<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Hikaye Oku &#187; Trajik Hikayeler</title>
	<atom:link href="http://www.hikayeoku.com/category/trajik-hikayeler/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.hikayeoku.com</link>
	<description>Hikaye okumak, gerçeğe tanık olmaktır.</description>
	<lastBuildDate>Sun, 07 Mar 2010 14:52:04 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.9.1</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Kırık Aynalar</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/cocuk-hikayeleri/kirik-aynalar.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=kirik-aynalar</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/cocuk-hikayeleri/kirik-aynalar.htm#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 01 Mar 2010 11:36:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Anne Hİkayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Trajik Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Çocuk Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[18 hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[fantezi hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye nedir]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye okuma]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye örnekleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye türleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye ve masal]]></category>
		<category><![CDATA[hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikayeoku]]></category>
		<category><![CDATA[kısa hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[mehmet akif ersoy]]></category>
		<category><![CDATA[mimar sinan]]></category>
		<category><![CDATA[münire daniş]]></category>
		<category><![CDATA[ödüllü hikayeler oku]]></category>
		<category><![CDATA[öykü berk]]></category>
		<category><![CDATA[öykü okey]]></category>
		<category><![CDATA[öykü örnekleri]]></category>
		<category><![CDATA[uzun öyküler oku]]></category>
		<category><![CDATA[yunus emre]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeoku.com/?p=567</guid>
		<description><![CDATA[Münire Daniş
“Bir ayna da, bazı bazı, bir tuz gölü gibi gözleri yakar.”
Exupery
Hüznü sonsuzmuş gibi hissettiren bir nağme sürüyor içimde.
Bir türlü bitmeyen yollara mecbur bir yolcu için hasret öyle eski, öyle uzun bir takvim ki mesafelerinde kaybolmayacak gönül bulunmaz.
O mesafelerde kaybolmayı ben seçmemiştim. Düze çıkmayı düşlerken, sineme aşılamayan kalelerin surları örülüyordu, farkında olamamıştım. O mesafelerin kalbimdeki [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><span style="color: #808080;"><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/3339643616_c966ec9a0d.jpg" rel="lightbox[567]"><img class="alignright size-medium wp-image-568" style="border: 4px solid black; margin: 4px;" title="3339643616_c966ec9a0d" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/3339643616_c966ec9a0d-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a>Münire Daniş</span></h2>
<p>“<em>Bir ayna da, bazı bazı, bir tuz gölü gibi gözleri yakar.</em>”<br />
<strong>Exupery</strong></p>
<p><strong></strong>Hüznü sonsuzmuş gibi hissettiren bir nağme sürüyor içimde.</p>
<p>Bir türlü bitmeyen yollara mecbur bir yolcu için hasret öyle eski, öyle uzun bir takvim ki mesafelerinde kaybolmayacak gönül bulunmaz.</p>
<p>O mesafelerde kaybolmayı ben seçmemiştim. Düze çıkmayı düşlerken, sineme aşılamayan kalelerin surları örülüyordu, farkında olamamıştım. O mesafelerin kalbimdeki derinliklerine fenerini yakınca seneler, hasretin, bir sevgilinin ölü bedeni gibi kalbimde boylu boyunca uzanan sûretini gördüm. Derindi, keskindi, acımasızdı. Benimle aynı kapılarda, aynı yollarda, aynı hikâyedeydi. Şimdi o kapılar, o yollar çok uzaklarda kaldı; ama hikâye bende hâla.<br />
<span id="more-567"></span></p>
<p>Hikâyede hasretin izini sürüyordum ve bitkindim. Ardımda uzanan yollarda o hikâyeden çıkıp çıkamayacağımı bilmiyordum. O hikâye bir gün hangi manayı kazanır öğrenmek istiyordum. Aynı hikâyede annem beni hasretlere hazırlıyordu. Oysa o çok sevdiği türkülerin, gizli gözyaşlarının, solgun mektupların ardında o da öğrenmeye uğraşıyordu hâla.</p>
<p>Unutmaktan korkar gibi söylemekten usanmadığı hasret türkülerinde, dönüp dönüp okuduğu mektuplarda, kopamadığı geçmiş zamanda ne buluyordu annem? Hep dokunaklı hatıralar oluyordu annemi kendine bağlayan; neyin nesiydi bu bağ…</p>
<p>Bir gün geldi o sözlerin hikâyesi benim de kalbime hünkâr oldu.</p>
<p>Hâla ben de kalan o hikâye yüreğimi tahtının dibine taşıdı ve ben o hikâyenin tahtı önünde bükülen boynumu kaldıramadım daha.</p>
<p>Annem ve ben “tayininiz falancayadır” tebliğlerinin peşinden savrulduk durduk babacığımın ardı sıra. Savrulduk diyorum, çünkü her tayin tebliği kalbimizi altüst eden bir karayel olurdu. Annem, “Kendimi bir ada gibi hissediyorum” derdi, “ yaz gelince güzelliği fark edilen ve insanların bu güzelliğin içine girip, zevk edip sonra hatıralarının silüetlerini bırakarak terk ettikleri bir yaz adası…” İlk zamanlar annem derdim ki, “ Hem böyle sitem ediyorsun hem de o hatıralardan sıyrılıp kendi güzelliğinle ıssızlığında yaşamayı denemiyorsun, istemiyorsun bunu.” Solgun bir gülümseme belirirdi dudaklarında, “Sen denersin” derdi bana, “ sen istersin…”</p>
<p>Annemin, hüzünlerinden, hasretlerinden kopmak istemediği hatıralarını, anneannemden ona yadigâr kalan sandıkta sakladığı birkaç parça eşyaya benzetirdim. Bayramlık saf ipek çuha renkli bir yeldirme, siyah kadife bir fistan, pembe işlemeli bir mendil, ahşap bir tespih… Anneannem bu eşyaların yaşamasını istermiş; annem de öyle, hasretlerinin yaşamasını isterdi. Hep ona hüzün veren insanlar ve mekânlar olurdu kalbinde. Usanmadan anardı birkaç dostu ve mekânı; arardı… Taşınırken bırakmak zorunda kaldığı çiçeği bile özlerdi annem! “Ne tuhaf “ derdi, “o çiçekle aynı odada geçirdiğim vakitlere ihanet ediyormuşum gibi geliyor bana.” “Ah anne” derdim, “senin kalbin bir çiçekten daha ayrılmaya dayanamaz, bırak bir dosttan bir şehirden ayrılmayı.” Gülerdim. “Kim bilir Beria, senden nasıl ayrılacak?” derdi. Solardı gülümsemem.</p>
<p>Ah zaman… acımasız hikâyeci, bilge muallim.</p>
<p>Onun öğretmesi yaklaşanı ulaştırmak, kaynaştırmaktır yürekte. Hasretleriyle kuruln hikâyeye taşıdı, buruk tebessümleriyle kaynaştırdı beni.</p>
<p>Annem, geçtiği şehirlerin peçesini indirir benim hiç fark etmediğim güzelliklerinden müstesna hatıralar taşırdı yüreğine.</p>
<p>Yeni mekânlar görmeye hem arzulu, hem de o mekânlara duyacağı bağlılığın vedalarla incineceğinden mustarip. Hem yeni dostlar, yeni muhabbetlerle hemhal olmaya gönüllü, hem gönlünün ayrılıklarla yaralanmasından gamzede olurdu. Ben vedalardan annem gibi incinmeyi, annem gibi hasretten inlemeyi bilmezdim.</p>
<p>Derken dört yıl kaldığımız ‘Ağlasun’, ömrümün hüzünlerine hasretlerine açılan bir tünel; kalbimi annemin kalbiyle donatan bir el oldu. O şehre girerken babama demiştim ki, “Ayrılırken dile gelse bize ne der bu şehir?” Annemi göstererek eklemiştim, “İlişmeyin ‘ağlasun’ der herhalde. Annem buruk bir gülümsemeyle katılmıştı babamla benim kaygısız gülüşümüze. Sonra babam, “Bize öyle der de, annene ne der acaba?” diyerek annemin çok sevdiği bir türküyü mırıldanmıştı: “Mihrican mı değdi gülün mü soldu- Gel ağlama, garip bülbül ağlama…” Ağlasun’da liseyi bitirmiştim. Bir dosta gönül bağlamanın, bir muhabbetten yara almanın, kanayıp da yaranın yerini bulamamanın, bir şehre ait olduğunu hissetmenin ne demek olduğunu Ağlasun’da öğrenmiştim.</p>
<p>Ağlasun’dan Isparta’ya taşınırken ağlamaktan içimi alıp veremiyordum. Babam biraz şaşırmıştı. Annem, başımı omzuna yaslamış saçlarımı okşuyordu, kanayan bir yaraya pansuman yapar gibi. Babam anneme, “İlişmeyelim ağlasun” diye hatırlatmıştı gülümseyerek. Annem yolculuk gecelerinde sessizce ağlarken, babam kulağıma eğilir, “Annen bir melankoli meleği” derdi. Beni göstermişti anneme, “ikinci melankoli meleği yetişiyor” diyerek.</p>
<p>Üzüntülerini hiç belli etmezdi babam. Hep neşeli, hep gamsız görünürdü. Neşesiyle, bir an parlayıp sonra sönüverin ve silinen öfkesini tanırdım sadece. Nükteli konuşmayı çok severdi, bazen öfkesinin doruklarındayken bile kendi kızgınlığına nükte uydurur öfkesini balonunu gülerek söndürürdü. Pek nadir bir insan olduğunu düşünürdüm. Sonra memleketi olan Artvin’e gittiğimizde, babamın doğduğu köyde ona benzeyen bir sürü adam tanıdım. Artık babam Artvin’in dışında nadirdi sadece.</p>
<p>Isparta benim için güllerin, Mevhibe teyzenin, Canan’ın, akşamüzeri güllere nazır bir balkonda anılan hatıraların, gizlice beliren sızıların, kanı hâla akan yaraların cümlelerinden kurulan bir roman oldu. Kim demişti, “Roman dediğin bir uzun yol üzerinde dolaştırılan bir aynadır” diye. Geçtiğim yollardan benim aynama hiç silinmeyen hasretlik aksetti…</p>
<p>Mevhibe teyze iki yıl kaldığımız Isparta’da annemin görüştüğü en has dostuydu. Onunla beraber geçirdiği vakitlerden, ondan dinlediği menkıbelerden, mesnevilerden, manilerden doyumsuz bir zevk alırdı.</p>
<p>Kaç şehir gezdi, her şehirde birkaç dostu oldu anılacak, bazen o kadar bile olmazdı. İçe dönüktü annem. Mahcup bir tabiatı vardı. Gündelik konuşmaların içinde uzun uzadıya bulunmaktan hoşlanmazdı. Az konuştuğu için kulağa şiir gibi gelirdi uzun cümleleri. Bazen babam, “Beni bu şiir gibi sözleriniz mahvetti Lâle Hanım” derdi sesine içli bir yapmacıklık takıştırarak, “Böyle sözlerinizden sonra abayı yaktım size, böyle sözlerinizden sonra uykusuzluklarım başladı…” Bazı sabahlar evden çıkarken bu sözleri şen şakrak sıralardı anneme. O gidince, annem bana döner, “Sen de olmasaydın ben ne yapardım şimdi?” derdi. Evin tek çocuğuydum ben. Benden sonra annem birkaç düşük yapmış. Doktorlar her şey normal diyorlarmış ama gebeliğin üçüncü dördüncü aylarında bebek ölüyormuş annemin karnında. Çok zor hallerdi diye anlatırdı annem. “Peri karışmıştır sana, ilk çocuğun kız ise demek ki erkek çocuklarını boğuyor; kız çocuğuna gebe kalsan o yaşar” diyerek muska tarif edenler, ilaç levazımı yazdırmaya kalkışanlar, babama yeniden evlen diyen akrabalar…</p>
<p>Bu tür şeylere üzülmezdi annem. İnsanları pek umursamazdı. Kimin ne dediğiyle ilgilenmezdi. Öyle kendi içinde, öyle kendi halindeydi ki. Ondan nasıl ayrıldım, hâla gösterdiğim tahammüle şaşıyorum. İnsanoğlu yaşarken ister istemez katlanıyor, sonra katlandığına inanamıyor…</p>
<p>Isparta’dan ayrılacağımıza yakın annem vakitlerini çoğunu Mevhibe teyzeyle geçirmeye başladı. Aralarında çok kuvvetli bir muhabbet bağı, bir gönül birliği vardı. Şimdi hatırlıyorum da o günleri, ayrılıktan ürperen gözlerle bakıyorlardı birbirlerine. Annemin gözlerinde gizli bir çaresizlik; Mevhibe teyze annemin sevdiği bir maniyi ezgileyerek katılıyor o çaresizliğe: “Yara yeri, Sızıldar yara yeri. Kervan göçtü, Yol etti, Yalvararam yara yeri, Ne sende od tükendi, Ne bende yara yeri…”</p>
<p>Isparta’daki biricik arkadaşım Canan’la ben, Mevhibe teyzeden Gülcü Kızlar’ın hikâyelerini dinlemeye doyamazdık. Mevhibe teyzenin sanki yüzlerce serçeyi yüklenmiş gibi tatlı, sevimli sesi hâla kulaklarımda: “Güller ya gün doğmadan ya da akşam serinliğinde toplanır, amma kızıl gül bağında hava daima leylâk rengi, tatlı bir akşamdır. Gülleri yalnız gülcü kızlar devşirir; nazlı gülün tabiatından onların narin parmakları anlar ancak. Güllere ülfetini derinleştirdikçe gülcü kızlar, güller muhabbetin terini gülcü kızların ellerine bırakır. Gül çamuru derler o terre.</p>
<p>Oysa hakikatte çamur değil, muhabbet nişanıdır o. Gülcü kızlar gül çamurunu zar gibi bezlere sarıp koyunlarında saklarlar, tenleri gül gibi koktukça gülün esrarına karışmış gibi bahtiyar olurlar…” Canan not alırdı Mevhibe teyzenin her anlattığını.</p>
<p>Öyle benziyorduk ki onunla birbirimize; bir şiirin dizeleri gibi… kader bu beraberliğin örgüsünü dağıtmadı uzun zaman; Canan’la ben İstanbul Edebiyatı kazanıp Isparta’dan ayrıldık.</p>
<p>Yeni tayin haberi annemle babamı Kütahya’ya uğurladıktan sonra, biz de Canan’la İstanbul’a gittik. Öyle çekilmez acıların günleriydi ki o günler, kalbim nasıl dayandı, bilmem.</p>
<p>Annem hiçbir vedaya dayanamaz. Böyleyken Kütahya’ya gideceği vakit ne kadar metin görünüyordu. Yalandı. Benden ayrılır ayrılmaz yıldırım gibi kalbine düşecek acıyı gizleyen bir buluttu.</p>
<p>Vedanın kollarında ben, kaybolmaktan korkan küçük bir kız çocuğuydum. Böyle hissetmiştim, annem bunu sezmiş, sonunda birbirimizin kollarında kaybolur gibi ağlamıştık. Demiştim ki ona, “Ölüm nedir biraz öğreneyim diye, senden ayrılıyorum.” Elini ağzıma kapamıştı, ağlarken gülümsemeye çalışarak. Hiçbir yüz ağlarken gülümseyen annemin yüzü kadar güzel, hiçbir yürek onun hafif yüreği kadar âşık olunmaya layık olamazdı.</p>
<p>Sonunda gitti, ölerek ve öldürerek beni.</p>
<p>Canan bütün gün bana gül yağı aramış. Ben o vedanın ardından gamlı bir hazan gibi içime gömülürken, o, bir teselli bulmak adına belki de, benim en sevdiğim renk olan koyu buhurumeryem tonunda gülyağı aramış. Gül şeklinde bir şişede buhurumeryem renginde gülyağı… Bir dost tarafından teselli edilmekten, içtenlikle verilen sevgiden daha büyük hediye ne olsun? Öyle sıkı kucaklamıştım ki onu, annemin kollarında kaybolur gibi, ağlarken, o da benim için benim gibi nasıl da ağlamıştı.</p>
<p>Derken Isparta’ya veda vakti de geliverdi. İstanbul’u ilk defa görecektim. Ama İstanbul’a dair ne merak, ne hayret, ne de yâranlık taşıyacak takati yoktu kalbimin. Bir ömre bedel aşkların toprağı olan İstanbul’a karşı beslenecek böyle bir gaflet olamazdı; ama ben mazurdum; ailemden ayrılmıştım, şimdi Mevhibe teyzeden ve bütün sevgili hatıraların şehrinden ayrılıyordum.</p>
<p>Son kez dönüp ardıma baktığımda, annemin şiir defterinden ezberlediğim, Ahmet Gazali’ye ait o unutulmaz dörtlüğü fısıldamıştım geçtiğim şehirlerin (varsa) kalbine: “Senin gönlün daima meshur ve musahhardır mazursun- gamın ne olduğunu asla bilemedin mazursun.”</p>
<p>Yolculuk boyunca Canan kendi halime bırakmıştı beni. Hiçbir şeyin bana ilişmemesini istediğimi sezmişti. Öylece susuyor, ama kalbimizin içinde söylenen nice hüzünlü cümleyi bir fotoğraf karesi olup canlanan hatıralar eşliğinde tekrarlayıp duruyorduk.</p>
<p>O yolculukta bir kırılan aynaydı zaman elimde. Zamanın kırılan, dağılıp uzaklaşan halini ilk defa böyle derinden fark ediyordum. Kırılan aynanın bana verdiği hüzünden başka bir şey göremiyor, duyamıyorum; bir romandaki hâyal gibiyim, öyle hissediyordum. Otobüsün teybinde Gülden Karaböcek’in incecik mızraklar gibi insanın kalbine saplanıveren, hüzne müptela o esrik sesi, bir yarayı acımasızca genişleten rüzgâr gibi dokunuyordu bana. Yolculuk boyunca suskun, nasıl da beliriyor belirecek olan ve nasıl da olgunlaşıyor kendinden başka hiçbir şeyi umursamadan, diye düşünüyordum. Sevgiler, hasretler, kim bilir daha ne serüvenlerden geçirecek beni ve daha ne kadar ağırlaşacak…</p>
<p>Olgunlaşmanın durduğu nokta ölüm olmalı. Demek ki beliren, içine aldığı varlık yaşadıkça kendi yolunda ilerleyecek gizlice. Ve demek ki diyordum, benim ömrümü öçöne alan esrar hasret olacak imiş&#8230;</p>
<p>Hasretin, hüznün sancılarıyla beliren düşünceler kalbimi öyle yordu ki gözlerimi yumup bir rehavet düşünde kaybolmak istedim. Annemin, babamın, Mevhibe teyzenin hâyali beliriverdi gözlerimin içinde. Her veda kucaklaşmasını yeniden yaşadım. Mevhibe teyzenin buğulu gözleri daha derinden işledi içime. Sonra titreyen güçsüz elleri ellerime uzandı, küçük bir defter bıraktı avuçlarıma: “Dün gece senin için hazırladım” dedi, titreyen tatlı sesi, “seversin” diye ekledi sonra.</p>
<p>Defterini çıkardım. “Çiçekler Arasında.” Anlattığı ve benim tekrar tekrar dinlemekten usanmadığım çiçeklerin hikâyelerini kendi el yazısıyla bir araya getirmiş… Mor menekşe çiçeklerin şeyhi olan gülün dergâhına varır, boynun eğer, derman umar. Gül, “Rengini gamlı kılan, yapraklarını perdeleyen dert nedir ki?” diye sorar. Menekşe, muhabbet bağından hicran dağına nasıl atıldığını, ona muhabbet bağını hatırlatan nağmelerini işittikçe gömleğinin yakasını nasıl yırttığını anlatır… Gül menekşenin derdini dinlerken kimselere faş etmediği gizli derdi şahlanır içinde. O dert öyle üstüne varır ki gülün, çaresizlikten titrer incecik gövdesi ve hüznün gözyaşları beliriverir yapraklarında. Derdinin, çaresizliğinin fark edilmesinden korkar da “Dermanını derdinde ara, git artık” der menekşeye. Menekşe ayrılırken cüret edip güle yapraklarında beliren damlaların ne olduğun sorar. Gizler derdini gül, “O çiy damlaları benim tacımdır” der. O günden sonra dert gülün tacı olur.</p>
<p>O defteri okudukça geri dönmek isterdim, Mevhibe teyzeye dönmek; bir pervane gibi çırpındı durdu içimde bu arzu.</p>
<p>Derken İstanbul, çiçekleri bir bir kabul edip dertlerini dinlerken kendi derdini gizlemek için ter döken gül gibi, derdimi içine alan bir fânus oldu.</p>
<p>İstanbul… şairlerin müstesna cümlelerinde Leyla gibi bir mâşuk şehir. Ne ki acılarıma, hasretlerime metelik vermeyen umursamaz bir çehreyle karşıladı beni. İstanbul’u kendime benzettim; bir kalbi varsa o da kırıktı. Onun da hasretini çektiği sevgilileri, uzaklaşan güzellikleri, bir aynada kırılan vakitleri vardı. Öyle ya, esenliğinden çalınmış bir şehir ne kadar teselli edebilir içinde başka şehirlerin hatıralarını taşıyan kırık bir kalbi?</p>
<p>Peçesi indirilmiş, sonra da, uğrunda ölüme yürüyen âşıkların hatıralarını taşıyan güzelliğinden yüzçevirilmiş müstesna bir dilberin hüznü vardı İstanbul’un çehresinde. Derken, benim hasretlerim, kalbimin melûl ezgileri onun buruk akşamlarına karıştı; hem öyle bir karıştı ki bir daha çıkamadım içinden.</p>
<p>Konakladığım son şehir oldu İstanbul.</p>
<p>Sonra, ömrümün geri kalan hasretlerini, ayrılıklarını iyice derinleştirerek içimdeki yerlerini sağlamlaştıran gamsız bir el oldu. Canan fakülteyi bitirip Isparta’ya döndü. Her mektubuyla yaramı derinleştiren sevgili oldu.</p>
<p>Mevhibe teyze ölümsüzlükten gönlümde bâki kalan eşsiz bir kuşa dönüştü, süzüldü durdu içimde.</p>
