasinek peşine takması ondandır.</p>
<p>&#8220;Uzat bakayım ayaklarını şöyle. Bir de sigara yak. Sana anne, tamam mı, senin için yazdığım bir şiiri okuyacağım şimdi.&#8221;</p>
<p>Öyle ya, bu da var: Okuyacağım şiirin herhangi bir kimsenin, herhangi bir kimseye herhangi bir şiiri olduğunu sanmasın. Bizim şiirimiz bu.</p>
<p>Yüzünde uçuk bir pembelik. Batan gün, akşamın külrengine erguvan tozlarını serpiyor.</p>
<p>&#8220;Benim için öyle mi?&#8221;</p>
<p>Sevindi. Pembelik. Ellerim çok kıpırtılı. Şimdi ona sunuyorum işte, lüks lambasının gömleğini dağıtmadan, toz etmeden, işte başlıyorum.</p>
<p>&#8220;Bu masa oraya yakışmadı. Yarın duvarın dibine çekelim mi? Oda daha genişler hem.&#8221;</p>
<p>Doğru. Oda çok dar. İspanya&#8217;yı geriletip pandispanyadan alıyorum bir lokma. İçimi bastırsın. Şurama saplanan bir kurşun parçasını, şu lanet kılçığı içerlerime itsin.</p>
<p>&#8220;Simdi çekeyim istersen?&#8221;</p>
<p>&#8220;Yok, yok. Sen yemeğin altını söndür de, onu yarın çekeriz. Ocağı söndür, yahninin altı tutmasın, canım et, ağız tadıyla ye bari…&#8221;</p>
<p>Ocağı söndürdüm. Çayı bitmiş. Yenisini koymak istedim.</p>
<p>&#8220;Şiir okuyacaktın ya, çayın acelesi yok&#8221; diyor.</p>
<p>Şiir yere düşmüs, biber çiçeklerinin birazı solmuş, artık çok kötü olacak okumam, biliyorum. Yine de en büyük özlemim, dileğim kaç yerinden dilim dilim bölünmemiş, gün batmamış, odada yalnız daha koyu bir külrengilik kalmamış gibi –İspanya&#8217;mı anlamasın- geri oturuyorum karşısına. Şiiri yerden kucağıma taşıyorum, biraz sırtım ağrıyor, ya da bir yerim, ama başlıyorum. Annemin elinde plastik şiir öldüreceği. Gözü bir yastığın üstünde. Bekliyorum. Sinek öldüreceğini yastıktaki sineğe nişan almıştı çünkü: Kızıma konma!</p>
<p>Bekliyorum. Plastik şeyi pat diye vurdu sonra yastığa.</p>
<p>&#8220;Hay Allah!&#8221; dedi.</p>
<p>Yine kaçırdı sineği.</p>
<p>Sonra işte, bir süre bekledik. Yaaa çocuklar, uzun süre bekledik.</p>
<p>Ah, diyor Şükriye Hanım, ah İsmayıl efendi, apar topar kalkıp gitti, bir hafta dedi, üç günde gitti, mektebi açılıverdi, ne var açılıvermeseydi, artık İsmayıl efendi, yeniden bekle de bekle, şurada yatarken, üç gün, geceleri bir uyanıyordum, şuramda bir rahatlık duyuyordum, hayırdır inşallah ne oldu, birden bakıyordum İsmayıl efendi, tabii ya, kızım yanımda, şimdi yine say dakkaları, say, sabah olmaz, gördün ya çöpe dönmüş, biraz toparlansın dedim, yedirdim içirdim çok şükür, lakin şu karasineklere de bir çare bulmalıyız İsmayıl efendi, rahatsızlık veriyorlar, getirdiğin domateslerin ise yarısı çürük çıktı inan, söyle o pis zerzevatçıya, burnumuzun dibinde karasineklerini çekiyoruz bir de, olmaz böyle İsmayıl efendi, olmaz! Ah sahi! Bak, tüh! Bir şey mi unuttuk biz?</p>
<p><strong>Adalet Ağaoğlu</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/klasik-oykuler/siir-ve-sinek.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Gözlerin Fırtınası ve Ellerin Depremi</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/ask-hikayeleri/gozlerin-firtinasi-ve-ellerin-depremi.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=gozlerin-firtinasi-ve-ellerin-depremi</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/ask-hikayeleri/gozlerin-firtinasi-ve-ellerin-depremi.htm#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 01 Mar 2010 14:06:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Aşk Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[bunalım hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[fikret doğan hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Gerçek Öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[kıssadan hisse]]></category>
		<category><![CDATA[kurgu hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Nedim Gökhan Aydın]]></category>
		<category><![CDATA[nedim ökhan öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[öykü oku]]></category>
		<category><![CDATA[öykü özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[türk öyküleri]]></category>
		<category><![CDATA[türkçe öyküler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeoku.com/?p=562</guid>
		<description><![CDATA[Nedim Gökhan Aydın
Stres vardı ve de sıkıntı. Belki biraz da aşk. Genç yavaş yavaş çevirdi başını; Pencerenin önündeki, en öndeki sıraya doğru. Dalıyordu, neredeyse dalıyordu, zil çaldı… Sıradaki kalktı ve genç onun çıkışını izledi. Düşünüyordu, hem de çok düşünüyordu.
Omzuna dokunan elle ürperdi. Arkadaşıydı, hatta en iyisiydi. Koridora çıktılar ve yürüdüler. Ağır ağır, tebeşir tozlarını ve [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><span style="color: #808080;"><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/3078659661_1930e9fe87.jpg" rel="lightbox[562]"><img class="alignright size-medium wp-image-563" style="border: 4px solid black; margin: 4px;" title="3078659661_1930e9fe87" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/3078659661_1930e9fe87-300x240.jpg" alt="" width="300" height="240" /></a>Nedim Gökhan Aydın</span></h2>
<p>Stres vardı ve de sıkıntı. Belki biraz da aşk. Genç yavaş yavaş çevirdi başını; Pencerenin önündeki, en öndeki sıraya doğru. Dalıyordu, neredeyse dalıyordu, zil çaldı… Sıradaki kalktı ve genç onun çıkışını izledi. Düşünüyordu, hem de çok düşünüyordu.</p>
<p>Omzuna dokunan elle ürperdi. Arkadaşıydı, hatta en iyisiydi. Koridora çıktılar ve yürüdüler. Ağır ağır, tebeşir tozlarını ve ter kokusunu içlerine çeke çeke. Cam kenarındaki mermere oturdular her zamanki gibi. Genç o sırada onu gördü, merdiven tırabzanlarından aşağıya bakıyordu. Dersteki gibi yüzü soluktu, donuktu. Genç ürperdiğini hissetti. Arkadaşına yanında oturan arkadaşına baktı “Sence?” diyen gözlerle. Arkadaşı sanki gülmemek için zor tutuyordu kendini. Genç de gülümsedi, arkadaşının dizine yavaşça vurdu ve yerinden kalktı. O sırada arkadaşı tuttu elini: “Nereye lan?”. Genç yine sadece gülümsedi. Ve göz kırptıktan sonra, tırabzanlara doğru yürüdü. Ona yaklaştıkça sıcaklıyor, titrememek için kendini zor tutuyordu. Saçlarından yüzü görünmüyordu. Yanına geldiğinde sadece ona doğru baktı ve bekledi. Kız onu fark ettiğinde gülümser gibi oldu ama zorlama bir gülümseme olduğu belliydi. Bir iki saniye sonra, genç konuştu:<br />
<span id="more-562"></span></p>
<p>“Geldi yine başının belası.” Kız gülümsemekle yetindi yine.<br />
“Niye geldiğimi biliyorsundur sanırım” Kız yine kendini gülümsemeye zorlayarak “Biliyorum.” dedi.<br />
“O halde sormama gerek yok, seni dinliyorum.”<br />
“Önemli bir şey değil ya, gerçekten.”<br />
“Buna inanacağımı beklemiyorsun herhalde.”Kız başını iki yana salladı.<br />
“Güzel, o halde seni dinliyorum.” Bir an sessizlik olur. “Tabi içinde tutup da bunu dışa vurmamayı başarabileceksen buna mecbur değilsin. Beni bilirsin, etrafımda elli kişi gülse, bir kişi ağlasa, ben de gülmeyi keserim ve giderim onun yanına, birlikte ağlarız. O yüzden moralinin bozuk olup olmaması, kendi moralim için de önemli., senin için de önemli”<br />
“Tamam, ikna ettin beni yine.” Dedi kız gülerek.”Ama bir şartla.”<br />
“Söyle bakalım nedir şartın?” dedi genç şaşkın şaşkın.<br />
“Sen de o kızın kim olduğunu söyleyeceksin.”</p>
