Hikaye okumak, gerçeğe tanık olmaktır.
Şu an görüntülenen: Trajik Hikayeler

Kırık Aynalar

Münire Daniş

Bir ayna da, bazı bazı, bir tuz gölü gibi gözleri yakar.
Exupery

Hüznü sonsuzmuş gibi hissettiren bir nağme sürüyor içimde.

Bir türlü bitmeyen yollara mecbur bir yolcu için hasret öyle eski, öyle uzun bir takvim ki mesafelerinde kaybolmayacak gönül bulunmaz.

O mesafelerde kaybolmayı ben seçmemiştim. Düze çıkmayı düşlerken, sineme aşılamayan kalelerin surları örülüyordu, farkında olamamıştım. O mesafelerin kalbimdeki derinliklerine fenerini yakınca seneler, hasretin, bir sevgilinin ölü bedeni gibi kalbimde boylu boyunca uzanan sûretini gördüm. Derindi, keskindi, acımasızdı. Benimle aynı kapılarda, aynı yollarda, aynı hikâyedeydi. Şimdi o kapılar, o yollar çok uzaklarda kaldı; ama hikâye bende hâla.
(daha fazla…)

İnsana Hayvanlık Dersi

Ahmet Canbaba

Onu ilk gördüğü anı unutamıyordu. Bir gazetede ‘ücretsiz teriyer verilecektir’ ilanını okuduğunda, hemen telefon etmiş, hayvanı görmek ve sahiplenmek istemişti. Bu hayvan sevgisini Can’a sevgili arkadaşı Meliha Yılmaz aşılamıştı. Oysa daha bir ay öncesine kadar Can’ında, canı kadar sevdiği bir teriyeri vardı. Daha iki aylıkken almış, üç yaşını henüz geçmişti ki bir parkta gezdirirken kaybetmişlerdi.

Can gazetelerin evcil hayvanlar sütununda ilanlar vermiş, üzerinde ‘Gizem’ diye adı yazılı tasması ve kahverengi uzun kordonuyla birlikte kaybolan teriyerini bulup getirecek olanlara ödül vaat etmiş ama sevdiği Gizem’ini kimse geri getirmemişti. Evde Gizem’in büyük eksikliğini hissettiler. Gene de bir hayvan sahiplenmek için aile bireylerinin gözleri gazete sütunlarındaydı. Can ilanı okuduğunda Gizem geldi gözlerinin önüne. Beyaz tüylerinin ortasına dikilmiş düğme gibi bir burun ve kömür karası gözleri burnunda tütüyordu Can’ın. Gizem nasılda uysaldı, nasılda enerjikti. Can bir şey söylediğinde tüylerle yarı kapanmış gözlerini açar küçük başını yana eğerek büyük bir adam gibi dinlerdi.
(daha fazla…)

Harika İkili

İffet Oral

Saat yediyi çoktan geçtiğine göre belediye otobüsünü kaçırdık; halk otobüsünün geveze biletçisi ile yine çene yarıştırmak zorunda kalacağız.

Adam hem kel; hem foduldu.

Gevezeliğinin yanında sözünü bilmezliği de cabasıydı. Yolcuların sitemlerine pişkin pişkin cevaplar verir, sıkışıklıktan, havasızlıktan zaten bitap düşmüş insancıklara laf sokuşturmaya bayılırdı. Sanki evindeymiş gibi serildiği koltuğunda; serçe parmağıyla kah burnunu; kah kulağını karıştırır; sonra güya-kimseye fark ettirmeden parmağını pantolonuna silerdi.
(daha fazla…)

Oymalı Sandıkta Vurulan Çocuk

Oya Baydar

Yumuşak basamaklı kaldırımların ufak tefek taşlarının üstünden atlaya atlaya kaleye tırmanır yokuş. İki yakalı çarşının bittiği yerde, hani suyu akmayan çeşme vardır ya, tam orada, gecekondu mahallelerine doğru üç koldan uzanır. Turistik kilimlerin renklerinin yoksul gelinlerin çeyiz düşlerine karıştığı dükkanlarda, pembe atlas yorganlar, dumanı gelmeyen süslü nargilelerle, tespihlerle, tavlalarla iç içe…

Oymalı tahta sandıkların kapağını açtın mı, hafif bir çürük elma ve tahta kepeği kokusu. Masal kuşlarıyla güvercinlerin, lalelerle şakayıkların, asma yapraklarıyla salkımların ve büklümlerin iç içe geçtiği, köknar ve ceviz dünyası.

Bir kuş uçtu uçacak sandığın kapağından. Sarmaşık güllerinin arasından fırlayıp kondu konacak avucumuza. “Kötü şeyler hep başkalarının başına gelir.” Nargilelerin, kilimlerin, boyalı beşiklerin ve güllü sandıkların arasından, geçmiş on beş yılın ardından sarı badanalı köhne evlerin numaralarını okuya okuya tırmanıyoruz yokuşu. Elinde büyük bir ebe hanım çantası. Yüzün solgun mu solgun.