<p>Annem birkaç şehir daha gezdi babacığımın ardı sıra. Sonunda onun da yolculukları İstanbul’da ikmal oldu. Oysa biliyorum, o yollar kesilmedi içimizde. Geçmişte yaşanan tatlı bir huzurun odaları gibi içinde sakladı bizi. Ne hasretin hüznünden, ne hüznün gözyaşlarından kopamadık bir daha. Ömrümüz, mektupları, geçip giden zamanları bir kutsal metin gibi bağrına bastı. Biliyorum, annem, geçtiği şehirlerde kendi ruhunun yankısını bulduğu her şeye; bir sokağa, bir vaktin hatırasına dahi mektuplar yazdı gizlice. Bir anlık huzurlu hatırayı dahi özlemekten vazgeçmedi… biliyorum, kendi kalbimden biliyorum.</p>
<p>Ve işte saçlarımda berrak bir yaz gecesinin yıldızları gibi beliren senelerin ucunda ben, annemden yadigâr sandığın kıyısında, kalbimin üstünde çiçek bercesteleri, o hikâyenin başındayım hâla… Güneş ufkun eteklerinde hüzünlerden bir akşam bahçesi kurmayı sürüdüyor. O bahçede daha kaç akşam dayanır benim gülüm, bilemiyorum.</p>
<p><strong>Münire Daniş</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/cocuk-hikayeleri/kirik-aynalar.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İnsana Hayvanlık Dersi</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/trajik-hikayeler/insana-hayvanlik-dersi.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=insana-hayvanlik-dersi</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/trajik-hikayeler/insana-hayvanlik-dersi.htm#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 01 Mar 2010 09:02:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Otobiyografik]]></category>
		<category><![CDATA[Trajik Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[ahmet canbaba]]></category>
		<category><![CDATA[ahmet canbaba oku]]></category>
		<category><![CDATA[ahmet canbaba öykü]]></category>
		<category><![CDATA[canbaba hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[canbaba öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye gönder]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye yaz]]></category>
		<category><![CDATA[hikayecilerimiz]]></category>
		<category><![CDATA[ödüllü hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[öykü oku]]></category>
		<category><![CDATA[öykücülerimiz]]></category>
		<category><![CDATA[öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[türk öykücüleri]]></category>
		<category><![CDATA[türkçe öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[yeni öyküler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeoku.com/?p=557</guid>
		<description><![CDATA[Ahmet Canbaba
Onu ilk gördüğü anı unutamıyordu. Bir gazetede ‘ücretsiz teriyer verilecektir’ ilanını okuduğunda, hemen telefon etmiş, hayvanı görmek ve sahiplenmek istemişti. Bu hayvan sevgisini Can’a sevgili arkadaşı Meliha Yılmaz aşılamıştı. Oysa daha bir ay öncesine kadar Can’ında, canı kadar sevdiği bir teriyeri vardı. Daha iki aylıkken almış, üç yaşını henüz geçmişti ki bir parkta gezdirirken [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/man_and_dog_duck_hunting_lg.jpg" rel="lightbox[557]"><img class="alignright size-medium wp-image-558" style="border: 4px solid black; margin: 4px 4px;" title="man_and_dog_duck_hunting_lg" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/man_and_dog_duck_hunting_lg-300x198.jpg" alt="" width="300" height="198" /></a><span style="color: #808080;">Ahmet Canbaba</span></h2>
<p>Onu ilk gördüğü anı unutamıyordu. Bir gazetede ‘ücretsiz teriyer verilecektir’ ilanını okuduğunda, hemen telefon etmiş, hayvanı görmek ve sahiplenmek istemişti. Bu hayvan sevgisini Can’a sevgili arkadaşı Meliha Yılmaz aşılamıştı. Oysa daha bir ay öncesine kadar Can’ında, canı kadar sevdiği bir teriyeri vardı. Daha iki aylıkken almış, üç yaşını henüz geçmişti ki bir parkta gezdirirken kaybetmişlerdi.</p>
<p>Can gazetelerin evcil hayvanlar sütununda ilanlar vermiş, üzerinde ‘Gizem’ diye adı yazılı tasması ve kahverengi uzun kordonuyla birlikte kaybolan teriyerini bulup getirecek olanlara ödül vaat etmiş ama sevdiği Gizem’ini kimse geri getirmemişti. Evde Gizem’in büyük eksikliğini hissettiler. Gene de bir hayvan sahiplenmek için aile bireylerinin gözleri gazete sütunlarındaydı. Can ilanı okuduğunda Gizem geldi gözlerinin önüne. Beyaz tüylerinin ortasına dikilmiş düğme gibi bir burun ve kömür karası gözleri burnunda tütüyordu Can’ın. Gizem nasılda uysaldı, nasılda enerjikti. Can bir şey söylediğinde tüylerle yarı kapanmış gözlerini açar küçük başını yana eğerek büyük bir adam gibi dinlerdi.<br />
<span id="more-557"></span></p>
<p>Can yeni sahiplenecekleri köpeği almaya ailecek gittiler. Köpeği verecek aile, Can ailesinin hayvan sever olduklarına kanaat getirdikten sonra, Tomi isimli köpeğini severek vermiş, ‘diğer kardeşlerini de başka hayvan severlere verdim, buda size kısmetmiş’ diyerek vedalaştılar.</p>
<p>Can ailesi mütevazı bir yaşam içersinde bir oğlu, bir kızı ve sevgili eşi Suna Hanımla birlikte birde canları gibi sevdikleri ‘Tomi’leri vardı. Tomi’yi sahiplendiklerinin belki de ikinci seneleriydi. İki aylıkken almışlar her türlü bilgi ve göreneği Tomi, Can ailesinden öğrenmişti. Can ailesinin en büyük dilekleri mutluluklarına bir gölge düşmemesiydi. Tanrının kendilerini kazadan beladan korumasıydı.</p>
<p>Hoş Can Bey namaz kılmıyordu ama, orucunu tutar zekâtını, fitresini verirdi. Ailecek çiçekleri, hayvanları ve doğayı severlerdi. Canları gibi sevdikleri birde Tomi’leri vardı artık. Tomi bütün aile bireylerinin maskotu olmuştu.</p>
<p>Canın çocukları Tomi ile arkadaştılar. Çocuklar saklanınca Tomi bulur, çocuklar şarkı söylesin, Tomi de ritimli havlayarak çocuklara eşlik ederdi. Kalk desen kalkar, yat desen yatardı. Otur desen oturur, arka ayakları üzerine kalkar, iki eleri ile selama dururdu.</p>
<p>Tomi’nin balkonda bir kulübesi vardı. Balkon kapısını açıp git yat dediklerinde gidip yatardı. Bazen de Can’ın çocukları ile oyunu yarım kaldığında balkona çıkmamak için direnirdi. Tomi’nin üzülmemesi için çocuklar Tomi’yle biraz daha ilgilenmek zorunda kalırlardı.</p>
<p>Canın bitişik komşuları, Tomi’nin balkon kapısını açtıracağı zamanki havlamasından bıkmışlar, kaç sefer komşularının Tomi’den şikâyetlerini dinlemişti Can ailesi. Üstelik Tomi yüzünden komşuları ile araları da açılmıştı.</p>
<p>On yedi ağustos gece geç saatlere kadar oturan Can ailesi, tüm olup biteceklerden habersiz derin bir uykuya dalmışlardı. Tüm apartman sakinleri derin bir uykudaydı. Yalnız Tomi de bir huzursuzluk vardı. Durmadan havlıyordu. Bu havlamadan balkonun bitişiğindeki Can’ın komşusu rahatsız olmuş, yatak odasındaki pencereyi açıp yüksek sesle Tomi’ye havlamaması için bağırmıştı ki, bir sarsıntıyla kendine gelip, çoluk çocuğuyla kendisini dışarıya zor atmıştı.</p>
<p>Geçmişte Tomi’nin havlamasından dolayı Can ailesiyle araları açık olan komşuları şimdi Tomi’yi bir kahraman gibi görüyorlardı. Tomi büyük bir gürültüyle yıkılan binanın enkazları arasında kendini koruyabilecek bir boşluk bulmuş, o boşlukta sıkışıp kalmıştı. Can ailesinden depremde kurtulan olmamıştı. Geç yatmaya ve ağır uykuya yenik düşmüşlerdi. Tomi bir bacağının incinmesinin verdiği acı ile durmadan havlıyor, öldüklerinden haberi olmayan sahiplerinin gelip kendisini kurtarmalarını bekliyordu belki de. Depremin üçüncü günü kurtarma ekiplerinden bir grup Tomi’nin sesini duyar. Uzun bir uğraşıdan sonra Tomi göçük altından kurtarılır. Kendini kurtaran ekiplerin elinden kurtulan Tomi tekrar göçük altındaki enkazlara doğru koşar, kendini çıkardıkları boşluğa gelip havlamaya başlar. Bir şeyler anlatmaktadır sanki, kendisini kurtaran insanlara.</p>
<p>Tom’inin yardımıyla cesetlere ulaşılır ama Tomi’nin havlaması ile belirttiği feryadı durmaz. İnsanlar, yıkık enkazın çevresinden ayrılmayan Tomi’ye su ve yiyecek verirler. Tomi hiç birini yemez, ekmekten aştan kesilmiştir. Herkes sahibine karşı olan sadakatinden bahsetmektedir Tomi’nin.</p>
<p>Bir gün köpek seven bir aile gelir Tomi’yi sahiplenmek ister. Tomi gitmemek için direnmesine rağmen, söküp almak isterler o ortamdan Tomi’yi. Tomi’yi sahiplenmek isteyen ailede, hayvanları çok sevmektedir. Tomi’nin gitmemek için direnmesi karşısında bir hayvan psikologuna ihtiyacı vardır diye düşünürler. Ama günümüzde böyle düşünmeyi bile toplum lüks olarak karşılamaktadır. Deprem kalabalığında düşüncelerini yüksek sesle söyleyen aileye bir sürü serzenişler gelir. Yeni sahiplenenler söylenenlerin hiçbirisine aldırış etmezler. Tomi’yi bir hayvan hastanesine götürürler. Büyük bir itina ile ayağı sarılır nede olsa incinmiştir. Sonrada psikolojik tedaviye başlarlar ama psikolog yapacağı tedaviden ümitsizdir.Tomi’yi sahip-lenenlere ; ‘Tomi’nin belirli bir yaşın üzerinde olduğu ve ölen ailelere karşı kemikleşmiş sonsuz bir bağlılık ve sevgi oluşturduğu gerekçesiyle’:</p>
<p>“- Siz zorunlu bağlasanız bile zaptedemezsiniz” der.</p>
<p>Tomi’nin ayağı kısa sürede iyileşmiş ama Tomi’nin gözyaşları hiç dinmemiş üzüntüsü bir türlü giderilememiştir.</p>
<p>Şirin bir bahçe içersindeki üç katlı tripleks villa da kendisine ayrılan mekânda hiçte rahat değildir. Kendisine verilen hiçbir şeyi yememektedir. Yeni sahibi evin hizmetçisine tembih ettiğinden, Tomi her gün gezmeye götürülmekte, iştah açıcı ilaçları günü gününe verilmektedir.</p>
<p>Deprem üzerinden yirmi gün gibi bir zaman geçmiştir. Bir gün hizmetçinin, Tomi’nin odasındaki pencereyi açık unutmasından yararlanan Tomi evden kaçmış, sahiplenen aile tüm aramalara rağmen bulamamış, Tomi den ümitlerini kesmişlerdir.</p>
<p>Aradan birkaç gün geçer, Tomi’yi sahiplenen yeni aileye bir haber gelir. Tomi depremle yıkılmış enkazın orada görülmüştür. Aile büyük bir sevinçle yıkılmış binanın bulunduğu enkazın önüne gelir. Enkazın çevresinde çok ararlar Tomiyi. Yeni sahiplenen aile bireylerinden biri, ilerisi karanlık bir boşluğun ağzında Yatan Tomi’yi fark eder. Tomi kurtarıldığı boşluğun ağzında kaskatı kesilmiş yatmaktadır. Tomi ölmüştür. Ölmekte ne kelime, Tomi intihar etmiştir sanki. Sanki Tomi’nin annesi, babası bir köpek değildir. Tomi, uğruna intihar ettiği ailenin bir ferdidir.</p>
<p>Tomi’nin ölüsünü bulan ailenin etrafında toplanan semtin çocukları:</p>
<p>“-Tomi birkaç gündür buradan hiç ayrılmıyordu, ne verdiysek yemedi” dediler.</p>
<p>Tomi’yi sahiplenen ailede Tomi’nin intihar ettiğine karar verir, ‘işte köpeklerdeki insan sevgisi‘ diye düşünür ve göz yaşına boğulurlar.</p>
<p>Köpek bir hayvanlık dersi vermiştir insanlara. İnsanların insanlara ‘bir insanlık dersi’ veremediği böyle bir zamanda, Tomi’nin bu davranışına insanların şapka çıkarması gerekmez mi? Toplumda bu davranışın kutsallığını kaç kişi anlamıştır acaba!&#8230;</p>
<p><strong>Ahmet Canbaba</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/trajik-hikayeler/insana-hayvanlik-dersi.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Harika İkili</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/mizahi-hikayeler/harika-ikili.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=harika-ikili</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/mizahi-hikayeler/harika-ikili.htm#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 25 Feb 2010 15:03:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mizahi Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Trajik Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[fantezi hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[fantezi hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[geveze biletçi]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye türleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikayelerimiz]]></category>
		<category><![CDATA[iffet oral]]></category>
		<category><![CDATA[iffet oral öykü]]></category>
		<category><![CDATA[kel fodul]]></category>
		<category><![CDATA[laf sokmak]]></category>
		<category><![CDATA[laf sokuşturmak]]></category>
		<category><![CDATA[öykü oku]]></category>
		<category><![CDATA[türk hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[yeni hikayeler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeoku.com/?p=536</guid>
		<description><![CDATA[İffet Oral
Saat yediyi çoktan geçtiğine göre belediye otobüsünü kaçırdık; halk otobüsünün geveze biletçisi ile yine çene yarıştırmak zorunda kalacağız.
Adam hem kel; hem foduldu.
Gevezeliğinin yanında sözünü bilmezliği de cabasıydı. Yolcuların sitemlerine pişkin pişkin cevaplar verir, sıkışıklıktan, havasızlıktan zaten bitap düşmüş insancıklara laf sokuşturmaya bayılırdı. Sanki evindeymiş gibi serildiği koltuğunda; serçe parmağıyla kah burnunu; kah kulağını karıştırır; [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><span style="color: #808080;"><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/366388071_3c4df9aab1.jpg" rel="lightbox[536]"><img class="alignright size-medium wp-image-537" style="border: 4px solid black; margin: 4px;" title="366388071_3c4df9aab1" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/366388071_3c4df9aab1-300x200.jpg" alt="" width="300" height="200" /></a>İffet Oral</span></h2>
<p>Saat yediyi çoktan geçtiğine göre belediye otobüsünü kaçırdık; halk otobüsünün geveze biletçisi ile yine çene yarıştırmak zorunda kalacağız.</p>
<p>Adam hem kel; hem foduldu.</p>
<p>Gevezeliğinin yanında sözünü bilmezliği de cabasıydı. Yolcuların sitemlerine pişkin pişkin cevaplar verir, sıkışıklıktan, havasızlıktan zaten bitap düşmüş insancıklara laf sokuşturmaya bayılırdı. Sanki evindeymiş gibi serildiği koltuğunda; serçe parmağıyla kah burnunu; kah kulağını karıştırır; sonra güya-kimseye fark ettirmeden parmağını pantolonuna silerdi.<br />
<span id="more-536"></span><br />
Salih Bey bileti kutuya atar atmaz adamın suratını görmemek için ona sırtını döner, otobüsün iç kısımlarına doğru ilerlerdik. Biletçinin gerildiği koltuğa yayvan göbeğini nasıl sığdırdığını merak ettiğimden koltuğunu gizlice kontrol ederdim. Tabanlarına bastığı ayakkabılarından taşan ayak kokusunu alınca otobüsün havasının niçin bu halde olduğunu anlardım. Otobüse haddinden fazla yolcu doldurmanın garip bir zevki olmalı ki alınması gereken yolcunun en az iki katı tıkıştırılırdı. Doğacak şikayetleri önlemek için de her şey normalmiş gibi davranılır, hatta üste çıkılırdı.</p>
<p>Yayvan göbekli biletçinin, yolcuları gereksiz ve vıcık vıcık bakışlarla süzmesi ise otobüsün havasını iyice dayanılmaz bir hale getirirdi.</p>
<p>Salih Bey&#8217;e şimdiye kadar bir günümüz bile ayrı geçmemiştir. Her yere birlikte çıkarız. Ben olmadan şuradan şuraya gitmez. Bazen alelacele çıkar evden. Farkında olmadan beni incitir, bana kaba saba davranır için için kızdırır. Ama normal zamanlarda beni ne kadar önemsediğini benimle bizzat kendisinin ilgilendiğini de doğrusu inkâr edemem.</p>
<p>Ama bugün yaptığı gibi hiç böyle sabahı köründe bir köşede yalnız bırakmamıştı beni. Deli doludur ama ciğerlidir. Çok bekletmez bilirim. Birazdan harıl harıl gelir. Vakit onun için altındır. Onca yıldır beraberiz bir kere bile işine geç kalmamıştır.</p>
<p>Vakte gerekli titizliği göstermeyenlere çok kızar. Ama onları incitmemek için -bence çok gereksiz- bir ihtimam gösterir. &#8220;Canım kardeşim, ya vaktinde gel; ya da gelebileceğin vakti ver.&#8221; der, gecikenin yanağına kızgınlıktan çok nasihat yüklü minik bir şamar atardı.</p>
<p>Benim aslında bu saatlerde evde onu bekliyor olmam gerekirdi. Ama o gökkuşağı gibi adamdır. Her an her türlü güzelliği sergiler de ruhunuz duymaz. Abarttığımı, sanıyorsanız; bunun canlı şahidi karısı ve iki kızıdır.</p>
<p>Yaptığı sıra dışılıklarla ev halkını şaşkınlıktan şaşkınlığa sürükler. Dedikodu olmasın. -Başka kimse görmediği için söylüyorum.- Gül mevsimi girince şu, eliyle diktiği güllerin ilk açanını alır. Koynuna sokar karısına götürürdü.</p>
<p>Şu anda burada bulunmamla ilgili aklıma hiçbir mantıklı sebep gelmiyor. Ama o hep şöyle der hayatta çok fazla mantık aramak insanı mutsuz eder. Kim bilir yine ne muziplikler kurmuştur. Geçen bahar nerelerden bulup buluşturduğunu bilemediğim; sitenin bahçesine elleriyle diktiği sardunyaların, güllerin, karanfillerin, kadifelerin kokusu öylesine harmanlaşmış ki baygınlık veriyor desem mübalağa olmaz.</p>
<p>Ben öyle karışık kokulardan hazzetmem benim kokum bana hastır.</p>
<p>Her sabah işe giderken; diktiği çiçeklerin diplerini kontrol eder, sararmış yapraklarını budar, biraz boynu bükülenlere destek yapardı. Bütün bunları yaparken sanki anlıyormuş gibi-çiçeklerle konuşurdu. Bak, kaç gün oldu hala açmamışsın. Ne o moraller bozulmuş. Oo bu ne güzellik? Bu günkü tuhaflık sadece bulunduğum yerden değil etrafımdan da kaynaklanıyordu. Beni öyle bir yere bıraktılar ki sanki geleni gideni, gireni çıkanı göreyim de ona haber vereyim diye. Bilmiyorlar mı, o dedikodudan, gıybetten, yalandan yılandan kaçar gibi kaçar&#8230; Bulunduğu sohbette konuşmanın yönü biraz dedikoduya kaysa; hemen bilindik öksürüğü tutar; konuşanlar istemeyerek de olsa lafı değiştirmek zorunda kalırdı. Öksürük işe yaramazsa, &#8220;Ben mutfağa çayları tazelemeye gidiyorum&#8221; diye, imalı bir tonla seslenirdi.</p>
<p>&#8220;Bütün bunları sen nerden biliyorsun&#8221; diyeceksiniz? Diyorum ya biz ayrılmaz ikiliyiz. Gideceğimiz yere karısı olmadan bile gider; ama bensiz asla gitmez.</p>
<p>Fakat bugün sanki garipmişim gibi beni niçin böylece bıraktı, hiç ama hiçbir anlam veremiyorum. Çünkü garip, yalnız birini gördü mü; onun yalnızlığını gidermek, yardımcı olabilmek için-bence-nerdeyse saçmalardı.</p>
<p>Karısı kaç defa ocakta pişen yemeği, gardırobundaki en yeni takım elbisesini; tanıştığı bir muhtaca götürmek üzereyken asansörde yakalamıştı onu. Ama engel olmak ne mümkün!</p>
<p>Emekliliğinin ikinci yılı, boş kalmayı boş yaşamak olarak gördüğünden; bir şirkette tekrar işe başlamıştı. Şirkettekiler daha ikinci günden onun sohbetlerinin hastası olmuşlar, sabah çaylarını onun simitleri olmadan içemiyorlardı.</p>
<p>Bir gün karısıyla konuşurken duydum.</p>
<p>&#8220;Binlerce şükür, Allah bize her şeyi nasibetti. Diyorum ki şirketten alacağım aylığı ihtiyacı olanlara ikram edelim.&#8221; Sadece apartmanda değil, bugün sitede de bir gayri tabilik esiyor. Ortalığa telaş hâkim, herkes herkese bir şeyler anlatmaya çalışıyor. Mesele neyse, herkes itirazlarda yine. Hiç kimsenin kimseyi dinlediği yok. Şaşkın ördekler misali oradan oraya koşuşturuyorlar.</p>
