<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Hikaye Oku &#187; Romantik Hikayeler</title>
	<atom:link href="http://www.hikayeoku.com/category/romantik-hikayeler/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.hikayeoku.com</link>
	<description>Hikaye okumak, gerçeğe tanık olmaktır.</description>
	<lastBuildDate>Sun, 07 Mar 2010 14:52:04 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.9.1</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Tutkulu Aşk&#8230;</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/ask-hikayeleri/tutkulu-ask.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=tutkulu-ask</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/ask-hikayeleri/tutkulu-ask.htm#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 15 Feb 2010 16:05:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Aşk Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Romantik Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[aşk öyküleri]]></category>
		<category><![CDATA[bunalım hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[duygusal hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[emin arı öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye yaz]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Emin Arı]]></category>
		<category><![CDATA[öykü oku]]></category>
		<category><![CDATA[öykü özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[öyküler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=247</guid>
		<description><![CDATA[Mehmet Emin Arı
Onu ilk defa şehirdeki büyük mağazalardan birinin spor reyonunda görmüştüm ve görür görmez deyim yerindeyse tam anlamıyla çarpılmıştım.
Öylesine etrafıma bakınıp geziniyordum, hani bonusgiller gibi bir şey tüketme sevdamda yoktu. Yarım saat sonrasına bir randevum vardı ve ben vakit öldürmek için biraz da klimasından akan serinlik nedeniyle büyük mağazada aylak aylak dolaşıyordum. Şehir insanının [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><span style="color: #888888;"><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/fashion-model-photography-glamour-crossprocess.jpeg" rel="lightbox[247]"><img class="alignright size-medium wp-image-323" style="border: 4px solid black;" title="fashion-model-photography-glamour-crossprocess" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/fashion-model-photography-glamour-crossprocess-300x199.jpg" alt="" width="300" height="199" /></a><strong>Mehmet Emin Arı</strong></span></h2>
<p>Onu ilk defa şehirdeki büyük mağazalardan birinin spor reyonunda görmüştüm ve görür görmez deyim yerindeyse tam anlamıyla çarpılmıştım.</p>
<p>Öylesine etrafıma bakınıp geziniyordum, hani bonusgiller gibi bir şey tüketme sevdamda yoktu. Yarım saat sonrasına bir randevum vardı ve ben vakit öldürmek için biraz da klimasından akan serinlik nedeniyle büyük mağazada aylak aylak dolaşıyordum. Şehir insanının eğlencesi işte.</p>
<p>Ve birden onu gördüm. Orada öylece duruyordu. İnanılmaz zarif ve çekiciydi. Görünce heyecanlandim (böylesi çekici bir şey olamazdı) daha sonraysa şaşırdım (hem de Ankara&#8217;da). Garip  hatta safça göründüğümün farkındaydım ama orada öylece ona bakmaktan da kendimi alamıyordum.  Allahtan etrafta bana bakan yoktu ve aramızdaki mesafe yaklaşık bir on metre kadardı.<br />
<span id="more-247"></span></p>
<p>Yanına yaklaşmadım. Mesafeyi koruyarak uzaktan incelemeye başladım. Nedense erişilmez gelmişti bana. İnce ve zarif bir gövdesi vardı. Başı hafifçe öne doğru eğikti ve yere incecik bir dokunuşla basıyordu. Bir ilkbahar sabahı güllerle kaplı bir bahçedeki açmamış bir gül goncasının üstünde hayatın geçiciliğini anımsatırcasına kısacık bir ömrü olan bir çiy damlasından yansıyan günün ilk ışığı kadar az bulunur bir zarafet ve parlaklığa sahipti. Gövdesi alabildiğince ince olmasına rağmen çok güçlü görünüyordu. Yukarıdan aşağıya doğru elmasla kesilmiş gibi duran keskin hatlarla bezenmiş eski yunan tanrıça heykelleri gibiydi sanki.</p>
<p>Onun bir benzerini yıllar önce daha dokuz yaşındayken okuldan dönerken büyük bir abinin yanında görmüştüm ve yeni yetme halimle hayran kalmıştım. Aşk kelimesini bilseydim muhakkak aşıkda olurdum ama dokuz yaşındayken insan aşkı bilmezdi ki. Sürekli sıratan o abiyide delice kıskanmıştım. Bu kadar harika bir parça bu budalanın ellerinde mi olmalıydı? Ama işte gerçekde buydu, talih böylesine kör gözlü bir kocakarıydı maalesef. Harukülade güzellikleri öylesine özensiz ve adaletsizce saçıp savuruyordu.</p>
<p>Ona çok benzeyen ama ondan daha güzel ve zarif olanı işte şimdi karşımdaydı. Kafamın içinde saplantılı tek bir düşünce oluşmuştu: her ne pahasına olursa olsun ona sahip olmalıydım. Yıllarca içimde saklı kalan ergenlik düşümü gerçekleştirmeliydim. Hesaplı kitaplı olan ben onu görünce her şeyi bir kenara bıraktım. Mavi melek filmindeki Profesörün Marlen Dietrich karşısında yaşadığı türden bir tutkuya bulanmıştım sanki ama ben profesör gibi çaresiz değildim. En kısa zamanda her ne pahasına olursa olsun ona sahip olacaktım.</p>
<p>Biraz yürüyüp, durdum ve saklayamadığım istekli bakışlarla tekrar uzun uzun baktım.  Aramızdaki mesafe beş metreye kadar inmişti. Daha da belirginleşen heyecan verici hatları beni deli ediyordu. Bir an için kendimi onun üstündeyken hayal ettim ve heyecanım inanılmaz derecede arttı. Zarif ve utangaç bir şekilde öne doğru eğilen başını ellerimle sıkıca kavradığımı ve üzerine iyice yayıldığımı düşledim. Artık tutkuma hakim olamıyordum. Bir adım daha atacakken, cep telefonu vahşi moğol istilacılar gibi bağırarak çalmaya başladı.  Hayatı kolaylaştırdığı öne sürülen zımbırtılar içinde en işe yaramazı olan cep telefonu istemeyerek açtım. Bu muhteşem şiirsel anın büyüsünü bozduğu içinde cep telefonunu icat eden İskandinavyalı tüm mühendislere okkalı bir küfür savurdum. Her aklı başında entellektüel İskandinavyalı gibi, neden bitmeyen gündüzlerin sonunda yaşamı anlamsız bulup adam gibi intihar etmiyordu da böyle insanın hayatını zehir eden aletler yapıyordu ve daha kötüsü bunu teknoloji delisi biz Türklere bedavadan ucuz fiyatlarla satıyordu. Cep telefonu olayını derinlemesine düşünüp analiz edeceğimi kendi kendime söz verip kızarak telefonu açtım.</p>
<p>Arayan buluşacağım kişiydi. Buluşmaya on dakika gecikmişim, Neredeymişim?  Kısa ve hatta sert cümlelerle birazdan orada olacağımı söyledim ve telefonu kapadım.</p>
<p>Özlemle tekrar ona baktım. Burada bulacağımı bildiğim için içlenerek ve istemeyerek de olsa oradan ayrıldım. En kısa zamanda geri dönecektim. Tek tesellim aynı yerde bulacağımın garantisiydi. Geri dönüp, oradan ayrılırken, çok zor duyulur bir sesle &#8220;I&#8217;ll be back baby&#8221; parçasını mırıldanıyordum.</p>
<p>Daha sonraki bir hafta boyunca her gün ve neredeyse her saat aklıma geldi. Zarif gövdesi, uyumlu hatları, zarafeti, inceliğiyle neredeyse zıt olan o gücü, bitmeyen internet reklamları gibi sürekli hep gözümün önüne geliyordu. Onu deliler gibi istiyordum.</p>
<p>Hiç bir hesap kitap artık beni durduramazdı. Arkadaşlarımın ve dostlarımın ne diyeceğini tahmin ediyordum, &#8220;Eşşek kadar adam oldun, sana hiç yakışıyor mu? falan diyeceklerdi&#8221;. Allahtan bir karım yoktu. Onu ve beni yanyana görünce girebileceği kıskançlık krizlerini tahmin edebiliyordum. Sevgilimde uzaklardaydı ve ne yaptığımı bilemezdi, göremezdi. Rahatlıkla onunla olabilirdim. Tabi şehirde asla olmazdı. Arabayla mezun olduğum üniversitenin arka taraflarına gidebilirdik, oralar hem oldukça ıssızdı hem de çevre olarak çok güzeldi. Böylece rahatlıkla gözlerden uzak birlikte olabilirdim.  Keyfime diyecek yoktu. Geri kalan tek şey ona sahip olmaktı. Bu benim için inanılmaz kolay bir şeydi. Akşam iş çıkışı tekrar aynı mağazaya gittim. Beklediğim gibi ordaydı, yine güzel, yine zarif ve yine çok çekiciydi.  Gövdemi hafifce öne eğerek sert adımlarla ona doğru yürümeye başladım ve bu sefer &#8220;You&#8217;ll be mine baby&#8221; parçasını mırıldanıyordum.</p>
<p>Sert adımlarım beni onun yanında ayakta duran adama getirmişti. Elleri kavuşmuş bir şekilde bana öylece merakla bana bakıyordu. Karşısında durdum ve hiç vakit kaybetmeden başparmağımla onu işaret ederek,</p>
<p>&#8220;bu bisikleti satın almak istiyorum&#8221; dedim.</p>
<p>Satıcının yüzüne birden gevşek bir marketing gülümsemesi otomatik olarak yayıldı. &#8220;Tabi beyefendi&#8221;  Nakit mi kredi kartı mı? dedi.</p>
<p>&#8220;Kredi kartı&#8221; dedim gülümseyerek ve cüzdanımdan çıkardığım kredi kartıyla, kimliği satıcıya uzatırken diğer elimle shimano vites takımlı, 18 vites (iki önde ve 9 tane arkada), vitesleri frenden değişen mekanizmalı (en yeni teknoloji), 28 jant ince tekerlekli, aluminyum alaşım gövdeli, 8 kg ağırlığında, mavi ve turuncu renkli,  en ünlü markanın ürettiği yarış bisikletinin açık buz mavisi incecik selesine hafifçe dokundum. Sevincimden neredeyse zıplayacaktım.</p>
<p>Bu bir fetişizm değildi, sadece belkide hiç büyümeyecek bir oğlan çocuğunun geç kalmış iki tekerlekli düşünün gerçekleşmesiydi. O oğlan çocuğu bendim. Almanya&#8217;dan gelen dayı oğlunun bisikletine özlemle bakan o küçük oğlan çocuğun özlemini gidermiştim.</p>
<p>O artık benimdi. Öne doğru eğilmiş gidonunda tutup dışarı birlikte çıkarken, hissettiğim şey mutluluktu ve bu sefer &#8220;baby, you are mine&#8221; şarkısını söylüyordum</p>
<p><strong>Mehmet Emin Arı</strong><br />
<em>eminari.com&#8217;dan alınmıştır.</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/ask-hikayeleri/tutkulu-ask.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Boşlukta Dans</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/romantik-hikayeler/boslukta-dans.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=boslukta-dans</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/romantik-hikayeler/boslukta-dans.htm#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 15 Feb 2010 12:59:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Romantik Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Spekülatif Kurgu Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[duygusal hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[Nalan Barbarosoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[nalan barbarosoğlu öykü]]></category>
		<category><![CDATA[öykü oku]]></category>
		<category><![CDATA[türk öyküleri]]></category>
		<category><![CDATA[yeni hikayeler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=239</guid>
		<description><![CDATA[Nalan Barbarosoğlu
Hadi ver o bıçağı bana&#8230; Ver, dedim sana!