<p>Genç donup kalacaktı nerdeyse ama bir şey belli etmemeye çalıştı. Okuldan bir kıza sayfalar dolusu şiirler yazdığını geçen hafta bütün sınıf öğrenmişti. Ama bu kızın kim olduğunu bilmiyorlardı. Sürekli kim olduğunu soruyorlardı. Ama genç “Söylemem” değil, “Söyleyemem” diyordu. Bir an düşündü. Kaybedecek bir şeyi yoktu. Dönüp arkadaşına baktı. Arkadaşı hemen anladı durumu ve “Sakın yapma” dermişçesine bir hareket yaptı. Genç ise gülümsedi ve konuşmasına devam etti:</p>
<p>“Anlaştık” dedi ve elini uzattı. Kız da elini sıkıp “Anlaştık” dedi.<br />
“Başla bakalım” dedi genç ama kız önce onun söylemesi için ısrar etti.<br />
“Pekâlâ” dedi ve derin bir nefes aldı. Şiirleri yazdığı kızın kim olduğunu söylemeden önce, olayların nasıl geliştiğini anlatacaktı kim olduğunu sezdirmeden. Böylesi daha etkili olurdu:</p>
<p>“Onun da bulunduğu yedi sekiz kişilik bir ortamdaydım. Ders boştu ve vakit geçirecek bir şeylerde uğraşıyorduk. O bazen o kadar sevimli hareketler yapıyordu ki, içim bir hoş oluyordu. Ama aklımı başka yere çekmeye çalışıyordum, çünkü başka biriyle çıkıyordum o zamanlar.”<br />
“Ne zamanlar?” diye bölünce: “Kasım ayının başları” dedi genç. “Bu okuldan mı?” diye sorunca da olmadığını, başka bir şehre taşındıklarını söyledi.<br />
“Her neyse. Ertesi gün yine aynı ortamdaydık. Bu kez yorulmuştu, yorulmuştuk biraz. O duvara yaslanmış, yanakları kıpkırmızı. Onu o halde gördükçe bakmadan edemiyordum.<br />
Bir şeyler hissettiğimden iyice emin olunca, çıktığım o kızdan ayrıldım. Çünkü duygusal olarak da olsa asla aldatmam…”<br />
Genç arada bir karıştırarak, toparlamak için susarak, sanki bir şeyleri belli etmek istemiyormuş gibi gözlerini kaçırarak anlatmaya çalışıyordu:</p>
<p>“Konuşmaya karar verdim. Ona yazdığım şiirlerden bazılarını temize çektim. Kafamda tasarladım her şeyi ama…” Genç sustu ve aşağıya baktı.<br />
“Ama?” dedi kız soru sorarcasına.<br />
“Ama sonra bir şey oldu ve… olmadı. Yani aslında oldu ama ben konuşamadım. Biri ya da bir şeyler…Ya kırmızı…Şiir…” Genç daha fazla saçmalamadan sustu.”Özür dilerim, birbirine soktum her şeyi” diye özür diledi.<br />
“Önemli değil, tamam” dedi kız. “Peki, ne oldu da konuşamadın?”</p>
<p>Genç artık terliyordu. Ve sesi titriyordu. Yavaş yavaş, kelimeleri seçe seçe konuştu, daha doğrusu konuşmaya çalıştı:</p>
<p>“Konuşacaktım ama…o gün…” Konuşurken sık sık susuyordu genç. “Yani konuşacağım gün…” Kızın gözlerinde merak parıltıları vardı. Genç bir süre öylece durup bakmak istedi ama yapmadı.”O kızın masasında.” Sesinin titremesi artıyordu. Gözlerinin dolmak üzere olduğunu hissediyordu. Sonunda derin bir nefes alıp üfledi. Ve o kelimeler döküldü:<br />
“Bir demet gül vardı…”</p>
<p>Birden bire orada sanki zaman donmuştu. Kız şaşkınlıktan donup kalmıştı, gence bakıyordu. Genç de ona. Birkaç saat gibi gelen on oniki saniye sonra, genç gözlerini kaçırdı:</p>
<p>“Konuşmadım çünkü bir günde iki kişinin ona duygularını açması ona ağır gelirdi. Hem umudum da vardı fazlasıyla. Beklemek istedim. Konuşmadım, çünkü artık mutluydu, bunu söylemek hem haddini bilmezlik olurdu, hem de kötü hissetmesini sağlardı. Israr etse de konuşmadım, çünkü bazı şeylerin bilinmemesi daha iyi olurdu. Şiirleri içime gömdüm çünkü şiirlerde o kız vardı. Ve artık onun gözlerimden akıp başka birine gitmesini izlemekten başka yapacağım her şey, onu olumsuz etkileyecekti. Konuşmadım çünkü onu seviyorum”</p>
<p>Kız hala şoku üzerinden atmaya çalışıyordu. O kadar merak ettiği, kim olduğunu öğrenmek için neredeyse yalvaracağı kız kendisiydi. O ise farkında bile olmadan onu çökertmişti, mahvetmişti. Acıyordu sanki. Sanki göğsünde bir şeyler acıyordu. “Ben ne yaptım?” diye geçiriyordu içinden.</p>
<p>Genç, artık rahatlasın mı yoksa daha da mı telaşlansın bilemediğinden iyice paniklemiş hissediyordu kendini. Kızın kendini suçlu görmeye başlayıp üzüldüğünü hissedince hemen konuştu:</p>
<p>“Yaa… İşte böyle, saçma sapan bir hikâye…” “Hiç de saçma sapan değil” dedi kız.<br />
“Bir de bu yüzden söylemek istemedim. Yani şimdiki gibi kafan karışsın, üzülmeyesin diye…” “Çok iyisin” dedi ve gülümsedi, genç de gülümseyerek cevap verdi.Biraz toparlanmayı bekledikten sonra sordu:</p>
<p>“Ben anlattım, sen de anlatacak mısın?” Kız o meseleyi unutmuştu, hatırlayınca tereddüt eder gibi oldu, ama etmedi: “Ya… Bana ders çalışacağını söylemişti ama top oynuyor şimdi” “Sorun sadece bu mu?” “Tabi ki hayır. Bunu çok sık yapıyor, yani yalan söylüyor. Arkadaşlarım da zaten sevmiyor onu. Benim de ka…” Lafını bölerek: “Arkadaşlarının ne düşündüğü önemli değil!” dedi genç birden ve devam etti “Önemli olan buranın ne söylediği”<br />
dedi kalbini göstererek.” Laf kızın hoşuna gitmiş olacak ki gülümsedi…</p>
<p>O sırada zil çaldı yeniden. Genç de bu durumu başka kimsenin bilmediğini ve bilmemesinin daha iyi olacağını söyleyip ayrıldı. Morali bozulmuştu kızın. Ama mutlu olmasının önemli olduğunu anlayacağından emindi genç. Gözleri sıcaktı ve nemliydi, elleri titriyordu. Stres vardı ve de sıkıntı. Belki biraz da aşk…</p>
<p><strong>Nedim Gökhan Aydın</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/ask-hikayeleri/gozlerin-firtinasi-ve-ellerin-depremi.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kırık Aynalar</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/cocuk-hikayeleri/kirik-aynalar.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=kirik-aynalar</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/cocuk-hikayeleri/kirik-aynalar.htm#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 01 Mar 2010 11:36:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Anne Hİkayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Trajik Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Çocuk Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[18 hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[fantezi hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye nedir]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye okuma]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye örnekleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye türleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye ve masal]]></category>
		<category><![CDATA[hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikayeoku]]></category>
		<category><![CDATA[kısa hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[mehmet akif ersoy]]></category>
		<category><![CDATA[mimar sinan]]></category>
		<category><![CDATA[münire daniş]]></category>
		<category><![CDATA[ödüllü hikayeler oku]]></category>
		<category><![CDATA[öykü berk]]></category>
		<category><![CDATA[öykü okey]]></category>
		<category><![CDATA[öykü örnekleri]]></category>
		<category><![CDATA[uzun öyküler oku]]></category>
		<category><![CDATA[yunus emre]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeoku.com/?p=567</guid>
		<description><![CDATA[Münire Daniş
“Bir ayna da, bazı bazı, bir tuz gölü gibi gözleri yakar.”
Exupery
Hüznü sonsuzmuş gibi hissettiren bir nağme sürüyor içimde.
Bir türlü bitmeyen yollara mecbur bir yolcu için hasret öyle eski, öyle uzun bir takvim ki mesafelerinde kaybolmayacak gönül bulunmaz.