<p>Bu sitedekileri iyi tanırım. Olur olmaz, incir çekirdeğini doldurmayan meseleler için farfara yaparlar. Ama endişeye gerek yok Salih Bey şimdi gelir, meseleyi halleder.</p>
<p>Herkesin kanına girmekte üstüne yoktur onun. Allem eder, kallem eder, onları yatıştırır. Apartmandakileri hatta sitedekileri öylesine alıştırmıştır ki dert dinlemeye; ben ona &#8220;Marko Paşa&#8221;derim o duymasa da.</p>
<p>Evlenecekler, ev alacaklar, ev kiralayacaklar, boşanacaklar, boşanmış da kocasıyla yeniden barışacaklar, işe girecekler, çalıştığı işten ayrılacaklar; köprüden önce son çıkış gibi gördükleri Salih Bey&#8217;e danışır ve öyle karar verirlerdi. O hepsini ilk defa dinleyen birinin ilgi ve iştahı ile dinler; yönlendirirdi.</p>
<p>Karısı haklı olarak, zaman zaman; &#8220;sana ne herkesin evinden işinden?&#8221; diye yalancıktan çıkışırdı. Ona buna yardım etme de karısının da ondan aşağı kalır yanı yoktu.</p>
<p>Fakat o da ne; Salih Bey&#8217;in geçen sene tazelediği çimlerin renginde, tuhaf bir araba geldi apartmanın önüne. Arabanın arkası neredeyse kızını okula götüren minibüs kadar uzun ve yanları açık, üstü kapalıydı.</p>
<p>Garip. Daha önce rastlamadığım bir model. Halbuki onun favori modeli hep Passat&#8217;tır.</p>
<p>Biraz önce başıboş karıncalar gibi nereye koşuşturduğu belli olmayan gittikçe de artan kalabalık mıknatısla çekilmişçesine koştu ve bulduğu her türlü boşluktan arabaya yapıştı. Neden bilmiyorum ama herkes feryad-ı figanda.</p>
<p>Salih Bey&#8217;in apartmanın girişi güzel görünsün diye bin bir güçlükle yerleştirdiği- yerleştirirken belini incittiği- iki saksı azmanının arasından artık kalabalığın sadece ayakkabılarını görebiliyordum.</p>
<p>Ne kadar bakımsız, ilgi gösterilmemiş, kirli, pasaklılardı. Döndüm, kendime baktım. Onunla tanışalı bu üçüncü yıl olmasına rağmen şuradakilerin çoğundan yeni ve sağlam görünüyordum.</p>
<p>Salih Bey&#8217;in temizlik konusundaki tezahürü bendim. Öyle bayramda seyranda değil her daim temiz ve bakımlıydı. Adamın mayasında vardı bu.</p>
<p>Çevresi temiz olmalı, evi temiz olmalı, arabası temiz olmalı, kalbi temiz olmalı; hepsinden önemlisi ben temiz olmalıydım.<br />
Üzerimde sağ ayağının hafiften içe basan izinden başkaca bir eskime emaresi bulamazsınız. Rengim, cilam, derim alındığı günkü tazeliğindedir.</p>
<p>Geçen akşam eve epey yorgun geldi. Bağcıklarımı çözerken her zamanki cevvalliğini göremedim. Hatta ilk defa çömelerek beni çıkarmaya çalıştı.</p>
<p>Eğildiğinde gördüm soğuk soğuk terlediğini. Ama hiçbir şey belli etmeden geçti, salondaki koltuğuna oturdu.</p>
<p>Hala anlamış değilim apartmanın önüne neden bırakılmış olduğumu&#8230;</p>
<p><strong>İffet Oral</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/mizahi-hikayeler/harika-ikili.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Oymalı Sandıkta Vurulan Çocuk</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/alternatif-tarih-hikayeleri/oymali-sandikta-vurulan-cocuk.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=oymali-sandikta-vurulan-cocuk</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/alternatif-tarih-hikayeleri/oymali-sandikta-vurulan-cocuk.htm#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 15 Feb 2010 15:32:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Alternatif Tarih Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Tarihi Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Trajik Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[1971 mayıs]]></category>
		<category><![CDATA[ankara kalesi]]></category>
		<category><![CDATA[elveda alyoşa]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[kırk ikindi]]></category>
		<category><![CDATA[Oya Baydar]]></category>
		<category><![CDATA[oya baydar hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[oya baydar öykü]]></category>
		<category><![CDATA[öykü oku]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=243</guid>
		<description><![CDATA[Oya Baydar
Yumuşak basamaklı kaldırımların ufak tefek taşlarının üstünden atlaya atlaya kaleye tırmanır yokuş. İki yakalı çarşının bittiği yerde, hani suyu akmayan çeşme vardır ya, tam orada, gecekondu mahallelerine doğru üç koldan uzanır. Turistik kilimlerin renklerinin yoksul gelinlerin çeyiz düşlerine karıştığı dükkanlarda, pembe atlas yorganlar, dumanı gelmeyen süslü nargilelerle, tespihlerle, tavlalarla iç içe&#8230;
Oymalı tahta sandıkların kapağını [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><span style="color: #888888;"><a href="../wp-content/uploads/IZMIR-SOKAK-ESKI-EVLER-ESKI-KAMYON-1970-LER.jpg" rel="lightbox[243]"><img class="alignright size-medium wp-image-326" title="IZMIR-SOKAK-ESKI-EVLER-ESKI-KAMYON-1970-LER" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/IZMIR-SOKAK-ESKI-EVLER-ESKI-KAMYON-1970-LER-197x300.jpg" alt="" width="197" height="300" /></a><strong>Oya Baydar</strong></span></h2>
<p>Yumuşak basamaklı kaldırımların ufak tefek taşlarının üstünden atlaya atlaya kaleye tırmanır yokuş. İki yakalı çarşının bittiği yerde, hani suyu akmayan çeşme vardır ya, tam orada, gecekondu mahallelerine doğru üç koldan uzanır. Turistik kilimlerin renklerinin yoksul gelinlerin çeyiz düşlerine karıştığı dükkanlarda, pembe atlas yorganlar, dumanı gelmeyen süslü nargilelerle, tespihlerle, tavlalarla iç içe&#8230;</p>
<p>Oymalı tahta sandıkların kapağını açtın mı, hafif bir çürük elma ve tahta kepeği kokusu. Masal kuşlarıyla güvercinlerin, lalelerle şakayıkların, asma yapraklarıyla salkımların ve büklümlerin iç içe geçtiği, köknar ve ceviz dünyası.</p>
<p>Bir kuş uçtu uçacak sandığın kapağından. Sarmaşık güllerinin arasından fırlayıp kondu konacak avucumuza. &#8220;Kötü şeyler hep başkalarının başına gelir.&#8221; Nargilelerin, kilimlerin, boyalı beşiklerin ve güllü sandıkların arasından, geçmiş on beş yılın ardından sarı badanalı köhne evlerin numaralarını okuya okuya tırmanıyoruz yokuşu. Elinde büyük bir ebe hanım çantası. Yüzün solgun mu solgun.</p>
<p>-Bir gün mutlaka bir tahta sandık almalıyım.<br />
-Kötü şeyler hep başkalarının başına gelir sanırız degil mi?<br />
-Bir saatte biter her şey. Sonra hiç olmamış, hiç yaşanmamış gibi. Biliyor musun, param olunca mutlaka bir oymalı sandık alacağım buradan. Şu  güvercinli olanı.<br />
-Sen daha önce hiç?..<br />
-İki kez. İlkinde çok korktum. Bütün kadınlar korkar. Her şey çabucak olup bitti. Müthiş bir ferahlama duydum ardından. Ürperiyorum. Ankara&#8217;da, mayıs günleri bazan böyle ılık ve nemli olur. Sağanak boşandı boşanacak. Ferahlama duymuş muydum gerçekten? Kötü bir yalan mı yoksa bu da?<br />
-Darbe olmasaydı&#8230; Yani demek istiyorum ki, tutuklanma korkusu falan olmasaydı da aldıracak mıydın?<br />
-Bilmiyorum. Evet&#8230; Hayır&#8230; Bilmiyorum.<br />
<span id="more-243"></span></p>
<p>Şu sarı badanalı ev olmalı. Tahta sandıklar kuşlarıyla, çiçekleriyle, elma, reçine, naftalin kokularıyla aşağıda kaldı. Zümrütüanka kuşları tutsak oldukları tahtalardan kopup uçamadılar. Güvercinler fıskiyelere kavuşamadı. Sarmaşıklar, güller, laleler delemedi tahtaları.</p>
<p>Belki bu gece, belki yarın, şafaktan önceki koyu karanlıkta gelecekler. Haki elbiseleri, haki yüzleri, haki cipleri, tomsonlarıyla&#8230; Ayak sesleri kuşkulu uykuları hançerleyecek. Uzun uzun çalınan kapılar, dipçik sesleri, silah şakırtıları&#8230; Işıksız pencerelerden perde arkalarından bakan, sürgülü kapılara kulaklarını dayayan komşuların yarattığı bencil yalnızlık. İnsanın kendisiyle, inançlarıyla, namusuyla, tüm hayatıyla hesaplaşma anı. Kitaplar, çekmecelerdeki kağıtlar, halıların altı, çöp tenekelerinin içi. Hiçbir şey aranmadan, hiçbir şey bulunmadan didik didik edilen evler, hayatlar, anılar; kıskançlıkla kendinize sakladığınız, yalnız sizin olmasını istediğiniz her şey. Eski bir aşk mektubu, bir kuru yaprak, üzerine gelişigüzel notlar alınmış bir kağıt parçası, kapıcının getirdiği alışveriş pusulası, not defteriniz, birkaç hatıra fotoğrafı.</p>
<p>Sizin olan, saklı, güzel, sıcak olan ne varsa hepsi, şimdi vatan hainleri yakalamaya çıkmış şu insanların hazinesidir artık. İnsan sıcaklığı, sevgi, duygu, inanç, umut, delil dosyalarının soğuk karanlığının malıdır çoktan. Özenle toplanıp büyütülmüş anılar, dostluklar, sevgiler, yazılar, kitaplar, sevdiğiniz, inandığınız her şey sorgu ve işkence odalarının soğuk karanlığında çıkar karşınıza. &#8220;Çocuk doğamaz, çocuk doğmamalı, çocuk karışmamalı bu insansızlığa, bu cinayetlere!</p>
<p>1971 Mayısı bitti bitecek. Kırk ikindiler başladı başlayacak. Yaz yaklaşıyor demektir.</p>
<p>-Hadi bas zile.<br />
-Sen bas.<br />
-En zor olan bu mu?</p>
<p>Sarı badanalı evin ağır ağır açılan kapısı, ağırlaşan bir hüzünle tırmandığımız tahta merdivenler. &#8220;Biz buraya bir çocuk öldürmeye mi gelmiştik, yoksa bir çocuk kaçırmaya mı işkence odalarından, silahların gölgesinden, geceyarısı korkularından?&#8221;</p>
<p>Gazetelerin akşam baskılarında yeni tutuklama haberleri: &#8220;Yazıyor! On kişinin daha tutuklandığını yazıyor; &#8220;İşçilerin grevi bıraktığını yazıyor!&#8221; Yüzün alabildiğine solgun. Avucumda sıktığım elin buz gibi. Bebeğini aldıran bütün kadınların yalnızlığıyla yalnızsın. Biraz ileride, şurada, Sıhhiye dolmuşları. Bir gün oymalı sandığı alabilirsin, şuradan dolmuşa yükleyiveririm.</p>
<p>&#8220;Yazıyor, yazıyor, yeni tutuklamaları yazıyor!&#8221;<br />
-İyi ki aldırdık çocuğu.<br />
Ölü bir kuş, sandığın oymalarından yere düşüyor. Eğilip avucuma alıyorum.<br />
Buz gibi.</p>
<p>20 Ağustos 1980</p>
<p>Ne süslü nargileler, ne kilimler, ne de oymalı sandıkların kuşları&#8230; Hiçbir şey değişmemiş burada. Ne ikide birde ayağımıza takılan ufak taşlar, ne suyu akmayan çeşme, ne de dolmuşlar&#8230;</p>
<p>Zaman tırmanamamış kaleye tırmanan yokuşu. Yaşamımızın, anılarımızın, ölülerimizin üzerinden geçmiş de, bu yokuştan geçememiş on yıl. Tahta sandıkların oymalarına, kilimlerin atkılarına, tespih tanelerine sıkışıp kalmış. Boyalı beşiklere uzanıp derin bir uykuya dalmış burada zaman. On yıl önce, şu sarı boyalı evdeki kasap doktorun leğenine bıraktığımız çocuk nasıl yaşlanmadıysa, nasıl değişmediyse ve nasıl varolmadıysa, tıpkı öyle&#8230;</p>
<p>Bir çocuk, bunca ızır zıvırın masal dünyasına dalıp gitmiş turistleri çekiştiriyor. On yaşında kadar olmalı. Yoksa burada, kaleye tırmanan bu yokuşta, zaman bu çocuk mu? Şu zümrütüanka kuşlu, üzüm salkımlı oymalı sandığa artık hiç ilgi duymamak mı zaman? On yıl önce istediğimiz, sevdiğimiz her şeye yabancılaşmak mı? On yıl önce korktuğumuz şeylerden korkmamak mı? Gazetelerin değişen başlıkları ve gazeteci çocukların değişmeyen bağırışları mı burada zaman? &#8220;Dün de yedi kişinin vurulduğunu yazıyor. Anarşiyi yazıyor. Teröristleri yazıyor.!&#8221;</p>
<p>Koşarak iniyor yokuşu. Taa kalenin oradan kopup gelen bir korku gibi&#8230; Ardından kovalayanları görmüyorum. Sonradan öğrendim üç el ateş edildiğini. Sadece sol yanımda boğuk bir gürültü duydum ben. Kaleden koşarak inen korku şimdi tam önümde, kuşlu üzümlü sandığın yanında uzanmış yatıyor.</p>
<p>On yıl önce burada, bu yokuşta bıraktığımız, şu yerde yatan genç ölü olmasın! Hani kanları oymalı kuşun kanadına bulaşmış olan. Kanları üzüm salkımlarının arasından, 1 Mayıs&#8217;larda göğsüne iliştirdiği kızıl karanfillerin saplarından süzülen&#8230;</p>
<p>Dükkanların önünde bir sessiz telaş, cankurtaran çığlıkları, polis düdükleri. İlk korku geçince canlanan kalabalık. Kuşlu sandıkla genç ölünün çevresinde daralan çember. &#8220;On yıl önce bu çocuk burada yatmıyordu. On yıl önce doğmamış bir çocuğu öldürmeye gidiyorduk biz. Oymalı sandıklara kan bulaşmamıştı daha&#8230;&#8221;</p>
<p>İki saat sonra doktordon çıktığımızda yüzün sapsarıydı, elin soğuktu.</p>
<p>&#8220;İyi ki aldırdın çocuğu.&#8221;</p>
<p>Şimdi şurada, dükkanla kaldırımın arasında, oymalı sandığın hemen önünde yatıyor çocuk. Eli kaldırımın kenarından aşağıya sarkıyor.</p>
<p>&#8220;İyi ki doğurmamışsın çocuğu. Nasıl olsa böyle ölecek olduktan sonra&#8230;&#8221;</p>
<p>Oymalı sandık -en güzeli, en özenlisi- orada tam önümde, ölünün hemen yanında. Üstelik kuş kanat çırpa çırpa neredeyse kopacak tahtalardan. Şu bir türlü yağamayan yağmuru yağdırmak için bulutları gagasıyla delmeye fırlayacak. Üstelik tahta karanfiller kan rengiyle kızarmış. Üstelik tam istediğim boyda, tam istediğim gibi çürük elma kokulu&#8230;</p>
<p>&#8220;Yazıyor, dün yine yedi kişinin öldürüldüğünü yazıyor. Anarşistleri yazıyor.&#8221;</p>
<p>Keşke doğursaydın çocuğu. Bunca genç ölüye inat, hayatı sona erdirenlere inat, şu yokuştan geçmeyen zamana inat, korkulu, acılı olacağını şimdiden sezdiğimiz geleceğimize inat, keşke doğursaydın çocuğu!</p>
<p>Temmuz 1984, Marburg</p>
<p>Basamak basamak kaldırımlara yayılmış cafeler arasından, ufak tefek taşları zorlaya zorlaya, Ortaçağ sokaklarına sarıla sarıla Marburg Kalesine tırmanır yokuş. Ne tahta oymalı sandıklar, ne nargileler, ne kilimler, ne bağırarak gazete satan küçük çocuklar, ne yerde yatan ölü, ne korku. Zengin vitrinli mağazalar, dünyanın dört bir yanından gelmiş tüm zenginlikler, antikacılar, donuk bir mutluluk, miskin bir güvenlik duygusu onun yerine.</p>
<p>Şu küçücük meydandan daha önce de geçtik miydi seninle? Suyu akmayan, taşı kırık çeşme değil bu. Ortasında göğe uçmaya hazırlanan bronz melekle, dört bir yanından bol bol akan sularla bizim çeşmelerimize benzemeyen bir çeşme. Yine de aynı yeri, aynı anı, aynı şeyi bir başka hayatta yaşamışlık duygusu&#8230;</p>
<p>-Yokuşa dayanamıyorum artık.</p>
<p>Rengin uçuk, göğsün inip kalkıyor. Biz böyle bir yokuşu, bir başka yerde, bir başka zaman, hiç nefeslenmeden&#8230;</p>
<p>-On beş yıl önce miydi?<br />
-On dört.<br />
-Yaşlanmışız.</p>
<p>Yokuşlar, kaleler, kentler, çeşmeler yaşlanmış. Oymalı tahta sandıklar, oymalardaki kuşlar, karanfiller yaşlanmış. Şu gotik binalar, şu Ortaçağ çarşıları, şu çarmıha gerili İsa yaşlanmış. Yaşlanmayan, bir sarı badanalı evde doktor leğenine bıraktığımız cenin, hayır çocuk, bir de oymalı sandıkta vurulan&#8230; Şurada uzanmış yatıyor işte. Hong-Kong malı ucuz elbiselerin altında. Yüzü biraz daha sarı, teni biraz daha açık renk. &#8220;Eli kaldırımın kenarından sarkıyordu. Buz gibiydi.&#8221;</p>
<p>-Bunlar Punk&#8217;lar. Yeni Hipi&#8217;ler yani.</p>
<p>Sana anlatabilmek isterdim: Ben o yokuşa on yıl sonra bir kez daha uğradım. Kaleye tırmanan yokuşa, kürtaj olduğun, hayır, çocuğu bıraktığımız evin oraya&#8230; Bir genci öldürdüler o gün. İşte tıpkı böyle yatıyordu o da. Bu yaşlardaydı tam. Nedense anlatamıyorum. Eline uzanıyorum. Elin soğuk. O gün de böyle soğuktu.</p>
<p>-Yarın mı dönüyorsun Türkiye&#8217;ye?</p>
<p>Sessiz bir &#8220;Evet.&#8221;</p>
<p>Yokuşun sonundayız. Önümüzde yemyeşil parkıyla Marburg Kalesi. Yarın gideceksin. Geceyarıları yumruklanan kapılar, cip kornaları, hapisanelerin nizamiye kapılarında görüş günleri kaynaşması. &#8220;Yazıyor, yazıyor, üç idam kararı daha yazıyor. Yurt dışındaki vatan hainlerini yazıyor.&#8221;</p>
<p>Bütün yokuşlar, kalelere, saraylara, şatolara mı açılır?</p>
<p>&#8220;Kötü şeyler hep başkalarının başına mı gelir?&#8221;</p>
<p>-Keşke doğursaydım diye düşündüğüm oldu sonradan. Hele kendimi çok yalnız hissettiğim zamanlar. Hele sen de gittikten sonra.</p>
<p>-Yine de, gerçekçi olunursa, &#8220;İyi ki doğurmadın,&#8221; demek gerek.</p>
<p>&#8220;Gerçekçi olunursa!&#8221; Peki Almanya&#8217;nın ortasındaki bu yokuşun, bu kalenin, şurada yere sere serpe uzanmış Punk&#8217;ın şu süslü, oymalı, boyalı Ortaçağ evinin, şu Hong-Kong mallarının, şu acılı yüzlü İsa&#8217;ların ve yarın gerçeğe dönecek olan senin, bugün burada şu kale duvarlarının dibinde oluşumuzun ve içimizde taşıdığımız bunca ölünün, bunca acının gerçekle ne ilgisi var!</p>
<p>Gerçek oradaydı. On beş yıl önceki o yokuştaydı. Gelecekten korkulduğu için öldürülen, geleceğe güvensizliğimizin kurbanı olan doğmamış çocuktaydı gerçek. Gerçek orada, kalenin dibindeki yoksul gecekondularda, kaleye tırmanan yokuşun gürültücü kalabalığında, işkence odalarının soğuk boşluğunda, tutukevlerinin duvarlarının arkasında, fabrikaların paydos saatlerinde kalan öfkelerde;<br />
yeni yeni filizlenen grevlerdeydi.</p>
<p>-Gerçekçi olunursa, dönmem iyi.</p>
<p>Küçük bir çocuk Marburg Kalesinin parkında ağır, yeşil bir sessizliğin ortasında topa vura vura koşuyor. Topun üstünde kırmızı çiçek ve sarı ördek resimleri&#8230; Kırmızı çiçekler oymalı tahta sandıkların karanfillerine karışıyor. Sarı ördekler masal kuşlarına dönüşüyor. Bütün sürgün kentlerinin bütün kalelerine tırmanan yokuşlar Samanpazarı&#8217;nda toplanıyor, Ankara Kalesine yürüyor, büyük bir gümbürtüyle, bembeyaz bir zaman çığı gibi düşüyor üstümüze.</p>
<p>-Bugüne kadar sormamıştım hiç. Çocuk kimdendi?<br />
-Doğmadıktan sonra ne önemi var.</p>
<p>Yüzünde ufacık, gülümsemeyle esef arası bir bulutçuk: Tahta sandıkların ince oymalarındaki savruk bir bıçak izi gibi, Ankara&#8217;nın kırkikindilerini haber veren güleç yüzlü bulutlar gibi&#8230;</p>
<p><strong>Oya Baydar</strong><br />
&#8220;<em>Elveda Alyoşa</em>&#8221; kitabından&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/alternatif-tarih-hikayeleri/oymali-sandikta-vurulan-cocuk.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Gar</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/trajik-hikayeler/gar.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=gar</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/trajik-hikayeler/gar.htm#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 15 Feb 2010 08:13:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Otobiyografik]]></category>
		<category><![CDATA[Trajik Hikayeler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=214</guid>
		<description><![CDATA[Mehmet Güler
Gavsi, Gülbeyaz  adındaki nişanlısını yıllar önce Almanya&#8217;ya çalışmak üzere göndermişti.  Sözde, nişanlısı kısa sürede dönecek, kendisini de alıp oraya  götürecekti. Para kazanacaklar, bir yığın çocukları olacaktı.
Ne nişanlısı dönmüş, ne de kendisi gidebilmişti.