Sanki aramızda yüzyıllar var; sanki bu anı birlikte yaşamıyoruz. Bu ana, ayrı ayrı zaman ve uzam parçalarından gelmişiz de, bize ait olmayan rastlantısal bir zaman-uzam birlikteliğine üstten bakanlar gibiyiz.
- O kadar istiyorsan, gel sen al!
Evlerine tıkılmış, televizyon karşısında sıkılmışlığından hoşnut insanlarla alay edercesine dolunay ışığında aydınlanırken balkonlar [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/EdwardHopper-Morning-Sun-1952.jpg" rel="lightbox[239]"><img class="alignright size-medium wp-image-329" style="border: 4px solid black;" title="EdwardHopper-Morning-Sun-1952" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/EdwardHopper-Morning-Sun-1952-300x205.jpg" alt="" width="300" height="205" /></a><span style="color: #888888;"><strong>Nalan Barbarosoğlu</strong></span></h2>
<p>Hadi ver o bıçağı bana&#8230; Ver, dedim sana!</p>
<p>Sanki aramızda yüzyıllar var; sanki bu anı birlikte yaşamıyoruz. Bu ana, ayrı ayrı zaman ve uzam parçalarından gelmişiz de, bize ait olmayan rastlantısal bir zaman-uzam birlikteliğine üstten bakanlar gibiyiz.</p>
<p>- O kadar istiyorsan, gel sen al!</p>
<p>Evlerine tıkılmış, televizyon karşısında sıkılmışlığından hoşnut insanlarla alay edercesine dolunay ışığında aydınlanırken balkonlar ve lodosla tazelenirken gecenin havası, bir bıçağın üstüne gidebilir miyim?.. Atılabilir miyim o bıçağın üstüne?.. Bu solgun ışıkta parlamayan çeliğin keskinliğine elimi uzatabilir miyim?.. Hele de odanın görüntüsü böylesine yumuşak bir ışık altındayken&#8230; Sen elindeki bıçakla, gözünde yanıp sönen öfke parıltılarıyla sırtını diklektirmiş, tüyleri kabarmış, kavgaya hazır bir kedi yavrusunu çağrıştırırken&#8230; Titreyen çenenle, rengi atmış yüzünle karşımda dururken üstüne gelebilir miyim?.. Şaka gibi her şey.<br />
<span id="more-239"></span></p>
<p>- Ne yapmaya çalışıyorsun?..<br />
Hadi ver o bıçağı bana!</p>
<p>- Ne mi yapmaya çalışıyorum,<br />
ne mi yapmaya çalışıyorum!</p>
<p>Kestiremediğim nokta, bıçağın hedefi ben miyim?.. Beni bıçaklayabilir misin gerçekten?.. Canımı yakabilir misin?.. Öldürmek isteyebilir misin?.. Yok olmamı isteyecek kadar uzaklaştın mı benden? Bu noktaya nasıl geldik? Niye bu kadar ayrı zamanlardayız aynı zamanda?..</p>
<p>- Ciddiye almış olamazsın!<br />
Yalnızca bir şakaydı. Çok büyüttün!</p>
<p>- Sen kendine bak, tamam mı!<br />
Benim bir şey büyüttüğüm falan yok.</p>
<p>- Hadi!Ver o bıçağı bir tanem&#8230;<br />
İnan, abartıyorsun!</p>
<p>- Gel kendin al, öyleyse!<br />
Gel hadi, gelsene! Gelip alsana!</p>
<p>Hızla üstüme geldiğini, sol koluma sıcak bir sızının yayıldığını ayrımsıyorum. Ne oluyor bize?.. Bıçak hangimizin elinde ya da nerede farkında değilim. Birbirimizi mi yumrukluyoruz, tekmeliyor muyuz yoksa?.. Savruluyoruz dört bir yana. Bizimle birlikte sandalyeler, sehpalar da&#8230; Vahşi bir dansın figürlerine -acemice- dönüşmüş devinimler belki de bizimkisi. Çarpılan kapı sesine, kırılan cam sesi karışıyor bir ara. Nerede olduğumun farkında değilim. Nefesim kesiliyor, göğsüm sıkışıyor. Gözlerimi açıp bakamıyorum. Dans bitti mi? Bir cinnet anı mıydı bu?.. &#8220;Cinnet&#8221; dedikleri böyle bir şey mi?.. İki kişi aynı anda cinnet geçirebilir mi? Yüzünü göremiyorum, yüzümü göremiyorum. Yüzünü ilk ne zaman görmüştüm?.. Ya kendi yüzümü?.. Nefes alamıyorum! Biri camları açsın! Bu odanın havası boşalmış&#8230; Camları açın&#8230; Lütfen açın camları&#8230; Dans etmek istiyorum! Ay ışığında aydınlanan balkonlardan savurmak istiyorum kendimi. Dans sürsün lütfen!</p>
<p>Başımdaki uğultuyla birlikte duymaya başlıyorum sesleri. Motor sesine karışan tiz siren sesi &#8220;Eli kıpırdıyor&#8221; diyen Erol&#8217;un sesi, &#8220;Kendine geliyordur belki&#8221; diyen yabancı bir kadın sesi,</p>
<p>- Beni duyuyor musunuz?<br />
Beni duyuyorsanız baş parmağınızı oynatın yeterli.<br />
Kendinizi yormayın.</p>
<p>- Kendine geliyor, değil mi?..<br />
Her şey yolunda değil mi?</p>
<p>- Evet, evet her şey yolunda. Merak etmeyin.<br />
Şimdi bir iğne yapacağım.<br />
Tamam. İşte böyle. Çok güzel.<br />
Sakin. Sakin olun lütfen. Çok güzel.</p>
<p>- Ne verdiniz ona?</p>
<p>&#8220;Çok güzel. Ne güzel bir tınlama! Güzel olduğunu sandığım şeyleri düşünmek istiyorum şimdi. Ne vermiş olabilir bana yabancı kadın sesi? İnsanın ağırlığını alıp götüren, koyu gri, bir tünele benzer boşluğa doğru çekilirken, kanımın kırmızısıyla renklenmiş bir bıçak dışında kalan, Erol&#8217;la olan ilişkimde bana iyi gelen zaman parçalarını düşünmek istiyorum. Her şeyi baştan almak, &#8220;Dans etmek&#8221;</p>
<p>Sanırım, usul usul başladı her şey. Usul usul başlayan her şeye ilkbahar yaraşır. İlkbaharın da &#8220;nisan&#8221; ayı. Nisan, yağmurlarıyla girer kitaplara ve yaşama. Oysa biz, yağmur almayan iklimlerde büyüdük, yağmursuz coğrafyalarda. Birlikteliğimizde yağmur yoktu. Ve bir yağmur dansının beceriksiz dansçıları gibi hoplayıp zıplıyorduk birbirimizin çevresinde. Belki de o yüzden içimizde ferahlık duygusu uyandırmadı bu ilişki. Birbirimizin yanında bir türlü arınamadık yaşamın getirdiklerinden ve kişisel tarihimizde yaşadıklarımızdan. Geçmişimize yeterince yağmur yağmadığından-dır-. Yarıda kesilen dansların dansçısı olmak istemiyorum.</p>
<p>Mevsimlerden ilkbahar, aylardan nisandı diye yazmak isterdim bir günlüğüm olsaydı eğer. (Bunu yazarken elim yavaş yavaş karıncalanmaya başlardı, eminim.) Günlüğüm de yoktu, aylardan nisan da değildi. Ama takvime göre 1990&#8242;lı yıllardaydık. Ellerimizi birbirine kenetleyerek uyuyorduk. Birbirimizin ellerinde uyumayı seviyorduk. Yoksa ben mi öyle düşünüyorum?.. Düşünmek?.. Öyle mi anımsamak istiyorum?.. Anımsamak?.. Şu an, siren sesleri arasında bunun üzerinde kafa yoracak ne isteğim, ne de gücüm var&#8230; Benimle dans eder misiniz?</p>
<p>- Size de bir yatıştırıcı yapayım mı?</p>
<p>- ??</p>
<p>- İyi gelirdi.</p>
<p>Sıcak, çok sıcak bir öğle sonrasında, tenha sahilde gölgeler yeni yeni uzamaya başlamışken, kertenkeleler, kelerler kayalara yapışmışken başını yuvasından çıkarmış bir yengeç yavrusundan alamıyordum gözlerimi. Küçücük kıskaçları kum taneciklerinin üstünde geziniyor, ürkek, çekingen hamleler yapıyordu yuvadan çıkmak için. Bir masal kitabından fırlayıp gelmiş gibiydi gözlerimin önüne. Sanki birazdan annesi bir yerlerden çıkıp gelecek ve onu kocaman homurtularla söylene söylene yuvasına sokacaktı yine kocaman kıskaçlarıyla geri geri iterek. Böyle bir şey olmadı elbette. Ama karşımda başka bir dünyanın yaratığı gibiydi yengeç yavrusu. Yorulmuştu belki de. Kıpırtısız duruyordu yuvanın ağzında. Ben de az ilerisinde dalıp gitmiştim. İrice bir denizanasının adeta gürültüyle, tuzlu su damlacıklarını savura savura denizden çıkıp salkım saçak ayaklarıyla yengeç yavrusuna doğru ilerlediğini, attığı her adımla kumun üstünde ıslak izler bıraktığını, kara hayvanıymışcasına kuma alışkın devinimlerle yengeç yuvasına yaklaştığını görüyor ama en ufak bir şaşkınlık belirtisi göstermiyordum. Kendime geldiğimde yengeç yavrusu yuvanın ağzında değildi. Altında oturduğum şemsiyenin gölgesi bedenimin sıcaktan kurumasını engelleyememişti anlaşılan; sıcak ürpertiler dolaşıyordu sırtımda. Tenimin kuruduğunu gerilmesinden anlıyordum. Oturduğumdan beri tek sözcük bile okumadığım kitabımı havlumun arasına koydum ve az önce denizanasının kıyıya çıktığı yerden kendimi denizin -içinde kaldıkça ılıklaşan- kucağına bıraktım. Dalgaların yönüne hiç direnmeden gevşek, yavaş kulaçlar atmaya koyuldum. Dayanabildiğim kadar başımı suyun içinde tutuyor, suyun büyük uğultusunu dinliyordum. Kıyının sessizliğinden ve tuhaf bir ıssızlık taşıyan tenhalığından sonra bu ses, bir yandan yaşamın büyük boşluğunu anlatıyor, diğer yandan da bedenimin bir denizanası ya da bir yengeç yavrusundan farkını ortadan kaldırarak yaşamla aramdaki boşlukları dolduruyordu. Bedenimin suyun içinde an be an dirildiğini duyumsuyor, daha hızılı yüzmek ve olabildiğince açılmak isteğiyle sarmalanıyordum. Dans eder gibi.</p>