-Bir gün mutlaka bir tahta sandık almalıyım.
-Kötü şeyler hep başkalarının başına gelir sanırız degil mi?
-Bir saatte biter her şey. Sonra hiç olmamış, hiç yaşanmamış gibi. Biliyor musun, param olunca mutlaka bir oymalı sandık alacağım buradan. Şu  güvercinli olanı.
-Sen daha önce hiç?..
-İki kez. İlkinde çok korktum. Bütün kadınlar korkar. Her şey çabucak olup bitti. Müthiş bir ferahlama duydum ardından. Ürperiyorum. Ankara’da, mayıs günleri bazan böyle ılık ve nemli olur. Sağanak boşandı boşanacak. Ferahlama duymuş muydum gerçekten? Kötü bir yalan mı yoksa bu da?
-Darbe olmasaydı… Yani demek istiyorum ki, tutuklanma korkusu falan olmasaydı da aldıracak mıydın?
-Bilmiyorum. Evet… Hayır… Bilmiyorum.
(daha fazla…)

Gar

Mehmet Güler

Gavsi, Gülbeyaz adındaki nişanlısını yıllar önce Almanya’ya çalışmak üzere göndermişti. Sözde, nişanlısı kısa sürede dönecek, kendisini de alıp oraya götürecekti. Para kazanacaklar, bir yığın çocukları olacaktı.
Ne nişanlısı dönmüş, ne de kendisi gidebilmişti.

Ama Gavsi bir gün olsun ayrılmamıştı gardan. Gülbeyaz’ın aynı istasyona dönüp geleceği, onu alıp Almanya’ya götüreceği, orada evlenecekleri konusundaki inancını, umudunu hiç yitirmemişti. Her gelen trende Gülbeyaz’ı beklemişti. Vagondan vagona koşarak gelen yolcular içinde onu sormuştu:

- Gülbeyaz’ı gördünüz mü?
- Gülbeyaz hangi trenle, dönecek?
- Gülbeyaz benim burada beklediğimi biliyor, değil mi?
- ……………………………………………………

(daha fazla…)

Beni Seven Bana Gelsin ya da Ben Kendimden Gideyim

Umut Taydaş

ziyadesiyle kişiler “kendilerine gelinmesini” pek sever, önemserler. gerçekten de önemli bir ihsas, değerli bir hissiyat, memnun edici bir oluştur bir insan için “kendisine gelinmesi”.  kişi kendini aziz hisseder, kendisine kıymet verildiğini düşünür. hele hele “misafir seven” bir kişisyse söz konusu, memnuniyetin ve doğal olarak egonun eriştiği hazzın daha yoğunlaşması mümkündür.

peki “beni seven bana gelsin” doğru bir arzu ve bekleyiş midir? eğer herkes kendisine gelinmesini isterse, kimse kimseye yaklaşamaz gibi olur sonra. bunun böyle olmaması için, birilerinin kendilerinden vazgeçip, egolarını ve “kendilerine gelinmesi” dolayısıyla erişecekleri hazzı bir yana bırakıp, sevdiklerine gitmeleri gerekli.

kendinden vazgeçip sevdiklerine gitmek mi, oturup sevenlerinin gelmesini beklemek mi asıl saadet, olgun olanın seçeceği, onguna eriştiren hangisi?

derken kapı çaldı:
(daha fazla…)

İntiharı Soluyan Çiçek

Hasan Uygun

Günlerdir bir an bile gözümü kırpmadan bakıyorum ona. İşimi, arkadaşlarımı, randevularımı, kısaca her şeyimi erteledim sırf bu yüzden. Bekliyorum… Bekliyorum. Bekliyorum, mutlaka konuşacak… Konuşacak ve bozulacak bu kara büyü.

Dışarıda, cadde boyunca kaldırımda dizilmiş çöpçüler, sonbahar mağlubu çınarların gövdelerini okşuyor, gözlerinden öpüyorlar sonra kupkuru dudaklarıyla. Hepsi duygulu, melankolik… Yerlerde binlerce ölü yaprak. Ölü yaprakların altındaysa çırpınan bir yürek. Çöpçüler, törensiz kaldırmak istemiyorlar, incitmek istemiyorlar ölü yürekleri, “Ölülerin de sevgiye ihtiyacı var,” diyor içlerinden biri.

Cadde boyunca sağa sola savrulan kuru yapraklar, hız tutkusuyla yanıp tutuşan sürücülerin kullandığı arabaların tekerlekleri altında eziliyor acı çekiyorlar biteviye. Acı yüreklerini dağlıyor, kanatlanıp uçuyorlar sonra arabaların hızıyla yarışırcasına.

Oysa sadece bir ay önce… Hatırlamak bile kor bir yürek yangını. Hiç yitirilmeyecek gibi duruyordu oysa, parmaklarımın arasından karışırken toprağa.
İçeride, çatı katındaki evimde, yangın sonrası kül kokusunda her şey. Ve yıkıntıların arasında, hisli bir yürek; enkazın altında kurtarılmayı bekleyen. Yangında en son kurtarılacak olarak orta yerde, yaşam umudunu hâlâ kaybetmemiş, ‘sil baştan’ cesareti olan ben.

