<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Hikaye Oku &#187; Tarihi Hikayeler</title>
	<atom:link href="http://www.hikayeoku.com/category/tarih-hikayeleri/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.hikayeoku.com</link>
	<description>Hikaye okumak, gerçeğe tanık olmaktır.</description>
	<lastBuildDate>Sun, 07 Mar 2010 14:52:04 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.9.1</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Tahir İle Zühre</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/ask-hikayeleri/tahir-ile-zuhre.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=tahir-ile-zuhre</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/ask-hikayeleri/tahir-ile-zuhre.htm#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 06 Mar 2010 14:41:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Aşk Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Tarihi Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[allah]]></category>
		<category><![CDATA[ama]]></category>
		<category><![CDATA[askeri]]></category>
		<category><![CDATA[bana]]></category>
		<category><![CDATA[ders]]></category>
		<category><![CDATA[Doktorlara]]></category>
		<category><![CDATA[duyar]]></category>
		<category><![CDATA[efsane aşklar]]></category>
		<category><![CDATA[eski]]></category>
		<category><![CDATA[eski aşlar]]></category>
		<category><![CDATA[evlendirmenin]]></category>
		<category><![CDATA[gelmeye]]></category>
		<category><![CDATA[hocalardan]]></category>
		<category><![CDATA[kendisini]]></category>
		<category><![CDATA[Mardinâ]]></category>
		<category><![CDATA[marifetlerim]]></category>
		<category><![CDATA[olur]]></category>
		<category><![CDATA[onun]]></category>
		<category><![CDATA[Oradan]]></category>
		<category><![CDATA[renirler]]></category>
		<category><![CDATA[sefer]]></category>
		<category><![CDATA[tahir]]></category>
		<category><![CDATA[tahir ile zühre]]></category>
		<category><![CDATA[tahir ile zühre oku]]></category>
		<category><![CDATA[tarihteki ünlü aşklar]]></category>
		<category><![CDATA[verip]]></category>
		<category><![CDATA[vezir]]></category>
		<category><![CDATA[veziri]]></category>
		<category><![CDATA[zaman]]></category>
		<category><![CDATA[zeki]]></category>
		<category><![CDATA[zerine]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeoku.com/?p=590</guid>
		<description><![CDATA[Geçmiş zaman ve eski günlerde zengin ve şöhretli bir padişah vardır. Malı, mülkü, askeri kısaca her şeyi vardır. Ancak çocuğu olmamaktadır. Doktorlara gitmiş derdine çare bulamamıştır. Bunlardan fayda göremeyince kendisini eğlenceye verip ve yaptırdığı bahçeye gidip gelmeye başlar.
Bir gün veziri ile çarşıda dolaşmaya çıkar. “Her kim bana bir altın verirse Allah onun muradını versin” diyen [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/tahirilezuhre.jpg" rel="lightbox[590]"><img class="alignright size-medium wp-image-591" style="border: 4px solid black; margin: 4px;" title="tahirilezuhre" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/tahirilezuhre-231x300.jpg" alt="" width="231" height="300" /></a>Geçmiş zaman ve eski günlerde zengin ve şöhretli bir padişah vardır. Malı, mülkü, askeri kısaca her şeyi vardır. Ancak çocuğu olmamaktadır. Doktorlara gitmiş derdine çare bulamamıştır. Bunlardan fayda göremeyince kendisini eğlenceye verip ve yaptırdığı bahçeye gidip gelmeye başlar.</p>
<p>Bir gün veziri ile çarşıda dolaşmaya çıkar. “Her kim bana bir altın verirse Allah onun muradını versin” diyen bir dilenciye para verir. Oradan ayrılıp bahçeye doğru giderler ve bir ağacın altında otururlar. İleride bir ağacın altında da yaşlı bir derviş görürler, onun yanına giderler. Derviş “marifetlerim vardır” deyince, padişah gönlünden geçeni bilmesini ister. Dervişte padişah ve vezirin çocuğunun olmadığını, evlat istediklerini bilir. Bunun üzerine dervişten yardım isterler. Dervişte cebinden cebinden bir elma çıkarır ve ikiye böler. Bu elmaları yerlerse çocukları olacağını, padişahın kızı, vezirin oğlu olacağını, ama onları ayırmamalarını evlendirmelerini söyler. Padişah da vezir de çok sevinir. Akşam elmayı yerler ve dokuz ay on gün sonra padişahın kızı, vezirin oğlu olur. Kızın adını Zühre, oğlanın adını Tahir koyarlar.<br />
<span id="more-590"></span></p>
<p>Tahir ile Zühre birlikte büyürler. En tanınmış hocalardan ders alırlar ve çok zeki olduklarından her şeyi öğrenirler. Fakat on yaşında Zühre’nin gönlü Tahir’e düşer ve uyurken Tahir’i öper. Tahir çok kızar çünkü kardeş olduklarını sanır. Bir gün Zühre Tahir’i yine öper ve Tahir’de Zühre’yi döver. Zühre o kadar üzülür ki Allah’a “Allah’ım benim sevgimin yarısını Tahir’e ver” diye dua eder.</p>