Ama Gavsi bir gün olsun ayrılmamıştı gardan.  Gülbeyaz&#8217;ın aynı istasyona dönüp geleceği, onu alıp Almanya&#8217;ya  götüreceği, orada evlenecekleri [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/114937778_cf93807d99.jpg" rel="lightbox[214]"><img class="alignright size-medium wp-image-349" style="border: 4px solid black;" title="114937778_cf93807d99" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/114937778_cf93807d99-300x193.jpg" alt="" width="300" height="193" /></a><span style="color: #808080;">Mehmet Güler</span></h2>
<p>Gavsi, Gülbeyaz  adındaki nişanlısını yıllar önce Almanya&#8217;ya çalışmak üzere göndermişti.  Sözde, nişanlısı kısa sürede dönecek, kendisini de alıp oraya  götürecekti. Para kazanacaklar, bir yığın çocukları olacaktı.<br />
Ne nişanlısı dönmüş, ne de kendisi gidebilmişti.</p>
<p>Ama Gavsi bir gün olsun ayrılmamıştı gardan.  Gülbeyaz&#8217;ın aynı istasyona dönüp geleceği, onu alıp Almanya&#8217;ya  götüreceği, orada evlenecekleri konusundaki inancını, umudunu hiç  yitirmemişti. Her gelen trende Gülbeyaz&#8217;ı beklemişti. Vagondan vagona  koşarak gelen yolcular içinde onu sormuştu:</p>
<p>- Gülbeyaz&#8217;ı gördünüz mü?<br />
- Gülbeyaz hangi trenle, dönecek?<br />
- Gülbeyaz benim burada beklediğimi biliyor, değil mi?<br />
- &#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;</p>
<p><span id="more-214"></span>Gülbeyaz&#8217;ı getirmeyen trenler Gavsi&#8217;nin ruhundaki özlemi  eksiltmemiş, umudunu tüketmemişti. Tersine daha da büyütmüştü. Tren  istasyonu burada olduğu, demiryolu buradan geçtiği sürece, bir başka  tren mutlaka getirecekti onu&#8230;</p>
<p>Bu gara bir kez uğrayıp da Gavsi&#8217;yi tanımamak olanaksızdı.  Gavsi&#8217;inin kimliği garla, garın kimliği Gavsi&#8217;yle bütünleşmiş gibiydi.</p>
<p>Gavsi, buraya demir attıktan sonra “Deli”ye çıkmıştı adı.  Garın değişmez, vazgeçilmez bir parçası olmuştu. Trenler gelip gitmediği  zamanlarda boş vagonlarda, bekleme salonlarında yatıp kalkardı.  Yolcuların verdiklerini yer, içerdi. Yiyecek veren olmazsa günlerce  kimseye açım, susuzum demez, onlardan bir şey istemezdi.</p>
<p>Deli Gavsi, kaytarıcı memurların, gar serserilerinin,  rötarlı tren bekleyenlerin en çok takıldığı, kafa bulduğu adamlardan  birisiydi. Onlara göre zaman ancak böyle bir deliye takılarak  tüketilirdi.<br />
Gavsi ise onların el, dil şakalarından hiç hoşlanmaz, bucak  bucak kaçardı. Kaçardı, ama gideceği bir başka yeri olmadığı için az  sonra gerisin geri gelirdi. Nişanlısının apansız dönüp geleceği umudu,  onun gar çevresinden uzaklaşmasını önlerdi. Takılmalar, şakalar da  kaldığı yerden sürerdi…</p>
<p>Kış olmasına karşın o gün hava güzeldi. Trenin gara girme  saati yaklaştıkça, Gavsi&#8217;nin de heyecanı artmaya başladı. İçi kıpır  kıpırdı. Evet, Gülbeyaz bu trenle mutlaka geliyordu. Nişanlın  gelemeyecek diyenler, onu görünce utanacaklardı. O, gelmek için böyle  güneşli bir hava seçmişti.<br />
Gavsi, trenin sesini dinleyerek gar binasının önünde volta  atmaya başladı. Takılanları duymazlıktan geldi.</p>
<p>Her zaman olduğu gibi trenin geliş saati yaklaştıkça, garın  önündeki kalabalık artmaya başladı. Nereden çıkıp geldiği belli olmayan  her yaştan, her kılıktan insanlar küme küme çoğaldı, anaforlar  oluşturdu. Elbette ki herkes Gavsi gibi nişanlısını beklemiyordu. Ama  herkesin kendine göre bir beklentisinin olduğu kesindi. Tren  penceresinden kendilerine gülümseyecek, el sallayacak anlık yüzlere  sevdalanan işsiz, serseri takımı çoktu. Trenler bu takım için hiçbir  şeyi getirmese de bir kavuşma sevinci, ayrılık hüznü çiziyordu içlerine.  Katılaşmış yüreklerini yumuşatıyor, donmuş ruhlarını devindiriyordu. Bu  da yetiyordu onlara.</p>
<p>Deli Gavsi, varıp tunç çanın önünde durdu. Denilebilir ki  trenler kadar bu tarihi çana da sevdalıydı Gavsi. Elbette ki ta  çocukluğundan kalan bir nedeni de vardı bunun… O zamanlar bu pirinç  çanın içindeki dil sökülmemiş, emekli edilip bir kenara itilmemişti.  Trenlerin gelişlerinde, kalkışlarında çalınırdı. Pos bıyıklı, kara,  kalın gocuklu, metal düğmeli, metal numaralı, başında ay yıldızlı  kasketi olan bir görevli yapardı bunu. Çanın içindeki dili, ucuna bağlı  bir zincirle dış duvarlarına vura vura sedalandırırdı. O koca çandan  temiz, metalik bir ses dalga dalga yayılır, tüm gar çevresine ulaşırdı.  Gavsi, çan çalan görevlinin yanına kadar sokulur, bu işi nasıl yaptığına  merakla bakar, görevliyi hayranlıkla izlerdi. Heyecandan heyecana  sürüklenirken, bir düşten çıkıp bir başka düşe geçerdi&#8230;</p>
<p>Gavsi, o zamanlar okul harçlığını çıkarmak için günün erken  saatlerinde trenden trene koşardı. Sesini tüm gürültüleri bastıracak  kadar yükseltirdi: “Okunmuş gazete!..” Vagon pencerelerinden önüne  atılan her eski gazete onu sevindirir, mutlu ederdi. Bu gazeteleri okul  harçlığına çevirmeden önce büyük bir açlıkla okurdu. Okuduğu yazıların  çoğu Gavsi&#8217;yi uçurur, başka diyarlara alıp götürürdü. Zaman zaman o çanı  tüm gücüyle çalmayı, koca kenti, trenleri susturduktan sonra  gazetelerden öğrendiklerini cümle âleme duyurmayı düşlerdi. Ama  yapamazdı. Ta o zamandan beri kendisini bazen bir çancı, bazen de çanın  kendisi olarak görürdü. Çanla kendisi aralarında tek bir ayrım vardı;  tunç çan içindekileri dışarıya sedalandırırdı, kendisi ise dışındakileri  içine&#8230;</p>
<p>Zaman içinde nedense bu güzel çanı, sesini, sedasını devre  dışı bırakmışlardı? Bununla da yetinmemişler, çanın içindeki dili söküp  almışlardı. O günden beri iğdiş edilmiş gibi bir boşlukta salınıp  durmuştu zavallı çan. Sesini, soluğunu, iniltisini, feryadını içine  akıtarak kocaman bir suskunluğun içinde boğulup gitmişti. Oysa çanlar  ses vermek, inlemek, ağlamak, sedasını dalga dalga yaymak, duyurmak için  varlardı. Sağırlaşmak, dilsizleşmek için değil…</p>
<p>Çan, devre dışı bırakıldığı günden beri tüm bu işleri ses  dağıtıcıları üstlenmişti. Oysa ruhsuzdu onların sesi, sedasızdı. Gavsi,  bir gün müdüre çıkıp, saygılarımı sunarım müdürüm demek, içinden  geçenleri bir bir anlatmak istiyordu. Sahi müdür dinler miydi kendisini?  Yok canım, nerede dinleyecekti. Deli Gavsi&#8217;yi şimdiye kadar kim  dinlemişti ki koca gar müdürü dinlesin? Dinlemediği gibi bir güzel de  kızar, tekme tokat dışarıya atardı. O çanın dilini söktüğü gibi ana  gövdesini de ortadan kaldırırdı. Sedasını beklediği çanın kendisinden de  olurdu.</p>
<p>Gavsi, gar müdürünün onu dinlemeyeceğini bile bile  söyleyeceklerini kafasında kuruyor, tren yolu boyu volta atarken  onlarca, yüzlerce kez yineleyip duruyordu. Dili dönüp de kafasındakileri  söyleyebilirse, belki bu çan yeniden devreye girerdi. Kim bilir, o  zaman bu sesi nişanlısı da duyardı. Gülbeyaz, buraların özlemine  dayanamaz, bir trene atladığı gibi çıkıp gelirdi…</p>
<p>Deli Gavsi&#8217;nin kendi kendine neler mırıldandığını  sorarlardı bazen. Ama söylemezdi. Sedasını kendi içinde biriktiren  dilsiz çanlar gibi kendi mırıltısıyla, iç sesiyle dolardı. Ama nedense  hiç taşmazdı.</p>
<p>Gavsi, yolcu beklerken azıcık zamanı oldu mu doğru bu çanın  altına gelir, kulağını ona verir, içinden gelen metalik sesleri ruhunun  derinliklerine doğru çekerek dinler, çanın içinden akan sesle birlikte  dağ, bayır, ova aşıp giderdi… Denilebilir ki bu çan ta çocukluğundan  beri onun tek sırdaşı, dostu, arkadaşıydı. Ama bunu bilmeyenler,  anlamayanlar Gavsi&#8217;yi parmaklarıyla gösterirler, bakın bakın, Deli Gavsi  yine boş çanı dinleyip duruyor derler, gülerlerdi&#8230; Dedikleri  kendilerine göre doğru olabilirdi. Ama Gavsi&#8217;ye göre doğru değildi.  Çünkü o, tarihi çanın sedası ile toprağın, suyun, gökyüzünün,  ayrılıkların, kavuşmaların, en çok da Gülbeyaz&#8217;ın sesini duyardı. Tüm  bunları ruhunda toplar, onunla birlikte kendine göre bir umut, direnç  cephesi oluştururdu. Bu yüzdendir ki yıllardır bu garda yaz-kış demeden,  aç, sefil, perişan, ama umutla dolaşıp dururdu&#8230;</p>
<p>Deli Gavsi, iyice dolup da taştığı zaman daha fazla  dayanamazdı. Gar müdavimlerinden bazılarını kolundan tutup tunç çanın  yanına götürürdü. İsterdi ki bu sesi onlar da duysun. Bu direnç, umut,  sevda cephesini kendisiyle birlikte onlar da paylaşsınlar.</p>
<p>“Gelin,” derdi. Şunun sesini siz de dinleyin. İnanın çok  seveceksiniz. Çünkü çok uzaklardan, derinlerden geliyor. Böyle bir sesi  hiç duymadınız. Trenlerin düdükleri, ayrılıkların acısı, kavuşmaların  sevinci var içinde. Dinleyin.<br />
Çoğu gelmezdi. Gelenler de biz ses mes duymuyoruz diyerek  hemen çekip giderlerdi.<br />
“Giderseniz gidin,” derdi onlara. “Zaten hangi sesi duydunuz  ki bunu duyasınız. Sizin gözleriniz kör, kulaklarınız sağır.”</p>
<p>Gar görevlilerinden hareket memuru Rıza Efendi, bir tarafı  yeşil, bir tarafı kırmızı yuvarlak yön levhasıyla her zamanki gibi treni  karşılamaya çıkmıştı. Deli Gavsi&#8217;nin çana kapanarak dinlediğini gördü.</p>
<p>“Yine ne dinliyorsun Gavsi Efendi,” dedi. “O çan nişanlın  Gülizar&#8217;dan haber mi veriyor sana?”<br />
Gavsi, çürük dişlerini göstererek kirli yüzüyle gülümsemeye  çalıştı. Ama yanıt vermedi.</p>
<p>Rıza Efendi uzaklaşınca Gavsi daha bir kapandı çanın  üstüne. Tüm bedeni, ruhu kocaman bir kulak olup çana yapıştı. Bugün daha  derinlerden, daha uzaklardan geliyordu onun sesi. Sadece uğuldayıp  inlemiyor, adeta konuşuyordu. Heyecanlandı. Gözlerini kapatıp kendini o  sese verdi. Çan, demiryollarından, tünellerden, dar geçitlerden,  koyaklardan, dağların doruklarından, bozkırlardan, ırmak boylarından,  şelalelerden topladığı onca sesi, sedayı içinden geçiriyor, sonra da  yavaş yavaş salarak Deli Gavsi&#8217;nin gönlüne akıtıyordu.</p>
<p>Tren saati yaklaştıkça heyecanlanan Gavsi, tunç çandan  gelen seslere de güvenip inanarak, nişanlısının bu trenle mutlaka  gelmekte olduğunu düşündü. Sevincinden hoplayıp zıplayarak yolcu  bekleyen kalabalığa doğru bağırarak koştu: “Geliyor! Gülbeyaz Geliyor!  Ayrılıklar bitti artık!..”</p>
<p>Gavsi&#8217;yi her gören şaşırdı. Çünkü onu bu kadar sevinçli hiç  görmemişlerdi. Kimi gülerek, kimi acıyarak, kimisi de inanarak Deli  Gavsi&#8217;ye baktı. Onunla yine dalga geçenler, alaya alanlar oldu. Ama  Gavsi bunların hiçbirine aldırmadı. Tam bu sırada da tren büyük  gürültülerle gara girdi.</p>
<p>Gavsi, treni bir baştan bir başa koşarak var gücüyle  bağırdı: “Gülbeyaz!.. Neredesin?..”<br />
Gavsi, Gülbeyaz&#8217;ı göremeyince büyük bir paniğe kapıldı.  Umutlarını yitirdikçe hırçınlaştı. Sesi kısıldı, dili, damağı kurudu.</p>
<p>Yolcu indirme, bindirme telaşı içindeki kalabalık kısa  sürede Gavsi&#8217;yi unuttu. Tren ince, uzun düdüğünü çalarak kalkmaya  hazırlanıyordu ki tarihi çan yılların suskunluğunu gidermek ister gibi  dalga dalga ses vermeye başladı. Herkes şaşırdı. Olağanüstü bir durum mu  vardı? Garın onca gürültüsü kesildi. Anaforlanıp duran kalabalık donup  kaldı. Unutulan, gar tarihinin derinliklerinde kalan bu sesi kör  kuyuların içinden çekip çıkartan, silip parlatan, yeniden yaşamın içine  salan kimdi?<br />
Sesin geldiği yöne baktılar. Deli Gavsi kaşla göz arasında  eline kırık bir ray demiri geçirmişti. Acı kuvvetini kullanarak onunla  çana yükleniyordu.<br />
Garda bulunan tüm görevliler dışarıya döküldü. Bu sırada saati  dolan tren yavaş yavaş kalktı, giderek hız aldı.<br />
Tren gardan çıktığı halde Gavsi o pirinç çanı dövmeyi  sürdürdü. Başta gar müdürü olmak üzere tüm görevliler, yolcusunu  karşılamaya, uğurlamaya gelenler, gar serserileri, dövülen pirinç çandan  yana koştular. Kısa sürede çanın ve Gavsi&#8217;nin çevresinde büyük bir  kalabalık oluşturdular.<br />
Gar müdürü dahil olmak üzere o demir parçasını Deli Gavsi&#8217;nin  elinden almaya çalıştılar. Gavsi elindeki demiri kimseye vermedi. Üstüne  her gelene saldırdı. Fırsat buldukça yeniden çanı sedalandırdı.</p>
<p>“Elinden bir kaza çıkmadan o demiri lütfen bırak diye  yalvardı gar müdürü.”<br />
“Bir şartla,” dedi Gavsi. “Gara tren gelirken, kalkarken bu  çanı çalmak istiyorum. Bunu da ben yapacağım. Gülbeyaz yine gelmedi. Ama  bu çanın sesini duyunca mutlaka gelecek.”<br />
Gar müdür biraz düşündükten sonra; “Peki,” dedi. “Meğer  istiyorsun, öyle olsun. Her trenin gelmesinde ve kalkmasında  çaldıracağım o çanı sana. Söz.”<br />
Gavsi, elindeki demiri kaldırıp attı. Açlıktan, susuzluktan,  yorgun düşmüş gibiydi. Ayakta daha fazla duramadı, tarihi çanın altına  yığılıp kaldı. Bir yandan da kirli yüzünü çamurlaştırarak ağlamaya  başladı: “Herkes aldattı beni. Herkes yalan söyledi…”</p>
<p>Gar  müdürü, verdiği sözü tuttu. O günden sonra ses dağıtıcılarını devreden  çıkardı. Tarihi çanın sökülen dili bulundu, yerine takıldı. Trenin  geliş, kalkış saatlerinde o tunç çanın çalınması görevi de Gavsi&#8217;ye  verildi.</p>
<p>Gavsi, zamanı kıl payı olsun şaşırmadan tarihi çanı gurbet  gurbet, hasret hasret, kavuşma kavuşma çaldı, sedalandırdı. Nişanlısının  döneceği konusundaki umudunu hiç yitirmedi. Ama o günden sonra her  gelen trene koşarak yolculardan Gülbeyaz&#8217;ı bir daha sormadı…</p>
<p><strong>Mehmet Güler</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/trajik-hikayeler/gar.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Beni Seven Bana Gelsin ya da Ben Kendimden Gideyim</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/spekulatif-kurgu-hikayeleri/beni-seven-bana-gelsin-ya-da-ben-kendimden-gideyim.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=beni-seven-bana-gelsin-ya-da-ben-kendimden-gideyim</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/spekulatif-kurgu-hikayeleri/beni-seven-bana-gelsin-ya-da-ben-kendimden-gideyim.htm#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 13 Feb 2010 15:04:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Klasik Öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[Otobiyografik]]></category>
		<category><![CDATA[Spekülatif Kurgu Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Trajik Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[bunalım hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[gerçek hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[gergin hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[güzel hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[hayat hikayesi]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye paylaş]]></category>
		<category><![CDATA[otobiyografik hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[umut taydaş hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[umut taydaş hikayeleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=19</guid>
		<description><![CDATA[Umut Taydaş
ziyadesiyle kişiler &#8220;kendilerine gelinmesini&#8221; pek sever, önemserler. gerçekten de önemli bir ihsas, değerli bir hissiyat, memnun edici bir oluştur bir insan için &#8220;kendisine gelinmesi&#8221;.  kişi kendini aziz hisseder, kendisine kıymet verildiğini düşünür. hele hele &#8220;misafir seven&#8221; bir kişisyse söz konusu, memnuniyetin ve doğal olarak egonun eriştiği hazzın daha yoğunlaşması mümkündür.