<p>Bir ara başımı sudan çıkarmış, sırtüstü uzanmış, güneşin yüzümdeki damlacıkları kurutmasını beklerken az ötemde kısa ama hızlı kulaçlar atan bir adamın seslendiğini fark ettim. Bana sahile kadar yarış yapmayı teklif ediyordu. Bu kadar gevşeklik yeterdi. Hiç yanıt vermeden onun temposunu tutturmaya çalışarak yüzmeye başladım. Kıyıdan epeyce açıldığımı da anlamış oldum böylece. Kıyıya başa baş vardık sayılır. O benden yalnızca birkaç metre önce ulaştı. Islak kumların üstünde soluklanırken bana teşekkür etti. Bu tempo bana da iyi gelmişti. Dirilmiş, canlanmıştım uyuşturan yaz sıcağı içinde. Sonra kafede buzlu çay içtik. Konuşkan biri gibi durmuyordu. Benim de konuşmaya istekli olduğumu kimse söyleyemezdi zaten. Sessiz bir tanışma olarak tanımlanabilir Erol&#8217;la geçirdiğim ilk çeyrek saat; yarışmamızı saymazsak elbette. Ritmi düşürülmüş bir dans.</p>
<p>- Bin şükür, bin şükür. Kanaması durdu.</p>
<p>- Kesik, derin değilmiş zaten.</p>
<p>- Tansiyonunun bu kadar düşebildiğine inanmıyorum.</p>
<p>- Ben de korktum. Ama merak etmeyin.<br />
Hastaneye varana kadar toparlar kendini bu serumla.</p>
<p>Sonrası bilinen hikâye. Hayır, hayır. Yaz tatillerinin gel-geç aşklarından olmadı ilişkimiz. Belki ayrıntılarda birkaç değişik -aynı zaman da bir o kadar da tanıdık- nokta olabilir. Ama yine de sıradan bir hikâye; sıradanlığın alçak ve yüksek dalga boylarına uygun gelişen, sözcüklere döküldüğünde yeni bir şey söylemeyen, dinleyicinin kendi tarihinden ya da yakın çevresinden benzer örnekleri zorlanmadan çıkarabileceği, ortak belleğin çağrışımlarına açık bir birlikteliğin hikâyesiydi bizimkisi. Yeni tanışanların yeni renkler ya da yeni sesler umuduyla yaşadığı heyecanın ilk aylarda bizi de sardığından kuşkum yok. (Sizin de olmasın.) Başkasından duyulduğu için ilginç gelen gençlik aşkları, okul yaşamımız, üç aşağı-beş yukarı benzeşen değerlerle yüklü ailelerimiz ve yanlarında yetişen çocuklar olarak biçimlenen karakterlerimizle hayrete düşürmeyen birkaç nedenden dolayı gerçekleştirdiğimiz evlenme ve boşanma deneyi, bilinen bir yap-bozun yerlerine hemen yerleştiriliveren parçalarıydı. Zaman içinde kendimizle ve geçmişimizle ilgili her şeyi birbirimize anlattık (?); ama anlattıklarımız -çok ender birkaç örnek dışında olduğu gibi- birbirimize ulaştığında biçim ve içerik değiştiriyordu. (Artık bundan da kuşkum yok. Siz kuşku duyabilirsiniz. Duymalısınız da.) Müziği duyulmayan, aksak dans.</p>
<p>Birkaç gece önce rüyamda, Erol&#8217;la yüksek tavanlı fanus biçiminde bir ameliyathanede ameliyat masasında seviştiğimizi gördüm. Ve Erol&#8217;un öğrencileri tıpkı bir ameliyat varmış gibi her zamanki yerlerinde, yukardan bizi izliyorlardı. Ben rüyamda, öğrencileri fark ettikten sonra da sevişmeyi sürdürüyorum. Erol ise onlar orada değillermişçesine rahat. Ilık bir gül yaprağının içinde yükseliyor beden ısılarımız. Kadifemsi doku zar gibi sarmış ikimizi. Yerçekiminden uzak, yoğun bir bütünleşme. Birbirimizden çözüldükten sonra soluk alıp verişlerimizin fark edilmezliğe dönüşmesi zaman alıyor. &#8220;Bunu bana neden yaptın?&#8221; diyorum Erol&#8217;a; anlamamış gibi suratıma bakıyor. Öğrencilerini gösteriyorum. Onlar ayağa kalkmış, birazdan aşağı inip, ameliyathaneyi temizleyecekler sanki. (Ya da ameliyat sonrası, ameliyathaneye ne yapılırsa) Erol göz ucuyla bakıyor öğrencilere, yüzüne bir gülümseme yayılıyor. Onları önemsediğim için beni küçümsüyor gibi. Rüyada böyle bir duygu geçiyor ondan bana. &#8220;Biz buradayız ve onlar da her ameliyatı izler&#8221; diyor hiç de yabancısı olmadığım kızgın bir ses tonuyla. Ona inanamıyorum rüyamda. Her yanımı ter basıyor. Oradan çıkıp gitmek istiyorum ama giysilerimi göremiyorum. Panik içinde buz parçacıklarına dönüşüyor ter damlaları. Yüzlercesi birden kıymık kıymık yakıyor. Sıkıntı içinde uyanıyorum. Allahtan yatağımdayım. Erol yanımda uyuyor. Uyuyamayacağımı anlıyorum. Kalkıp elimi yüzümü yıkıyorum. Yetmiyor, duş alıyorum. Rüyanın etkisinden kurtulmak istiyorum; rüyayı unutmak. Unutmak istedikçe rüya daha çok üstüme çörekleniyor sanki. Ayrıntılar öne çıkıyor, dallanıp budaklanıyor kafamın içinde. Balkona çıkıyorum. Yeni yeni aydınlanan gökyüzünü izliyorum bir süre, güneşin ilk ışıklarıyla ötmeye başlayan kuşları dinliyorum. Yaz sabahının el değmemiş erinçli saatleri. Kuş sesiyle dans.</p>
<p>- Size de onluk bir Diazem yapsaydım. Rahatlardınız.</p>
<p>- Sabah dersim var; sersem gibi olurum sonra.<br />
Nasıl yapabildim bunu?.. Nasıl yapabildim?</p>
<p>- Şikâyet eder mi dersiniz?</p>
<p>- Keşke etse, keşke şikâyet etse.<br />
İnanamıyorum. İlk kez&#8230;</p>
<p>Kahve yapıyorum kendime. Çay demliyorum. Kahveyle içtiğim sigara midemi bulandırıyor. Dişlerimi fırçalıyorum yeniden. Diş macununun naneli kokusuna sığınıyorum midemin sakinleşmesi için. Kahvaltı hazırlıyorum balkon masasına. Perdeleri açıyor, Erol&#8217;u uyandırıyorum. Yataktan kalkmakta zorlanıyor. Israrıma dayanamıyor. Uykulu uykulu kalkıyor. Yüzüme bakıyor, bir şey söyleyecek gibi ağzını açıyor. Hayır, söylemiyor. Banyodan gelen suyun sesini duyuyorum, duş alıyor olmalı. Yağmurda dans için prova. Onun rüyamdaki sıcaklığını özlüyorum. &#8220;Neden rüyamdaki?&#8221; sorusuyla birlikte özlem de içimi yakıyor. Korkuları, diyorum, kendi kendime&#8230; İster istemez ikimizi de boyunduruğuna alan korkuları. Hep bir uzaklık koyuyor karşısındakiyle arasına, yakınına gelen, gelebilen her şeyin kendine karışacağından ya da kendini içine alıp yok edeceğinden korktuğunu düşünüyorum. Kimse yoksa asansöre asla tek başına binmiyor örneğin, sekiz katı tırmanıyor ama asansöre binmeyi aklından bile geçirmiyor. Evde tek başına da kalamıyor, bir işi yoksa. Sürekli bir şeylerle oyalanıyor. &#8220;Boş&#8221; durmayı sevmediğini söylüyor. Küçük bir çocuğu avuturcasına avutuyor kendini. Sınırlarını bana da açmıyor. Açamıyor. İçinde yaşadığı fanusun çevresinde çaresiz çaresiz dolanırken öyle çok buldum ki kendimi. Onun için ne yapabilirim diye uzun uzun öyle çok düşündüm ki&#8230; Çıkıyor banyodan. &#8220;Şimdi gerçekten uyandım işte&#8221; diye sarılıyor boynuma. &#8220;Hadi anlat&#8221; diyor, &#8220;neyin var? Anlatmayacak mısın?&#8221; Dansa ürkek bir çağrı.</p>
<p>Rüyayı anlatıyorum ona. Anımsadığım kadarıyla tüm ayrıntılarıyla, gözlerimi yüzünden ayırmadan. Soğukkanlı görünmesine rağmen, dudağının sağ yanındaki seğirmeye engel olamıyor. Ağzına attığı lokmaları yavaş yavaş çiğniyor. Giderek yeme isteğini yitiriyor sanki. İlk yorumu &#8220;ilginç&#8221; oluyor. &#8220;Beni böyle teşhirci gibi algılaman ve çaresizliğin epey ilginç görünüyor. Sen ne düşündün rüyanla ilgili?&#8221; Fincanındaki çayı bitiriyor. &#8220;Bilmiyorum&#8221; diyorum, &#8220;pek bir anlam veremedim, doğrusunu istersen. Sıkıntıyla uyandım ve o sıkıntıyı bir türlü atamadım üstümden. Hepsi bu. Çay ister misin?&#8221; diyorum. &#8220;Hayır&#8221; diyor, &#8220;kalkıp sert bir kahve yapacağım kendime. Sen de ister misin?&#8221; İstemiyorum. Konu kapanıyor. Olağan akışına dönüyor gün. Heyecanını yitirmiş bir dans.</p>
<p>- Rengi epeyce düzeldi.</p>