<p>Tahir’de Zühre’ye âşık olur. Bu sefer Zühre kendini naza çeker. Ancak kardeş olmadıklarını öğrenen Tahir ile Zühre günden güne bir birine daha çok bağlanırlar. Sazlarını alıp bir birlerine türkü söylerler. Bunları gören Arap köle padişahın karısına söyler. Padişah kızını Tahir’le evlendirmenin zamanı geldiğini söyler. Ancak karısı kızının padişah oğluyla evlenmesini istemektedir. Padişah kendi gözleriyle âşıkları görmek ister ve görünce de âşıkları evlendirmeye karar verir.</p>
<p>Bu arada Tahir rüyasında iki kara köpeğin kendisine saldırdığını görür ve rüyası çıkar. Padişahın karısı, padişaha sihirbaz cadının yaptığı şerbeti içirince padişah Tahir&#8217;den soğur ve onu saraydan kovar. Aşkı ile yanıp tutuşan Tahir Zühre’nin köşkünün önüne gelerek sitem dolu türküler söyler. Zühre’de olayları dadısından öğrenir ve her şeyi Tahir’e açıklar. Arap köle bunları görünce yine padişaha haber verir. Bu sefer padişah onu Mardin’e sürer. Mardin’de yedi yıl kalan Tahir bir gün Allah’a dua eder ve onu zindandan kurtarmasını ister. Duası kabul olur zindanın açılan kapısından siyah atıyla Hızır gelir ve onu atına alıp, o uyurken Zühre’nin köşkünün önüne bırakır. Zühre Tahir’i dadısına gönderir. O günden sonra her gece gizli gizli buluşup zevk ve sefa eylerler.</p>
<p>Fakat bir gün Tahir rüyasında yine kara köpeklerin etrafını sardığını görür. Rüyası yine çıkar çünkü Arap köle onları yine görmüştür. Bunu padişaha haber verir ve Tahir, üstü açık bir sandıkla Şat suyuna bırakılır.</p>
<p>Şat suyu kenarında da Göl padişahının sarayı vardır. Zühre bunu bildiği için Göl padişahının kızına mektup yazar ve göl padişahının kızları da onu bulurlar. Göl padişahın üç kızı da Tahir’i sevmektedir ve bir gün onu paylaşamadıkları için kavga ederken, Tahir bunları duyar ve kaçar. Bir çeşme başında dua eder ve uyur. At sesiyle uyanınca, yanında bir derviş görür. Yine ata biner ve gözlerini kapatır. Derviş “aç” dediği zaman Tahir kendisini Zühre’nin köşkü önünde olduğunu görür. Dadısına gider. Dertleşirler.</p>
<p>Bir gün Tahir davul zurna sesleri duyar ve dadısından Zühre’nin evleneceğini öğrenir. Kadın esvabı ile düğüne gider. Kendini Zühre’ye tanıtır. Ertesi gün Zühre ile anlaşırlar. Hamama gitmek için çıkıp kaçmaya karar verirler. Ancak Arap köle de kadın kılığına girmiş ve onları görmüştür. Arap köle durumu padişaha haber verir. Padişah Tahir’i yakalatır. Mecliste onu ve kızını anmadan üç hane türkü söylerse affedeceğini söyler. Tahir iki haneyi söyler fakat üçüncü hanede Zühre&#8217;nin içeri girdiğini görünce onun ismini kullanır. Padişah da onun boynunu vurdurmaya karar verir.</p>
<p>Cellât Tahir’in boynunu vurmadan Tahir namaz kılıp Allah’a ruhunu alması için dua eder ve hemen ölür. Bunu gören Zühre aklını kaçırır. Hekimler çare bulamaz hatta Tahir’in etini yedirmeye çalışırlar ama dadısından bunu öğrenen Zühre de çok kızar, Tahir’in mezarına gider. Allah’a ruhunu alması için dua eder ve ölür. Mezara gelen Arap köle de Zühre’ye âşık olduğu için kendini hançerle öldürür. Padişah kızını Tahir’e vermediği için pişman olur ama iş işten geçmiştir.</p>
<p>Bir süre sonra âşıklara mezar yapılır. Arap köle de başuçlarına gömülür. Oradan geçenler Zühre&#8217;nin mezarında beyaz bir gülfidanı, Tahir’in üzerinde ise kırmızı bir gülfidanı görürler. Arap’ın mezarında da kara bir çalı bitmiştir. Her sene âşıklar baltalarla o çalıyı keserler ancak çalının yine bittiğini görürler&#8230;</p>
<p><strong>Anonim</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/ask-hikayeleri/tahir-ile-zuhre.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Unutulan Yeniçeri</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/tarih-hikayeleri/unutulan-yeniceri.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=unutulan-yeniceri</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/tarih-hikayeleri/unutulan-yeniceri.htm#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 26 Feb 2010 16:43:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tarihi Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[hitler hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[hitler türk mü]]></category>
		<category><![CDATA[hitler türk müydü]]></category>
		<category><![CDATA[hitler yeniçeri]]></category>
		<category><![CDATA[okuldan atılmak]]></category>
		<category><![CDATA[osmanlı askeri]]></category>
		<category><![CDATA[osmanlı askerleri]]></category>
		<category><![CDATA[papazın kapısı]]></category>
		<category><![CDATA[sunay akın]]></category>
		<category><![CDATA[sunay akın hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[tarihi hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[viyana kuşatması]]></category>
		<category><![CDATA[yeniçeri hikayeleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeoku.com/?p=549</guid>
		<description><![CDATA[Sunay Akın