Işık gözlerimi yakıyor. Bir dokunabilsem ışığa…
(daha fazla…)

Sonraki Son

Hayaller Ve Gölgeler 15

Elindeki tebeşir tozunu üzerine silerken zil elinden kayıp aşağıya çiçeklerin üzerine düştü ama ancak yalnız gezen bir yarasanın duyabileceği kadar çınlayabildi. Tebeşir kokusu kalmış mı, diye parmaklarını kokladıktan sonra kendini duvardan aşağı sarkıtıp yavaşça yere bıraktı. Doğrulurken tıpkı filmlerdeki gibi başucunda elfeneriyle -zamanı olsaydı bu hayali gaz lambasıyla değiştirecekti- bekçiyi ve köpekbalığı dişleriyle zili tutan köpeği göreceğini sanıyordu ama ikisi de yoktu. Oysa başucunda olacaklarından o kadar emindi ki, en azından gölgeleri vardır diye şöyle bir bakındı; “hayret”; sanki hiç olmamış gibi yoktular. Bu yokluk onu canlandırdı; zili çabucak yerden kapıp beline sokarak hemen giriş kapısına yöneldi. Bu arada bekçiyle ya da köpeğiyle, ya da hem bekçi hem de köpeğiyle her an karşılaşabilir olduğu için onları arıyormuş havasında yürüyordu. ( “Zilinizi düşürmüşsünüz….” derdi artık herhalde.) Ama kimseye görünmemenin kaderini sevindireceğine inanınca, Tülay Hanım’la karşılaşma olasılığını sıfırlamakta olduğunu düşündü çocuksu bir hüzünle. Hemen hüznüne kızdı; yakalanırsa, “Sonuçta bir okul zilini çalmış…” olacağı için saçmaladığını söyledi -içindeki en gizli yoldan- kendine. “Evet, evet, zille yakalanmamalıyım!” diyerek zili belinden çıkarıp atmayı düşünürken, zil birden çalmaya başlayarak onu eleverecekmiş gibi korkutunca, koşmaya başladı.
(daha fazla…)

On İkiye Bir Var

Haldun Taner

Nasıl başladı, ne vakit başladı, bilemiyorum. Ama ilk belirtiler, dokuz yaşımda iken patlak verdi. Misafirlerle bahçede oturuyorduk. Yaşlı bir zat saati sordu. Aksi gibi, kimsede saat yoktu. Eniştem içeri, saate bakmaya koştu. Ben o aralık: “Üçü yirmi geçiyor” deyivermişim. Bu tutturuşa, önce kimse şaşmadı. Boğazda, geçen vapurlara bakıp zamanı bazen dakikası dakikasına kestirmek mümkündür. Görünürde vapur filan olmadığı anlaşılınca gözler faltaşı gibi açıldı: “Peki ama nasıl bildin?” “Bilmem” dedim. “Dilimin ucuna geliverdi işte.” Rahmetli halam: “Tesadüf a canım” dedi. “Attı tuttu işte. Olmaz mı böyle şeyler.” Öbürküler de: “Evet” dediler. “Tesadüf. Ama bu kadar olur yani.”
(daha fazla…)

Alkış Tutuyorum

Pelin Erdoğan

Sabahın fersiz ışığı griye boyamış sokakları. Şöyle güzel, pırıltılı bir güneş olsa, sokaklar pembe-sarı görünse! Kaldırım kenarında üç dört kedi dedikodu yapıyor. Tüh! El arabası: gıcııır, gırç!.. Kaçıştılar her biri bir yana. Tam da en heyecanlı yerindeyken! Şişman hanım balkondan çarşaf silkeliyor. Göz ucuyla bu yana bakıyor. Doğru. Ne ayıp! Aylardır silinmez mi bir pencere? Perdem de temiz sayılmaz. Ya şu bakışına ne demeli şimdi! Bu kadar da olmaz ki! Dikiyorsun gözünü. Ötekine. Daha küçük olana. Güneye bakana. Kırık, evet. Tüm kışı böyle geçirdim. Gazete kaplı. Böylesi, camlısından daha iyi. Okuyorum arada bir. Can sıkıntısına iyi geliyor.

Rüzgârın gıdıkladığı kol altlarım. Leş gibi. Ter. Tenimde. Yosun kokusu. Yakıcı. Denizde. Dans edişi rüzgârın, solunda ter, sağında yosun. Ben de girsem aranıza. Yer açsanız! Meloş’la. Tombul kolları. Boynumdan göğsüme bıraktığı. Tüm ağırlığı bedeninin. Gülümsetir yüzümü. Bir şey var, belki engeller gülüşümü: yanaklarıma sarkan göz altlarım. Halka halka. Ya da dağınık sakallarım? Batar mı gülüşüme? Acıtır mı? Meloş’un yüzünü. Cildim ne buruşuk öyle, çarşafım! Kederin telvesi. Yüzümde donan. Aynadaki siluetim: kirli bir kahve fincanı.
(daha fazla…)

Sayfa 1 of 212
Powered by Wordpress | Designed by Elegant Themes