<p>- Tansiyonu normale yaklaşıyor.</p>
<p>- Ucuz atlattık.</p>
<p>- Her an başına gelebilir insanın. Üzülmeyin.</p>
<p>- Bilmiyorsunuz&#8230; Kimse bilemez.</p>
<p>- Siz de sakinleşmeye çalışsanız biraz.</p>
<p>- Hiçbir şey eskisi gibi olamaz artık.</p>
<p>Bu akşam mutfakta birlikte yemek hazırlarken &#8220;Biliyor musun&#8221; diyor, &#8220;senin şu rüya. Geçen sabah anlattığın. Sık sık gelip takılıyor aklıma. Orasından burasından çekiştirip duruyorum. Senin açından bakıyorum. Şarabından içiyor, domates doğramayı bırakıp. Ben de sessizliğinin uzun sürdüğünü düşünmeye başlamıştım. Benim tanıdığım Erol, bu konuyu kestirip atamazdı kafasında ya da konuşmadan edemezdi. Anlatmasa mıydım, diye geçiyor aklımdan bir an. Hiç de dürüst olmazdı, diye düşünüyorum. Kadehini tezgâhın üstüne bırakıyor. &#8220;Kendi açımdan bakıyorum, sana nasıl görünüyorum diye yani.Ayrıca o erkek ben biyim gerçekten? Kendi bilinçaltın da bir otosansür uygulamış olamaz mı? Belki de benim görüntüme bürünmüş arzuladığın bir erkek ama onunla ilişkiye girersen görülüp duyulacağından, herkesin seni izleyeceğinden korkuyorsun. Ve bu arzunun faturasını da bana çıkartıyorsun. Onunla birlikte olmanda beni bir engel gibi görüyorsun. Benim çevremi, öğrencilerimi kullanıyorsun izleyici bir figür olarak örneğin. Gerçek olamayacak kadar güzel bir sevişmeydi, diye anlatıyorsun ama benle ya da o erkekle seviştiğin yer de ameliyat masası. Bir yerin kesilip parçalanıyor; belki de bir şeyler alınıyor içinden. Aceleyle söze giriyorum: &#8220;Onarılıyor diye de anlatılabilir. Bir şey iyileştiriliyor.&#8221; Duraksıyor, &#8220;olabilir&#8221; diyor; soğanların kabuğunu soymaya başlıyor. &#8220;Senin için iyileşme belki de, ama o erkek kim? Benim için önemli nokta bu. Yanındaki erkek kim? İyileştiğin, iyileşirken izlendiğin, seni bırakmayan o erkek kim?&#8221; Pişen pilavdan yanık kokuları geliyor. Ocağın altını söndürüyorum. Konuşmaya başlarken kendime de şarap koyuyorum, Erol&#8217;un yarılanmış şarabını tamamlıyorum. Sesime teatral bir hava vererek, &#8220;Yakaladın beni sevgilim&#8221; diyorum, &#8220;rüyayı uydurmuştum, suçluluk duygularıyla kıvranıyordum çünkü; sana bir biçimde hayatımda başka biri olduğunu anlatmam gerekiyordu. Öğrendin artık!&#8221; Donup kalıyor Erol. &#8220;Bak bunun şakası olmaz, biliyorsun&#8221; diyor; &#8220;Şaka falan yaptığım yok sevgilim, düpediz söylüyorum işte&#8221; diye karşılık veriyorum, yüzüme gerçekçi bir süt dökmüş kedi havası vererek. Erol, musluğu kapatıyor, soğan kokan eliyle tezgâhın üstündeki bıçağı kapıp üstüme yürüyor. Ben kaçar gibi yapıyorum, salona doğru koşuyorum.&#8221;Kaçma, seni öldüreceğim&#8221; diye bağırıyor arkamdan ve peşim sıra geliyor. Yüzünü gördüğümde anlıyorum söylediklerimi ciddiye aldığını. Tepkisini abartılı buluyorum. Ne yani, başka bir sevgilim olsa, gerçekten öldürecek mi beni? Dünyam kararıyor. Bu olasılık bani gerçekten bıçaklıyor. İşi oluruna bırakıyorum. O kocaman açılmış gözleriyle, tir tir titreyerek üstüme gelmeyi sürdürüyor. İşte, diyorum, boşlukta dans. Kendi kendime.</p>
<p><strong>Nalan Barbarosoğlu</strong><br />
19 Kasım 2001<br />
Bu öykü METAFOR sitesinde yayınlanmıştır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/romantik-hikayeler/boslukta-dans.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sakal</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/romantik-hikayeler/sakal.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=sakal</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/romantik-hikayeler/sakal.htm#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 15 Feb 2010 12:10:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Gerilim Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Romantik Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[asker öykü]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[kısa öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[oku]]></category>
		<category><![CDATA[öykü oku]]></category>
		<category><![CDATA[öykü özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[sakal nasıl uzar]]></category>
		<category><![CDATA[sakal uzaması]]></category>
		<category><![CDATA[sakat atmak]]></category>
		<category><![CDATA[Yaman Kayıhan]]></category>
		<category><![CDATA[yaman kayıhan öykü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=232</guid>
		<description><![CDATA[Yaman Kayıhan
Neredeyse 13 yaşımdan beri sakallarımı  traş ederim. Başlangıçta ne sıklıkla traş olduğumu artık pek  hatırlayamıyorum, ama okulda öğretmenlerin filan zaman zaman da olsa  bana hafifçe de olsa gözüken sakallarım nedeniyle bir şeyler  söylediklerini hatırlar gibiyim. Demek ki en azından başlangıçta çok sık  traş olmadığım ortada. Çok uzundur ise hemen [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/beard.jpg" rel="lightbox[232]"><img class="alignright size-medium wp-image-337" style="border: 4px solid black;" title="beard" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/beard-300x221.jpg" alt="" width="300" height="221" /></a><span style="color: #888888;">Yaman Kayıhan</span></h2>
<p>Neredeyse 13 yaşımdan beri sakallarımı  traş ederim. Başlangıçta ne sıklıkla traş olduğumu artık pek  hatırlayamıyorum, ama okulda öğretmenlerin filan zaman zaman da olsa  bana hafifçe de olsa gözüken sakallarım nedeniyle bir şeyler  söylediklerini hatırlar gibiyim. Demek ki en azından başlangıçta çok sık  traş olmadığım ortada. Çok uzundur ise hemen her gün sakal traşı  oluyorum. Önce jilet ve traş sabunu yardımıyla bu işi hallediyordum ve  yüzümü de sık sık kesiyordum tabii, ama sonradan traş makinesine döndüm.  Sadece bazı hafta sonları yüzüme tatil verip traş olmamayı  becerebiliyorum. O zaman da kirli suratlı birisi olup çıkıyorum, ama  kime ne&#8230;</p>
<p>Galiba ilk garipliği Mart&#8217;ın ortalarında  keşfettim. Keşfettim demek de birap garip çünkü öyle pek de  keşfedilmeyecek bir şey değil bu, ama başlangıçta süreç biraz yavaştı  galiba. Neyse. Yüzümün sağ tarafında, yanağım ile çenem arasındaki bir  sakal tanesi diğerlerine göre daha hızla uzamaya başladı birdenbire.  Bunun nedenini hala bilmiyorum. Bilebilen de çıkmadı nedense ..</p>
<p>Önce sorun pek önemli değildi.  Sakallardan birisi ters dönmüş sandım, hatta uzun bir sakal görünce bu  ters dönmenin ortaya çıkması nedeniyle biraz sevindim bile. Kim sakalı  ters dönsün ister ki ..? O uzunca sakal tanesini sonraki traşımda kestim  ve sorun da bitti sandım, ama ne gezer. Öğlene doğru o meşum sakal  tanesi neredeyse bir santime ulaşmıştı bile. Hala ne olduğunu  anlayamamıştım. Eh sakal tanesinin uzamasını elim o noktaya gitmeden,  aynaya bakmadan veya birisi bana söylemeden anlamama, en azından bu  uzamanın hissedilebilirliği açısından olanak yoktu.<br />
<span id="more-232"></span></p>
<p>Ben de tuvalete gittiğimde aynada  farkettim bir santimlik uzamayı ve hemen üstelik de kolayca çekip  alıverdim o sakal tanesini. Küçücük bir sakal tanesinin verdiği küçük  acı ise umurumda bile olmadı. Ama artık parmaklarım hep o noktaya  gitmeye başlamıştı. Ne oluyor, uzama var mı, yoksa başka birşeyler de  oluyor mu diye parmaklarım sürekli o noktadaydı. Bu arada unuttuğum da  oluyordu. Daha akşam olmadan sakal tanesi bu sefer de bir santimi bile  geçer hale gelivermişti gene. Ayna karşısına tekrar gitmeye gerek  olmadan tekrar çekip alıverdim onu bende.</p>