Viyana’yı kuşatmak için yola çıkan ordu, geride kalan kasabalarda birkaç askeri, tedbir olsun diye bırakıyordu. Viyana yakınlarındaki Lambach kentinde de bir grup askerin kalması uygun görülür. Lambach’taki askerler, günlerini gün etmeye başlarlar. Arkadaşları Viyana kapılarında kırılırken, onlar şarap şişesini sabah akşam ellerinden bırakmıyorlardı. Kuşatma bozgunla sonuçlanınca püskürtülen Osmanlı ordusu, neyi var, nesi yoksa toplayarak [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><span style="color: #808080;"><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/yeniceri.jpg" rel="lightbox[549]"><img class="alignright size-medium wp-image-550" style="border: 4px solid black; margin: 4px;" title="yeniceri" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/yeniceri-212x300.jpg" alt="" width="212" height="300" /></a>Sunay Akın</span></h2>
<p>Viyana’yı kuşatmak için yola çıkan ordu, geride kalan kasabalarda birkaç askeri, tedbir olsun diye bırakıyordu. Viyana yakınlarındaki Lambach kentinde de bir grup askerin kalması uygun görülür. Lambach’taki askerler, günlerini gün etmeye başlarlar. Arkadaşları Viyana kapılarında kırılırken, onlar şarap şişesini sabah akşam ellerinden bırakmıyorlardı. Kuşatma bozgunla sonuçlanınca püskürtülen Osmanlı ordusu, neyi var, nesi yoksa toplayarak geri dönüş yolculuğuna hazırlanır. Önlem olsun diye civardaki köylere ve kasabalara bıraktıkları Yeniçeriler de durumdan haberdar edilip, geri çağırılır.</p>
<p><span id="more-549"></span>Lambach’taki askerlere kuşatmanın sona erdiği, orduya katılmaları haberi gelir, ama aralarından biri, sanki yer yarılıp içine girmiştir. Yok!.. Ali adlı Yeniçeri hiçbir yerde yoktur. Ara ara ara Ali yok! Arkadaşları fazla vakitleri olmadığı için aramadan vazgeçerler ve Lambach’tan ayrılırlar. Ali, sızdığı yerde uyanır ve şöyle bir gerinir. Kılıcını, kalkanını yerden alan Ali, sokağa çıkar. Allah, Allah! Lambach halkı bir tuhaf bakmaktadır kendisine! Aaa, üstüne üstüne geliyorlar. “Gelmeyin lan!” diye bağırıp, kılıcını gösterse de hiç kimseyi korkutamadığını kısa sürede kavrar. Olup bitene bir anlam veremeyen zavallı Ali, sokaklarda koşmaya başlar. Nasıl koşmasın ki, tüm Lambach arkasından onu kovalamaktadır. Sanki Viyana kuşatmasının tüm faturası ona kesilmiş, hesabı Ali ödeyecektir. Kiliseye sığınan Ali’nin arkasından papaz efendi kapıları kapatır ve halkı sakinleştirir. Ali, kendisine gelince olanları anlamaya başlar; ordu İstanbul’a geri dönmüş, ama o, Lambach’ta kalmıştır.</p>
<p>Unutulan Yeniçeri, sokağa hiç çıkmadan aylarca Lambach Kilisesi’nde yaşar. Almancayı öğrenince, sokağa çıkmak isteğini anlatır papaza… Papaz, bunun bir tek yolu olduğunu, dinini değiştirmesi gerektiğini söyler. Kilise mezarlığındaki bir taşta şu ad yazmaktadır: ‘Ali Lambacher.’ Yani Lambachlı Ali!.. Kilisenin kapısının üstündeki heykelde de bir Aziz göze çarpar. Kalın kaşlı, pala bıyıklı bir ‘Aziz’dir bu. Ve elbette Ali’den başkası değildir. O heykeldeki Ali, kendi kendine konuşmaktadır sanki: “Şu işe bak yahu; ne amaçla geldik, ne olduk?” Ali, ülkesine geri dönmez. Çünkü, biliyordu ki, ülkesinin tarih kitaplarında onun hikâyesi yer almayacaktır! Ali bilmekteydi ki, kendi ülkesinde, üniversite seçme ve yerleştirme sınavlarında adı geçmeyecektir. Oysa, yanlış bir ‘şık’ta da olsa razıdır!!!</p>
<p>Lambachlı Ali’nin heykelinin bulunduğu kilise kapısının önünden dört yıl geçen bir öğrenci, sigara içerken yakalandığı için atılır rahip okulundan… 11 yaşındaki öğrenci, Ali’nin içeri alınarak hayatının kurtulduğu kapının dışında affedilmesi için gözyaşları döker, yalvarır. Ama nafile!.. O öğrenci ‘Adolf Hitler’ adını taşımaktadır! Demek ki, sigara yalnızca bireyin değil, tüm insanlığın sağlığına zararlıdır. Ve sigara içerken yakalanan her öğrenci okuldan atılmamalıdır!</p>
<p><strong>Sunay Akın</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/tarih-hikayeleri/unutulan-yeniceri.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Oymalı Sandıkta Vurulan Çocuk</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/alternatif-tarih-hikayeleri/oymali-sandikta-vurulan-cocuk.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=oymali-sandikta-vurulan-cocuk</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/alternatif-tarih-hikayeleri/oymali-sandikta-vurulan-cocuk.htm#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 15 Feb 2010 15:32:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Alternatif Tarih Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Tarihi Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Trajik Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[1971 mayıs]]></category>
		<category><![CDATA[ankara kalesi]]></category>
		<category><![CDATA[elveda alyoşa]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[kırk ikindi]]></category>
		<category><![CDATA[Oya Baydar]]></category>
		<category><![CDATA[oya baydar hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[oya baydar öykü]]></category>
		<category><![CDATA[öykü oku]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=243</guid>