O mesafelerde kaybolmayı ben seçmemiştim. Düze çıkmayı düşlerken, sineme aşılamayan kalelerin surları örülüyordu, farkında olamamıştım. O mesafelerin kalbimdeki [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><span style="color: #808080;"><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/3339643616_c966ec9a0d.jpg" rel="lightbox[567]"><img class="alignright size-medium wp-image-568" style="border: 4px solid black; margin: 4px;" title="3339643616_c966ec9a0d" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/3339643616_c966ec9a0d-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a>Münire Daniş</span></h2>
<p>“<em>Bir ayna da, bazı bazı, bir tuz gölü gibi gözleri yakar.</em>”<br />
<strong>Exupery</strong></p>
<p><strong></strong>Hüznü sonsuzmuş gibi hissettiren bir nağme sürüyor içimde.</p>
<p>Bir türlü bitmeyen yollara mecbur bir yolcu için hasret öyle eski, öyle uzun bir takvim ki mesafelerinde kaybolmayacak gönül bulunmaz.</p>
<p>O mesafelerde kaybolmayı ben seçmemiştim. Düze çıkmayı düşlerken, sineme aşılamayan kalelerin surları örülüyordu, farkında olamamıştım. O mesafelerin kalbimdeki derinliklerine fenerini yakınca seneler, hasretin, bir sevgilinin ölü bedeni gibi kalbimde boylu boyunca uzanan sûretini gördüm. Derindi, keskindi, acımasızdı. Benimle aynı kapılarda, aynı yollarda, aynı hikâyedeydi. Şimdi o kapılar, o yollar çok uzaklarda kaldı; ama hikâye bende hâla.<br />
<span id="more-567"></span></p>
<p>Hikâyede hasretin izini sürüyordum ve bitkindim. Ardımda uzanan yollarda o hikâyeden çıkıp çıkamayacağımı bilmiyordum. O hikâye bir gün hangi manayı kazanır öğrenmek istiyordum. Aynı hikâyede annem beni hasretlere hazırlıyordu. Oysa o çok sevdiği türkülerin, gizli gözyaşlarının, solgun mektupların ardında o da öğrenmeye uğraşıyordu hâla.</p>
<p>Unutmaktan korkar gibi söylemekten usanmadığı hasret türkülerinde, dönüp dönüp okuduğu mektuplarda, kopamadığı geçmiş zamanda ne buluyordu annem? Hep dokunaklı hatıralar oluyordu annemi kendine bağlayan; neyin nesiydi bu bağ…</p>
<p>Bir gün geldi o sözlerin hikâyesi benim de kalbime hünkâr oldu.</p>
<p>Hâla ben de kalan o hikâye yüreğimi tahtının dibine taşıdı ve ben o hikâyenin tahtı önünde bükülen boynumu kaldıramadım daha.</p>
<p>Annem ve ben “tayininiz falancayadır” tebliğlerinin peşinden savrulduk durduk babacığımın ardı sıra. Savrulduk diyorum, çünkü her tayin tebliği kalbimizi altüst eden bir karayel olurdu. Annem, “Kendimi bir ada gibi hissediyorum” derdi, “ yaz gelince güzelliği fark edilen ve insanların bu güzelliğin içine girip, zevk edip sonra hatıralarının silüetlerini bırakarak terk ettikleri bir yaz adası…” İlk zamanlar annem derdim ki, “ Hem böyle sitem ediyorsun hem de o hatıralardan sıyrılıp kendi güzelliğinle ıssızlığında yaşamayı denemiyorsun, istemiyorsun bunu.” Solgun bir gülümseme belirirdi dudaklarında, “Sen denersin” derdi bana, “ sen istersin…”</p>
<p>Annemin, hüzünlerinden, hasretlerinden kopmak istemediği hatıralarını, anneannemden ona yadigâr kalan sandıkta sakladığı birkaç parça eşyaya benzetirdim. Bayramlık saf ipek çuha renkli bir yeldirme, siyah kadife bir fistan, pembe işlemeli bir mendil, ahşap bir tespih… Anneannem bu eşyaların yaşamasını istermiş; annem de öyle, hasretlerinin yaşamasını isterdi. Hep ona hüzün veren insanlar ve mekânlar olurdu kalbinde. Usanmadan anardı birkaç dostu ve mekânı; arardı… Taşınırken bırakmak zorunda kaldığı çiçeği bile özlerdi annem! “Ne tuhaf “ derdi, “o çiçekle aynı odada geçirdiğim vakitlere ihanet ediyormuşum gibi geliyor bana.” “Ah anne” derdim, “senin kalbin bir çiçekten daha ayrılmaya dayanamaz, bırak bir dosttan bir şehirden ayrılmayı.” Gülerdim. “Kim bilir Beria, senden nasıl ayrılacak?” derdi. Solardı gülümsemem.</p>
<p>Ah zaman… acımasız hikâyeci, bilge muallim.</p>
<p>Onun öğretmesi yaklaşanı ulaştırmak, kaynaştırmaktır yürekte. Hasretleriyle kuruln hikâyeye taşıdı, buruk tebessümleriyle kaynaştırdı beni.</p>
<p>Annem, geçtiği şehirlerin peçesini indirir benim hiç fark etmediğim güzelliklerinden müstesna hatıralar taşırdı yüreğine.</p>
<p>Yeni mekânlar görmeye hem arzulu, hem de o mekânlara duyacağı bağlılığın vedalarla incineceğinden mustarip. Hem yeni dostlar, yeni muhabbetlerle hemhal olmaya gönüllü, hem gönlünün ayrılıklarla yaralanmasından gamzede olurdu. Ben vedalardan annem gibi incinmeyi, annem gibi hasretten inlemeyi bilmezdim.</p>
<p>Derken dört yıl kaldığımız ‘Ağlasun’, ömrümün hüzünlerine hasretlerine açılan bir tünel; kalbimi annemin kalbiyle donatan bir el oldu. O şehre girerken babama demiştim ki, “Ayrılırken dile gelse bize ne der bu şehir?” Annemi göstererek eklemiştim, “İlişmeyin ‘ağlasun’ der herhalde. Annem buruk bir gülümsemeyle katılmıştı babamla benim kaygısız gülüşümüze. Sonra babam, “Bize öyle der de, annene ne der acaba?” diyerek annemin çok sevdiği bir türküyü mırıldanmıştı: “Mihrican mı değdi gülün mü soldu- Gel ağlama, garip bülbül ağlama…” Ağlasun’da liseyi bitirmiştim. Bir dosta gönül bağlamanın, bir muhabbetten yara almanın, kanayıp da yaranın yerini bulamamanın, bir şehre ait olduğunu hissetmenin ne demek olduğunu Ağlasun’da öğrenmiştim.</p>
<p>Ağlasun’dan Isparta’ya taşınırken ağlamaktan içimi alıp veremiyordum. Babam biraz şaşırmıştı. Annem, başımı omzuna yaslamış saçlarımı okşuyordu, kanayan bir yaraya pansuman yapar gibi. Babam anneme, “İlişmeyelim ağlasun” diye hatırlatmıştı gülümseyerek. Annem yolculuk gecelerinde sessizce ağlarken, babam kulağıma eğilir, “Annen bir melankoli meleği” derdi. Beni göstermişti anneme, “ikinci melankoli meleği yetişiyor” diyerek.</p>
<p>Üzüntülerini hiç belli etmezdi babam. Hep neşeli, hep gamsız görünürdü. Neşesiyle, bir an parlayıp sonra sönüverin ve silinen öfkesini tanırdım sadece. Nükteli konuşmayı çok severdi, bazen öfkesinin doruklarındayken bile kendi kızgınlığına nükte uydurur öfkesini balonunu gülerek söndürürdü. Pek nadir bir insan olduğunu düşünürdüm. Sonra memleketi olan Artvin’e gittiğimizde, babamın doğduğu köyde ona benzeyen bir sürü adam tanıdım. Artık babam Artvin’in dışında nadirdi sadece.</p>
<p>Isparta benim için güllerin, Mevhibe teyzenin, Canan’ın, akşamüzeri güllere nazır bir balkonda anılan hatıraların, gizlice beliren sızıların, kanı hâla akan yaraların cümlelerinden kurulan bir roman oldu. Kim demişti, “Roman dediğin bir uzun yol üzerinde dolaştırılan bir aynadır” diye. Geçtiğim yollardan benim aynama hiç silinmeyen hasretlik aksetti…</p>
<p>Mevhibe teyze iki yıl kaldığımız Isparta’da annemin görüştüğü en has dostuydu. Onunla beraber geçirdiği vakitlerden, ondan dinlediği menkıbelerden, mesnevilerden, manilerden doyumsuz bir zevk alırdı.</p>