peki &#8220;beni seven bana gelsin&#8221; [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><span style="color: #808080;">Umut Taydaş</span></h2>
<p><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/depression.jpg" rel="lightbox[71]"><img class="alignright size-medium wp-image-459" style="border: 5px solid black;" title="depression" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/depression-300x235.jpg" alt="" width="300" height="235" /></a>ziyadesiyle kişiler &#8220;kendilerine gelinmesini&#8221; pek sever, önemserler. gerçekten de önemli bir ihsas, değerli bir hissiyat, memnun edici bir oluştur bir insan için &#8220;kendisine gelinmesi&#8221;.  kişi kendini aziz hisseder, kendisine kıymet verildiğini düşünür. hele hele &#8220;misafir seven&#8221; bir kişisyse söz konusu, memnuniyetin ve doğal olarak egonun eriştiği hazzın daha yoğunlaşması mümkündür.</p>
<p>peki &#8220;beni seven bana gelsin&#8221; doğru bir arzu ve bekleyiş midir? eğer herkes kendisine gelinmesini isterse, kimse kimseye yaklaşamaz gibi olur sonra. bunun böyle olmaması için, birilerinin kendilerinden vazgeçip, egolarını ve &#8220;kendilerine gelinmesi&#8221; dolayısıyla erişecekleri hazzı bir yana bırakıp, sevdiklerine gitmeleri gerekli.</p>
<p>kendinden vazgeçip sevdiklerine gitmek mi, oturup sevenlerinin gelmesini beklemek mi asıl saadet, olgun olanın seçeceği, onguna eriştiren hangisi?</p>
<p>derken kapı çaldı:<br />
<span id="more-71"></span></p>
<p>kapıyı çalan tomturbaz&#8217;dı ve acele etmeme gerek yoktu. yataktan zeybek ağırlığında kalktım. sabahın 9&#8242;u daha bitmeden, evde olduğumu tahmin ederek eve gelebilecek, kapıyı çalacak, benim &#8220;karşılamayı bilmez&#8221;liğimle sabahın 9&#8242;u bitmeden baş etmeyi göze alabilecek ve maalesef beni merak edip, belki özleyip, kapıma dayanabilecek tek insan tomturbaz&#8217;dı. bu günleri de görebileceğimi hiç tahmin etmezdim, tahmin edebilseydim belki bir çaresini arardım. uzun zamandır tomturbaz&#8217;dan başka arayıp soranım yok, alışmış olmalıydım. alışamadım. &#8220;bana gelinmesini&#8221;, yaşadığımı hissetmem için, arada bir yaşamam lâzım sanki. kendimi buna çok fena bağlamışım. &#8220;bana gelinmesini&#8221; çok sevmişim ve demek ki ihtiyacım da varmış. birden &#8220;gelinmez&#8221; kalınca, gerçekten bir evin bir insanı boğabileceğini, evden çıkıp da dışarılara kaçarsan, işte o dışardaki yalnızlığın boğmaktan beter, katiyyetle ruha tecavüz olduğunu tatbik ederek öğrenmiş oldum. biliyorum, &#8220;bana gelindiği gibi&#8221; kimseye gelinmemiştir. ya da sadece bana öyle gelmiştir. öylece gelmişlerdir. bu &#8220;gelinmeler&#8221;in doruğunda bir şevki tattığım için, artık hiç &#8220;gelinmez&#8221; olmanın yapabileceği tahribatı siz düşünün. &#8220;<em>ne de güzel gelirdin&#8230; gelir, olduğum yerden beni kımıldatmadan, beni alır, gidilebilecek en güzel yerlere götürürdün. o güzel yerlerden aslında hiç birine götürmeden ve hiç birinden diğerine götürmeden, hepsinde birden kalıvermemi sağlar, en güzel dünyam olurdun&#8230;.</em>&#8221; türk sanat müziği şarkısı olur mu bundan? ahmet özhan belki yapabillirdi. zil tekrar çaldı&#8230; tomturbaz.</p>
<p>&#8220;kafaya çok takıyorum herhalde&#8221; diye düşündüm, ama aslında bunları düşünürken terliklerimi aradığımı farkettim. öyleyse fazla düşünmüyor, terliklerimi ararken fırsattan istifade hem de düşünüyordum. düşündüğüm şeyler bir şeylere çare miydi peki? olsun ya da olmasın, bir düşünmek&#8217;in illa da çare olması gerekmiyor. &#8220;bin tane düşünürsün, bir tane bulursun&#8221; gibi kabullenmek ilâzım. düşündüğün kadar büyürsün. gerçi düşünme evrenin, senin entelektüel birikiminle alakâlıdır. lakin düşünmeden, birikime ihtiyacın olup olmadığını bile anlayamazsın. dolayısıyla düşünmek, ya da üşenmeyip gidip kapıyı açmak gerekli.</p>
<p>kapıyı açtım. görünende kimse yok. yoksa aklımın oyunu muydu bu? &#8220;bana gelindiğini&#8221; görmemek için &#8220;kimse yok&#8221; gibi mi görüyordum. bunu başkalarına da yaptım mı acaba? yaptıysam çok kırmışımdır kırılabilecek kim varsa.</p>
<p><em>- kimse var mı?</em></p>
<p>&#8216;kimse yok!&#8217;. var mı yoksa? yani yok da bir var değil midir? bu durum için de gerekli olduğunu varsayayım. acaba neden, &#8220;bana gelindiğini&#8221; görmek istemiyor olabilrim? çünkü korkuyor olabilirim. benim de onlara bana geldikleri gibi gelip gelmeyeceğimi bilmiyor, belki öğrenemiyorumdur, ondan. ben onlara gittiğimde, onlara nasıl gelirim? belki hissedemiyorum, hissetmeyle ilgili bir sorunum olabilir. anlatamazlar mı? illa ki benim mi hissetmem, uzaktan anlamam gerekli? her gittiğimde, &#8220;iyi ki geldin, çok mutlu oldum&#8221; diyemezler mi? sarıldıklarında anlamam gerekli, ama ya korkuyorsam?</p>
<p><em>- alooooo</em></p>
<p>bu defa ses geldi:</p>
<p><em>- yettim, yetiştim, dur celallenme. </em></p>
<p><em>- tomturbaz?</em></p>
<p><em>- oğlim, bu saatte sana benden başka kim gelir?</em></p>
<p><em>- &#8220;dinsizin hakkından imansız gelir*&#8221; &#8220;davulun sesi uzaktan hoş gelir*&#8221;, &#8220;belki şehre bir film gelir*&#8221; gerisi &#8220;hayal meyal gelir*&#8221;&#8230;</em></p>
<p><em>- nek&#8217;kader komigsin. nek&#8217;kadar ağlenceli.</em></p>
<p><em>- hoşgeldin.</em></p>
<p><em>- sağol. çok yoruldum. çok yamuldum.</em></p>
<p><em>- olur.</em></p>
<p><em>- ver bakalım malı.</em></p>
<p><em>- tertemiz. burda. senden başlıyorum.</em></p>
<p><em>- ilk bana geldiğin ve dibindeki pisliği bana vermediğin için teşekkürler.</em></p>
<p><em>- dur ama saçma oldu.</em></p>
<p><em>- niye yahu&#8230; önce ben&#8230;</em></p>
<p><em>- olmaz, yorgunluk kafama vurdu, sabah da yumırtayı çok yemişim, afallamışım. önce yukarı çıkmam lâzım.</em></p>
<p><em>- bir gün hepimiz yukarı çıkacağız, bu kadar acele etme, canın bedenindeyken yaşamaya bak.</em></p>
<p><em>- ay çok komig.</em></p>
<p><em>- ver malı geri.</em></p>
<p><em>- vermem. önce ben&#8230;</em></p>
<p><em>- oğlim laftan anlasana, geleceğim tekrar sana.</em></p>
<p><em>- dibindeki pisliği getirirsin bana.</em></p>
<p><em>- ver şunu, hadi gülüm. hadi&#8230;<br />
</em><br />
verdim&#8230; dibindeki pisliği kesin bana getirecekti. şimdi gidip en üst kattan su alacak önce, kovaya dolduracak, merdivenleri silecek, bana getirdiğinde kovanın dibinde bir dolu çamur, pislik olacak. apartmanı yıkasın diye, tomturbaz&#8217;a su vereceğim zaman kovayı bana verdiğinde, dibinde birikmiş olan bu pisliği nereye dökeceğimi şaşırıyorum. klozete dökünce, çok kötü görünüyor. sağa sola sıçrıyor dökerken, banyo berbat oluıyor.</p>
<p>gittiğine göre, en alt katı silmeye geldiğinde tekrar benim zilimi çalacaktı. demek ki bu gün, iki kere &#8220;gelen&#8221;im olacaktı ve daha fazla konuşabilecektim bir insanla, bir günde. aslında belli etmiyordum, belki belliydi, yine de tomturbaz&#8217;ın gelmesi çok önemliydi. çünkü evin kapısı ve zili vardı, zili kendim için çalıp, kapıyı kendime açmaktan bıkmıştım artık. işin kötüsü bunu kendime de belli etmiyordum. bu hep sorunum oluyor. bir şeyi anlıyorum, biliyorum ama kendime belli etmiyorum. birisi beni seviyor, birisi dostum oluyor, birileri beni arıyor, birisi bana çok geldi, geliyor ama ben bunu kendime belli etmiyorum. çünkü korkuyorum. bunları bilirsem bunlara alışırım. alıştığımda kaybedersem ve yalnız kalırsam diye korkuyorum&#8230; bu paradoksun üstesinden gelebilecek ve bana yardım edebilecek birisi umarım vardır. &#8220;yardım istemiyorum.&#8221; tomturbaz ikinci kez geldikten sonra, bir günde üçüncü kez gelmeyeceğini bildiğim için rahatlayacaktım. yani yalnız kaldığımı bilip, oturup, rutin üzülme ritüelimi yaşabilecektim. bu bir ayin gibidir. yalnız kaldığınıza inanır buna şartlanır ve o saatten sonra bir dahaki kımıldamanızın şart olduğu zamana kadar kımıldamaz, üzülürsünüz. buna başladınız mı bir daha bölünemez. yani şimdi ben içeri gidip, bu ayine başlasam, ikinci kez tomturbaz geldiğinde ona kapıyı açmayacağım ya da açsam bile yüzüne bakmayacağım, konuşmayacağım. o yüzden onun ikinci gelişine kadar, bana iyi geliyormuş olduğunu sandığım bir şeyler yaparak vakit geçirmem gerekliydi.</p>
<p>ben, bu gibi durumların ilacı olarak hep televizyonu veya futbolu kullanmışımdır. ikisi de bir nevi afyon. eskiden kitap okurdum. kitap ağır geliyordu, düşünmem gereken şeyler artıyor, evren genişliyordu o zaman, ve ben yalnız başıma büyük bir evrende çok perişan olurdum. okumayı bıraktım. &#8220;oturup habire televizyon izle öyleyse&#8230;&#8221; demek kolay, televizyonun bir sorunu var. günde yalnızca bir saat çalışıyor. sonra 23 saat dinlenmesi gerekiyor. o yüzden bu süreyi çok verimli kullanmalı, ikmal molası veren makinistler gibi, mola olarak ya da çölde su gibi kullanarak, bu &#8220;ilaç&#8221;tan maksimum faydayı sağlamalıyım. hali hazırda futbol da olmadığına göre, tek çarem televizyon. dilerim tomturbaz geç kalmaz. gelmesi 1 saat sürerse, bütün günü yalnızlıkta geçirebilirim.</p>
<p>yüzümü yıkadım. bundan çok hoşlandım. yatağımı düzledim, bu da güzeldi. odamı topladım. daha ne olsun. aslına bakarsan iyi vakit geçirmeyi sağlayacak bir sürü îhtimal vardı. sanırım bunların hepsini yalnız yapmaktan sıkılmıştım ben. koşup televizyonu açtım. ve futbol vardı. sabahın 9&#8242;u bitmeden üstelik. belki 9 bitmişti. farketmez. futbol bana neden iyi gelsin ki? ya da şöyle soranlar hep oldu &#8220;<em>futbolda ne var ki?</em>&#8220;. sormak kolay, ama şöyle demeye çalışayım. yalnız yaşıyorsan, yalnız kalıyorsan ve kalmalar çok ağır geliyorsa, düşüncede yalnızsan, bir şeylerin sana mutlaka &#8220;hisler&#8221; yaşatması gerekli. üzülmen, sevinmen, öfkelenmen, şaşırman, heyecanlanman, vakit geçirmen, takip etmen, tutunman, bir şeylere göre planlar yapman, bir şeylere alıştırman gerekli kendini. çünkü bunlar senin doğal ihiyacın. ben aradıklarımı futbolda bulmayı seçtim. futbolda buldum demiyorum ama bulmayı seçtim. bunun sebebini de düşünecek olursam tomturbaz gelir. acaba televizyonu kapatıp düşünsem mi? hayır. futbolu izlemek daha iyi. belki bir serbest vuruş olur, tam benim dediğim yere gönderir topu ya da tam benim vereceğim gibi bir pas verir. ya da bir gol olur, sevinirler&#8230; onların sevinmesi beni en çok mutlu eden. her insan sevinişinde onun yüzünü, onun hallerini, onun mutluluğunu görüyorum çünkü. kendime biraz daha dokunursam ağlayacağım. o yüzden sesi biraz daha açtım.</p>
<p>&#8220;<em>metin&#8230; oynuyor prekazi&#8217;ye&#8230; prekazi şık bir çalımla geçti, arkasına baktı, ilerliyor. sağdan koşan savaş, savaş bugün çok boş alan buldu, savaş&#8217;a oynamadı, prekazi ilerliyor. önünde goldbaek, onu da geçti, top açıldı&#8230; prekazi koşuyooor, yetişiyor. içerde tanju ve uğur var, prekazi ortalıyooor ve gooooooool. tanju attı. tanjuuu. kral attı&#8230;.</em>&#8221;</p>
<p>ulan ne gol be, üç yüz kere seyrederim. ama göstermezler. kuşları öldürüyorlar. kafeslere tıkıp tıkıp öldürüyorlar. bir ayda iki tane ölü muhabbet kuşu gördüm, ellerimde öldüler. arkadaşım gibiydi ikisi de. ben koymadım kafese onları, yalvararak öldüler. muhabbet kuşu kafesin dışında nasıl yaşar istanbul&#8217;da. ben bile yaşayabiliyorum belki, onlar da yaşar kim bilir? kuşları öldürüyorlar. az önce &#8220;tanju attı diyordum&#8221; &#8220;tanjuuu, tanjuuuu, tomturbaaaz&#8221;. kuşları öldürüyorlar değil, zil çalıyor hayvan kafa. tomturbaz ne dese haklı.</p>
<p>tek terlik koşup kapıyı açtım.</p>
<p><em>- biravo. tebrik ediyorum</em></p>
<p><em>- duymadım ya. televizyonun sesi&#8230;</em></p>
<p><em>- çok biravo sana. kış ulan, dondum kapıda.</em></p>
<p><em>- kusura bakma. ver aleti hemen doldurayım.</em></p>
<p><em>- buyur.</em></p>
<p><em>- al işte dibi pis. bunu diyorum işte.</em></p>
<p><em>- senin pisliğin, senin kapının önünü sildim.</em></p>
<p><em>- sensin pis.</em></p>
<p><em>- get, kafana vururum viledayı.</em></p>
<p><em>- eki eki&#8230;kah kah.</em></p>
<p><em>- bekliyürüm beyefendı.</em></p>
<p>aldım kovayı banyoya gittim. dibi pis. bu defa bir değişiklik yapmak istedi canım sonra. kovayı banyonun orta yerine boşalttım. suyun altına koydum. haydaa. televizyon açık kaldı. hemen gidip kapatmalıydım ki koştum kapattım, terliğimin tekini de buldum o sırada. oh, rahatladım. kovayı banyonun ortasına boşalttım ki, banyo berbat olsun, bana iş çıksın, zorunlu olarak banyoyu temizleyebileyim. mis gibi kokular olsun, hijyenikten sevinç olayım. annelerde var mı acaba bu, kadınlarda ya da? banyo temizliği yapanlar daha çok kadınlar olduğu için yani. her neyse bende var. banyoyu temizlediğimde her yer pırıl mırıl, misk gibi okuyor oluyor gibi oluyorsun ya lavaboyu falan, iç ferahlatıcı bir mevzu. derken doldu kova. kucakladım götürdüm. tamturbaz&#8217;a verdim.</p>
<p><em>- eline sağlık. sağol.</em></p>
<p><em>- recederim. her zaman.</em></p>
<p><em>- 5 milyon da merdiven parası topluyoruz.</em></p>
<p><em>- merdiven mi yaptırıyoruz?</em></p>
<p><em>- temizliğinin parası.</em></p>
<p><em>- artist miyiz bugün biraz?</em></p>
<p><em>- dondum diyorum, dışarı çok soğuk.</em></p>
<p><em>- öyle hakkatten.</em></p>
<p><em>- ev sıcaktır.</em></p>
<p><em>- fena değil idare ediyoruz.</em></p>
<p><em>- iyi öyleyse bari. 5 milyon var mı şimdi, yok mu?</em></p>
<p><em>- hah. dur getireyim bir dakika.</em></p>
<p>tamturbaz çok üşümüştü demek ki. ayakları su içinde akşama kadar. içeri gelesi, dinlenesi vardı biraz. &#8220;içeri gel&#8221; dese miydim? ama deseydim de, yalnız kalamazdım o zaman. o, ikinci kez kapıyı çalmıştı ve gittiğinde ben yalnız kalacaktım tamamen. aslında hiç istemiyordum yalnız kalmayı ama eninde sonunda yalnız kalacaktım. yalnız kalmaktan korkuyordum ve bu yüzden yalnız kalmayı seçiyordum. lanet olsun, birisi yardım etmeli. tamturbaz mıydı acaba yardım edecek olan? belki ilahi güçler göndermişti onu? yok yok, benim yalnız kalmam gerekliydi. pantolunumun cebine aceleyle daldırdım elimi. oh, hali hazırda 5 milyon. yani altı-üstü muhabbeti olmayacak. parayı alacak ve gidecek tomturbaz. tomturbaz gidecek oh. ama bir yandan da tomturbaz gidecek ve konuşacak hiç kimse kalmayacak of. televizyonun da 40 dakikası falan kalmıştır.</p>
<p>parayı uzattım:</p>
<p><em>- sağol.</em></p>
<p><em>- rica ederim tomturbaz.</em></p>
<p><em>- ay çok kibarsinız. çok naziksiniz yav.</em></p>
<p><em>- lisede ekskrim yaptım ben.</em></p>
<p><em>- bu göbeknen mi? ekiskrim mi? oy oy oy.</em></p>
<p><em>- bu kardeş göbek oğlum, yalnızlık göbeği, dost göbek, depresyon göbeği, sen ne anlarsın?</em></p>
<p><em>- tembel göbeği.</em></p>
<p><em>- kardeşim lan o benim, arkadaşım.</em></p>
<p><em>- uzatma arkadaşım, işim var.</em></p>
<p><em>- tamam, haydi kolay gelsin.</em></p>
<p><em>- sağol. haydi eyvallah.</em></p>
<p>kapattım kapıyı. televizyonun 40 dakikalık dostluk ömrü vardı, yalnız kalmıştım ve banyo pislik içindeydi.</p>
<p>gidip yattım.</p>
<p>tek çaremin sen olduğunu düşündüm yatarken. sen yalnızlığımı anlıyor, sarıyor sarmalıyor, beni her yerlere götürüyor, yanından ayırmıyordun. bir yalnızın &#8220;sen&#8221;&#8216;den başka arayacak kimi olurdu ki ve &#8220;sen&#8221;&#8216;ler yalnızları hiç yalnız bırakmazdı&#8230; uyanınca, &#8220;sen&#8221;i arayacaktım&#8230;<br />
&#8230;<br />
..<br />
.</p>
<p>Umut Taydaş<br />
09.01.2004<br />
(<a href="http://www.eksisozluk.com">ekşi sözlük</a>&#8216;ten alınmıştır)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/spekulatif-kurgu-hikayeleri/beni-seven-bana-gelsin-ya-da-ben-kendimden-gideyim.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İntiharı Soluyan Çiçek</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/romantik-hikayeler/intihari-soluyan-cicek.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=intihari-soluyan-cicek</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/romantik-hikayeler/intihari-soluyan-cicek.htm#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 12 Feb 2010 12:12:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Romantik Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Trajik Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[cinayet oku]]></category>
		<category><![CDATA[cinayet öyküleri]]></category>
		<category><![CDATA[hasan uygun hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[hasan uygun öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[türk öykücüleri]]></category>
		<category><![CDATA[türk öyküleri]]></category>
		<category><![CDATA[yeni türk hikayeleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=196</guid>
		<description><![CDATA[Hasan Uygun
Günlerdir bir an bile gözümü kırpmadan bakıyorum ona. İşimi, arkadaşlarımı, randevularımı, kısaca her şeyimi erteledim sırf bu yüzden. Bekliyorum… Bekliyorum. Bekliyorum, mutlaka konuşacak… Konuşacak ve bozulacak bu kara büyü.
Dışarıda, cadde boyunca kaldırımda dizilmiş çöpçüler, sonbahar mağlubu çınarların gövdelerini okşuyor, gözlerinden öpüyorlar sonra kupkuru dudaklarıyla. Hepsi duygulu, melankolik… Yerlerde binlerce ölü yaprak. Ölü yaprakların altındaysa [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/2531456673_f754312471.jpg" rel="lightbox[196]"><img class="alignright size-medium wp-image-359" style="border: 4px solid black;" title="2531456673_f754312471" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/2531456673_f754312471-225x300.jpg" alt="" width="225" height="300" /></a><span style="color: #808080;">Hasan Uygun</span></h2>
<p>Günlerdir bir an bile gözümü kırpmadan bakıyorum ona. İşimi, arkadaşlarımı, randevularımı, kısaca her şeyimi erteledim sırf bu yüzden. Bekliyorum… Bekliyorum. Bekliyorum, mutlaka konuşacak… Konuşacak ve bozulacak bu kara büyü.</p>
<p>Dışarıda, cadde boyunca kaldırımda dizilmiş çöpçüler, sonbahar mağlubu çınarların gövdelerini okşuyor, gözlerinden öpüyorlar sonra kupkuru dudaklarıyla. Hepsi duygulu, melankolik… Yerlerde binlerce ölü yaprak. Ölü yaprakların altındaysa çırpınan bir yürek. Çöpçüler, törensiz kaldırmak istemiyorlar, incitmek istemiyorlar ölü yürekleri, &#8220;Ölülerin de sevgiye ihtiyacı var,&#8221; diyor içlerinden biri.</p>
<p>Cadde boyunca sağa sola savrulan kuru yapraklar, hız tutkusuyla yanıp tutuşan sürücülerin kullandığı arabaların tekerlekleri altında eziliyor acı çekiyorlar biteviye. Acı yüreklerini dağlıyor, kanatlanıp uçuyorlar sonra arabaların hızıyla yarışırcasına.</p>
<p>Oysa sadece bir ay önce… Hatırlamak bile kor bir yürek yangını. Hiç yitirilmeyecek gibi duruyordu oysa, parmaklarımın arasından karışırken toprağa.<br />
İçeride, çatı katındaki evimde, yangın sonrası kül kokusunda her şey. Ve yıkıntıların arasında, hisli bir yürek; enkazın altında kurtarılmayı bekleyen. Yangında en son kurtarılacak olarak orta yerde, yaşam umudunu hâlâ kaybetmemiş, ‘sil baştan&#8217; cesareti olan ben.</p>
<p>Işık gözlerimi yakıyor. Bir dokunabilsem ışığa…<br />
<span id="more-196"></span></p>