		<description><![CDATA[Oya Baydar
Yumuşak basamaklı kaldırımların ufak tefek taşlarının üstünden atlaya atlaya kaleye tırmanır yokuş. İki yakalı çarşının bittiği yerde, hani suyu akmayan çeşme vardır ya, tam orada, gecekondu mahallelerine doğru üç koldan uzanır. Turistik kilimlerin renklerinin yoksul gelinlerin çeyiz düşlerine karıştığı dükkanlarda, pembe atlas yorganlar, dumanı gelmeyen süslü nargilelerle, tespihlerle, tavlalarla iç içe&#8230;
Oymalı tahta sandıkların kapağını [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><span style="color: #888888;"><a href="../wp-content/uploads/IZMIR-SOKAK-ESKI-EVLER-ESKI-KAMYON-1970-LER.jpg" rel="lightbox[243]"><img class="alignright size-medium wp-image-326" title="IZMIR-SOKAK-ESKI-EVLER-ESKI-KAMYON-1970-LER" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/IZMIR-SOKAK-ESKI-EVLER-ESKI-KAMYON-1970-LER-197x300.jpg" alt="" width="197" height="300" /></a><strong>Oya Baydar</strong></span></h2>
<p>Yumuşak basamaklı kaldırımların ufak tefek taşlarının üstünden atlaya atlaya kaleye tırmanır yokuş. İki yakalı çarşının bittiği yerde, hani suyu akmayan çeşme vardır ya, tam orada, gecekondu mahallelerine doğru üç koldan uzanır. Turistik kilimlerin renklerinin yoksul gelinlerin çeyiz düşlerine karıştığı dükkanlarda, pembe atlas yorganlar, dumanı gelmeyen süslü nargilelerle, tespihlerle, tavlalarla iç içe&#8230;</p>
<p>Oymalı tahta sandıkların kapağını açtın mı, hafif bir çürük elma ve tahta kepeği kokusu. Masal kuşlarıyla güvercinlerin, lalelerle şakayıkların, asma yapraklarıyla salkımların ve büklümlerin iç içe geçtiği, köknar ve ceviz dünyası.</p>
<p>Bir kuş uçtu uçacak sandığın kapağından. Sarmaşık güllerinin arasından fırlayıp kondu konacak avucumuza. &#8220;Kötü şeyler hep başkalarının başına gelir.&#8221; Nargilelerin, kilimlerin, boyalı beşiklerin ve güllü sandıkların arasından, geçmiş on beş yılın ardından sarı badanalı köhne evlerin numaralarını okuya okuya tırmanıyoruz yokuşu. Elinde büyük bir ebe hanım çantası. Yüzün solgun mu solgun.</p>
<p>-Bir gün mutlaka bir tahta sandık almalıyım.<br />
-Kötü şeyler hep başkalarının başına gelir sanırız degil mi?<br />
-Bir saatte biter her şey. Sonra hiç olmamış, hiç yaşanmamış gibi. Biliyor musun, param olunca mutlaka bir oymalı sandık alacağım buradan. Şu  güvercinli olanı.<br />
-Sen daha önce hiç?..<br />
-İki kez. İlkinde çok korktum. Bütün kadınlar korkar. Her şey çabucak olup bitti. Müthiş bir ferahlama duydum ardından. Ürperiyorum. Ankara&#8217;da, mayıs günleri bazan böyle ılık ve nemli olur. Sağanak boşandı boşanacak. Ferahlama duymuş muydum gerçekten? Kötü bir yalan mı yoksa bu da?<br />
-Darbe olmasaydı&#8230; Yani demek istiyorum ki, tutuklanma korkusu falan olmasaydı da aldıracak mıydın?<br />
-Bilmiyorum. Evet&#8230; Hayır&#8230; Bilmiyorum.<br />
<span id="more-243"></span></p>
<p>Şu sarı badanalı ev olmalı. Tahta sandıklar kuşlarıyla, çiçekleriyle, elma, reçine, naftalin kokularıyla aşağıda kaldı. Zümrütüanka kuşları tutsak oldukları tahtalardan kopup uçamadılar. Güvercinler fıskiyelere kavuşamadı. Sarmaşıklar, güller, laleler delemedi tahtaları.</p>
<p>Belki bu gece, belki yarın, şafaktan önceki koyu karanlıkta gelecekler. Haki elbiseleri, haki yüzleri, haki cipleri, tomsonlarıyla&#8230; Ayak sesleri kuşkulu uykuları hançerleyecek. Uzun uzun çalınan kapılar, dipçik sesleri, silah şakırtıları&#8230; Işıksız pencerelerden perde arkalarından bakan, sürgülü kapılara kulaklarını dayayan komşuların yarattığı bencil yalnızlık. İnsanın kendisiyle, inançlarıyla, namusuyla, tüm hayatıyla hesaplaşma anı. Kitaplar, çekmecelerdeki kağıtlar, halıların altı, çöp tenekelerinin içi. Hiçbir şey aranmadan, hiçbir şey bulunmadan didik didik edilen evler, hayatlar, anılar; kıskançlıkla kendinize sakladığınız, yalnız sizin olmasını istediğiniz her şey. Eski bir aşk mektubu, bir kuru yaprak, üzerine gelişigüzel notlar alınmış bir kağıt parçası, kapıcının getirdiği alışveriş pusulası, not defteriniz, birkaç hatıra fotoğrafı.</p>
<p>Sizin olan, saklı, güzel, sıcak olan ne varsa hepsi, şimdi vatan hainleri yakalamaya çıkmış şu insanların hazinesidir artık. İnsan sıcaklığı, sevgi, duygu, inanç, umut, delil dosyalarının soğuk karanlığının malıdır çoktan. Özenle toplanıp büyütülmüş anılar, dostluklar, sevgiler, yazılar, kitaplar, sevdiğiniz, inandığınız her şey sorgu ve işkence odalarının soğuk karanlığında çıkar karşınıza. &#8220;Çocuk doğamaz, çocuk doğmamalı, çocuk karışmamalı bu insansızlığa, bu cinayetlere!</p>
<p>1971 Mayısı bitti bitecek. Kırk ikindiler başladı başlayacak. Yaz yaklaşıyor demektir.</p>
<p>-Hadi bas zile.<br />
-Sen bas.<br />
-En zor olan bu mu?</p>
<p>Sarı badanalı evin ağır ağır açılan kapısı, ağırlaşan bir hüzünle tırmandığımız tahta merdivenler. &#8220;Biz buraya bir çocuk öldürmeye mi gelmiştik, yoksa bir çocuk kaçırmaya mı işkence odalarından, silahların gölgesinden, geceyarısı korkularından?&#8221;</p>