<p>Kaç şehir gezdi, her şehirde birkaç dostu oldu anılacak, bazen o kadar bile olmazdı. İçe dönüktü annem. Mahcup bir tabiatı vardı. Gündelik konuşmaların içinde uzun uzadıya bulunmaktan hoşlanmazdı. Az konuştuğu için kulağa şiir gibi gelirdi uzun cümleleri. Bazen babam, “Beni bu şiir gibi sözleriniz mahvetti Lâle Hanım” derdi sesine içli bir yapmacıklık takıştırarak, “Böyle sözlerinizden sonra abayı yaktım size, böyle sözlerinizden sonra uykusuzluklarım başladı…” Bazı sabahlar evden çıkarken bu sözleri şen şakrak sıralardı anneme. O gidince, annem bana döner, “Sen de olmasaydın ben ne yapardım şimdi?” derdi. Evin tek çocuğuydum ben. Benden sonra annem birkaç düşük yapmış. Doktorlar her şey normal diyorlarmış ama gebeliğin üçüncü dördüncü aylarında bebek ölüyormuş annemin karnında. Çok zor hallerdi diye anlatırdı annem. “Peri karışmıştır sana, ilk çocuğun kız ise demek ki erkek çocuklarını boğuyor; kız çocuğuna gebe kalsan o yaşar” diyerek muska tarif edenler, ilaç levazımı yazdırmaya kalkışanlar, babama yeniden evlen diyen akrabalar…</p>
<p>Bu tür şeylere üzülmezdi annem. İnsanları pek umursamazdı. Kimin ne dediğiyle ilgilenmezdi. Öyle kendi içinde, öyle kendi halindeydi ki. Ondan nasıl ayrıldım, hâla gösterdiğim tahammüle şaşıyorum. İnsanoğlu yaşarken ister istemez katlanıyor, sonra katlandığına inanamıyor…</p>
<p>Isparta’dan ayrılacağımıza yakın annem vakitlerini çoğunu Mevhibe teyzeyle geçirmeye başladı. Aralarında çok kuvvetli bir muhabbet bağı, bir gönül birliği vardı. Şimdi hatırlıyorum da o günleri, ayrılıktan ürperen gözlerle bakıyorlardı birbirlerine. Annemin gözlerinde gizli bir çaresizlik; Mevhibe teyze annemin sevdiği bir maniyi ezgileyerek katılıyor o çaresizliğe: “Yara yeri, Sızıldar yara yeri. Kervan göçtü, Yol etti, Yalvararam yara yeri, Ne sende od tükendi, Ne bende yara yeri…”</p>
<p>Isparta’daki biricik arkadaşım Canan’la ben, Mevhibe teyzeden Gülcü Kızlar’ın hikâyelerini dinlemeye doyamazdık. Mevhibe teyzenin sanki yüzlerce serçeyi yüklenmiş gibi tatlı, sevimli sesi hâla kulaklarımda: “Güller ya gün doğmadan ya da akşam serinliğinde toplanır, amma kızıl gül bağında hava daima leylâk rengi, tatlı bir akşamdır. Gülleri yalnız gülcü kızlar devşirir; nazlı gülün tabiatından onların narin parmakları anlar ancak. Güllere ülfetini derinleştirdikçe gülcü kızlar, güller muhabbetin terini gülcü kızların ellerine bırakır. Gül çamuru derler o terre.</p>
<p>Oysa hakikatte çamur değil, muhabbet nişanıdır o. Gülcü kızlar gül çamurunu zar gibi bezlere sarıp koyunlarında saklarlar, tenleri gül gibi koktukça gülün esrarına karışmış gibi bahtiyar olurlar…” Canan not alırdı Mevhibe teyzenin her anlattığını.</p>
<p>Öyle benziyorduk ki onunla birbirimize; bir şiirin dizeleri gibi… kader bu beraberliğin örgüsünü dağıtmadı uzun zaman; Canan’la ben İstanbul Edebiyatı kazanıp Isparta’dan ayrıldık.</p>
<p>Yeni tayin haberi annemle babamı Kütahya’ya uğurladıktan sonra, biz de Canan’la İstanbul’a gittik. Öyle çekilmez acıların günleriydi ki o günler, kalbim nasıl dayandı, bilmem.</p>
<p>Annem hiçbir vedaya dayanamaz. Böyleyken Kütahya’ya gideceği vakit ne kadar metin görünüyordu. Yalandı. Benden ayrılır ayrılmaz yıldırım gibi kalbine düşecek acıyı gizleyen bir buluttu.</p>
<p>Vedanın kollarında ben, kaybolmaktan korkan küçük bir kız çocuğuydum. Böyle hissetmiştim, annem bunu sezmiş, sonunda birbirimizin kollarında kaybolur gibi ağlamıştık. Demiştim ki ona, “Ölüm nedir biraz öğreneyim diye, senden ayrılıyorum.” Elini ağzıma kapamıştı, ağlarken gülümsemeye çalışarak. Hiçbir yüz ağlarken gülümseyen annemin yüzü kadar güzel, hiçbir yürek onun hafif yüreği kadar âşık olunmaya layık olamazdı.</p>
<p>Sonunda gitti, ölerek ve öldürerek beni.</p>
<p>Canan bütün gün bana gül yağı aramış. Ben o vedanın ardından gamlı bir hazan gibi içime gömülürken, o, bir teselli bulmak adına belki de, benim en sevdiğim renk olan koyu buhurumeryem tonunda gülyağı aramış. Gül şeklinde bir şişede buhurumeryem renginde gülyağı… Bir dost tarafından teselli edilmekten, içtenlikle verilen sevgiden daha büyük hediye ne olsun? Öyle sıkı kucaklamıştım ki onu, annemin kollarında kaybolur gibi, ağlarken, o da benim için benim gibi nasıl da ağlamıştı.</p>
<p>Derken Isparta’ya veda vakti de geliverdi. İstanbul’u ilk defa görecektim. Ama İstanbul’a dair ne merak, ne hayret, ne de yâranlık taşıyacak takati yoktu kalbimin. Bir ömre bedel aşkların toprağı olan İstanbul’a karşı beslenecek böyle bir gaflet olamazdı; ama ben mazurdum; ailemden ayrılmıştım, şimdi Mevhibe teyzeden ve bütün sevgili hatıraların şehrinden ayrılıyordum.</p>
<p>Son kez dönüp ardıma baktığımda, annemin şiir defterinden ezberlediğim, Ahmet Gazali’ye ait o unutulmaz dörtlüğü fısıldamıştım geçtiğim şehirlerin (varsa) kalbine: “Senin gönlün daima meshur ve musahhardır mazursun- gamın ne olduğunu asla bilemedin mazursun.”</p>
<p>Yolculuk boyunca Canan kendi halime bırakmıştı beni. Hiçbir şeyin bana ilişmemesini istediğimi sezmişti. Öylece susuyor, ama kalbimizin içinde söylenen nice hüzünlü cümleyi bir fotoğraf karesi olup canlanan hatıralar eşliğinde tekrarlayıp duruyorduk.</p>
<p>O yolculukta bir kırılan aynaydı zaman elimde. Zamanın kırılan, dağılıp uzaklaşan halini ilk defa böyle derinden fark ediyordum. Kırılan aynanın bana verdiği hüzünden başka bir şey göremiyor, duyamıyorum; bir romandaki hâyal gibiyim, öyle hissediyordum. Otobüsün teybinde Gülden Karaböcek’in incecik mızraklar gibi insanın kalbine saplanıveren, hüzne müptela o esrik sesi, bir yarayı acımasızca genişleten rüzgâr gibi dokunuyordu bana. Yolculuk boyunca suskun, nasıl da beliriyor belirecek olan ve nasıl da olgunlaşıyor kendinden başka hiçbir şeyi umursamadan, diye düşünüyordum. Sevgiler, hasretler, kim bilir daha ne serüvenlerden geçirecek beni ve daha ne kadar ağırlaşacak…</p>
<p>Olgunlaşmanın durduğu nokta ölüm olmalı. Demek ki beliren, içine aldığı varlık yaşadıkça kendi yolunda ilerleyecek gizlice. Ve demek ki diyordum, benim ömrümü öçöne alan esrar hasret olacak imiş&#8230;</p>
<p>Hasretin, hüznün sancılarıyla beliren düşünceler kalbimi öyle yordu ki gözlerimi yumup bir rehavet düşünde kaybolmak istedim. Annemin, babamın, Mevhibe teyzenin hâyali beliriverdi gözlerimin içinde. Her veda kucaklaşmasını yeniden yaşadım. Mevhibe teyzenin buğulu gözleri daha derinden işledi içime. Sonra titreyen güçsüz elleri ellerime uzandı, küçük bir defter bıraktı avuçlarıma: “Dün gece senin için hazırladım” dedi, titreyen tatlı sesi, “seversin” diye ekledi sonra.</p>
<p>Defterini çıkardım. “Çiçekler Arasında.” Anlattığı ve benim tekrar tekrar dinlemekten usanmadığım çiçeklerin hikâyelerini kendi el yazısıyla bir araya getirmiş… Mor menekşe çiçeklerin şeyhi olan gülün dergâhına varır, boynun eğer, derman umar. Gül, “Rengini gamlı kılan, yapraklarını perdeleyen dert nedir ki?” diye sorar. Menekşe, muhabbet bağından hicran dağına nasıl atıldığını, ona muhabbet bağını hatırlatan nağmelerini işittikçe gömleğinin yakasını nasıl yırttığını anlatır… Gül menekşenin derdini dinlerken kimselere faş etmediği gizli derdi şahlanır içinde. O dert öyle üstüne varır ki gülün, çaresizlikten titrer incecik gövdesi ve hüznün gözyaşları beliriverir yapraklarında. Derdinin, çaresizliğinin fark edilmesinden korkar da “Dermanını derdinde ara, git artık” der menekşeye. Menekşe ayrılırken cüret edip güle yapraklarında beliren damlaların ne olduğun sorar. Gizler derdini gül, “O çiy damlaları benim tacımdır” der. O günden sonra dert gülün tacı olur.</p>