<p>Akşam yemeğinden sonra uzama devam  ediyordu ve bende onu çekip almayı yavaş yavaş alışkanlık haline  getiriyordum. Henüz uzamamış olsa bile parmaklarım o noktadaki  gezintisine devam ediyorlardı. Bu arada yüzümün başka yerlerinden de  şüphelenmeye başladım ve sakal tanesinin biraz uzamasına izin vererek  başka yerlerde de başka isyankar sakal taneleri var mı diye meraklanmaya  başladım. Yüzümde başka terörist yoktu anlaşılan.</p>
<p>Ya saçlarım .. sıkı bir denetim onlarda  da olmadığını gösterdi ve hemen çırıl çıplak soyundum ve vücudumu  incelemeye başladım. Yok gibi gözüküyordu, ama ilk inceleme sadece kaba  bir bilgi vermekten öteye geçemedi. Garip rüyalarla uyumuşum, pek  hatırlamıyorum rüyalarımı, ama garip oldukları kesin çünkü ter içinde  hem de bir kaç kere uyanarak geçen bir gece oldu.</p>
<p>Sabah bizim sakal tanesi artık 3 &#8211; 4  santimlik boyu ile arz-ı endam edivermişti. Daha onu yerinden etmeden  gene önce saçlarımı ve soyunarak da vücudumu inceledim. Başka yoktu.  Biraz içim rahatladı, ama o kadarlık bir rahatlama işte. Yoksa küçücük  hem de bir tanecik bir sakal için içim içimi yemeye çoktan başlamıştı.  Hısla koparttım ve üzerine de sıkı bir traş oldum. Sanki iyi traş  olabilirsem yok olacakmış gibi geldi bana.</p>
<p>Üzerinden bir iki saat geçmemişti ki bu  sefer 6 &#8211; 7 santimlik bir uzunlukluk ile karşı karşıya olduğumu anladım  dehşetle. Bu arada da kendime hakim olup onu unutmaya, parmaklarımı o  noktaya götürmemeye çalışmıştım. Uzadıkça veya uzamasına izin verdikçe  kopartması, yerinden çıkartması da bir o kadar kolay oluyordu.</p>
<p>Sakal tanesi ile aramızdaki savaş çoktan  başlamıştı da benim haberim yoktu sanki. O bir yandan uzuyor, ben de  diğer yandan onu yerinden ediyordum. Sorun bu kadarla kalsa iyi, ama o  benden baskın çıkıyor ve her koparışımdan sonra daha büyük bir hızla  uzuyordu .. Bunun onun yanına bırakmamaya karar vererecek o uzadıkça  bende kopartmaya başladım. Şimdiden bir cımbız edinmiştim bile. O  çıkıyor, ben çekiyordum. Bunu yarım saatte bir yapmak pek de zoruma  gitmedi. Parmaklarım nasılsa devriye geziyor ve sakal tanesini sıkı bir  denetimde tutuyordu. Sonra da onu çekip alıveriyordum.</p>
<p>Dedim ya, o benden baskın çıkmayı bir  kere kafasına koymuş olmalı. İşte bir gariplik daha. Önce sakal  tanesinin benimle savaştığını kabullenmişken, şimdi de onun kafası  olduğuna karar vermiştim bile.</p>
<p>Yalnız olduğumda görüntü açısından önemli  bir sorunum yoktu tabii, ama savaş asıl o zaman şiddetleniyordu. O  çıkıyor, ben çekiyordum hırsla. Bazan da bırakıyordum uzasın .. Bir tür  komiklik bile vardı bunda sanki. Hatta bir ara 20 &#8211; 30 santim uzadığında  ucuna bir fiyonk bile yaptım kendi kendime. Henüz kimse sakal tanesi  ile bu garip birlikteliğimizi ve savaşımızı bilmiyordu. Bilmesinler  tabii. Böyle şeyler başkasına nasıl söylenir ki ..?</p>
<p>Aradan bir kaç hafta geçtiğinde artık  doktora danışmaya çoktan karar vermiştim. Öyle pek doktora gitmemek gibi  saçma bir yönüm de vardır, ama bu doktordan kaçılabilecek bir durum  olmaktan çoktan çıkmıştı. Belki baştan gitmeliydim doktora, ama olmadı  işte. Doğrusu ise gitmedim, gitmek istemedim. Doktorum eski  arkadaşlarımdan biriydi ve çok da ilgilendi. Bir sürü test istedi, test  sonuçlarına baktı. Ben de her şeye karışırım ve bilmek isterim ya, test  sonuçlarına ben de bakmak istedim. Hatta sonuçları birlikte de  değerlendirmeye çalıştık desem yeridir, ama ortada sonuç yoktu ki. Bunu  başka testler de izledi, ama sonuç ortaya çıkamadı bir türlü. Malum  sakal tanesi ise uzamasını sürdürüyordu.</p>
<p>Artık yüzümün o noktasına çokca insan  içine çıkmam gerektiği hallerde bir yara bantı yapıştırıyordum. Sakal  tanesi ise buna da önlemini almakta gecikmemişti. Bir gün gene böyle bir  yara bantı yapıştırmıştım ki bizimkinin arasından sızma çabalarını  hayretle gördüm. Sanki betonu delen yabani otlar gibi hırslı ve  inatçıydı. Bir yandan ona her çabamda yenilsem de, diğer taraftan da  onun çabalarını beğeni ile izlemekten kendimi alamıyordum. Nede olsa  başarılı bir hasım sayılırdı.</p>
<p>Sonunda sakal bırakmaya karar verdim.  Öyle ya, madem ki birisi bile böyle uzamak istiyorsa, bırakayım da hepsi  uzasındı. Böyle olunca hem o çok da uzasa arada kaynar diye düşündüm  doğrusu. İlk sakal bıraktığım haftalar savaş açısından değişen bir şey  olmadı. Diğerleri henüz çok kısaydılar, ama o çok daha hızlı uzayarak  kardeşlerine santimlerce fark atıyordu. Bir iki ay sonra epeyce sakallı  bir adam olup çıktım. Doğrusu ya bu sakallılık ile bizimkini arada da  kaybedebildim. Aralarda kaybedebildim, ama bu ancak başka insanlar için  geçerli olabilecek bir avuntuydu çünkü ben biliyordum onun diğerlerinin  arasında dolaşa dolaşa yoluna devam ettiğini.</p>
<p>Bir tek sakal tanesi yüzünden sakallı bir  adam olup çıkmıştım. Bu sadece görünümümümdeki değişiklikti, ama  aslında içten içe küçük bir kavga gibi başlayan itişmemiz, giderek bir  savaş, hatta bir dünyalar savaşı haline gelmişti çoktan.</p>
<p>Bir tek sakal tanesi, karşısında da ben.  Bu savaşı hiç bir gün kazanamıyordum. Gün dememeli belki de, çünkü daha  gün bitmeden o savaşını bir kaç kez kazanmış oluyordu. Benim küçük  galibiyetlerim onu koparttığım anlar ile sınırlı kalıyordu. Gerçi uzayan  oysa da koparan hep ben olduğum için bu savaşı benim kazandığım  söylenebilirse de, onun uzaması değil durmak, hatta arttığı için  kaybeden ben oluyordum, hem de sürekli olarak.</p>
<p>Buraya kadar anlattıklarım işin sadece  başıydı. Aradan geçen aylar sonrasında artık savaşı bırakıp, yenilgiyi  bütünüyle kabullendim. Şimdi artık dışarı hiç çıkmıyorum, işimden de  ayrıldım. Tek başıma meşum sakal tanem ve ben birlikte yaşamayı öğrendim  sanırım. Sadece geceleri bir iki tur atıp gene evime, yalnızlığıma,  sakal tanem ile arkadaşlığıma dönüyorum artık.</p>
<p>İkimiz de mutluyuz galiba .. O ise hiç  durmadan uzamaya devam ediyor. Eh uzasın bakalım, ben de tek tanesi uzun  sakalımla mutlu olmaya çabalarım. Yapacak bir şey kalmadı artık ..</p>
<p>..</p>
<p>Konu sakal tanesi olunca siz de bir  yerlerinizi bir kontrol edin bakalım .. Kim bilebilir ki, değil mi ..?</p>
<p><strong>Yaman Kayıhan<br />
23 Ekim 2001</strong><br />
<span style="font-family: Arial; font-size: x-small;">Bu öykü <a href="http://vision1.eee.metu.edu.tr/%7Emetafor" target="_blank">METAFOR</a> sitesinde yayınlanmıştır.</span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/romantik-hikayeler/sakal.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Feridun Bey Kompleksi</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/romantik-hikayeler/feridun-bey-kompleksi.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=feridun-bey-kompleksi</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/romantik-hikayeler/feridun-bey-kompleksi.htm#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 15 Feb 2010 09:55:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Romantik Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Ayşe Korkmaz]]></category>
		<category><![CDATA[destansı aşklar]]></category>
		<category><![CDATA[feridun bey]]></category>
		<category><![CDATA[gizli daire]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[öyküü oku]]></category>
		<category><![CDATA[yeni öyküler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=225</guid>
		<description><![CDATA[Ayşe Korkmaz
Adını ilk kez,  memuriyet hayatına başladığım gün duydum. Dairedeki arkadaşlar,  aralarında para toplayıp şık bir dolma kalem almışlar. İçlerinden biri:
“Bizden sana küçük bir hoş geldin hediyesi” dedi. Bir başkası gülerek,
“Ve Feridun Bey&#8217;den&#8230;” diye ekledi.