<p>Gazetelerin akşam baskılarında yeni tutuklama haberleri: &#8220;Yazıyor! On kişinin daha tutuklandığını yazıyor; &#8220;İşçilerin grevi bıraktığını yazıyor!&#8221; Yüzün alabildiğine solgun. Avucumda sıktığım elin buz gibi. Bebeğini aldıran bütün kadınların yalnızlığıyla yalnızsın. Biraz ileride, şurada, Sıhhiye dolmuşları. Bir gün oymalı sandığı alabilirsin, şuradan dolmuşa yükleyiveririm.</p>
<p>&#8220;Yazıyor, yazıyor, yeni tutuklamaları yazıyor!&#8221;<br />
-İyi ki aldırdık çocuğu.<br />
Ölü bir kuş, sandığın oymalarından yere düşüyor. Eğilip avucuma alıyorum.<br />
Buz gibi.</p>
<p>20 Ağustos 1980</p>
<p>Ne süslü nargileler, ne kilimler, ne de oymalı sandıkların kuşları&#8230; Hiçbir şey değişmemiş burada. Ne ikide birde ayağımıza takılan ufak taşlar, ne suyu akmayan çeşme, ne de dolmuşlar&#8230;</p>
<p>Zaman tırmanamamış kaleye tırmanan yokuşu. Yaşamımızın, anılarımızın, ölülerimizin üzerinden geçmiş de, bu yokuştan geçememiş on yıl. Tahta sandıkların oymalarına, kilimlerin atkılarına, tespih tanelerine sıkışıp kalmış. Boyalı beşiklere uzanıp derin bir uykuya dalmış burada zaman. On yıl önce, şu sarı boyalı evdeki kasap doktorun leğenine bıraktığımız çocuk nasıl yaşlanmadıysa, nasıl değişmediyse ve nasıl varolmadıysa, tıpkı öyle&#8230;</p>
<p>Bir çocuk, bunca ızır zıvırın masal dünyasına dalıp gitmiş turistleri çekiştiriyor. On yaşında kadar olmalı. Yoksa burada, kaleye tırmanan bu yokuşta, zaman bu çocuk mu? Şu zümrütüanka kuşlu, üzüm salkımlı oymalı sandığa artık hiç ilgi duymamak mı zaman? On yıl önce istediğimiz, sevdiğimiz her şeye yabancılaşmak mı? On yıl önce korktuğumuz şeylerden korkmamak mı? Gazetelerin değişen başlıkları ve gazeteci çocukların değişmeyen bağırışları mı burada zaman? &#8220;Dün de yedi kişinin vurulduğunu yazıyor. Anarşiyi yazıyor. Teröristleri yazıyor.!&#8221;</p>
<p>Koşarak iniyor yokuşu. Taa kalenin oradan kopup gelen bir korku gibi&#8230; Ardından kovalayanları görmüyorum. Sonradan öğrendim üç el ateş edildiğini. Sadece sol yanımda boğuk bir gürültü duydum ben. Kaleden koşarak inen korku şimdi tam önümde, kuşlu üzümlü sandığın yanında uzanmış yatıyor.</p>
<p>On yıl önce burada, bu yokuşta bıraktığımız, şu yerde yatan genç ölü olmasın! Hani kanları oymalı kuşun kanadına bulaşmış olan. Kanları üzüm salkımlarının arasından, 1 Mayıs&#8217;larda göğsüne iliştirdiği kızıl karanfillerin saplarından süzülen&#8230;</p>
<p>Dükkanların önünde bir sessiz telaş, cankurtaran çığlıkları, polis düdükleri. İlk korku geçince canlanan kalabalık. Kuşlu sandıkla genç ölünün çevresinde daralan çember. &#8220;On yıl önce bu çocuk burada yatmıyordu. On yıl önce doğmamış bir çocuğu öldürmeye gidiyorduk biz. Oymalı sandıklara kan bulaşmamıştı daha&#8230;&#8221;</p>
<p>İki saat sonra doktordon çıktığımızda yüzün sapsarıydı, elin soğuktu.</p>
<p>&#8220;İyi ki aldırdın çocuğu.&#8221;</p>
<p>Şimdi şurada, dükkanla kaldırımın arasında, oymalı sandığın hemen önünde yatıyor çocuk. Eli kaldırımın kenarından aşağıya sarkıyor.</p>
<p>&#8220;İyi ki doğurmamışsın çocuğu. Nasıl olsa böyle ölecek olduktan sonra&#8230;&#8221;</p>
<p>Oymalı sandık -en güzeli, en özenlisi- orada tam önümde, ölünün hemen yanında. Üstelik kuş kanat çırpa çırpa neredeyse kopacak tahtalardan. Şu bir türlü yağamayan yağmuru yağdırmak için bulutları gagasıyla delmeye fırlayacak. Üstelik tahta karanfiller kan rengiyle kızarmış. Üstelik tam istediğim boyda, tam istediğim gibi çürük elma kokulu&#8230;</p>
<p>&#8220;Yazıyor, dün yine yedi kişinin öldürüldüğünü yazıyor. Anarşistleri yazıyor.&#8221;</p>
<p>Keşke doğursaydın çocuğu. Bunca genç ölüye inat, hayatı sona erdirenlere inat, şu yokuştan geçmeyen zamana inat, korkulu, acılı olacağını şimdiden sezdiğimiz geleceğimize inat, keşke doğursaydın çocuğu!</p>
<p>Temmuz 1984, Marburg</p>
<p>Basamak basamak kaldırımlara yayılmış cafeler arasından, ufak tefek taşları zorlaya zorlaya, Ortaçağ sokaklarına sarıla sarıla Marburg Kalesine tırmanır yokuş. Ne tahta oymalı sandıklar, ne nargileler, ne kilimler, ne bağırarak gazete satan küçük çocuklar, ne yerde yatan ölü, ne korku. Zengin vitrinli mağazalar, dünyanın dört bir yanından gelmiş tüm zenginlikler, antikacılar, donuk bir mutluluk, miskin bir güvenlik duygusu onun yerine.</p>
<p>Şu küçücük meydandan daha önce de geçtik miydi seninle? Suyu akmayan, taşı kırık çeşme değil bu. Ortasında göğe uçmaya hazırlanan bronz melekle, dört bir yanından bol bol akan sularla bizim çeşmelerimize benzemeyen bir çeşme. Yine de aynı yeri, aynı anı, aynı şeyi bir başka hayatta yaşamışlık duygusu&#8230;</p>
<p>-Yokuşa dayanamıyorum artık.</p>
<p>Rengin uçuk, göğsün inip kalkıyor. Biz böyle bir yokuşu, bir başka yerde, bir başka zaman, hiç nefeslenmeden&#8230;</p>