<p>O defteri okudukça geri dönmek isterdim, Mevhibe teyzeye dönmek; bir pervane gibi çırpındı durdu içimde bu arzu.</p>
<p>Derken İstanbul, çiçekleri bir bir kabul edip dertlerini dinlerken kendi derdini gizlemek için ter döken gül gibi, derdimi içine alan bir fânus oldu.</p>
<p>İstanbul… şairlerin müstesna cümlelerinde Leyla gibi bir mâşuk şehir. Ne ki acılarıma, hasretlerime metelik vermeyen umursamaz bir çehreyle karşıladı beni. İstanbul’u kendime benzettim; bir kalbi varsa o da kırıktı. Onun da hasretini çektiği sevgilileri, uzaklaşan güzellikleri, bir aynada kırılan vakitleri vardı. Öyle ya, esenliğinden çalınmış bir şehir ne kadar teselli edebilir içinde başka şehirlerin hatıralarını taşıyan kırık bir kalbi?</p>
<p>Peçesi indirilmiş, sonra da, uğrunda ölüme yürüyen âşıkların hatıralarını taşıyan güzelliğinden yüzçevirilmiş müstesna bir dilberin hüznü vardı İstanbul’un çehresinde. Derken, benim hasretlerim, kalbimin melûl ezgileri onun buruk akşamlarına karıştı; hem öyle bir karıştı ki bir daha çıkamadım içinden.</p>
<p>Konakladığım son şehir oldu İstanbul.</p>
<p>Sonra, ömrümün geri kalan hasretlerini, ayrılıklarını iyice derinleştirerek içimdeki yerlerini sağlamlaştıran gamsız bir el oldu. Canan fakülteyi bitirip Isparta’ya döndü. Her mektubuyla yaramı derinleştiren sevgili oldu.</p>
<p>Mevhibe teyze ölümsüzlükten gönlümde bâki kalan eşsiz bir kuşa dönüştü, süzüldü durdu içimde.</p>
<p>Annem birkaç şehir daha gezdi babacığımın ardı sıra. Sonunda onun da yolculukları İstanbul’da ikmal oldu. Oysa biliyorum, o yollar kesilmedi içimizde. Geçmişte yaşanan tatlı bir huzurun odaları gibi içinde sakladı bizi. Ne hasretin hüznünden, ne hüznün gözyaşlarından kopamadık bir daha. Ömrümüz, mektupları, geçip giden zamanları bir kutsal metin gibi bağrına bastı. Biliyorum, annem, geçtiği şehirlerde kendi ruhunun yankısını bulduğu her şeye; bir sokağa, bir vaktin hatırasına dahi mektuplar yazdı gizlice. Bir anlık huzurlu hatırayı dahi özlemekten vazgeçmedi… biliyorum, kendi kalbimden biliyorum.</p>
<p>Ve işte saçlarımda berrak bir yaz gecesinin yıldızları gibi beliren senelerin ucunda ben, annemden yadigâr sandığın kıyısında, kalbimin üstünde çiçek bercesteleri, o hikâyenin başındayım hâla… Güneş ufkun eteklerinde hüzünlerden bir akşam bahçesi kurmayı sürüdüyor. O bahçede daha kaç akşam dayanır benim gülüm, bilemiyorum.</p>
<p><strong>Münire Daniş</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/cocuk-hikayeleri/kirik-aynalar.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İnsana Hayvanlık Dersi</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/trajik-hikayeler/insana-hayvanlik-dersi.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=insana-hayvanlik-dersi</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/trajik-hikayeler/insana-hayvanlik-dersi.htm#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 01 Mar 2010 09:02:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Otobiyografik]]></category>
		<category><![CDATA[Trajik Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[ahmet canbaba]]></category>
		<category><![CDATA[ahmet canbaba oku]]></category>
		<category><![CDATA[ahmet canbaba öykü]]></category>
		<category><![CDATA[canbaba hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[canbaba öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye gönder]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye yaz]]></category>
		<category><![CDATA[hikayecilerimiz]]></category>
		<category><![CDATA[ödüllü hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[öykü oku]]></category>
		<category><![CDATA[öykücülerimiz]]></category>
		<category><![CDATA[öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[türk öykücüleri]]></category>
		<category><![CDATA[türkçe öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[yeni öyküler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeoku.com/?p=557</guid>
		<description><![CDATA[Ahmet Canbaba
Onu ilk gördüğü anı unutamıyordu. Bir gazetede ‘ücretsiz teriyer verilecektir’ ilanını okuduğunda, hemen telefon etmiş, hayvanı görmek ve sahiplenmek istemişti. Bu hayvan sevgisini Can’a sevgili arkadaşı Meliha Yılmaz aşılamıştı. Oysa daha bir ay öncesine kadar Can’ında, canı kadar sevdiği bir teriyeri vardı. Daha iki aylıkken almış, üç yaşını henüz geçmişti ki bir parkta gezdirirken [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/man_and_dog_duck_hunting_lg.jpg" rel="lightbox[557]"><img class="alignright size-medium wp-image-558" style="border: 4px solid black; margin: 4px 4px;" title="man_and_dog_duck_hunting_lg" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/man_and_dog_duck_hunting_lg-300x198.jpg" alt="" width="300" height="198" /></a><span style="color: #808080;">Ahmet Canbaba</span></h2>
<p>Onu ilk gördüğü anı unutamıyordu. Bir gazetede ‘ücretsiz teriyer verilecektir’ ilanını okuduğunda, hemen telefon etmiş, hayvanı görmek ve sahiplenmek istemişti. Bu hayvan sevgisini Can’a sevgili arkadaşı Meliha Yılmaz aşılamıştı. Oysa daha bir ay öncesine kadar Can’ında, canı kadar sevdiği bir teriyeri vardı. Daha iki aylıkken almış, üç yaşını henüz geçmişti ki bir parkta gezdirirken kaybetmişlerdi.</p>
<p>Can gazetelerin evcil hayvanlar sütununda ilanlar vermiş, üzerinde ‘Gizem’ diye adı yazılı tasması ve kahverengi uzun kordonuyla birlikte kaybolan teriyerini bulup getirecek olanlara ödül vaat etmiş ama sevdiği Gizem’ini kimse geri getirmemişti. Evde Gizem’in büyük eksikliğini hissettiler. Gene de bir hayvan sahiplenmek için aile bireylerinin gözleri gazete sütunlarındaydı. Can ilanı okuduğunda Gizem geldi gözlerinin önüne. Beyaz tüylerinin ortasına dikilmiş düğme gibi bir burun ve kömür karası gözleri burnunda tütüyordu Can’ın. Gizem nasılda uysaldı, nasılda enerjikti. Can bir şey söylediğinde tüylerle yarı kapanmış gözlerini açar küçük başını yana eğerek büyük bir adam gibi dinlerdi.<br />
<span id="more-557"></span></p>
<p>Can yeni sahiplenecekleri köpeği almaya ailecek gittiler. Köpeği verecek aile, Can ailesinin hayvan sever olduklarına kanaat getirdikten sonra, Tomi isimli köpeğini severek vermiş, ‘diğer kardeşlerini de başka hayvan severlere verdim, buda size kısmetmiş’ diyerek vedalaştılar.</p>
<p>Can ailesi mütevazı bir yaşam içersinde bir oğlu, bir kızı ve sevgili eşi Suna Hanımla birlikte birde canları gibi sevdikleri ‘Tomi’leri vardı. Tomi’yi sahiplendiklerinin belki de ikinci seneleriydi. İki aylıkken almışlar her türlü bilgi ve göreneği Tomi, Can ailesinden öğrenmişti. Can ailesinin en büyük dilekleri mutluluklarına bir gölge düşmemesiydi. Tanrının kendilerini kazadan beladan korumasıydı.</p>
<p>Hoş Can Bey namaz kılmıyordu ama, orucunu tutar zekâtını, fitresini verirdi. Ailecek çiçekleri, hayvanları ve doğayı severlerdi. Canları gibi sevdikleri birde Tomi’leri vardı artık. Tomi bütün aile bireylerinin maskotu olmuştu.</p>