Feridun Bey&#8217;in kim olduğunu sormadım. O gün hasta olduğu için  gelememiş bir hizmetli, bir memur, ya da üst [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/feridun_bey_kompleksi.jpg" rel="lightbox[225]"><img class="alignright size-medium wp-image-343" style="border: 5px solid black;" title="feridun_bey_kompleksi" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/feridun_bey_kompleksi-215x300.jpg" alt="" width="215" height="300" /></a><span style="color: #808080;">Ayşe Korkmaz</span></h2>
<p>Adını ilk kez,  memuriyet hayatına başladığım gün duydum. Dairedeki arkadaşlar,  aralarında para toplayıp şık bir dolma kalem almışlar. İçlerinden biri:<br />
“Bizden sana küçük bir hoş geldin hediyesi” dedi. Bir başkası gülerek,<br />
“Ve Feridun Bey&#8217;den&#8230;” diye ekledi.</p>
<p>Feridun Bey&#8217;in kim olduğunu sormadım. O gün hasta olduğu için  gelememiş bir hizmetli, bir memur, ya da üst düzey yöneticilerden biri  olabilirdi.</p>
<p>Odam birinci kattadır. Öyle ayakaltında olmasına bakmayın.  Dairedeki en güzel odalardan biridir. Öğlene kadar güneş içindedir. Bir  giren bir daha çıkmak istemez. Bütün mesai arkadaşlarım en az günde bir  kez uğrar. Sonrası malum, gelsin çaylar, gitsin kahveler.</p>
<p>Hediye merasiminin üzerinden tam bir hafta geçmişti. Herkesle tek  tek tanışmış olmama rağmen Feridun Bey&#8217;in yüzünü görebilmek henüz  kısmet olmamıştı. Çay kahve âlemlerinden kurtulup yalnız kalabildiğim  bir an, birdenbire kafamda Feridun Bey&#8217;i görme fikri belirdi.<br />
“Madem o gelmiyor, neden ben gitmiyorum?” dedim kendi kendime.<br />
Şefe, Feridun Bey&#8217;in hangi odada olduğunu sordum. “Üçüncü katta,  sağdan ikinci kapı” diye tarif etti.<br />
Önce tuvalete uğradım. Makyajımı tazeleyip kıyafetime çekidüzen  verdim. Öyle ya, Feridun Beyle ilk kez karşılaşacaktık.<br />
Telaş ve heyecan içinde söylenen odayı bulup içeri daldım.<br />
“Feridun Bey&#8217;e bakmıştım” dedim karşıma çıkanlara.<br />
“Feridun Bey dışarıda.” dediler.<br />
Fazla ilgili görünmemek için, sessizce odadan ayrıldım.</p>
<p><span id="more-225"></span>Bu olayı takip eden ilk birkaç gün, Feridun Bey&#8217;i aklımdan tam  olarak olmasa da, kısmen silmeyi başardım. Mutlaka arkadaşları  ziyaretimden söz edecek, o da kendinde iade-i ziyaret zorunluluğu  hissedecekti.</p>
<p>Ama hiç de düşündüğüm gibi olmadı. Feridun Bey ikinci hafta da  uğramadı odama. Bu süre içerisinde adı mesai arkadaşlarımın dilinden  düşmedi. Feridun Bey&#8217;in öğlen yemeği ve sağlık kontrolü herkes  tarafından bilhassa önemseniyor, bu işler için her gün ayrı biri  görevlendiriliyordu. Ara sıra konuşmalara kulak kabarttıkça Feridun  Bey&#8217;in maceralarından söz edildiğini duyuyordum. Anlaşılan o ki,  dostluğu, zekâsı ve cesaretiyle ün salmıştı.</p>
<p>Üçüncü hafta hemen hemen bütün gün Feridun Bey&#8217;i düşünür oldum.  Acaba nasıl biriydi? Saçlarının biçimi, gözlerinin rengi, oturuşu,  kalkışı, duruşu nasıldı? Neler yer, neler okur, neler dinlerdi? Yaşam  felsefesi neydi? Hayattan beklentisi nelerdi?</p>
<p>İlerleyen günlerde Feridun Bey düşlerime de sızdı. Her defasında  yeni bir Feridun Bey&#8217;le tanışıyor, kendimi yeni bir öykünün içinde  buluyordum. Kimi zaman açık denizde baş başa kaldığım yakışıklı bir  kaptan, kimi zaman çölün ortasında bana su veren yardımsever bir bedevi  oluyordu. Bazen başında anteni ve yeşil rengiyle garip bir uzaylı  kimliğine bürünüyor, bazen beni ateşte pişirmeye çalışan siyahî  yerlilerden biri oluyordu.</p>
<p>Rüyalar kâbuslara dönüşüp rahatsız edici bir hal almaya  başlayınca, gururumu ayaklar altına alıp, Feridun Bey&#8217;i görmeye bir kez  daha gittim. Ama tıpkı ilk gidişim gibi, bu da fiyaskoyla sonuçlandı.  Aldığım cevap aynıydı:<br />
“Feridun Bey dışarıda&#8230;”</p>
<p>Bütün ümidimi yitirmiş, onunla hiçbir zaman tanışamayacağımı  düşünmeye başlamıştım. Belki de bunu, birileri özellikle yapıyordu.  Artık rüyalarım, doğaüstü güçleri olan, kötü kalpli büyücülerle dolup  taşıyordu. Büyücüler, kara kazanlar etrafında, döne döne sihirli  sözcükler söylüyorlar, yaptıkları büyüleri kullanarak, Feridun Bey&#8217;le  karşılaşmamızı engellemeye çalışıyorlardı.</p>
<p>Odamın sıcak havası ve gelip gidenlerin yoğunluğu yüzünden çok  bunaldığım bir gün bahçeye indim. Oralarda dolaşıp duran sevimli bir  köpek dikkatimi çekti. Yanına yaklaşınca tepki vermemesinden insanlara  alışık olduğunu anladım. Eğilip kucağıma aldım. Köpek ellerimle oynamaya  başladı. Hayatım boyunca böyle sevimli bir hayvan görmemiştim. Onu  odama götürüp mesai arkadaşlarıma da göstermeliydim. Genel müdür il  dışındaydı. Aksi takdirde böyle bir şeye cesaret edemezdim. Çünkü  dairedeki herkes onun hayvanlardan nefret ettiğini bilirdi.</p>
<p>Kucağımda köpekle odama girince bütün gözler üzerime çevrildi.  Kendimden emin adımlarla ilerleyip tam,<br />
“Gördünüz mü, ne şirin şey&#8230;” diyecekken odadakilerden biri benden  çabuk davrandı:<br />
“Feridun Bey&#8217;le tanışmayı nihayet başardınız demek!”<br />
Her şey etrafımda dönmeye başladı. Damarlarımdan kanımın çekildiğini  hissettim.<br />
“Ne diyorsunuz siz? Feridun Bey bu köpek mi şimdi?” dedim.<br />
Olayın benim açımdan önemini bilmedikleri için, odadakiler  kahkahalarla gülmeye başladılar.<br />
Bense ağlamaklı,<br />
“Ama neden bir insan adı taktınız ki?” diye sordum.<br />
Oda arkadaşım,<br />
“Ona dairede gizli saklı bakıyoruz. “Feridun Bey” önceleri bir  şifreydi. Sonra öylesine alıştık ki, onu bu adla çağırmaya başladık”  diye cevap verdi.</p>
<p>İçimde garip bir boşluk duygusu vardı. Haftalar boyunca beynimi  meşgul eden, kafamda büyütüp hayatımın merkezine oturttuğum, rüyalarımda  defalarca birleşip ayrıldığım bu gizemli adam, bu yüce idol bir köpekti  demek… Üstelik sanki anlıyormuş gibi, kara gözlerini gözlerime dikmiş  bana bakıyordu.</p>
<p>İşte o an, yine Feridun Bey&#8217;le ilgili gördüğüm rüyalardan birini  hatırladım. Ben bir sokak köpeğiydim, o sosyete köpeği. Karşı  kaldırımlarda göz göze, destansı bir aşk yaşıyorduk. Ta ki, belediyeden  adamlar gelip beni kanlar içinde yerlere serene dek.</p>
<p>Artık Feridun Bey rüyalarıma girmiyor. Ama onu tanıdığımdan beri,  yaşadığım aşklar, hep böyle kanlar içinde bitiyor.</p>
<p><strong>Ayşe Korkmaz</strong><br />
<strong>Mavi Melek, <strong>Sayı: 40, Yayın tarihi: 07/09/2009</strong></strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/romantik-hikayeler/feridun-bey-kompleksi.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bir Gotik Öykü: İnhitat</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/romantik-hikayeler/bir-gotik-oyku-inhitat.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=bir-gotik-oyku-inhitat</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/romantik-hikayeler/bir-gotik-oyku-inhitat.htm#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 15 Feb 2010 08:23:14 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Gizemli Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Romantik Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[alev yangını]]></category>
		<category><![CDATA[dünyalar güzeli]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye yaz]]></category>
		<category><![CDATA[Hikmet Temel Akarsu]]></category>
		<category><![CDATA[melek hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[melek öykü]]></category>