<p>-On beş yıl önce miydi?<br />
-On dört.<br />
-Yaşlanmışız.</p>
<p>Yokuşlar, kaleler, kentler, çeşmeler yaşlanmış. Oymalı tahta sandıklar, oymalardaki kuşlar, karanfiller yaşlanmış. Şu gotik binalar, şu Ortaçağ çarşıları, şu çarmıha gerili İsa yaşlanmış. Yaşlanmayan, bir sarı badanalı evde doktor leğenine bıraktığımız cenin, hayır çocuk, bir de oymalı sandıkta vurulan&#8230; Şurada uzanmış yatıyor işte. Hong-Kong malı ucuz elbiselerin altında. Yüzü biraz daha sarı, teni biraz daha açık renk. &#8220;Eli kaldırımın kenarından sarkıyordu. Buz gibiydi.&#8221;</p>
<p>-Bunlar Punk&#8217;lar. Yeni Hipi&#8217;ler yani.</p>
<p>Sana anlatabilmek isterdim: Ben o yokuşa on yıl sonra bir kez daha uğradım. Kaleye tırmanan yokuşa, kürtaj olduğun, hayır, çocuğu bıraktığımız evin oraya&#8230; Bir genci öldürdüler o gün. İşte tıpkı böyle yatıyordu o da. Bu yaşlardaydı tam. Nedense anlatamıyorum. Eline uzanıyorum. Elin soğuk. O gün de böyle soğuktu.</p>
<p>-Yarın mı dönüyorsun Türkiye&#8217;ye?</p>
<p>Sessiz bir &#8220;Evet.&#8221;</p>
<p>Yokuşun sonundayız. Önümüzde yemyeşil parkıyla Marburg Kalesi. Yarın gideceksin. Geceyarıları yumruklanan kapılar, cip kornaları, hapisanelerin nizamiye kapılarında görüş günleri kaynaşması. &#8220;Yazıyor, yazıyor, üç idam kararı daha yazıyor. Yurt dışındaki vatan hainlerini yazıyor.&#8221;</p>
<p>Bütün yokuşlar, kalelere, saraylara, şatolara mı açılır?</p>
<p>&#8220;Kötü şeyler hep başkalarının başına mı gelir?&#8221;</p>
<p>-Keşke doğursaydım diye düşündüğüm oldu sonradan. Hele kendimi çok yalnız hissettiğim zamanlar. Hele sen de gittikten sonra.</p>
<p>-Yine de, gerçekçi olunursa, &#8220;İyi ki doğurmadın,&#8221; demek gerek.</p>
<p>&#8220;Gerçekçi olunursa!&#8221; Peki Almanya&#8217;nın ortasındaki bu yokuşun, bu kalenin, şurada yere sere serpe uzanmış Punk&#8217;ın şu süslü, oymalı, boyalı Ortaçağ evinin, şu Hong-Kong mallarının, şu acılı yüzlü İsa&#8217;ların ve yarın gerçeğe dönecek olan senin, bugün burada şu kale duvarlarının dibinde oluşumuzun ve içimizde taşıdığımız bunca ölünün, bunca acının gerçekle ne ilgisi var!</p>
<p>Gerçek oradaydı. On beş yıl önceki o yokuştaydı. Gelecekten korkulduğu için öldürülen, geleceğe güvensizliğimizin kurbanı olan doğmamış çocuktaydı gerçek. Gerçek orada, kalenin dibindeki yoksul gecekondularda, kaleye tırmanan yokuşun gürültücü kalabalığında, işkence odalarının soğuk boşluğunda, tutukevlerinin duvarlarının arkasında, fabrikaların paydos saatlerinde kalan öfkelerde;<br />
yeni yeni filizlenen grevlerdeydi.</p>
<p>-Gerçekçi olunursa, dönmem iyi.</p>
<p>Küçük bir çocuk Marburg Kalesinin parkında ağır, yeşil bir sessizliğin ortasında topa vura vura koşuyor. Topun üstünde kırmızı çiçek ve sarı ördek resimleri&#8230; Kırmızı çiçekler oymalı tahta sandıkların karanfillerine karışıyor. Sarı ördekler masal kuşlarına dönüşüyor. Bütün sürgün kentlerinin bütün kalelerine tırmanan yokuşlar Samanpazarı&#8217;nda toplanıyor, Ankara Kalesine yürüyor, büyük bir gümbürtüyle, bembeyaz bir zaman çığı gibi düşüyor üstümüze.</p>
<p>-Bugüne kadar sormamıştım hiç. Çocuk kimdendi?<br />
-Doğmadıktan sonra ne önemi var.</p>
<p>Yüzünde ufacık, gülümsemeyle esef arası bir bulutçuk: Tahta sandıkların ince oymalarındaki savruk bir bıçak izi gibi, Ankara&#8217;nın kırkikindilerini haber veren güleç yüzlü bulutlar gibi&#8230;</p>
<p><strong>Oya Baydar</strong><br />
&#8220;<em>Elveda Alyoşa</em>&#8221; kitabından&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/alternatif-tarih-hikayeleri/oymali-sandikta-vurulan-cocuk.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ayşe&#8217;nin Yazgısı</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/tarih-hikayeleri/aysenin-yazgisi.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=aysenin-yazgisi</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/tarih-hikayeleri/aysenin-yazgisi.htm#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 15 Feb 2010 12:36:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Klasik Öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[Tarihi Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[eski öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[halit karay öykü]]></category>
		<category><![CDATA[köşk öykü]]></category>
		<category><![CDATA[öykü oku]]></category>
		<category><![CDATA[öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[Refik Halid Karay]]></category>
		<category><![CDATA[refik halit karay]]></category>
		<category><![CDATA[türk öykücüleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=235</guid>
		<description><![CDATA[Refik Halid Karay
Anası, Antikacıların evini oğmak için gittikten sonra yalnız kalan Ayşe bahçedeki çıkrıklı kuyudan çektiği suyu sabahtan beri ocağın üstünde duran kazana döktü ve patiska entarisinin eteklerini kuşağına sıkıştırıp çömeldi; sepetteki çamaşırları çitilemeye başladı.