<p>Oturduğum koltukta, putlaşan bedenimin taş gözleriyle ağlıyorum; gözlerim, gördüğü için lanetli. İki iri yağmur damlası, gökyüzünden süzülerek konuyor ve ıslatıyor yanaklarımı. Acı bir ıslaklık, yakıyor dokunduğu her yeri.<br />
Dolu kül tablalarına, boş sigara paketlerine, içki şişelerine takılıyor gözlerim sonra. Bunların hepsini nasıl tüketmiş olabilirim diye; aklım almıyor bir türlü!<br />
Hâlâ aynı şarkı. Müzik setimin CD çalıcısını iki gün önce –sanırım akşam üzereydi- ayarlamıştım.<br />
&#8220;Don&#8217;t let me down / Don&#8217;t let me down.&#8221;</p>
<p>Bu nakaratı işittiğim her saniye, salladığım bayrağın rengine bakıyor, rengini her gördüğümde ise yüreğimden bir şeyler bir daha asla yerine konmamacasına sökülüp atılıyor, bir daha iyileşmeyecek, kapanmayacak yaralar açılıyordu gözüm diye sakındığım bedeninde.</p>
<p>Geriye sayım çoktan başladı. Saatin tiktaklarını duyuyorum kulağımın dibinde. Duydukça geriliyor, bir yay gibi çatık kaşlarım. Damarlarım kurumuş, çatlamış toprağın üzerinde çılgın bir yarış halindeki yeşil ırmaklar gibi. Kabardıkça dalgaları, bentlerini yıkıyor umut diye, yayılıyor düzgün ovalara. Biliyorum, beni yutacak bu dalgalar, alıp götürecek kumların üzerinden sere serpe bedenimi; ama sen de kurtulamayacaksın yeşil köpüklerin gazabından; rotasını yitirmiş bir gemi gibi.</p>
<p>Kararımı verdim. Şu anda içimdeki bütün dinamitleri patlatabilirim. İnfilak korkusuyla yaşamaktansa, iradi müdahale hakkımı kullanmak, pimi çekmek, fitilin ucuna kibriti yaklaştırmak, onu tutuşturmak istiyorum içimdeki yangının özlemiyle. Yok oluşumu bitirmek, onunla bütünleşmekse, hayat verecekse eğer bana çatlamış dudakların, bırak o zaman sınır koyma bana; ne kadar hızlı ölürsek, o kadar acısız olacak paylaştığımız yazgı.</p>
<p>Acıktım… Sevişmek istiyorum… Neredesin ey kutsal ışık! Yolum neresi benim, nasıl girdim ben bu rüyaya? Ve niye bu kadar karanlık burası? Biraz bilincimi zorlasam, çıkışı bulurum belki; ama hayır! Şu anda hiçbir yere gidemem. Hiçbir şey yapamam. Ayak bileklerim acıyor çünkü. Hâlâ silinmedi bukağı izleri. Neden bu kadar uzun sürdü bu esaret? Zindanda unutulan tek mahkûm ben miyim yoksa?</p>
<p>Hayatımda büyük bir değişiklik olmalıydı –oldu da. Tekdüzeliğimi aşacak bir hareket; sessiz, içten bir kıpırdanış, ritmik bir devinim ya da deprem. (Hepsi aynı kapıya çıkmıyor mu sonuçta!) Bir başlangıç noktası. Elde bir sıfır… Kocaman bir sıfır! Her şey oradan başlamalıydı. Bir artı-sonsuz yolculuğuna duyulan özlemdi bu.</p>
<p>Ben böyle buldum. Bu kesinlikle benim isteğimin dışındaydı. Sarı… hiç ama hiç sevecen değildi. Biten, çıkmaz sokakların sapağındaki umutsuzluğu, kıstırılmışlığı anlatıyordu sanki. Kuruydu. Hem de kupkuru. Hayata dair hiçbir taşımıyordu.</p>
<p>İyi ama hangi elin marifetiyle gelmişti masamdaki vazoya!</p>
<p>Bugün biri daha öldü; ama artık şaşırmıyorum ölüme. Çünkü sona yazgılı her kuşun kaderi. Zaman bitesiye yaşanıyor bu gezegende. Ne kadar sıradan olursa olsun; ama öyle birden bire değil; can çekişerek… Ağlamaklı ses tonuyla, gözyaşlarını gizlemeden, salya sümük geliyor ölüm.</p>
<p>Hayır bu ölümler sıradan değil! Bu bir intihar! Yazgısı yağlı ilmeğe aşikâr yüreğin kara sevdası. Direnmek, bütün canlıların hâlâ koruyabildiği ender genlerden biri olsa gerek. Belki de bu yüzden, elinden geldikçe sonunu ertelemeye çalışıyor.</p>
<p>Duvar saatine bakarak, saniyesi saniyesine gözlemliyorum onu. Bu saatlerce, hatta günlerce sürüyor bazen.<br />
Bünyesi, önce damarlarına yürüyen suyu kusmaya başlıyor. Rengi soluklaşıyor sonra veremli hastalar gibi, kan tükürüyor tabağına ve ardından yeşil tonların kahverengiye yenilgisi; son perde ÖLÜM!</p>
<p>&#8220;Hayatımda büyük bir değişiklik gerek,&#8221; diye düşünmüştüm; seni tanımadan birkaç gün önce. Bir anlıktı… Hesapsızdı… Planlanmamıştı. İçmiştim… İçmiştin… İçmiştik. Beyoğlu&#8217;nda, gecenin bir vakti, gece yarısını geçmiştik hatta. Akordeonun nameli ezgisi, sarhoşluktan yıkılan bedenler ve yanan dudaklarda kor rengi ateşin. Mavi alevi tüm yangınların. Neden sonra bende bir cesaret. Daha önce hiç olmayanından. Ve o nameli ezginin tam ortasında, herkesin pür dikkat kesildiği yerde, yanlış basılan bir notanın utangaçlığında, senden yükselen &#8220;neden yaptın&#8221; sorusu.</p>
<p>Cevap vermek zorunda mıydım! Hayır! Fakat, faka bastım sende, ikimiz de istediğimiz halde. Ve ne kadar anlamsızdı aslında, bu soruyu soruş amacın. Sözsüz bir yakınlaşmayla, tensel bir bütünlüğe dönüşürken gecenin sağır vaktinde ateşe susamış bedenler, silinmişti aklımızdan zaten bütün nedenler. Ve gün ışırken Sarayburnu&#8217;nda, gemilere el sallarken yıkıntıların arasından, hiç yazılmamış bir hikâye kaldı bomboş avucumda.</p>
<p>Biliyorum, bütün hata bende. Yine ölçüyü kaçırdım besbelli. Günde yarım bardak su. Hatta iki günde bir de olabilir… Sonra güneşe çıkarmalıydım ara ara, sedefleri ışıldasın, gülümsesin diye sonbahara.</p>
<p>Hâlâ umudum var. Yaşatabilirim. Fakat birden bire suyunu kesmek de işe yaramayacak galiba? Uzun bir aradan sonra güneş… güneş çarptı biliyorum. Umudum kalmadı bahara.</p>
<p>İyi ama hatalarımızdan dönme şansı hiç mi tanınmayacak bize? Neden bu kadar çabuk yok oluyor her şey? Nedir bu baş döndürücü ritmi uzayın? Nasıl doğmalıyım dünyaya gelirsem bir daha? Peki hatalarımızdan dönme şansı hiç tanınmayacak mı bize? Neden bu kadar çabuk yok oluyor her şey?</p>
<p>&#8220;Bir gün masamdaki o kuru çiçekleri… Benden habersiz bana verilen; ama her baktığımda ölümü hatırlatan o sarı çiçekleri hiç acımadan çöpe fırlatıp yerine canlı, rengârenk açan bir çiçek satın alacağım çiçek pazarından. Hatta, bir değil birkaç tane. Masama, penceremin pervazına, elbise dolabıma; her köşesine odamın… baharı taşıyacağım,&#8221; diye söz vermiştim kendi kendime.</p>
<p>Biraz zamansızdı; ama çok değil. Senden birkaç gün önceydi sadece, o çiçeği gözüme kestirmem.</p>
<p>O sabah ne diye sormuştun o soruyu, hâlâ anlamıyorum. Elbette bütün çiçeklerin bir adı vardı. Ve olacaktı da. Ama onun adını öğrenememiştim işte. Çünkü soru sormayı öğretmediler bana. Yasaktı bizim alfabemizde bütün çiçek adları. Hem sorup öğrenseydim bile, yine unuturdum o an ve bu yüzdendi zaten dilimi lâl sanman.</p>
<p>&#8220;Bilmiyorum,&#8221; demek zorunda kaldım tabii eğer hatırlıyorsan. O anda yerin dibini boylamıştım; ama belli ki sen farkına varmadın. Ya da farkına vardığın halde, beni daha fazla utandırmamak için yeğlemiştin suskunluğu. Ancak bir dakika sonra, utançla kızaran gözlerimi kaldırıp gözlerine baktığımda, aslında ikimizin de aynı şeyi düşündüğünü anladım.</p>
<p>Aygülü olmalıydı bütün çiçek adları. Sen bir aygülüydün çünkü, ışığını aydan ödünç alan.</p>
<p>John Lennon dinliyor, bira içiyorduk ha bire. İsyankâr sesiyle Lennon, yine haykırıyordu sevgilisine on yedisinde âşık gibi; &#8220;Don&#8217;t let me down / Don&#8217;t let me down&#8221;.</p>
<p>Sen masanın bir ucunda, bense öbür ucunda. Birbirimize çok uzak ve çok yakındık aslında. Aygülü gibi mor ve beyazdı, neon ışıkları altında sedef saçların. Barın neon ışıkları yansıyordu gözlerine. Sen biten bir yolculuğun, sonu gelmiş bir yolun, sonunu kabul edememişlik duygusuyla içiyordun, deviriyordun ardı ardına bardakları. Kurumuş nehir yataklarında dolaşıyordun, yalınayak. Bense yolculuk arayışında bir derviş. Ve keşfedilecek bir kara parçası gibi duruyordun o an karşımda, tayfalarımı tek tek öldürmeme sebep olan. Kerem&#8217;ini yitirmiş Aslı, sudan çıkmış balık gibiydin karşımda, çırpınırken tutsak kaldığın kafeste yaralı kanatlarınla.</p>
<p>Ne diyebilirdim ki o an sana! O anda her şey akvaryum, yosunlu havuz, sera etkisiydi senin için. Ama sen de gördün değil mi? Her nehrin bittiği yerde yenisi başlayabiliyormuş pekâlâ. Yeter ki yüreğimiz hazır olsundu yolculuklara. Birlikte yarattığımız ve içinde boğulduğumuz nehirlerdeki zamansız yolculuklara.</p>
<p>Bu üzerindeki son yapraktı. Çaresi yok ÖLECEK! İntihar kokusu soluyor evimin her köşesi. Yaz bitti. Mevsim sonbahar. Nerden bilebilirdim ki, aygülünün mevsimlik bir çiçek olduğunu.</p>
<p><strong>Hasan Uygun</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/romantik-hikayeler/intihari-soluyan-cicek.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sonraki Son</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/romantik-hikayeler/sonraki-son.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=sonraki-son</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/romantik-hikayeler/sonraki-son.htm#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 12 Feb 2010 08:54:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Fantastik Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Romantik Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Trajik Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[accessibility]]></category>
		<category><![CDATA[banking]]></category>
		<category><![CDATA[bekçi hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[buy]]></category>
		<category><![CDATA[çekmeler]]></category>
		<category><![CDATA[çeşmeler]]></category>
		<category><![CDATA[clock]]></category>
		<category><![CDATA[epikur hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[hayaller ve gölgeler]]></category>
		<category><![CDATA[hayvan hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye dinle]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[köpek hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[öğrenci hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[sonraki son]]></category>
		<category><![CDATA[yeni hikayeler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=170</guid>
		<description><![CDATA[Hayaller Ve Gölgeler  15
Elindeki tebeşir tozunu üzerine silerken zil elinden kayıp aşağıya çiçeklerin üzerine düştü ama ancak yalnız gezen bir yarasanın duyabileceği kadar çınlayabildi. Tebeşir kokusu kalmış mı, diye parmaklarını kokladıktan sonra kendini duvardan aşağı sarkıtıp yavaşça yere bıraktı. Doğrulurken tıpkı filmlerdeki gibi başucunda elfeneriyle  -zamanı olsaydı bu hayali gaz lambasıyla değiştirecekti-  [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/779hourglass.jpg" rel="lightbox[170]"><img class="alignright size-medium wp-image-378" style="border: 4px solid black;" title="779hourglass" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/779hourglass-199x300.jpg" alt="" width="179" height="270" /></a>Hayaller Ve Gölgeler  15</strong></p>
<p>Elindeki tebeşir tozunu üzerine silerken zil elinden kayıp aşağıya çiçeklerin üzerine düştü ama ancak yalnız gezen bir yarasanın duyabileceği kadar çınlayabildi. Tebeşir kokusu kalmış mı, diye parmaklarını kokladıktan sonra kendini duvardan aşağı sarkıtıp yavaşça yere bıraktı. Doğrulurken tıpkı filmlerdeki gibi başucunda elfeneriyle  -zamanı olsaydı bu hayali gaz lambasıyla değiştirecekti-  bekçiyi ve köpekbalığı dişleriyle zili tutan köpeği göreceğini sanıyordu ama ikisi de yoktu. Oysa başucunda olacaklarından o kadar emindi ki, en azından gölgeleri vardır diye şöyle bir bakındı; “hayret”; sanki hiç olmamış gibi yoktular. Bu yokluk onu canlandırdı; zili çabucak yerden kapıp beline sokarak hemen giriş kapısına yöneldi. Bu arada bekçiyle ya da köpeğiyle, ya da hem bekçi hem de köpeğiyle her an karşılaşabilir olduğu için onları arıyormuş havasında yürüyordu. ( “Zilinizi düşürmüşsünüz&#8230;.” derdi artık herhalde.) Ama kimseye görünmemenin kaderini sevindireceğine inanınca, Tülay Hanım’la karşılaşma olasılığını sıfırlamakta olduğunu düşündü çocuksu bir hüzünle. Hemen hüznüne kızdı; yakalanırsa, “Sonuçta bir okul zilini çalmış&#8230;” olacağı için saçmaladığını söyledi -içindeki en gizli yoldan-  kendine.  “Evet, evet, zille yakalanmamalıyım!” diyerek zili belinden çıkarıp atmayı düşünürken, zil birden çalmaya başlayarak onu eleverecekmiş gibi korkutunca, koşmaya başladı.<br />
<span id="more-170"></span></p>
<p>Ve daha ikinci adımında köpeğin “Hav hav!” ları peşine takıldı. Kaçan ayaklara ayarlı kulaklarıyla hakkıyla “bekçi” olduğunu kanıtlayan köpeğin “Hav Hav” ları bir yandan aradaki mesafeyi kapatırken öte yandan  kaçışı destekliyordu. Korkudan mı, yaşından mı, yoksa köpek mi çok diriydi bilemiyordu ama aralarının ses hızıyla kapandığından adı kadar emindi. (Biz yine de adı konusunda emin olmayalım.)  Hayata tutunmak isteyen kulakları bekçinin “Kaçarsan ısırır!” diyen bağırışını duydu ama köpeğin, “Bence sen kaçmana bak” diyen sesi daha inandırıcıydı. Kaçmasına kaçıyordu da, derdi, bu hızla demir kapının parmaklıkları arasından geçip geçemeyeceği değil; geçemeyeceğiydi. Kulakları mahalle arkadaşlarının konuşmalarını aktarıyordu hızıyla koşut olarak: “Köpek de mi geçmiş; yapma ya!”, “Demek o kadar vahşiymiş; cık cık cık!”, “Parçalama okul sınırları içinde gerçekleşmiş; tamam!” Bu sonuncusu araya karışan bir polis telsizi oldu. Korkudan şişmiş olup geçemeyeceğine inansa da durup, “Tamam kaçmıyorum, ısırma! “ dese bile, arkasından 4&#215;4 nala gelen bu manyak işgüzar onu kapının demir parmaklıklarında rendelerdi. Bu nedenle durmadı; demir kapıya çarpar çarpmaz yapıştı, yapışınca da kendini bir şeyin içine tıkıştırırcasına parmaklıkların arasından neredeyse hem iteledi, hem çekiştirdi. Tam sınırı geçtiği sırada -koşucuların çıkışa hazırlanışlarına benzer  biçimde- avuçları yerde, sol bacağı dizinden bükük, sağ ayağını da dışarı, yani kendine çekecekken, “Havhav” lar adımı havada yakaladı. Ama yakalamasıyla demire çarpması biroldu ve dişler deriden çıkıp paçaya girdiler. Paçadan çekiştirilmek son dengesini de bozup onu büsbütün yere yapıştırınca başını çevirip arkasına bakmak zorunda kaldı. Ağzındaki paçavrayla parmaklıkların arasından geçmiş olup, hiç soluklanmadan kendisine bakan koca kafayı görünce, hızlı soluk alışverişleri suçlu görüntüsü vermesin diye nefesini tutmaya çalışıp bir kabustan uyanmak istedi -hangisi olursa olsun; herhangi bir kabustan.</p>
<p>“Gerek yok;” dedi Kocabaş yanına kadar gelerek, sonra salyalar arasından parlayan dişlerindeki paçadan parçayla yerdeki zili değiş tokuş yaparak her zamanki aralığından geçip görev yerine doğru dönerken başından kuyruğuna dek bilinçli, yıldız ve çiçek tribünlerini selamladı.</p>
<p>Rüyada olmadığını anladığına göre kimseye görünmeden (Bekçi neden ortalıkta görünmemişti sonra merak edilecekti.) geceyi bitiriyor olması her şeye karşın sevindiriciydi, ama şimdi canı sevinemeyeceği kadar çok yanıyordu. (Sonra sevinilecekti.) Kaderine yakışır bir çabayla yerden paça parçasını alıp yavaş yavaş ayağa kalktı, ama iki adım attıktan sonra topallamaya başlayınca karanlık bir sokağa saptı, bir an durup geride bıraktığı akustiği dinledi; kayda değer bir yankı yoktu; topallamaya devam etti.</p>
<p>Heyecanı hafiflediğinde gelen gören var mı diye arkasına baktı. Evet vardı; durdu. Ve tanıdı; yine o çocukluk gölgesiydi. Kendisine yardım etmediği, en azından eşlik etmediği için ona kızmalı mıydı, yoksa onu da üzdüğü için hüzünlenmeli miydi bilemedi. Gölge mahalle çıkışına gelince durdu. Bir şey söyleyecek mi diye bekledi ama belki gölgesi de onun bir şey söylemesini bekler gibiydi; ne söyleyeceğini bilemedi susup durmaya devam ettiler. Bunun vedalaşma olduğunu anladığında son kez bakarak selam verdi, sonra “Çok acımıyor&#8230;” izlenimi verecek şekilde hafif sekerek yürüdü. Ama unutmanın acısıyla hatırlamanın acısı birbirine karıştığı için ayağı onu taşımak istemiyordu; mahalleden uzaklaşır uzaklaşmaz kendini, yüküyle topallığı arasına bıraktı. Geçmişi karanlıkta kaybolurken, “şimdi” de geleceğini unutuyordu.</p>
<p>Çeşmesi çalınmış bir kurnada, köpeğin bıyıklarına dolandığı için hala heyecanını üzerinden atıp kuruyamamış olan bağcığı ile ayakkabısını yeniden bağladı, gömleğini de pantolonunun içine sokarak toparlanmaya çalıştı. Sonra kaldığı otele gideceğini unutmuş olarak gençken arkadaşlarıyla buluştukları o “sıkıntı patlatma” parkına doğru yaklaştıkça daha da topallarken, sonunda ayağı acıya dayanamayıp durduğunda, bir ısırılmayla bekleyen kan, bu şehirdeki geçmişinin tamamlandığını ama geleceğinin nereye gideceğini bilmediğini söyleyerek geceye aktı.</p>
<p>“Kanayan bir ayak nerden bilsin ki bunu?” dedi bekçi, elindeki feneri tutarak; “O belirsizlikte ne yaşanacak peki?” diye sordu Tülay Hanım tahtada satırbaşı yapmadan önce, cevabın erotik olmasını umarak; “Zaman’da bitiş ve başlangıç olmaz!” dedi Epikur, yazı masasının üzerinde duran ahşap sigara kutusunun kapağındaki alıntıdan; “Ne de olsa burada bir hayat buldu; bana sorarsan tekrar dönmek isteyebilir.” dedi kütüphanedeki memurelerden uzun olanı, burnunu karıştırmış olana gözlüğünün üzerinden; “Geçmiş ne kadar güzel olursa olsun onu gelecekten daha çok sevemeyiz.” dedi çok eski bir kalaycı dükkanının tabelasının altında kahve içen yaşlılardan biri; “Geleceğin nereye gideceğini ancak aşk bilebilir.”  dedi platonik aşkı gölgesinden; “Ama neden geleceği yeri bilemesin ki?” dedi balkondaki seksi kadın; “Geçmişsek gidiyoruz demektir.” dedi çocukluğu içinden.</p>
<p>Gülümsedi.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/romantik-hikayeler/sonraki-son.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>On İkiye Bir Var</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/felsefi-hikayeler/on-ikiye-bir-var.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=on-ikiye-bir-var</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/felsefi-hikayeler/on-ikiye-bir-var.htm#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 11 Feb 2010 16:25:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Felsefi Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Klasik Öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[Trajik Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[haldun tane rhikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[haldun taner hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[haldun taner oku]]></category>
		<category><![CDATA[haldun taner öyküleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye yayınlatmak]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye yaz]]></category>
		<category><![CDATA[hikayeni yayınla]]></category>
		<category><![CDATA[Kurgu Öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[kurmaca öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[öykü oku]]></category>
		<category><![CDATA[öykü özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[öykü yaz]]></category>
		<category><![CDATA[türk öykücüleri]]></category>
		<category><![CDATA[türk öyküleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=160</guid>
		<description><![CDATA[Haldun Taner