<p>Canın çocukları Tomi ile arkadaştılar. Çocuklar saklanınca Tomi bulur, çocuklar şarkı söylesin, Tomi de ritimli havlayarak çocuklara eşlik ederdi. Kalk desen kalkar, yat desen yatardı. Otur desen oturur, arka ayakları üzerine kalkar, iki eleri ile selama dururdu.</p>
<p>Tomi’nin balkonda bir kulübesi vardı. Balkon kapısını açıp git yat dediklerinde gidip yatardı. Bazen de Can’ın çocukları ile oyunu yarım kaldığında balkona çıkmamak için direnirdi. Tomi’nin üzülmemesi için çocuklar Tomi’yle biraz daha ilgilenmek zorunda kalırlardı.</p>
<p>Canın bitişik komşuları, Tomi’nin balkon kapısını açtıracağı zamanki havlamasından bıkmışlar, kaç sefer komşularının Tomi’den şikâyetlerini dinlemişti Can ailesi. Üstelik Tomi yüzünden komşuları ile araları da açılmıştı.</p>
<p>On yedi ağustos gece geç saatlere kadar oturan Can ailesi, tüm olup biteceklerden habersiz derin bir uykuya dalmışlardı. Tüm apartman sakinleri derin bir uykudaydı. Yalnız Tomi de bir huzursuzluk vardı. Durmadan havlıyordu. Bu havlamadan balkonun bitişiğindeki Can’ın komşusu rahatsız olmuş, yatak odasındaki pencereyi açıp yüksek sesle Tomi’ye havlamaması için bağırmıştı ki, bir sarsıntıyla kendine gelip, çoluk çocuğuyla kendisini dışarıya zor atmıştı.</p>
<p>Geçmişte Tomi’nin havlamasından dolayı Can ailesiyle araları açık olan komşuları şimdi Tomi’yi bir kahraman gibi görüyorlardı. Tomi büyük bir gürültüyle yıkılan binanın enkazları arasında kendini koruyabilecek bir boşluk bulmuş, o boşlukta sıkışıp kalmıştı. Can ailesinden depremde kurtulan olmamıştı. Geç yatmaya ve ağır uykuya yenik düşmüşlerdi. Tomi bir bacağının incinmesinin verdiği acı ile durmadan havlıyor, öldüklerinden haberi olmayan sahiplerinin gelip kendisini kurtarmalarını bekliyordu belki de. Depremin üçüncü günü kurtarma ekiplerinden bir grup Tomi’nin sesini duyar. Uzun bir uğraşıdan sonra Tomi göçük altından kurtarılır. Kendini kurtaran ekiplerin elinden kurtulan Tomi tekrar göçük altındaki enkazlara doğru koşar, kendini çıkardıkları boşluğa gelip havlamaya başlar. Bir şeyler anlatmaktadır sanki, kendisini kurtaran insanlara.</p>
<p>Tom’inin yardımıyla cesetlere ulaşılır ama Tomi’nin havlaması ile belirttiği feryadı durmaz. İnsanlar, yıkık enkazın çevresinden ayrılmayan Tomi’ye su ve yiyecek verirler. Tomi hiç birini yemez, ekmekten aştan kesilmiştir. Herkes sahibine karşı olan sadakatinden bahsetmektedir Tomi’nin.</p>
<p>Bir gün köpek seven bir aile gelir Tomi’yi sahiplenmek ister. Tomi gitmemek için direnmesine rağmen, söküp almak isterler o ortamdan Tomi’yi. Tomi’yi sahiplenmek isteyen ailede, hayvanları çok sevmektedir. Tomi’nin gitmemek için direnmesi karşısında bir hayvan psikologuna ihtiyacı vardır diye düşünürler. Ama günümüzde böyle düşünmeyi bile toplum lüks olarak karşılamaktadır. Deprem kalabalığında düşüncelerini yüksek sesle söyleyen aileye bir sürü serzenişler gelir. Yeni sahiplenenler söylenenlerin hiçbirisine aldırış etmezler. Tomi’yi bir hayvan hastanesine götürürler. Büyük bir itina ile ayağı sarılır nede olsa incinmiştir. Sonrada psikolojik tedaviye başlarlar ama psikolog yapacağı tedaviden ümitsizdir.Tomi’yi sahip-lenenlere ; ‘Tomi’nin belirli bir yaşın üzerinde olduğu ve ölen ailelere karşı kemikleşmiş sonsuz bir bağlılık ve sevgi oluşturduğu gerekçesiyle’:</p>
<p>“- Siz zorunlu bağlasanız bile zaptedemezsiniz” der.</p>
<p>Tomi’nin ayağı kısa sürede iyileşmiş ama Tomi’nin gözyaşları hiç dinmemiş üzüntüsü bir türlü giderilememiştir.</p>
<p>Şirin bir bahçe içersindeki üç katlı tripleks villa da kendisine ayrılan mekânda hiçte rahat değildir. Kendisine verilen hiçbir şeyi yememektedir. Yeni sahibi evin hizmetçisine tembih ettiğinden, Tomi her gün gezmeye götürülmekte, iştah açıcı ilaçları günü gününe verilmektedir.</p>
<p>Deprem üzerinden yirmi gün gibi bir zaman geçmiştir. Bir gün hizmetçinin, Tomi’nin odasındaki pencereyi açık unutmasından yararlanan Tomi evden kaçmış, sahiplenen aile tüm aramalara rağmen bulamamış, Tomi den ümitlerini kesmişlerdir.</p>
<p>Aradan birkaç gün geçer, Tomi’yi sahiplenen yeni aileye bir haber gelir. Tomi depremle yıkılmış enkazın orada görülmüştür. Aile büyük bir sevinçle yıkılmış binanın bulunduğu enkazın önüne gelir. Enkazın çevresinde çok ararlar Tomiyi. Yeni sahiplenen aile bireylerinden biri, ilerisi karanlık bir boşluğun ağzında Yatan Tomi’yi fark eder. Tomi kurtarıldığı boşluğun ağzında kaskatı kesilmiş yatmaktadır. Tomi ölmüştür. Ölmekte ne kelime, Tomi intihar etmiştir sanki. Sanki Tomi’nin annesi, babası bir köpek değildir. Tomi, uğruna intihar ettiği ailenin bir ferdidir.</p>
<p>Tomi’nin ölüsünü bulan ailenin etrafında toplanan semtin çocukları:</p>
<p>“-Tomi birkaç gündür buradan hiç ayrılmıyordu, ne verdiysek yemedi” dediler.</p>
<p>Tomi’yi sahiplenen ailede Tomi’nin intihar ettiğine karar verir, ‘işte köpeklerdeki insan sevgisi‘ diye düşünür ve göz yaşına boğulurlar.</p>
<p>Köpek bir hayvanlık dersi vermiştir insanlara. İnsanların insanlara ‘bir insanlık dersi’ veremediği böyle bir zamanda, Tomi’nin bu davranışına insanların şapka çıkarması gerekmez mi? Toplumda bu davranışın kutsallığını kaç kişi anlamıştır acaba!&#8230;</p>
<p><strong>Ahmet Canbaba</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/trajik-hikayeler/insana-hayvanlik-dersi.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Unutulan Yeniçeri</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/tarih-hikayeleri/unutulan-yeniceri.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=unutulan-yeniceri</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/tarih-hikayeleri/unutulan-yeniceri.htm#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 26 Feb 2010 16:43:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tarihi Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[hitler hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[hitler türk mü]]></category>
		<category><![CDATA[hitler türk müydü]]></category>
		<category><![CDATA[hitler yeniçeri]]></category>
		<category><![CDATA[okuldan atılmak]]></category>
		<category><![CDATA[osmanlı askeri]]></category>
		<category><![CDATA[osmanlı askerleri]]></category>
		<category><![CDATA[papazın kapısı]]></category>
		<category><![CDATA[sunay akın]]></category>
		<category><![CDATA[sunay akın hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[tarihi hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[viyana kuşatması]]></category>
		<category><![CDATA[yeniçeri hikayeleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeoku.com/?p=549</guid>
		<description><![CDATA[Sunay Akın
Viyana’yı kuşatmak için yola çıkan ordu, geride kalan kasabalarda birkaç askeri, tedbir olsun diye bırakıyordu. Viyana yakınlarındaki Lambach kentinde de bir grup askerin kalması uygun görülür. Lambach’taki askerler, günlerini gün etmeye başlarlar. Arkadaşları Viyana kapılarında kırılırken, onlar şarap şişesini sabah akşam ellerinden bırakmıyorlardı. Kuşatma bozgunla sonuçlanınca püskürtülen Osmanlı ordusu, neyi var, nesi yoksa toplayarak [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><span style="color: #808080;"><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/yeniceri.jpg" rel="lightbox[549]"><img class="alignright size-medium wp-image-550" style="border: 4px solid black; margin: 4px;" title="yeniceri" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/yeniceri-212x300.jpg" alt="" width="212" height="300" /></a>Sunay Akın</span></h2>