Ana kız &#8220;Abdinin köşkü&#8221; denilen bu yıkık, korkunç, yalnız kovukta bekçi gibi oturuyorlardı. Bundan kırk sene önce, kimbilir nasıl bir eğlence [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><span style="color: #888888;"><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/67yalovayuruyenkoskb.jpg" rel="lightbox[235]"><img class="alignright size-medium wp-image-333" style="border: 4px solid black;" title="67yalovayuruyenkoskb" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/67yalovayuruyenkoskb-300x221.jpg" alt="" width="300" height="221" /></a><strong>Refik Halid Karay</strong></span></h2>
<p>Anası, Antikacıların evini oğmak için gittikten sonra yalnız kalan Ayşe bahçedeki çıkrıklı kuyudan çektiği suyu sabahtan beri ocağın üstünde duran kazana döktü ve patiska entarisinin eteklerini kuşağına sıkıştırıp çömeldi; sepetteki çamaşırları çitilemeye başladı.</p>
<p>Ana kız &#8220;Abdinin köşkü&#8221; denilen bu yıkık, korkunç, yalnız kovukta bekçi gibi oturuyorlardı. Bundan kırk sene önce, kimbilir nasıl bir eğlence fikrine hizmet için yapılmış, fakat o zamandanberi kullanılmayan bu ev, yıkık duvarları, çökmüş çatısı, dökülmüş kafesleri, her taraftan ayrılmış sıvalarıyle eski bir mezar gibi ölümü düşündüren bir hal almıştı. Onda her ilişen bakışı korkutan bir renk, her geçene: &#8220;Siz de herkes de benim gibi olacaksınız, yıkık duvarlar kirli yosunlu, iğri bir taş; üzerinde eşinen bir iki köpek, o kadar!&#8221; diyen bir ses vardı. Her yönünden deve dikenleri fırlamış olan bahçesinde, hep açık kapısından mahzen gibi karanlık bir oyuk içinde tavan tahtaları seçilen ahırında, samanlı gübreler yığılmıştı; üzerinde bir sürü tavuk sürekli eşiniyordu. Kuyunun yanındaki incir ağaçları bu yıkıntının eksiğini tamamlıyor, her yıl daha fazla kuvvetlenerek nankör dallarıyle eve yaslanıyordu.<br />
<span id="more-235"></span></p>
<p>Uzakta, bir yönde denize doğru çoğu zaman sisler, buğular içinde kalan şehir görünüyor, geniş bir çiftlik arazisi olan öbür yönünde, ilerideki dağlara kadar ise bir ağıl bile göze çarpmıyordu.</p>
<p>Ayşe&#8217;nin önündeki leğenden sabun köpükleri taşıyor, bembeyaz buruşuklarla büzülmüş olan ellerinin her hareketinde saçlarına, çıplak bacaklarına, arasıra gözlerine fırlıyordu; bunların içinden bazı inatçıları da sürekli karnına düşüyor, soluk entarisini pembe etine yapıştırıyordu.</p>
<p>Kazandaki su kaynadıkça kireç gibi bir renk alıyor, içindeki baloncuklar irileşerek şişiyordu.</p>
<p>Dışarıda sıcak bir güneş iki gün önceki yağmurlarının nemini bu süprüntülükten çekiyordu.</p>
<p>Şimdi, hiçbir yönde bir nefes bile yoktu; fırtınadan önceki ağır, dertli durgunluk içinde; gübreleri karıştıran serçelerin cıvıltısı işitiliyordu. Ayşe mutfağın demir parmaklıklı yüksek penceresinden, arasıra doğrularak göğe bakıyor, semanın bir tarafından barut renkli şişkin bulutlar vadide gölgelerini sürükleyerek yürüyor ve yürüdükleri yerleri hep karaya boyuyorlardı. Üzerlerindeki karartının, kanatlarına yansımasıyla karasineklere dönen arılar, ahırın teneke kaplı penceresinin yanındaki delikten içeri kaçıyordu.</p>
<p>Ayşe nalınlarını sürükleyerek bahçedeki çamaşırları topladı, fistanı benek benek çıplak vücudüne yapışıyordu; ocağın ateşini çekti, yağmuru bekledi.</p>
<p>Önce avlunun su birikintisine bir iki damla düştü, sonra gök şiddetle çatladı, incirin yapraklarında bir gürültü koştu, yağmur dökülmeğe başladı. Yağıyor, yağıyor, sonu gelmiyordu. Her taraf ocağın içi gibi kapkara olmuştu. Bir kenarda yanan odunların gittikçe parlayan ışığı kirli sularda altın menevişlerini gezdiriyordu.</p>
<p>Ayşe bir yere vuruluyor gibi bir ses duydu, pencereye koştu; kapının siperinde bir erkek gördü; başında kalpak arakasında aba vardı. Kolunda asılı duran tüfeğin namlusu, yanındaki iri köpeğin kulaklarına dokunuyordu. Birden anladı, Antikacının oğlu avdan dönerken yağmura tutulmuş, evlerinde her zaman çamaşır yıkıyan, tahta silen bu kadının kulübesine sığınmıştı. Hatırına hiçbir şey gelmeyerek: &#8220;Kim o, ne istersin?&#8221; diye sordu.</p>
<p>Öbürü beklemediği bu ince, genç sesten şaşırarak: &#8220;Fatma Hanım burda değil mi?&#8221; dedi.</p>
<p>Ayşe hemen cevap verdi:</p>
<p>- O size gitti, tahta silmeğe, ne yapacaksınız?</p>
<p>Avcı yağmura tutulduğundan, yoluna devam etse sırılsıklam olacağından kapıyı açmasını söyledi, Ayşe ipi çekti, mutfağa kaçtı.</p>
<p>Yağmur saçma gibi yapraklara vuruyor; camlara serpiliyor, oluksuz damın her tarafından çarşaf gibi dökülüyordu.</p>
<p>Ali Bey, sofanın yıkık yerinden yağmur altında garipleşen, çamurları açılan yola bakıyordu. Ayşe kapının aralığından onu seyrediyordu. Erkek dönünce kızı, orada açık açık kendine bakar gördü; iki iri siyah gözün lezzetle bakışlarından bir şey; gururunu, şehvetini kışkırtan bir etki duydu, gülerek dedi ki:</p>
<p>- Kız sen, burada yalnız korkmuyor musun?</p>