Nasıl başladı, ne vakit başladı, bilemiyorum. Ama ilk belirtiler, dokuz  yaşımda iken patlak verdi. Misafirlerle bahçede oturuyorduk. Yaşlı bir  zat saati sordu. Aksi gibi, kimsede saat yoktu. Eniştem içeri, saate  bakmaya koştu. Ben o aralık: &#8220;Üçü yirmi geçiyor&#8221; deyivermişim. Bu  tutturuşa, önce kimse şaşmadı. Boğazda, geçen vapurlara bakıp zamanı  [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/AmethystPendulum1.jpg" rel="lightbox[160]"><img class="alignright size-medium wp-image-394" style="border: 4px solid black;" title="AmethystPendulum1" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/AmethystPendulum1-300x192.jpg" alt="" width="300" height="192" /></a><span style="color: #808080;">Haldun Taner</span></h2>
<p>Nasıl başladı, ne vakit başladı, bilemiyorum. Ama ilk belirtiler, dokuz  yaşımda iken patlak verdi. Misafirlerle bahçede oturuyorduk. Yaşlı bir  zat saati sordu. Aksi gibi, kimsede saat yoktu. Eniştem içeri, saate  bakmaya koştu. Ben o aralık: &#8220;Üçü yirmi geçiyor&#8221; deyivermişim. Bu  tutturuşa, önce kimse şaşmadı. Boğazda, geçen vapurlara bakıp zamanı  bazen dakikası dakikasına kestirmek mümkündür. Görünürde vapur filan  olmadığı anlaşılınca gözler faltaşı gibi açıldı: &#8220;Peki ama nasıl  bildin?&#8221; &#8220;Bilmem&#8221; dedim. &#8220;Dilimin ucuna geliverdi işte.&#8221; Rahmetli halam:  &#8220;Tesadüf a canım&#8221; dedi. &#8220;Attı tuttu işte. Olmaz mı böyle şeyler.&#8221;  Öbürküler de: &#8220;Evet&#8221; dediler. &#8220;Tesadüf. Ama bu kadar olur yani.&#8221;<br />
<span id="more-160"></span></p>
<p>İnsanlar, mantıklarının normal akışına uymayan olayları bu üç hece ile  ne güzel ortadan kaldırıverirler. Kahinliğimin sırf bu tesadüfe  dayandığı oybirliği ile kabul edildi. Hatta ben bile buna inandım.  İnanacaktım. Aradan iki hafta geçmiş geçmemişti ki, bir gece, ter içinde  yatağımda uyandım: &#8220;Bire beş var. Bire beş var&#8221; diye sayıklıyordum.  Kalktım. Lambayı yaktım. Dededen kalma ihtiyar duvar saati, bire beş  kalayı gösteriyordu. Niye uyanmıştım? Bu sayıklama neden? Saatin bire  beş kalayı gösterdiğini rüyada mı görmüştüm. Yoksa, uyku ile uyanıklık  arasında mı içime doğdu. Biraz sonra saat &#8220;dan&#8221; diye biri vurunca kafama  tokmak yemiş gibi ayıldım. Hayır. Bu defa ki tesadüf olamaz. Başım  dönüyor, kulaklarım uğulduyordu. İçimi, tarifsiz bir korku kapladı. O  güne kadar benden gizli içime işlemiş durmuş bir saatin tik taklarını,  ilk defa o anda duyar gibi oluyordum. Bu tik tak, kalbimin atış  temposunda olsa şaşmayacağım. Ama değil. Acele işleyen bir cep  saatininkine de benzemiyor. Çok ağır, daha tok&#8230; Tıpkı, ağırbaşlı bir  pandül gibi&#8230; Önce, bir kabus geçiriyorum sandım. Kalkıp elimi, yüzümü  yıkadım. O tempo, hala kulaklarımda zonklayıp duruyor. Yalının boş  odalarından birine kapandım. Boşuna&#8230; Gecelikle bahçeye çıktım. Rıhtıma  vuran dalgaların temposu da, şaşılacak derecede içimdeki ölçüye uyuyor.  &#8220;Lamı cimi yok, tozutuyorum&#8221; dedim. Ter içinde yığılmışım. Gelip beni  ayıltmışlar, yatağıma yatırmışlar. Boş odalarda ne aradığımı, bahçeye  neden çıktığımı sordular. Söylemedim. Hastalıktan, doktordan oldum  bittim korkarım. Bunu, bir delilik başlangıcı sanmıştım. Söylemezsem,  sanki kendi kendine düzelecekti. Sırrımı, evdekilere açmamakla iyi  etmemişim. Belki o zaman bir çaresine bakar, önüne geçerlerdi.İlk  korkularım yatışınca, bu keşfimden övünç bile duymaya başladım. Saate  bakmadan saati bilişim, mektep arkadaşlarım arasında duyuluverdi. Saati  olanlar saatlerini düzeltiyor, olmayanlar dersin bitmesine kaç dakika  kaldığını benden soruyorlardı. Benim, bu marifetimi bilmeyenlerle bahse  girip, sırtımdan para kazanan açıkgözler bile oldu. Üniversiteye  geçince, bu melekem daha da kesinleşti. Şimdi artık yalnız akreple  yelkovanın değil, saniye ibresinin bile kaçta bulunduğunu bildiğim  oluyordu. Bir keresinde bir atletizm maçında sekiz yüz metre derecesini  daha kronometrörler ilan etmeden bilişim, o zamanki gazetelere bile  geçti. Hatta bunun üzerine, zamanın en tanınmış ruh doktorlarından biri,  beni arayıp buldu. Birtakım sualler sordu. Saat tahminleri yaptırdı.  Sonra doktorlar cemiyetinde, hakkımda bir tebliğ yayınladı.Hiç unutmam,  rapor: &#8220;Süjede, aşırı derecede gelişmiş bir samia hassası ve altıncı his  derecesinde bir zaman hafızası müşahede edildi&#8221; diye başlıyordu. Bana  kalırsa, ben bunu soyaçekimle izah taraflısıydım. Şeceremi araştırdım,  bulmadım. Ama soyumda muhakkak zamanla, saatle fazlaca uğraşmış bir  insan, ne bileyim ben, bir saatçi, bir muvakkit bulunmalı. Yoksa  doktorun dediği gibi, bütün suçu odamdaki duvar saatine yüklemek, bana  biraz tek taraflı bir izah gibi geliyor.</p>
<p>Odamdaki saat, atalarımdan  kalma bir duvar saatidir. Tam karşımda, dedemin bir hattı ile büyük  babamın üniformalı resmi arasında, sanki onlardan bir şeymiş gibi durur.  Dünyaya ilk geldiğimde kulağımın ilk aldığı ses, onun tik takları  olmuş. Çocukluğumun, sade çocukluğumun mu ya, gençliğimin de gecesini  gündüzünü o saatin tik takları noktaladı. İçimdeki pandülün tik takları  da tıpı tıpına tam onun pandülünün temposunda. Öyle ağır, öyle tok. İmdi  doktorun tezi şu: Normal üstü bir duyma hassam olduğu için şuuraltım,  bu pandülün temposunu adeta bir plak gibi zapt edip kendisine sindirmiş.  Şimdi ben o yokken bile onu duyar gibi oluyor, bir yankısı gibi onun  temposunu idame ettiriyormuşum. Hasılı, onunla denk işleyen canlı bir  saat olup çıkmışım. Bu durumda bana: &#8220;Öyleyse neden çeyrekleri, yarım  saatleri, saat başlarını çalmıyorum?&#8221; diye sormaktan başka bir şey  kalmıyor. Kötü, çok kötü&#8230; İster misin büsbütün azıtayım da, sade  sorulunca değil, sorulmadan da, tıpkı Telefon Merkezindeki konuşan saat  gibi, her geçen dakikayı durmadan söyleyeyim. Doktora vız geliyor. Bir  sinir doktoru için, saatleşen bir insan kendini at sanan, tren sanan,  olmuş bir armut sanan kadar olağandır. Sapıklık, böyle böyle başlar.  Hangi doktor hastasına resmen &#8220;sen tozutuyorsun dostum&#8221; demiştir. Bunu  ben kendi irademle alt edemezsem beni doktor mu kurtarır, ilaç mı,  telkin mi? Hemen, kesin bir prensip kararı verdim: Bundan böyle saat  tahminlerine paydossss&#8230; O güne kadar lüzumsuz saydığım için hiç saat  kullanmazken ilk defa kendime bir sat aldım. Hem de aylı günlü, en  modernlerinden&#8230; Saati soranlara saate bakmadan cevap veriyordum.</p>
<p>Üç  dört hafta hiç falso vermedim. Fakat sonra&#8230; Tevekkeli, huy canın  altında dememişler. Mesela büroda çalışırken biri saati sorsa, unutup  kafamdan cevap verdiğim oluyordu. Sonra zamanla insanın içine bir de  bityeniği giriyor a canım. Tahmin yapmaya yapmaya ya bu melekem büsbütün  körleşirse. Arada bir, irademin dalgın anlarından faydalanarak, kaçamak  tahminler yapmaya başladım. Günde bir kere mesela. Yahut iki&#8230;  Kontrolü, kendi saatimle yapmayacak kadar onurluyum çok şükür. Dirseğini  bük, kolunu aç, saate bak. Nerede kaldı, verdiğim prensip kararı?  Halbuki meydan saatlerinin altından geçerken, insanın gözü pekala  yanlışlıkla şöyle bir yukarı doğru kayabilir. Çoğu defa, kendimi tongaya  bastırmak istediğim oldu. Bile bile, sırf yanılmış olmak için, 8.15  diye atıyordum mesela. Sonra bakıyorum: Tutturmuşum; sekizi gerçekten on  beş geçiyor. Bütün gayretime rağmen, yine doğru saati bilmiştim.  Yalnız, hiç unutmam, bir sabah Kadıköy Belediyesinin yanındaki saatin  altından geçerken yine böyle kaçamak bir tahmin yaptım. &#8220;7.11&#8243; dedim.  Baktım. Yediyi yirmi bir geçiyor, evet, yirmi bir. Gözlerime inanamadım.  Bir sevineyim, bir sevineyim. Dünyalar benim oldu sanki. Kendi kendime  &#8220;Al kalemi&#8221; dedim. &#8220;Bugünün tarihini defterine kaydet. Bugün senin  normal insanlar sırasına girdiğin mutlu ve tarihi bir gündür.&#8221; Fakat  sevincim içimde kaldı. Tam o sırada işçinin biri saate merdiven dayamaz  mı? &#8220;Meret yine on dakika ileri gidiyor.&#8221; diye tamire kalkışmaz mı? Kaç  doktor değiştirdim. &#8220;Korkacak bir şey yok&#8221; diye yemin ediyorlar.  İnşallah doğrudur. &#8220;Geçer mi?&#8221; diye sordukça, &#8220;bilinmez&#8221; diyorlar. &#8220;Hem  bunun size ne zararı var kuzum? Faydaları da caba.&#8221; Doğru. Faydasını  neden inkar etmeli. Mesela ben bugüne kadar tren, vapur kaçırmış insan  değilim. Gece saat kaçta yatarsam yatayım, içimde zilli bir saat  kurulmuşçasına sabahleyin istediğim saatte uyanabiliyorum. Doğru  işleyişimden de, ayrıca küçük bir böbürlenme duyduğumu saklamayacağım.  Bugüne bugün, radyo saat ayarı ile geri kaldığım görülmemiştir. Bunlar  iyi. Kabul&#8230; Ama zihnimi, benliğimi, şuuraltımı hassas bir anten gibi,  alabildiğine zaman kavramına böylesine açık ve uyanık tutmak acaba bir  gün, radyomun akümülatörünü yormayacak mı? Doktor: &#8220;Zamanı unut,  alakadar olma&#8221; diyor. &#8220;Saat kaçsa kaç. Sana ne be kardeşim.&#8221; İyi ama, bu  sade bir saat işi değil ki birader. Bu, her şeyden önce bir tempo  meselesi. Haydi hiç saate bakmadık, saatle, ilişiğimizi kestik diyelim,  içimdeki bu tempodan nasıl kurtulmalı? Her an bu tempoyu duymamı, her  şeyde ona uyan veya uymayan tempolar aramamı kim, nasıl önleyecek?  Pandül temposuna uyan her şeye hayran, uymayan her şeye düşmanım. Yavaş  giden bir takanın pat patı, döşemeyi kemiren bir kurdun tıkırtısı&#8230; bir  musluktan şıpırdayan damlalar, tren tekerlerinin ray kesiminde  çıkardığı gürültü, dörtnala giden bir atın şakırtısı, gece asfaltta  uzaklaşan topal bir ihtiyarın adımları. Bütün bunlar yorgunsam beni bir  anda dinlendirir, neşesizsem keyiflendirir. Tersine, bu tempoya uymayan  seslerden de öylesine sinirleniyorum. Mesela vapurlar. Rıhtıma çarpan  dalgaların aralığını bozduğu için bütün vapurlara kızıyorum. Vapur geçip  de deniz, sahili art arda, hızlı hızlı dövmeye başlayınca, beni bir  huzursuzluktur alır. Çalışıyorsam dururum, düşünüyorsam kafam işlemez  olur, oturuyorsam kalkarım, uyuyorsam uyanırım. Hasılı rahatım kaçar.  Hızlı akan bir nehir de, insana saat temposunu şaşırttırıyor. Üç yıl  boyu, içinden böyle bir akar su geçen bir şehirde oturmuştum. Bahar  gelip de nehir çağıl çağıl kabarmaya başlamaz mı, içimi, geri kalmış bir  saat huzursuzluğu kaplardı. Bu pandül temposu öylesine sinmiş ki  benliğime, sokakta yürürken adımlarımı bile bu tempoya göre atıyorum. Ne  daha hızlı, ne daha yavaş&#8230; Sokağa başka biriyle çıkmak istemeyişim,  bundan. Nişanlımdan, sırf bu tempo uyuşmazlığı yüzünden ayrıldım. Ben  bir adım atarken o iki, üç atabilse yine uyuşacaktık. Adımları küsurlu  idi. İki buçuk, iki buçuk. Bu durumda bir insanın ruh temposu benimle  nasıl uyuşur? Batı müziğini neden seviyorum. Her bestenin atında bir  metronom tiktakı sezdiğim için. Geçende Balkan radyolarından birinde  Beethoven&#8217;in 8&#8242;inci Senfonisini dinliyordum. Üstadın, metronomu bulan  Maelzel&#8217;e armağan olarak, ritmik metronom temposunda çalınsın diye  bestelediği o ikinci mouvement&#8217;ı, o her dinleyişimde kendimden geçtiğim  caanım Allegrotto Scherzendo&#8217;yu herifler tutup da Rubato çalmazlar  mı?&#8230; Yakalayıp radyoyu yere çalasım geldi. nefesimi en tıkayan bir şey  de, durmuş saatler. Topkapı Müzesi&#8217;ne her gidişimde saatler bölümüne  uğramadan edemem. Ama her seferinde de boğulur gibi olup hemen kendimi  dışarı atarım. Ne kadar değerli, ne kadar hünerli olursa olsun, durmuş  saat, sönmüş fenere benziyor. Ne var ki, durmuş saatlerin bir meziyeti,  hiç değilse günde iki defa doğru saati göstermesidir. Ayarsız saat, bunu  bile beceremez. Saatin kalitesi, kurgu mekanizmasında, yani  zembereğindedir. Zemberek saatin değil, hayatın da özü, temeli. Bir  bakıma, hepimiz kurulu birer saat değil miyiz? Yaşama bir kurulma ve  çözülme, bir dolma ve boşalmadan başka ne? Yaşlılıkta ölen, kurgusu  biten; gençlikte ölen, zembereği bozulan&#8230; Eğitim, kültür bile az çok  bir kurgu mekanizmasına benzetilemez mi? Kurarlar bizi, kurulduğumuz  gibi konuşur, hareket ederiz. Kimi hala alaturka saat ayarı üzerine  işler. Kimi Greenwich ayarıdır, kimi San Fransisco&#8230; Bazımız ileri  gider, kimimiz geri kalırız. Memleket saat, yahut standart ayarından  ileri gidecek olursak, kanun denilen muvakkitbaşı tutar bizi geri alır.  Daha kafası kızarsa, büsbütün durduruverir. Geri kalacak olursak&#8230;  İleri alır diyecektim ama, geri kalana pek aldırmaz. Yurdumuz, Yenicami  duvarındaki ezani saat ayarı ile işleyen nice alaturka saatlerle dolu.  Bunları laf olsun diye söylemiyorum. İnsanlar, her bakımdan saate  benziyorlar. Hatta güleceksiniz belki; boş zamanlarımda öbür insanları  da kendim gibi saate benzetmek en sevdiğim hayal oyunlarımdan biri.  Tanıdıklarıma, yakınlarıma bakıp bu, saat olsa nasıl bir saat olurdu  diye düşünürüm. Yahut tersine, saatten hareket edip insana geldiğim,  belirli saatlerin insan olunca nasıl birer kişilik göstereceklerini  düşündüğüm de olur. Mesela odamdaki duvar saatini alalım. Ben onun  huzurunda mambo çalamam, bir kıza sarılamam. Camekanlarının altından  büyük peder bakıyormuş gibi gelir bana. Bu saat, odaya, radyo İtri&#8217;den,  Dede Efendi&#8217;den bir şey çalarken daha bir yaraşır, kendini o zaman daha  bir evinde hisseder. Halinde, vuruşunda, işleyişinde bizlere karşı, bir  küçümseme sezerim. Kim bilir, derim; zamanında ne ağırbaşlı ne efendice,  ne olgun ve dolgun saatler vurmuştur da şimdi bizim bu havai, bu  fasafiso, bu çocukça ve budalaca saatlerimizi vurmaktan sıkılıyordur. Bu  saat konuşsa, muhakkak ağdalı, terkipli bir divan edebiyatı Türkçe’si  konuşacaktır. Vuruşları bile, aruz üzre şiir okur gibidir. Sanki her  saat başı Ziya Paşa ile birlikte: &#8220;Sanma ki saat çalar Bil başına tokmak  vurur&#8221; diye bizi azarlamaktadır. Misafir salonunda fanus içinde duran  konsol saati büyükannemin çeyizi imiş. Büyük valde saat olsa herhalde  böyle tertipli, kıvrak, pırıl pırıl, hanım hanımcık minyon bir saat  olurdu, diye düşünürüm. Politikacıları neye benzetiyorum biliyor  musunuz? Topkapı Müzesinde gördüğüm, istenince nihavent, istenince  acemaşiran makamında çalan çalgılı eski saatlere&#8230; Tahsildarlar saat  olsa, muhakkak sayaç mekanizması gibi işlerlerdi. Geçen gün dairede,  bizim şefin tepesindeki sessiz işleyen elektrikli duvar saatine dikkat  ettim. Eminim ki şef saat olsa, tıpkı böyle işlerdi. Sin<br />
si sinsi. Hiç  işlediğini belli etmeden. Bir bakarsın yelkovan hareketsiz duruyor, bir  bakarsın bir dakika atıvermiş. Müzisyenlere gelince, onların metronom  gibi işlediklerine eminin. Hele orkestra şefleri&#8230; Bir Toscannini, bir  Karayan, bir Furtwangler, şahıslaşmış, mükemmelliğin doruğuna ermiş en  hassas birer metronom değil de nedirler? Öbür saatlere kıyasla  Metronomun bir iyiliği; temposunun istediği gibi hızlandırılıp  yavaşlatılabilmesi&#8230; Çekersin ağırlığı yukarı, tempo yavaşlar. Tik&#8230;  tak&#8230; tik&#8230; tak&#8230; İndirirsin aşağı hızlanıverir. Tiktak&#8230; tiktak&#8230;  Böyle bir ağırlık da öbür saatlere takılabilse&#8230; Bunu, geçen gün bizim  doktora açtım. Güldü: &#8220;Ne o, şimdi de zamanı mı yavaşlatmak istiyorsun?&#8221;  dedi. Hem de nasıl&#8230; Eskiden hiç böyle bir zorum yoktu. Bu, bana şu  son günlerde arız oldu. Son zamanlarda içimde, kurgusunun bitmekte  olduğunu sezen bir saat çaresizliği var. Belki de kuruntu. Belki de  kurgum bitmeden zembereğim bozulacak. Zamanı durdurmak, yavaşlatmak, o  akibeti kabil olduğu kadar geriye atmak merakı herhalde buradan geliyor.  Eskiden beri az yaşamaktan, erken ölmekten korkarım. Sade ben mi,  herkes korkar. Bu neden ileri geliyor? Ben düşündüm ve buldum: Hayatı  kesif yaşamamaktan. Hayatı kesif yaşamaktan neyi anlıyorum? Sevmek,  sevilmek, eğlenip yan gelmek, çubuğunu yakıp gününü gün etmek mi?  Hayır&#8230; Karınca gibi durmadan çalışmak, para biriktirmek, ev kurmak,  çoluk çocuk yetiştirmek mi? Bunlar da boş lakırdı. Kesif yaşamaktan  sadece zamanın geçişini hissetmeyi anlıyorum. Zaman geçiyor. Bizler  zamanın içinde yüzdüğümüz halde zamanın geçişini değil de, o geçtikten  sonra, sadece geçmiş olduğunu hissedebiliyoruz. O da şakağa düşen  aklarda, alnımızdaki kırışıklıklarda, bele yapışan lumbago ağrılarında,  nihayet hastalıkta, ölümde&#8230; Ama zaman daha geçmeden, henüz geçerken,  onun geçişini adeta gözle görür gibi şuurlu ve uyanık bir şekilde  hissedebildiğimiz gün, öyle geliyor ki bana, bizden habersiz geçmiş  zamanın bizde yaratabileceği bütün acı sürprizleri ortadan kaldırmış  olacağız. Bu keşfimi nerde yaptım biliyor musunuz? Bir yılbaşı gecesi,  Kadıköy vapurunun güvertesinde&#8230; Paltoma bürünmüş gidip ta buruna  oturmuştum. Bir ara uyuklar gibi olup, birden silkindim. &#8220;On ikiye bir  var&#8221; diye söyleniverdim. Çakmağı yakıp saate baktım ki; doğru&#8230; Saniye  yelkovanı döndü, döndü, altmışın üstüne gelince çıt&#8230; Saat 11.59&#8242; ken,  12 oluverdi. Gün kadranında Çarşamba, yerini Perşembe ile değiştirdi. 31  Aralık çekilip yerini 1 Ocak&#8217;a bıraktı. Saat, yılı göstermiyordu ama,  1952 bitip 1953 başlamıştı. Bütün bunlar, bir küçük an&#8217;ın marifeti.  Hepsi şu ufacık yayın &#8220;tık&#8221; diye atıvermesi ile oluyor&#8230; An an&#8217;ı  kovalıyor, an&#8217;lar sonsuzlukta eriyor. Çarşamba perşembeyi, perşembe  cumayı sürüklüyor. Kasım, aralık oldu, aralık ocak, ocak şubat olacak.  Şubat da mart. Ve biz, karanlığın içinde şu vapur gibi zamanı yara yara  ilerliyoruz. Nereye? Bir zamansızlık ülkesine doğru. Karşımda sahil  göründü. Esrarlı ve karanlık. Yaklaştıkça yaklaşıyoruz&#8230; Ah şu vapur  bir dursa&#8230; İyisi, geri geri gitse&#8230; Akreple yelkovan, yollarını  şaşırıp ters işlemeye başlasalar. Gün kadranı perşembeden çarşambaya  dönse, aylar sondan başa doğru sayılsa, halden geçmişe, yeniden eskiye,  neticeden sebebe doğru ters bir akış başlasa&#8230; Başladı diyelim ne  olacak? Vapur geri geri gitse, ulaşacağımız sahil, bu sefer de ilk  kalktığımız zamansızlık ülkesi olmayacak mı? İster öne git, ister geri;  dünyanın denizleri biter efendi&#8230; Madem zamanı durdurmanın çaresi yok.  Madem zaman akacak. Bari, geçişini iyice hissetsek.Vapur, Kızkulesi  açıklarında&#8230; İşte Salacak&#8217;a yaklaşıyoruz&#8230; Na şurası Selimiye. Şu  yeşil ışık Haydarpaşa mendireği&#8230; Şu mavi lambalar Kordon Otelinin  değil mi? Vapur yana dönüyor. İşte Kadıköy İskelesi. Bir böyle, geçişin  adım adım bilincine vararak gelmek var. Bir de aşağı kamarada gazete  okuyup, &#8220;a gelmişiz&#8221; diye şaşakalmak&#8230; Ömrümüz, alt kamarada gazete  okuyan yolcununkine ne kadar benziyor&#8230; Dakikalarının değerini biz  ancak yılbaşından yılbaşına anlıyor, onların geçişini o gece -o da  11.55&#8242;ten 12&#8242;ye kadar- dikkatle takip ediyoruz. O da neden? Aklımız  sıra, geçen bir yılı kapayıp, gelen bir yılı açtıklarından. Yılbaşı  geçince de yine alt kat kamaraya inip gazetemize dalıyoruz. Halbuki  hangi günün hangi dakikası, bir eski yılı kapayıp yenisini açmıyor?  Neden bu dikkati her günün her saatinde, her dakikasına, her saniyesine  çevirmiyoruz? Biz kendisini unutunca, coşkun bir sel gibi geçen zaman  dikkatimizi her saniyesine çevirince, düz ovada kıvrıla kıvrıla akan  tembel bir nehre dönecektir.</p>