		<category><![CDATA[öykü oku]]></category>
		<category><![CDATA[pişmanlık]]></category>
		<category><![CDATA[temel akarsu]]></category>
		<category><![CDATA[tunç miğfer]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=217</guid>
		<description><![CDATA[Hikmet Temel Akarsu
Karanlık gecede ordugâh  alesta. Güm güm katapultlar vuruyor, kör kör düşmana taciz atışları  yapılıyor. Davullar inliyor, taşlar çalınıyor, iki fersah ötede  konaklamış barbar ordusunun maneviyatı kırılmaya çalışılıyor. Dev  ateşler yakılıyor, erler nöbetleşe, grizu alevine daldırılmış oklarını  barbar ordugâhına yağdırıyor. Yıldırma, taciz ve ikmal yollarını kesme,  huzursuz etme [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/angel.jpg" rel="lightbox[217]"><img class="alignright size-medium wp-image-347" style="border: 4px solid black;" title="angel" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/angel-300x198.jpg" alt="" width="300" height="198" /></a><span style="color: #808080;">Hikmet Temel Akarsu</span></h2>
<p>Karanlık gecede ordugâh  alesta. Güm güm katapultlar vuruyor, kör kör düşmana taciz atışları  yapılıyor. Davullar inliyor, taşlar çalınıyor, iki fersah ötede  konaklamış barbar ordusunun maneviyatı kırılmaya çalışılıyor. Dev  ateşler yakılıyor, erler nöbetleşe, grizu alevine daldırılmış oklarını  barbar ordugâhına yağdırıyor. Yıldırma, taciz ve ikmal yollarını kesme,  huzursuz etme maksadıyla düşmana baskın vermekle görevli küçük  müfrezeler gelip gidiyor devamlı. Erata bir geceye mahsus müsamahalı  davranılıyor, tam teçhizatlı bir halde biraz dinlenmelerine, biraz  uyumalarına, ortalıkta gezinip tütsülerini sallayarak ilahiler okuyan  kara cüppeli keşişlere başvurup günah çıkarmalarına izin veriliyor.  Tayınları bol tutuluyor. Ertesi sabah kader günü. Nice ovalardan,  dağlardan, ormanlardan, yaban illerden kopup gelmiş sayısız barbar,  imparatorluk lejyonlarının acımasız tunç duvarlarına çarpacak. Tunç  miğferler, demir zırhlar, kılıç kesmez manda gönü kayışlar bir etten  duvarı örtüp düşman ordularını kargılarının ucuna takacak, onları kuzeye  sürecek, ardından vandal mezarlarını bütün Avrupa&#8217;ya yayacak. Büyük  savaş yakın.</p>
<p><span id="more-217"></span>Bizim tepemize de alevler yağıyor devamlı. Kimi ateşe  bulanmış ok, kimi yaldır yaldır yanan katapult kayası, kimi bir ağacı  devirip tutuşturup üzerimize yıkan bir atış nedeniyle bir an bile nefes  almaya imkân yok. Dalga dalga gelip şakır şakır gökten dökülen ok  sağanağı erat çadırlarının yüzeyine çakılıyor. Yangınlar çıkıyor, panik  havası esiyor, yarı uykulu erler başları, götleri tutuşmuş halde feryat  figan bağırarak dışarı fırlıyor. Askerler, kalkanları başlarının  üzerinde geziniyor, ansızın tepelerinde şaklayan okları soğukkanlılıkla  söküp atıyorlar. Ordugâhın kıyı kenar bölgelerine baskın veren barbar  akınları durduruluyor, tutsak edilen yaralı erlere işkence edilerek  karşıdaki ordu hakkında bilgi alınmaya çalışılıyor. Ağzından içeri huni  ile grizu alevli kaynar su dökülen tutsakların canhıraş çığlıkları  yankılanıyor ova boyunca. Yanık et kokuyor her yan. Gözüne mil çekilip  çırılçıplak ortalığa salınan barbar savaşçılarını uyuz itler gibi  tekmeleye tekmeleye öldürüyor neferler. Usturuplu davranıp asker,  mühimmat ve teçhizat hakkında güzel bilgiler verenler ise orta yerdeki  top ağaçların dallarında adabınca ipe çekiliyor, fazla acı çektirmeden  oracıkta boğuluyor. Dallar salkım saçak asılmış düşman erleriyle dolu.</p>
<p>Ademoğlunun düşüşü cenk meydanından daha vahim nerede  olabilir? Ey adem evladı: Sana anlatılan kahramanlık masallarına, cenk  hikâyelerine, menkıbnamelere, hamasete, şövalye efsanelerine sakın ola  kanmayasın. Cenk ademiyetin düştüğü en beter haldir. En büyük zillettir.  Tüm bu anlatılanlar seni bu melanete gönüllü olarak bulaşmaya ikna  etmek içindir. En acımasız mağlubiyet bile cenk etmekten yeğdir. Sen sen  ol cenk etmemek için ne gerekiyorsa yap. Çünkü o ademiyetin düşeceği en  kötü cehennemdir. Ve o cehennemi sana musallat etmek için her daim  muktedirler cengi ballandıra ballandıra anlatacaktır. Sakın bu  doldurmalara kanmayasın. Sana verilen vaatlere, sözlere, madalyalara  aldanmayasın, ganimet telaşına düşüp cengaver olmayasın. Ne eylersen  eyle, sonun daha beter olamaz. Cenk herkesin kaybettiği bir felaket, bir  melanet, bir mendebur eziyettir. Daha beteri olabilir mi diye  sorduğunda kendi kendine asla başka bir şey bulamazsın ondan ileride.</p>
<h4>2</h4>
<p>Daha cenk başlamamıştı bile. Bir de ertesi sabah olacakları  düşündüm. Dünyanın her devir tekrarlanan en caniyane ritüeli. Meydan  muharebeleri&#8230; On binlerce fidanın gözü dönmüş katiller halinde  birbirine kıydığı bir zulmet arenası. Dehşetin ve şeytanın kol gezdiği  bir vahşetler yumağı. Ademiyetin inhitatının iflasa dönüştüğü, sadece ve  sadece iblisin kârlı çıktığı bir felaketler gayyası. Acılar içinde  kıvranan on binlerce gencin boynu boğazı kesilmiş, karnı deşilmiş,  dalağı, midesi, bağırsağı ortaya saçılmış bir halde bir an önce can  verebilmek için yalvardığı bir iniltiler deryası. Rabbim ademiyetin  böylesine yürek paralayan inhitatından daha beter bir şey yokken ve  olamazken ve olamayacakken; sen bunlara nasıl izin veriyorsun? Bu olan  bitene nasıl oluyor da göz yumuyorsun?! Bir kerametin olacak bu acıların  sonunda biliyorum; ama ne vakit? Takat kalmadı yerküre üzerindeki  kimsede.</p>
<p>Yine de Rabbe, vahyedene, yüceler yücesine isyankâr  olmamalıyım diyorum. Yürüyorum ağır adımlarla mahşeri bir hal almış  ordugâhta. Kara cüppeli keşişlerin arasına katılıyorum. Onların günah  çıkarmalarını izliyorum. İnsancıkların, ölüm bu kadar yakınlarına  gelmişken günah çıkarmak için nelerini, hangi kabahatlerini ortaya  döktüklerine tanık oldukça dilim tutuluyor. Bir ara günah çıkarmak  isteyenler arasında havarilerimden Feodor&#8217;u görüyorum. Tanıyor beni. Bir  kenara çekiyorum onu:<br />
“Feodor; sen de mi buradasın? Seni de mi asker yazdılar?”  diyorum.<br />
“Sadece beni mi efendim hepimizi, hepimizi,” diyor Feodor,  eteklerime kapanıp ağlamaya başlıyor.<br />
“Yani şimdi benim bütün havarilerim bu ordugâhta muharip  asker mi Feodor?!” diyorum öfkeyle.<br />
“Evet efendim!” diyor başını kaldırmadan.<br />
“Honore, Knut, Lev, George, Thomas, hepsi öyle mi?”<br />
“Evet efendim, barbar Hunlu Akarsu bile burada. Onu bile  lejyona asker yazdılar.”<br />
“İnanamıyorum!” diye mırıldanıyorum ağzımın içinde.</p>
<p>Genç bir subay yaklaşıyor o sırada bize doğru. Feodor onu  görünce kuyruğu kısılmış enik gibi kaçıyor. Belli ki birliğine katılması  gerekiyor. Fazla uzun süre görev yerinden ayrılırsa asker kaçağı  sayılması ve anında idam edilmesi çok doğal bir olay. Neyse ki subay,  beni sıradan bir keşiş sanıyor. Reddedilenlerin Mesihi olduğumu  anlayamıyor. Ben de diğer keşişlerin arasına karışıp ordugâhı geziyorum.  Ademiyetin düşüşünü kaydediyorum. Daha beteri asla, asla olamaz diye  terennüm ediyorum devamlı.</p>
<p>Böylesi kasvetli bir gecede ademoğlunu bir lahza  nefeslendirecek bir mucizesi olabilir mi kaderin? Bir parça ferahlama,  bir nefes, bir soluk, yaşamsallığa dair bir tek güzellik? İnsancıkları  bir parça mutlu edecek bir küçük armağan?<br />