<p>O, belki yalnız değildir diye bir tecrübe ediyordu; Ayşe cevap vermeden, vahşi bir utanç içinde kaçtı, Ali Bey arkasından atıldı. Kız, elleriyle yüzünü kapamış, üzerinde ıslak entarisi, ayağında nalınları, kazana dayanmış duruyordu. Vücudunda yabancı bir elin sıcak dokunmasını duyunca korkarak bağırdı, öbür köşeye kaçtı. Ali Bey bu yağmurdan, bu karanlıktan, bu çıplak, ateş gibi yanan vücuddan gitgide artan bir haz duyarak, izleyip kollarını açarak atıldı. Fakat mutfağın bir köşesinden yavaş yavaş dışarı sızan pis sular üzerinde ayakları kaydı, başı ocağın sivri taşlarına doğru yüzüstü bir korkuluk gibi devrildi. Öbürü dışarı fırladı. Bir süre evde yağmurun şakırtısından başka bir şey duyulmadı&#8230; Ayşe bu uzun bekleyişten bir şey anlamayarak, fakat bir korku duyarak kapıya yaklaştı, aralıktan baktı&#8230; Ali Bey arkasında abası, ayağında poturları, kirli sular içinde, o halde upuzun yatıyordu. Kız, kalbi bir canavar pençesi altında boğulmuş, her tarafı titreyerek önce oyun sanmak istediği bu yatışta bir ölü hali gördü, içeri koştu. Yerdeki suyun üzerinde pembe bir yol açılıyordu. Dokunmağa korkarak uzaktan baktı. Bu, pis sulara Ali Beyin çatlamış beyninden sızıyordu. Artık o bir ölü idi.</p>
<p>Ayşe&#8217;nin gözleri bulandı, yüreğinden sanki bir şey koptu; sapsarı, halsiz, orada bir yere dayandı. İnanamıyordu inanmak istemiyordu. Korktu. Kelimenin bütün anlamıyla korktu, gözünün gönünde bir halk kalabalık gördü; onun içinde askerler vardı, tüfekler parlıyordu, kılıçlar çekilmişti. Hemen yerinden fırladı, bir dürtüye uyarak bu pislenmiş cesedi oradan kaldırmağı düşündü; nasıl? Yöresine bakıyor, her yönü dinliyor, korkuyordu. Yağmur deminki şiddetle kaplamalara çarpıyordu. Camdan dışarıya uzandı; daha ilk bakışta ahırı, açık kapısından bir mezar gibi karanlığı kendine bakıyor gördü. Bunda bir çağırı sezdi. Yerini bulmuştu, iş onu oraya kadar götürmekti. Kendinde, on dokuzunu bulmamış bu soluk, sıska vücudu taşıyabilecek bir kuvvet duydu; iğrenerek ellerini sürdü, sırtüstü sürüklemeğe cesaret edemeyerek onu çevirdi. Ölünün açık duran gözleri bu davranışla kendi kendine kapandı.</p>
<p>Bu sırada sokak kapısını biri salladı, sonra tırmalamağa başladı. Ayşe deli gibi pencereye koştu. Ölenin köpeği iki ayağı üzerine kalkmış, sahibini arıyor, sabırsızlık gösteriyordu. Kız, cesareti bütün bütün kırılarak donakalmıştı; peki onu ne yapacaktı? Cesedi ahıra götürmek için bahçeden geçecekti, köpek sahibinin böyle çamurlar içinde bacaklarından sürüklenerek taşınmasına razı olacak mı? Hayvana yeniden baktı, kulaklarını dikmiş, içeriyi dinliyor, kısık sesler çıkarıyor, gözleri kapının aralığında bekliyordu&#8230; Ayşe şakaklarına doğru kesintisiz bir ağırlık çöktüğünü, ensesindeki damarların şiştiğini duyuyordu. Kalbi parçalanacak gibi vuruyor, gözlerinin önünde sinek gibi bir şeyler ağır ağır uçuyordu.</p>
<p>Ölmeğe özlem duydu. Fakat artık kararını vermişti, anası dönmeden her şeyi, hepsini temizliyecekti. Bakır maşrapayı mutfaktan kaptıktan sonra kapıyı iki parmak aralık etti, köpek kokluyarak burnunu uzattı, yavaş yavaş üç parmak, sonra bir o kadar daha açtı, mengene içinde gibi uzanan bu müthiş başa kuvvetinin bütün elverişiyle bir vuruş indirdi; maşrapa bir yöne düştü, köpek de oraya devrildi, bir süre çabaladıktan sonra kaskatı kaldı.</p>
<p>Yağmur şiddetini azaltmıştı, gene de yağıyordu. Önce ahırda paslı, kırık bir kürekle geçici bir çukur kazdı, sonra iki cesedi oraya sürükledi. Ölünün cebindeki saat daha işliyordu, onu alıp almamak için duraksadı, sonra bıraktı; gübre ile üzerini örttü, iliklerine kadar ıslanmıştı. Mutfağı temizledi, ocağa tencereyi astı; su kaynadıktan sonra fasulyeleri attı. İşi bitmişti; anasını bekledi.</p>
<p>Ertesi gün, sabahtan akşama kadar ahırda kalıp derin bir çukur kazdı, Ali Beyle köpeğini oraya sakladı, üzerlerine gübre çekti ve gece vücudunun yorgunluğu yardımiyle fikri uyuşmuş ölü gibi uyudu.</p>
<p>Köpeğiyle beraber izine raslanmayan Ali Beyin bu esrarlı kayboluşu her zaman olduğu gibi bir süre hayattakileri oyaladı, sonra yavaş yavaş silindi, gitti.</p>
<p>Bir ay sonra, genç bir köylü, yolda Ayşe&#8217;nin anasını çalışmağa gider gördü; o anda evde yalnız kalan kızını düşündü; hemen koştu, bahçenin yıkık bir deliğinden içeri atladı. Ayşe mutfakta odun kırıyordu. Kapının gıcırtısı üzerine başını çevirdi, ayakta kendine bakarak sırıtan köylüyü gördü; eliyle gözlerini kapadı; onu da düşürmemek, öldürmemek, o üzüntü ve acıyı bir daha çekmemek için, korunmasız kendini bıraktı.</p>
<p><em>Erenköy, 1909</em></p>
<p><strong>Karay, Refik Halid (16. Basım) &#8220;Ayşe&#8217;nin Yazgısı&#8221;</strong>. Memleket Hikayeleri. İstanbul: İnkılap Yayınları. Ss: 171-176<br />
Bu öykü METAFOR sitesinde yayınlanmıştır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/tarih-hikayeleri/aysenin-yazgisi.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