<p>Viyana’yı kuşatmak için yola çıkan ordu, geride kalan kasabalarda birkaç askeri, tedbir olsun diye bırakıyordu. Viyana yakınlarındaki Lambach kentinde de bir grup askerin kalması uygun görülür. Lambach’taki askerler, günlerini gün etmeye başlarlar. Arkadaşları Viyana kapılarında kırılırken, onlar şarap şişesini sabah akşam ellerinden bırakmıyorlardı. Kuşatma bozgunla sonuçlanınca püskürtülen Osmanlı ordusu, neyi var, nesi yoksa toplayarak geri dönüş yolculuğuna hazırlanır. Önlem olsun diye civardaki köylere ve kasabalara bıraktıkları Yeniçeriler de durumdan haberdar edilip, geri çağırılır.</p>
<p><span id="more-549"></span>Lambach’taki askerlere kuşatmanın sona erdiği, orduya katılmaları haberi gelir, ama aralarından biri, sanki yer yarılıp içine girmiştir. Yok!.. Ali adlı Yeniçeri hiçbir yerde yoktur. Ara ara ara Ali yok! Arkadaşları fazla vakitleri olmadığı için aramadan vazgeçerler ve Lambach’tan ayrılırlar. Ali, sızdığı yerde uyanır ve şöyle bir gerinir. Kılıcını, kalkanını yerden alan Ali, sokağa çıkar. Allah, Allah! Lambach halkı bir tuhaf bakmaktadır kendisine! Aaa, üstüne üstüne geliyorlar. “Gelmeyin lan!” diye bağırıp, kılıcını gösterse de hiç kimseyi korkutamadığını kısa sürede kavrar. Olup bitene bir anlam veremeyen zavallı Ali, sokaklarda koşmaya başlar. Nasıl koşmasın ki, tüm Lambach arkasından onu kovalamaktadır. Sanki Viyana kuşatmasının tüm faturası ona kesilmiş, hesabı Ali ödeyecektir. Kiliseye sığınan Ali’nin arkasından papaz efendi kapıları kapatır ve halkı sakinleştirir. Ali, kendisine gelince olanları anlamaya başlar; ordu İstanbul’a geri dönmüş, ama o, Lambach’ta kalmıştır.</p>
<p>Unutulan Yeniçeri, sokağa hiç çıkmadan aylarca Lambach Kilisesi’nde yaşar. Almancayı öğrenince, sokağa çıkmak isteğini anlatır papaza… Papaz, bunun bir tek yolu olduğunu, dinini değiştirmesi gerektiğini söyler. Kilise mezarlığındaki bir taşta şu ad yazmaktadır: ‘Ali Lambacher.’ Yani Lambachlı Ali!.. Kilisenin kapısının üstündeki heykelde de bir Aziz göze çarpar. Kalın kaşlı, pala bıyıklı bir ‘Aziz’dir bu. Ve elbette Ali’den başkası değildir. O heykeldeki Ali, kendi kendine konuşmaktadır sanki: “Şu işe bak yahu; ne amaçla geldik, ne olduk?” Ali, ülkesine geri dönmez. Çünkü, biliyordu ki, ülkesinin tarih kitaplarında onun hikâyesi yer almayacaktır! Ali bilmekteydi ki, kendi ülkesinde, üniversite seçme ve yerleştirme sınavlarında adı geçmeyecektir. Oysa, yanlış bir ‘şık’ta da olsa razıdır!!!</p>
<p>Lambachlı Ali’nin heykelinin bulunduğu kilise kapısının önünden dört yıl geçen bir öğrenci, sigara içerken yakalandığı için atılır rahip okulundan… 11 yaşındaki öğrenci, Ali’nin içeri alınarak hayatının kurtulduğu kapının dışında affedilmesi için gözyaşları döker, yalvarır. Ama nafile!.. O öğrenci ‘Adolf Hitler’ adını taşımaktadır! Demek ki, sigara yalnızca bireyin değil, tüm insanlığın sağlığına zararlıdır. Ve sigara içerken yakalanan her öğrenci okuldan atılmamalıdır!</p>
<p><strong>Sunay Akın</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/tarih-hikayeleri/unutulan-yeniceri.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Projektörcü</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/klasik-oykuler/projektorcu.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=projektorcu</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/klasik-oykuler/projektorcu.htm#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 26 Feb 2010 14:30:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Klasik Öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[burgaz iskelesi]]></category>
		<category><![CDATA[edebiyatımız]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[iskele alabanda]]></category>
		<category><![CDATA[kambur sırt]]></category>
		<category><![CDATA[ödül alan öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[ödüllü öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[öykü oku]]></category>
		<category><![CDATA[öykü okumak]]></category>
		<category><![CDATA[öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[sait faik abasıyanık]]></category>
		<category><![CDATA[sait faik hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[sait faik öykü]]></category>
		<category><![CDATA[türk edebiyatı]]></category>
		<category><![CDATA[türk klasikleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeoku.com/?p=545</guid>
		<description><![CDATA[Sait Faik Abasıyanık
8:45 vapuru iskeleden kalktıktan sonra, uzak şimşekler yakınlaşmaya başlamıştı. Anadolu sahili bir ara gözden kayboluverdi. Yağmur, projektörün önünde, birtakım hendese-i musattaha şekilleriyle beyaz ve keskin kaynaştı. Kanepede üstüne başına yağmur sıçrayan, uzak ve puslu ışıkların yandığı evleri düşündüğü pek anlaşılan bir adam, yerinden bir iskeleyi kaçırıyormuş gibi aceleyle kalktı. Projektörcünün yanına doğru ilerledi. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><span style="color: #808080;"><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/20081124134531Man_working_with_a_projector_in_a_movie_theater_1958.jpg" rel="lightbox[545]"><img class="alignright size-medium wp-image-546" style="margin: 4px; border: 4px solid black;" title="20081124134531!Man_working_with_a_projector_in_a_movie_theater_1958" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/20081124134531Man_working_with_a_projector_in_a_movie_theater_1958-300x208.jpg" alt="" width="300" height="208" /></a>Sait Faik Abasıyanık</span></h2>
<p>8:45 vapuru iskeleden kalktıktan sonra, uzak şimşekler yakınlaşmaya başlamıştı. Anadolu sahili bir ara gözden kayboluverdi. Yağmur, projektörün önünde, birtakım hendese-i musattaha şekilleriyle beyaz ve keskin kaynaştı. Kanepede üstüne başına yağmur sıçrayan, uzak ve puslu ışıkların yandığı evleri düşündüğü pek anlaşılan bir adam, yerinden bir iskeleyi kaçırıyormuş gibi aceleyle kalktı. Projektörcünün yanına doğru ilerledi. Projektörcünün üstünde kolları boşta sarkan eski bir muşamba vardı. Sırtı kamburlaşmıştı. Yanma sokulan adama başını çevirip baktı. Yüzünü tekrar projektörün, şimdi yalnız birtakım münkesir, müstakim ve muvazi hatlardan başka bir şey göstermeyen ışığına çevirdiği zaman, kendisine laf söylenebilir bir adam yüzü görmüş zannettirecek bir halle:<br />
—Müthiş yağmur, dedi.<br />
Öteki:<br />
—Ben önümüzde bir şey göremiyorum&#8230; Ya siz?<br />
—Sis var, dedi. Yağmur da fazla, bir şey görünmüyor.<br />
—Kınalı daha uzak mı?<br />
—Yakın olmalı ama, bir şey göremiyoruz ki&#8230;<br />
<span id="more-545"></span><br />
Projektörü sağa sola çevirdi. Kendisi döne döne uzayan bir dumandan başka bir şey görmüyordu. Yanındaki adam ise o hendesi şekilleri seyrediyor; sonra denizin yırttığı dalgaların beyaz uçlarını görüyordu.<br />