<p>Bütün mesele, dikkatimizi saniyelerin  geçişi üzerine toplamada. Peki, bunu nasıl yapacağız. Onu da buldum:  Kendimizi saatlerin tiktakına vererek. Zamanın, dolayısıyla yaşamanın  şuuruna varabilmenin en iyi yolu saatler ortasında yaşamaktır.Siz de  deneyin bakın: Bir odanın kapısını, pencerelerini sımsıkı kapayın.  Sırtüstü yatıp gözlerinizi kara bir bezle bağlayın. Kafanızdaki bütün  fikirleri kovarak, bütün dikkatiniz saatin tiktakında, zamanın geçişini  düşünün. Yaşadığınızı düşünün. Bir vapur olduğunuzu, zamanı yara yara  ilerlediğinizi, hayatın saniye saniye yanınızdan kayıp gittiğini&#8230; Saat  koleksiyonu yapmaya merak sarışım da, işte buradan geliyor. Açık  arttırmalardan, antikacılardan, her çeşit saat toplamağa başladım. Çift  kurgulu cami saatleri, elektrikli saatler, gümüş kapaklı eski Serkizof  saatleri&#8230; hatta geçen gün eve, işe yaramaz diye Tramvay idaresi  deposuna atılmış koca bir meydan saati bile getirdim. Sabahleyin otuz  beşinin de kurgusunu tazeliyor, akşam eve gelince sırtüstü yatıp,  kulağım onlarda, her dakikanın, her saniyenin, her salisenin şuuruna  vararak yaşadığımı olanca kesafetiyle hissediyorum. Dört tarafı ayna  kaplı bir salon nasıl mekanı sonsuzlaştırır gibi olursa, insanı dört  yandan saran saat tiktakları da zamanı adeta dondurup şuurlaştırıyor.  Parmaklarımız arasından ince bir su gibi uçup giden zamanı ancak böylece  iki elimizle kavrar gibi oluyor, sonunda yine parmaklarımız arasından  kaçırsak bile, varlığını dokunmuşçasına kuvvetle duyuyoruz. Saatlerin  her biri kendi kişiliğine göre işliyor. Kimi acele acele, işgüzar  işgüzar. Kimi ağırbaşlı, yavaş. Kimi genç bir kadın gibi sekmekte&#8230;  Kimi dörtnala almış başını gidiyor. Şurada biri pamuk atan hallaç  temposunda&#8230; Öbürü, üstündeki örste demir döven demircinin çekiç  gürültüleri içinde. Hasılı odam, otuz beş saatin çeşitli tik takları ile  dolu. İşte&#8221; diyorum&#8230; Bir dakika geçti&#8230; İki dakika geçti geçti, üç  dakika&#8230; dört, beş, altı&#8230; bir çeyrek&#8230; Katı kalpli duvar saatim,  şimdi hayatımdan eksilen çeyrek saati klasik melodisi ile kutlamaktadır:  La si do laaa&#8230;Sonra yine: Tiktak, tiktak, tiktak; tiktak, tiktak,  tiktak, tiktak. Yirmi dakika geçti, yirmi üç, yirmi beş, otuz&#8230; Ve  yarım saati kutlayan ikinci melodi: Do si la miii&#8230;Bir otuz dakika daha  geçince, duvar saatimin keyfine diyecek yoktur artık. Hayatımın koca  bir saatini yemiş bitirmiş olmanın neşesi ile deminden beri kesik kesik  çaldığı melodisini şimdi artık bütünlemektedir: La si do laaa do si la  miii&#8230; Sonra kafama tokmak vurur gibi: &#8220;Dan, dan, dan, dan, dan, dan.&#8221;  Onun ilk &#8220;dan&#8221;ı duyulur duyulmaz, orkestra şefinden komuta almış gibi,  irili ufaklı bütün öbür saatler de hep birden boşanıveriyorlar. Kimi  yangıncı kampanası gibi: Lingir, lingir, lingir. Kimi kapı çalınır gibi:  Zırrrt. Bazısı kibar, edebli, sakin; bazısı acar, şirret, ciyak  ciyak&#8230; Guguklu saatin küçük kuşu da geri kalır mı: Guguk&#8230; guguk&#8230;  guguk&#8230; Bu gürültüden sonra yine sükut: Tiktak, Tiktak, tiktak, tiktak.  Bir dakika daha geçti. Üç dakika daha geçti, beş dakika daha&#8230; bir  çeyrek: La si do laaa&#8230;Sonunda ya sapıtacağım. Yahut da aradığıma  erişeceğim: Zamanın şuuruna varıp, hayata doyacağım. Yaşadığımı,  herkesten kuvvetli anlayacağım. Ölüm korkusundan, kurgusu bitmek,  zembereği bozulmak kaygısından kurtulacağım. Üçüncü bir ihtimal daha  varmış ki onu hiç düşünmemiştim. İlkin, ikinci ihtimal en kuvvetlisi  görünüyordu. Her akşam iş dönüşü tiktaklar içinde geçirdiğim bir iki  saat beni her gün biraz daha zamanın akış şuuruna erdiriyor, aradığım  cinsten bir kozmik huzura, bir kozmik doygunluğa doğru götürüyordu.  Daireden yıllık iznimi alınca, iki saatlik zaman şuuru kürümü günde on  iki saate çıkardım. Yirmi gün odama kapandım, bir yere çıkmadım. Kürüme  sebatla devam ettim. İznimin son günü idi. Saat 12&#8242;ye geliyor. Koltukta  başım yana dönmüş, uyuyakalmışım. Böyle her uyuklayıp uyanışta aklıma  ilk gelen, saat olur. Bu defa inanılmayacak bir şey oldu: Silkinince  saat aklıma gelmedi. Olacak iş mi bu? Saatlerce baktım. Hepsi 12&#8242;ye 1  var. Ama tiktakları duyulmuyordu. Önce durmuşlar sandım. Hayır,  işliyorlardı. Duvar saatinin pandülü bir sağa, bir sola gidiyor. Demir  döven demirci, durmadan çekiç sallıyor. Saat on iki oldu. Söz birliği  etmişçesine hiç birinin saat başını vurduğu yok. Belki saati de  vuruyorlardı da ben duymuyordum. Belki ne kelime, bal gibi vuruyorlardı.  Zillere tokmakların vurup durduğunu, küçük kuşun kafesinden fırlayıp  fırlayıp haykırdığını gayet iyi görüyordum. Ama sesleri çıkmıyordu.  Gözümü kapayıp içimi dinledim. İşin kötüsü, içimdeki pandülün temposu da  yok olmuştu. Çıldıracak, tıkanacak gibi oldum. Bu durumda normal bir  insan ya kulaklarının sağır olduğuna, yahut da sapıttığına hükmederdi.  Bense, o an öldüğümü anladım.</p>
<p>Doktor, &#8220;Ölmedin&#8221; diyor. &#8220;Ölsen  bunları yazabilir misin?&#8221; Artık doktorlara da inancım kalmadı. Değil mi  ki, saatlerin sesini alamıyorum. Değil mi ki, içimdeki pandülü  duyamıyorum. Ne derlerse desinler, ben artık durmuş bir saatim. Hem kim  bilir, belki de en doğru saati asıl şimdi gösteriyorum.</p>
<p><strong>Haldun Taner<br />
27 Ekim 1953 /  Moda</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/felsefi-hikayeler/on-ikiye-bir-var.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Alkış Tutuyorum</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/hayat-hikayeleri/alkis-tutuyorum.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=alkis-tutuyorum</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/hayat-hikayeleri/alkis-tutuyorum.htm#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 11 Feb 2010 15:03:13 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hayat Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Otobiyografik]]></category>
		<category><![CDATA[Romantik Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Trajik Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[bunalım hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[duygusal hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[gerçek hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye dersleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[öykü defteri]]></category>
		<category><![CDATA[öykü dersleri]]></category>
		<category><![CDATA[öykü oku]]></category>
		<category><![CDATA[öykü yaz]]></category>
		<category><![CDATA[pelin erdoğan öykü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=152</guid>
		<description><![CDATA[Pelin Erdoğan
Sabahın fersiz ışığı griye boyamış sokakları. Şöyle güzel, pırıltılı  bir güneş olsa, sokaklar pembe-sarı görünse! Kaldırım kenarında üç dört  kedi dedikodu yapıyor. Tüh! El arabası: gıcııır, gırç!.. Kaçıştılar her  biri bir yana. Tam da en heyecanlı yerindeyken! Şişman hanım balkondan  çarşaf silkeliyor. Göz ucuyla bu yana bakıyor. Doğru. Ne ayıp! [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/493958686_614e36fa20.jpg" rel="lightbox[152]"><img class="alignright size-medium wp-image-399" style="border: 4px solid black;" title="493958686_614e36fa20" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/493958686_614e36fa20-300x183.jpg" alt="" width="300" height="183" /></a><span style="color: #808080;">Pelin Erdoğan</span></h2>
<p>Sabahın fersiz ışığı griye boyamış sokakları. Şöyle güzel, pırıltılı  bir güneş olsa, sokaklar pembe-sarı görünse! Kaldırım kenarında üç dört  kedi dedikodu yapıyor. Tüh! El arabası: gıcııır, gırç!.. Kaçıştılar her  biri bir yana. Tam da en heyecanlı yerindeyken! Şişman hanım balkondan  çarşaf silkeliyor. Göz ucuyla bu yana bakıyor. Doğru. Ne ayıp! Aylardır  silinmez mi bir pencere? Perdem de temiz sayılmaz. Ya şu bakışına ne  demeli şimdi! Bu kadar da olmaz ki! Dikiyorsun gözünü. Ötekine. Daha  küçük olana. Güneye bakana. Kırık, evet. Tüm kışı böyle geçirdim. Gazete  kaplı. Böylesi, camlısından daha iyi. Okuyorum arada bir. Can  sıkıntısına iyi geliyor.</p>
<p>Rüzgârın gıdıkladığı kol altlarım. Leş gibi. Ter. Tenimde. Yosun  kokusu. Yakıcı. Denizde. Dans edişi rüzgârın, solunda ter, sağında  yosun. Ben de girsem aranıza. Yer açsanız! Meloş’la. Tombul kolları.  Boynumdan göğsüme bıraktığı. Tüm ağırlığı bedeninin. Gülümsetir yüzümü.  Bir şey var, belki engeller gülüşümü: yanaklarıma sarkan göz altlarım.  Halka halka. Ya da dağınık sakallarım? Batar mı gülüşüme? Acıtır mı?  Meloş’un yüzünü. Cildim ne buruşuk öyle, çarşafım! Kederin telvesi.  Yüzümde donan. Aynadaki siluetim: kirli bir kahve fincanı.<br />
<span id="more-152"></span></p>
<p>Sabahları bu kadar yalnız, bu kadar yılgın oluşum. Normal mi?  Saklanma isteği, kaçma… Neden? Kimden? Tarifsiz bir çaresizlik.  Kurtarıcısız. Dinmez bir ağrı. Sıkıntı. Göğsüme batıyor. Boğazıma  sarılan eller. Sigara mı yaksam, yatağa mı atsam kendimi? Yatağım. Hep  daha baskın. Acının en kolay tükendiği yer. Uyku. Battaniyemi yüzüme  kadar çekiyorum. Kurtuluyorum. Kendimden? Bir gün ne çok ağlamıştım  öyle. Hıçkıra hıçkıra! Gözüme konan bir resim: babam! “Erkek adam ağlar  mı hiç,” diyordu, “sus!..” Pencereleri kapatmıştım. Işığı. Gözlerimi.  Sıkı sıkı. Kulaklarımı. Ama gitmemişti babam. Ben susana dek. O günden  beridir yatak da pek cazip değil ya…</p>
<p>Bugün yatak yok. Sigara da. Doğru sokağa! Daha çekici dışarısı  kimileyin. Kahvede sohbet. Çay, simit. Reyhan kokusu güzel. Kâzım’ın kaş  çatışı güzel. Elinde tepsi. Üstünde akrobatik bardaklar. Of, her şey  güzel olmasına güzel de, yine de otur otur gün bitmiyor. Midem kazındı.  Bir simit daha mı? Ben oturdukça. Kahveye çöken kararsız karanlık. Gün  ışığını yok etme telaşı. Dünyanın dönüşünün. Eve gitmeli artık. Ağır  ağır yürümeli. Belki gün ben sokaktayken tükenir.</p>
<p>Rüzgâr bir ara sert esmiş olmalı. Gazetenin ucu yırtılmış.  Penceremdeki. ‘Esenyurt’ta dün gece yarısı,’ demiş kalmış. Neydi gerisi?  Bin defa da okuduydum. Hay allah! Tüm kış yırtılmayan gazete,.. Rüzgâr  yine hızlandı. Perdem. Sokağa kaçıyor. Ben içeri kaçayım o zaman. Anam!  Ah başım! Masa! Düşmek! Bilinç! Dua okuyor. Kim? Anam. Sahiden geldin  mi? “Susma, devam!” Niye mi? Anlamasam da ne olduğunu, bu seste, bu  ezgide bir huzur buluyorum. “Meloş, yoksa sen misin?” Hayır, masanın  ayağı. Burun burunayız. Göz göze. Ne kötü kokuyor. Yalnızlık. Kan gibi.  Masanın ayağının pası. Yatağım!.. Neredeyim? Yerde? Ne yeri? Masanın  ayağı. Gözüme gözüme bakıyor hâlâ. Başım. Ne çok ağrıyor. Kanıyor mu?  Çok korkarım ölmekten. Yalnızken… “Gel Meloş, gel, ge…”</p>
<p>Uzun bir boşluk. Hatırlamıyorum. Meloş’u istediğimi hatırlıyorum bir  tek. Gözlerimi yeni açtım. Baygınlık ya da uyku hali? Başım. Ağrıyor da  ağrıyor. Bugünlerde daha sık oluyor. Baş dönmesi. Gerisi boşluk. Yerden  topluyorum kendimi. Kocaman adam düşer mi böyle durup dururken!  Gülüyorum kendime. Arkası hıçkırık: kömür ocağından gelen inilti.  Gördüğüm: kara bir ağ. Kömür tozlarından. Anıların ördüğü: “Ölmüş mü?”  diyordu anası. Ne deseydim: “Yaşıyor” mu? “Kurtaramadım” mı? “Kocaman  taşın altından. Bedenini Bilâl’in.” Öldüğünü söyledimdi. Yaşlı, nahif  bacakları kadının. Külçe gibi. Yığıvermişti kadını yere. Beynime çakılan  o düşme ânı. O günden bugüne dek. Belki düşmelerimin sebebi. Bağrış  çağrış, sonrası. Ağdalı bir kalabalık: kabaran bir çaydanlık. Fokur  fokur. Sıçrayan sesler. Benim de katıldığım ağıtlar. Gözyaşlarım. Kurban  bayramlarının yağmurları gibi. Kanı toprağa katmak için yağan. Kokuyu  bastırmak. Bilemediğimiz garip hüznümüzü belki. Babamın ‘sus’  işaretleri. Bozmuştu yağmurumu. Orada kocaman, biz bize bir  kalabalıktık. Acımız. Gidene bakakalmak. Hiç gelmeyeceğini bilerek.  Kömür tozlu öksürükler. Ardından öfkelenmek. Bazen onu bile becerememek.  Duygumuzu donduran rüzgâr. İçimize esen. Tek bir yaprağı bile  oynatmadan. Hepimizin kafasındaki o ‘bir gün’. Ölümü bekleyişimiz. Neden  tuhaftı öyleyse kendi acımıza yağmam. Gözyaşlarımda? Biraz da  gökgürültüsü gibi inlemem, için için?</p>
<p>Masanın ayak ucu. Burun burunayım hâlâ.</p>
<p>Meloooooooooş!..</p>
<p>Olmayacak böyle! Kalkmalıyım. Tıraş olmalı, tütün kolonyası  sürünmeliyim. Gitmeliyim Meloş’a.</p>
<p>Karanlık. Sokak ışıkları yanmazsa. Alnımdaki morluğu örtecek.  Kolonyamı sürünmeden tutuyorum Karaköy’ün yolunu. Tıraş olmadan. Sanki  geç kalmışım gibi. Telaşlı. Gece yarısı öncesi. Meloş yok. Henüz erken.  Çıkmaz bu saatte. Güleçtir yüzü. Kahkahası baykuş çığlığını andırır.  Esrarengiz. Böler geceyi. Dörde, beşe, yüze… Delici bakar. Karanlık  yüreklere. İyi bilir mutlu etmeyi. Bir kıvraktır, bir cilvelidir,  sormayın! Zıpkın gibi aletimi. Eritir bedenimi. Haftada iki sabah kızına  gider. Cezaevinin kapısından kalçasını savurmadan geçer. Ya bir kutu  lokum, ya bir torba dolusu gofret vardır çantasında. Biraz da temiz don,  gömlek, atkı. Kızı pek güzel. Uzaktan görürüm. Meloş’u beklerken. Ama  belli. Belli işte. Pek bir güzel. Minicik çenesi. Kaşı kalın. İri  gözleri. Akıllı da. İçli. Okumuş şiirlerimi, kimselerin okuyamadığı.  Eskiden yazardım. Kocası onu terk edip gitmiş. Aylarca gelmemiş. Sonra  bir gün. Belirmiş kapıda. Şaşkın bakmış kadın. “Neredeydin?” diyecek  olmuş. Demesine kalmamış. Tekme inmiş beline. Kocasının gözleri kırmızı.  Alkolden? Dövmüş, dövmüş. Tecavüz etmiş. Öyle diyor kendisi. “Tecavüz  etti bana, ben de soktum bıçağı!” “Tecavüz olur mu hiç, kocan o senin,”  demiş mahalleli. Göstermiş morluklarını. Çürümüş etlerini. Bacak  arasından sızan koyu siyah kanı. Anlatmış ağrıyı. Kasıklarındaki. Düşük  yaptığını. Beş altı kere. Karın boşluğundaki yumruyu. Büyüyen. “Hastalık  getirdi adam bana,..” diyecek oluyormuş, susturuyormuş mahalleli.  Tınmamış kimse. Canına yetmiş onun da. Dellenmiş bir gün. Kocası  abandığında yine üstüne. Bacaklarından kan sızarken. Canı bir yanmış,  bir yanmış. Çığlık çığlığa, “İn üstümden, ölüyorum!” diye haykırırken,  inmeyince üstünden kocası, yastığın altından çekmiş bıçağı, düşünmüşmüş  bunu önce, karnına saplamış. Şiirimde diyormuşum ki,</p>
<p>‘Her şeye rağmen …………..<br />
…buradayım. Kömür kokan yüreğinde.’</p>
<p>Bilâl’in nişanlısı “Yüreğindeyim daima,” dermiş Bilâl’e. Ölmeden önce  Bilâl. Kömür ocağında. En son bunu anlatmıştı. Yan yana çalışırdık.  Arabayı o çekerdi, halata ben asılırdım. Zehir kokmuştu ortalık.  Karanlık olmuştu çok. Kapkara duman. İrili ufaklı taşlar. Kurusıkı ateş  açan o ocak. Üzerimize. Aylar sonra yazdımdı o şiiri. Şimdilerde  Meloş’un kızı. Bu şiire yaslamış sırtını.</p>
<p>Al şu kadını, tut elinden, götür,.. şeye, … nereye?.. Bilmem. Bir  yere işte. Kızını da al. Bahçeli olsun. Gideceğimiz yer. Kömürden gelen  üç kuruş. Geçmişimden kırıntılar. Emeklilik. Yeter de artar bile.  Üçümüze. Çok çok okuduğum kitaplarım! Bugünümde ıssızlaştırıyor  gözlerimi. Onları da alırım yanıma… ‘Rüya bitti. Kendine gel,’ diyor  gözleri Meloş’un. Hayalimde. Haklı elbet. Sahi, ne halt etmeye yaşarım  ki ben inatla? Götüremiyorsam Meloş’u. Of Meloş, of! Bilir misin  yüreğimde hep Mihriban çalar? Sorsam sana, “Böyle güzel bir aşk parçası  daha var mı yeryüzünde?” Öyle ya, ünlem ünlem bakarsın. Bakma Meloş.  Yoksa takarım kendimi o ünleme. Asılır kalırım. Elim ayağım tutmaz olur.  Düşerim yere. “Yine mi?” dersin. Başım değil bu defa, belim ağrır. Kim  bilir, kalça kemiğim ya da dirseğim. Perde havalanır, kitaplar açılır,  girerim içlerine. Okurum, severim. Okurum, nefret ederim. Pek çok şey  olurum okudukça. Uyku sonra! Derin. Derin uykular! Ya ocaktayım.  Bilâl’le. Ya da anasıyla düşerim yere. Beynime çakılan o düşme ânı: bir  türlü yere çarpmayan bedenim. Asılı kalmış havada. Sürekli bir düşme  hali. ‘Uçmak’ diyor buna çoğu kişi. Ben ‘Düşmek!’ Yattığım yere işerim  belki. Islak pijamamdan anlarım. Bacaklarıma yapışmış. Uyandığımda.  Belki terdir. Ne fark eder, ter, sidik ya da başkaca şeyler? Odamda  düşmüş olayım yine. Sokağa falan değil. Masanın ayağı da baksın hatta  yine gözüme gözüme. “Katıl kavgaya!” de. Kaldırmaya yelten beni. İtiraz  edeyim. “Sana Mihriban’ı sormuştum, kavga da nereden çıktı?” diyeyim.  Alay edeyim. Peh, neyin kavgası?.. Ekmek? Özgürlük? Aşk? Yalnızlık?  Kahkahalar savur. Alayıma denk düşen. Arkasına gizleyeyim ıslaklığımı.  Utandığım. Çoğu kez. Pijamamdaki. Banyodaki sabun. Suç ortağı  yalnızlığımın. İle yıkasam pijamamı. Yüreğimi. Senden arınsam. Acı  veriyor varlığın. Yokluğun mu yoksa daha çok? Yıkanınca. Su bulanır.  Düşer ayaklarımın dibine: çömelen bedenin. Kasıklarıma dokunuşun. Titrer  bedenim. Dolgun kalçaların elimin altında. Ninni gibi yayılır. Dünya  karşısında. Hep küçülen bedenim. Tek senin içinde büyür. Kıvrılıp gider  derinlerine. Meloş, Meloş…</p>
<p>Yolu mu şaşırdım ne, bu değildi. Öteki sokak. Yürü yürü yol tükenmek  bilmiyor. Meloş’a giderken. Taşlar. Burkuyor bileğimi. Kepir küpür. Az  kaldı, gayret. Evi. Yokuşun başında. Kör Hamza’nın alt katında. İyi  insandır. Sol gözü görmez. Kulağı da pek duymaz. Bir iki kere filmde  oynamış. Üç saniyelik kareler. Ona bir dünya kadar büyük gelen. Meloş  takılır. ‘Beni bir filmde oynatmadın ya, alacağın olsun,’ diye.</p>
<p>Aa! Kalabalık? Sesler: “Ölmüş mü, ölmüş mü,..” Polis arabası. Mavi  mavi bağırıyor. Karanlıkta. Yokuşun başında. “Ölmüş,” diyor Kör Hamza,  “Ölmüş!” Kucağında Meloş’un kolları. Sallanıyor. Tombul. İleri geri.  Bana doğru? “Meloooş, Melooooş!” Duymuyor! Düğüm düğüm. Boğazım.  Hıçkırık. “Ne olmuş,” diyor birisi, “kim öldürmüş?” Başkası, “Kaçmış mı  öldüren?” Mavi çığlığı. Arabanın. Yüzlerini aydınlattıkça. Yapışıyorum  kollarına: “Meloş?” Sırtıma dokunuyorlar. Ağır ağır. ‘Tap tap!’ Kekre  bir teselli. Mavi çığlık. Döne döne. Aydınlatınca Meloş’u. Kırmızı bir  çizgi. Görüyorum göğsünden aşağı. Aktıkça bölen. Dörde, beşe, yüze  geceyi. Kan gibi kokuyor. Masanın paslı ayağı. Korkularım. Ölüme dair  değil. Şimdi yaşamaya. Gözlerimden yaş düşecek oluyor. Babam sesleniyor;  “Erkek adam ağlar mı?..” “Ağlamaz,..” diyor Meloş, “Sakın ola ağlama.  Erkek adam ağlamaz.” Bir türkü tutturuyor, ‘…Sarı saçlarını deli  gönlüme. Bağlamışım çözülmüyor Mihriban…’ Alkış tutuyor bir de.  Savuruyor saçlarını: tel tel baykuş çığlıkları. Geceden sızıp. Yüreğime  çarpan. Şuh. “Gülelim be anam, dünyadan göçüşüme gülelim!”</p>
<p>Alkış tutuyorum. Yüzümde kocaman bir gülümseme. Hiç olmadığı kadar  kocaman!</p>
<p>***</p>
<p>Gece ne kadar gri. Şöyle ay ışıklı, pırıltılı bir gece olsa…</p>
<p><strong>Pelin Erdoğan<br />
12 Haziran 1999 / Beyoğlu</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/hayat-hikayeleri/alkis-tutuyorum.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