—Devam etmez ama dedi projektörcü.<br />
—Bu havada iskeleye nasıl yanaşır?<br />
—Vapur mu? Yanaşır. Kaptan alışıktır. Hem biraz sonra ışıkları görünür.<br />
—Böyle devam ederse yine gözükür mü?<br />
—Yirmi beş metreden bir şeyler gözükür&#8230;<br />
—Ya! Görürüz demek. O halde mesele yok.<br />
—Yok canım! Korkacak bir şey yok. Ben şimşekten korkarım; Allah esirgesin!</p>
<p>—Vapurun paratoneri yok mudur?</p>
<p>—Nesi?..<br />
—Şeyi canım!.. Şimşek çeken aleti?<br />
—Siperi saika mı? Bu vapurlarda yoktur o&#8230; Büyük yolcu vapurlarının birkaçında olacak. Hepsinde yoktur ya!..<br />
Yağmur birdenbire hafiflemişti. Projektörcü:<br />
—Sağanakmış, geçti, dedi.<br />
Kınalı, bir mil uzakta, kocaman, hafif ışıklı bir böcek, bir devasa böcek halinde yatıyordu. Projektörcünün yanındaki adam Kınalıada&#8217;yı gece vakti niçin bir böceğe benzettiğinin sebebini aradı. Bir türlü bulamadı. Balığa, ejderhaya, timsaha pekâlâ benzetilebilirdi. Çünkü bu hayvanlar da suyun içinde yaşarlardı. Ama niçin gözüne soğuk ışıklı bir böcek gibi gözüktü bu anda Kınalı, kim bilir?<br />
Adam paketini çıkarıp bir ağara yaktı. Bir tane de projektörcüye uzattı.<br />
Şimdi biraz daha samimi konuşuyorlardı:<br />
—Kaptan Müslüman. Çok mutaassıp adam. Yoksa şimdi ben, fenerimi tutardım şu karşıki evin bir camına&#8230; Sana neler gösterirdim: Ne manzaralar! Biraz daha yaklaşınca şu yukarıki ağaçlığın içine bir daldırdım mı fenerimi, ne fistanlıların fistansız hallerini görürdün&#8230;<br />
Adam dimdik, cıgarası ağzında gülümsüyordu. Projektörcü ara sıra başını çeviriyor, sözlerinin tesirine bakıyordu. Adam da onun yüzünü şimdi daha iyi görüyordu. Ufacık kesilmiş, yalnız burnunun altında kalmış yumuşak bir bıyığı vardı. Dili hafif bir Anadolu şivesine kaçıyordu.<br />
—Nerelisin?<br />
—Galiba İzmitli&#8217;yiz. Ama ben burada doğdum; Yenimahalle&#8217;de.<br />
—Boğaz&#8217;da?..<br />
—Evet&#8230; Siz nerelisiniz?<br />
—Ben mi? Şey&#8230; Ben&#8230; Ben Burgazlı&#8217;yım; yani orada otururum.<br />
—Sen bir akşam 8:45 vapuruna kal. Şayet kaptan bir başka kaptansa ben sizin adanın çamlarından, sana öyle manzaralar bulup çıkaracağım ki, parmağın ağzında kalacak. Ah Rum kızları! Yahu sizin ada cennettir be!.. Hem kim bilir yahu, benim fener seni bile yakalamıştır. Ha ne dersin? Ha?..<br />
Şimdi ikisi de gülüyorlardı. Birden:<br />
—Vapur yolu kesti, dedi, iskeleye üç vapur arası kala kaptan makineyi stop eder.<br />
—Peki nasıl gider gemi?<br />
—O hızla iskeleyi bulur işte. O hızla değil iskeleyi, vallah Burgaz&#8217;ın yarı yolunu bulur; sen ne diyorsun?<br />
Yağmur, hafiften devam ediyordu. Fakat deminki sis dağılmıştı. Heybeli ve Büyükada da uzakta, böcek hallerinden kurtulmuşlar; büyük ve bol ışıklarıyla inilecek birer meçhul diyar kadar güzeldiler. İnmek&#8230; Kalabalık sokaklarında elinden tutacak birini aramak&#8230;<br />
Kınalı&#8217;dan ayrılmışlardı. Konuşmuyorlardı. Uzun zaman bir şey konuşmadılar. Projektörcü denizin ötesini berisini bir şey bulurum gibi araştırıyor, ayaktaki adam artık hiçbir şey düşünmüyordu.<br />
Projektörcü birdenbire güldü ve başını salladı.<br />
Adam niçin güldüğünü sormak icap ettiğini anlamış, meraksız bir halde o da gülerek:<br />
— Ne güldün? dedi.<br />
Aklıma bir şey geldi de&#8230;<br />
Yine güldü ve insana uzun gelen bir zaman içinde düşündü.<br />
—Benim küçüğü hatırladım, dedi.<br />
—Evlisin demek?<br />
—Elbette&#8230; İki çocuğum var. Büyüğü, oğlanı on beş yaşında.<br />
Adam, projektörcünün yüzüne tekrar dönüp hayretle baktı; yirmi beş yaşlarında ancak gözüküyordu.<br />
Projektörcü yüzünü tekrar projektöre çevirdiği zaman memnun ve mesut bir insan haliyle:<br />
— Yaş otuz dokuz, dedi. Oğlum on beş yaşında. Güldüğü¬mün sebebi şu birader: Geçen gün eve gitmiştim. Hasan uyumuş. Beni haftada bir görür ama pek sever. Anasına: &#8220;Beni uyandır, babam gelince,&#8221; demiş. Gittim, ben uyandırdım. Hemen yatağın içinde oturdu. Anlat baba, dedi. Neyi ulan? dedim. Hani o kocasını döven kadının hikâyesini&#8230; Ben de anlattım: &#8220;Çevirdim feneri. Baktım kadın herifin pantolonunu sıyırmış, kıçına kıçına vuruyor terliği, vuruyor terliği&#8230; Sonra efendime söyleyeyim&#8230; falan derken baktım bizim oğlan yeniden oturduğu yerde uyuyup kalmaz mı? Tabii ben böyle kısaca anlatmıyorum. Ballandıra ballandıra. İskeleden nasıl kalktık. Çımacı ne diye bağırdı? Hava nasıl? Projektör olmasa kaptan nasıl şaşırır falan&#8230; Ha işte aklıma o geldi de ona güldüm. Hayır! Bu hafta anlatacak ona göre ne hikâye uydurayım diye düşünüyorum da. Kerata, çok zeki şeydir. Mektepte hocaları bayılırlardı. Bana hep söylediler. Okusun okusun diye. Ama biz fakir insanlarız, nasıl okutalım beyim? Hem herkes okursa sanatı kim yapacak; öyle mi ya? Yeter işte, ilk mektebi bitirdi. Orada marangoz yanına verdik. Haftada dört beş lira alıyor. Az para mı? Ama hâlâ elinden kitap düşmez. Hâlâ okur. O da benim gibi eski gazete tiryakisidir.<br />
Projektörcü bir hikâye bulacak gibi etrafı düşünceli düşünceli taramaya başladı. Şimdi ayaktaki adam da projektörcünün oğluna hikâyeler düşünüyordu. Buluyor; hiçbirini beğenmiyordu. Bir zaman dönüp projektörcüye baktı. O bir Diyojen haliyle kambur, elinde fener, Atina sokaklarında adam arıyor gibiydi.<br />
—İşte sizin adaya geldik.<br />
—Eyvallah hemşerim. Yolun açık olsun.<br />
—Güle güle beyim.<br />
Ertesi akşam sekiz kırk beş vapuru, yıldızlarla karanlık, içinde olmayanların arzulayacakları, içindekilerin sessiz, sakin, yorgun, iyi, tatlı fakat iç ezici şeyler düşündükleri bir âlem içinde giderken; dün akşamki adam, oturduğu kanepeden yine bir iskelenin çıması alınıyormuş ve o iskeleye inecekmiş gibi hızla kalktı. Eline; yanına bıraktığı bir paketi alarak kıçtan başa doğru hızlı adımlarla ilerledi. Vapur Kınalı&#8217;dan kalkalı on dakika olmuştu. Projektör hastahanenin burnunda bir şeyler arıyordu. Yürüdü.<br />
—Merhaba hemşerim, dedi.<br />
—Ooo merhaba beyim&#8230; Bu akşam bizim yanımıza pek geç tenezzül ettiniz.<br />
—Estağfurullah&#8230; Seni keyifli görüyorum.<br />
—Yarın akşam izinliyiz de&#8230;<br />
—Ya?.. Hasan&#8217;a hikâye hazır mı?<br />
—Daha yok&#8230; Yok ama, uydururuz canım, kolay&#8230;<br />
—Hemşerim. Hasan için sana bir şeyler getiriyorum. Bir iki kitap falan. Bunları çocuğa veri ver.<br />
—Oo ne zahmet ettiniz beyim! Ne zahmet!.. Mahcup ettiniz!..<br />
—Yok canım&#8230; Ne ehemmiyeti var. Ben de dün akşamdan beri Hasan&#8217;a uyduracak hikâye düşünüyorum. Saatlerce düşündüm. Sabahleyin ilk vapurda yine düşünüyordum. Ne dersin?.. Bu sefer benim hikâyemi anlatırsın&#8230; Yağmurlu gecede bir adam geldi, dersin&#8230;<br />
—Orasını bana bırak&#8230;</p>
<p><strong>Sait Faik Abasıyanık</strong><br />
Yeni Mecmua, (15), ıı Ağustos 1939</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/klasik-oykuler/projektorcu.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