“Bunu beklemek nafiledir şo&#8217;l lahzadan kelli umudun bittiği  bu medeniyette!” diye ağzımın içinde yuvarlayıp söylenirken ordugâhtaki  garip bir hareketlenme, uğultu, bağırtılar ve gülüşmelerle irkiliyorum.<br />
“Bu da ne ola?” diye soruyorum kendi kendime gayri ihtiyari.  Oraya bakıyorum. Lakin anlaşılması imkânsız bir haller dönüyor orada.  Yaklaşmaya niyet ediyorum.</p>
<h4>3</h4>
<p>Bir çadırın önünde toplaşmış kalabalık, tepelerde uçuşan  oklara, yağan alevlere aldırmaksızın gülüyor, şakıyor. Kalabalık gitgide  artıyor. Orada dönen şamataya subaylar müsamaha ediyorlar. Gürültü ve  kalabalık gitgide artıyor. Kulaklarıma inanamıyorum lakin tiz hatun  sesleri duyuyorum arada. Koşturup o yana gidiyorum. Kalabalığı yarıp  ayak parmaklarımın üzerinde yükseliyorum. Aman Ya Rabbim? Bir de ne  göreyim?! Zilletlerin zilleti kopmuş gelmiş bu adem inkırazına katılmış.  Üç beş ak tenli, sarı-kızıl saçlı kevaşe bir çadırın önünde gülüşüyor,  erlere oralarını buralarını açıyor, fingirdiyor, oynaşıyor, göt, göbek,  gerdan kıvırıyor. Arada bir ipini koparmış bir boğa gibi çadırın içine  dalan genç cengaverlerin üç beş lahza sonra kan ter içinde süklüm püklüm  dışarı çıktığını görüyorum. İş öylesine bir deverana girmiş ki, makine  gibi olmuş, her iki lahzada, bir delikanlı bir aşüftenin beline sarılıp,  elleye koklaya onu içeri götürüyor, alkışlar arasında, “ah-of” sesleri  ile onu beceriyor ve dışarı atıyor kendini. Bir gün sonra kopacak  kıyameti unutmuş bu acınacak zevat, günahlarından arınmak yerine yepyeni  günahlar edinmek için son gününü tüketiyor. Karıların orasında  burasında morluklar, beyaz çıplak tenlerinde dağlanmış yaralar,  morartılar, diş izleri, ısırıklar, iltihaplar var. Oralarından  buralarından salya, sümükvari sıvılar akıp durur. Bunların hiçbirini  görmeyen zevat çıldırmış gibi. Sırasını beklerken sabırsızlanıp oracıkta  ayaküstü livata etmeye yelteniyorlar. Kendini tatmin edenler mi dersin,  kevaşelere el kol atanlar, onları mıncıklayanlar mı dersin. Günahkârlık  çılgınlığa dönüşmüş. Sapıklık almış yürümüş. İğrenç bir devridaim  sürüyor.</p>
<p>Birkaç zaman evvel, “İnhitatın daha beteri olabilir mi,  ademiyetin bundan beter düşüşü olabilir mi?” diyen dillerime yanarım.  Varmış, olabilirmiş ve hemen yanı başımızda hazırmış. Kevaşelerin  başında bir şişman sefil, onları pazarlıyor birer köle gibi. Kimin kaç  altın verdiğini saymıyor bile. Son günlerini yaşadığını düşünen erler  paranın önüne ardına bakmıyor. Cebinden ne çıkarsa atıyor iğrenç sefihe.  Daldırıyor avuçlarını daha sonra yarı çıplak kevaşelerin bir yerlerine.  Tir tir titreyen bir kız çocuğu sarılmış kızıl saçlı bir kevaşenin yarı  çıplak baldırına. Hüngür hüngür ağlıyor. Yaşamakta olduğu dehşetin  büyüklüğünü tartamayacak kadar körpe. On-on bir yaşlarında. O da kızıl  saçlı. Bir peri kızı kadar güzel. Belli ki kevaşenin kızı. Onu bırakacak  yer bulamamış. Yanında getirmiş. Bir er o minnacık kıza da el atmaya  kalkıyor. Ansızın kalabalıktan sıyrılıp o eli yakalıyor ve büküyorum.  Kalabalık birden dalgalanıyor. Elini yakaladığım asker beni itiyor.  Geriye devriliyorum. Şak diye kılıcını çekiyor. Arkadaşları,  kalabalıktaki diğer erler ve hatta kevaşeleri satan sefih bile kılıcını  çekiyor. Beni oracıkta doğrayacaklar. Neyse ki atik davranıp koynumdan  kitabı çıkarıyorum. Kara cüppeler içindeyken gösterdiğim kitabı,  mukaddes kitap sanıyorlar. Cengin arifesinde ordugâhta kevaşe  düzmelerine mani olmaya çalışan bir keşişi doğramalarının ne kadar doğru  olacağı hakkında anlık gidip gelmeler yaşıyorlar. Ayağa kalkıyorum.  Küçük kız çocuğu koşup arkama geçiyor. Bana sarılıyor.</p>
<p>“Utanmıyor musunuz?” diye haykırıyorum.<br />
“Neden utanacakmışız ki? Yaptığımızda ne var ki?” diyorlar.<br />
“Belki de yarınki muharebeden sağ çıkamayacak, öte aleme  göçeceksiniz. Son gecenizde yapacağınız bu mu?”<br />
“Ya ne yapacaktık peki?” diye yanıtlıyorlar beni.<br />
“Tövbekâr olun! Kendinize gelin! Münafıklar!” diye sertçe  uyarıyorum hepsini.</p>
<p>Beni doğramalarından korkmam için bir neden kalmamış artık,  çünkü iş işten geçmiş. Başlarındaki alçak rütbeli subaylar bile onlarla  aynı kafada. Kılıç çekmiş, üzerime yürümüş. Yine de harbe girmeden bir  gece evvel ordugâhta bir din adamını doğramak çok işlerine gelmiyor. Bir  nebze duralıyorlar.</p>
<p>“Kumandanlar bile izin verdi. Sen bu işe niye karışıyorsun  ki?! Canına mı susadın ihtiyar?” diyorlar.<br />
“Asıl siz canınıza susamışsınız! Bu kadınların hepsi  frengilidir. En eski numaradır, bilmiyor musunuz? Bir orduyu göçertmek  için frengili kadın yollamak düşmanın en şeytani işidir. Bunu sadece  salaklar yer yutar! Üç-beş aya kalmaz ortada ordu mordu kalmaz.  Kıvranıp, sürünen hasta sefiller sürüsünden başka&#8230;”<br />
“Bunları biz de biliyoruz!”<br />
“Öyleyse niye bunu yapıyorsunuz?”<br />
“İhtiyar; bilge olduğunu sanıyorsun ama yanılıyorsun. Yarın  öyle bir cenk olacak ki zaten şurada gördüğün gülüşen kalabalıktan üç  beş kişi bile kalmayacak geriye. Son gecede bir hoş lahza yaşamalarında  ne var?”</p>
<p>Bu kez ben duraladım. Düştükleri ahlaki  sefalet, frengi tehlikesi, insanlıktan çıkmışlık, çıldırmışlık ve derin  inhitatla bir gün sonraki meydan muharebesini karşı karşıya koydum.  Aslında adamlar haklıydılar. On binlerin birbirinin ciğerini, kalbini  söküp çiğ çiğ yiyeceği bir günün öncesinde yapılacak hangi sapıklık daha  korkunç ve kabul edilemez olabilirdi ki? Böyle davranmaları çok  doğaldı. Büyük ihtimalle, en basit isteklere bile yasak koymaya meraklı  komuta yönetimi de orduyu zaptedemeyeceği için bu konuyu görmezden  gelmekteydi. Yani teferruatlı düşünüldüğünde her şey yerli yerindeydi.  Burada fazla olan bir tek bendim. Duraladım. Ne yanıt vereceğimi  düşündüm:<br />
“Utanın ve dua edin! Rabbin cennetine kabul edilmeyi dileyin!”  deyiverdim.</p>
<p>Düşünüp, taşınıp bulduğum bir şey değildi bu. Din  adamlarının her ortama cevaz veren standart uyarılarından biriydi. Her  zaman çözüm olabilmiş bu reçetenin bu kez de sökeceğini varsaymış filan  değildim. Sadece o an söyleyecek başka söz bulamadığım için onu  söyledim.</p>
<p>Doğal olarak kimse beni ciddiye almadı. Yavaş yavaş üzerime  yürümeye başladılar. Hele bir de bölge manastırından ya da  kardinallikten atanmış kadrolu bir keşiş değil de bu öğretiyle hiç  alakası olmayan bir kişi; Reddedilenlerin Mesihi olduğumu anlasalardı  kellemi almak için birkaç saniye bile sabretmeyecekleri o kadar belliydi  ki. Bunu bilmemeleri bile bu çıldırmış eğlence anındaki müdahalemi  bağışlatmıyordu. Sağa sola bakınıyorlardı, yüksek yetkililerden bir  gören var mı diye&#8230; Ortalarına alıp beni boğacaklardı. Ne yapacağımı  bilemiyordum. Bir kez daha haykırdım. İnsanlığın bu düşüşünü, bu  çıldırmışlığını durdurmayı bir kenara bırakmış canımı kurtarmaya  çabalıyordum artık:<br />
“Diz çökün! Dua edin! Birazdan öleceksiniz! Rabbin cennetine  kabul edilmek için yakarın!”</p>
<p>Kimsenin aldırdığı yoktu.</p>
<p>Arkamda durup belime sarılmış halde olan biteni izleyen  küçük kız çocuğunun ellerini çözdüğünü hissettim. Dönüp ona baktım.  Koynundan bir hançer çıkardı.<br />
“Rabbim beni cennetine kabul et!” diye haykırdı ve hançeri  karnına sapladı.</p>
<p>Rabbin şu işine bak! Şu çıldırmış ademiyette sözlerime bir  tek şu günahsız yavru itibar ediyor!.. Dünyalar güzeli yüzü beyaza kesti  bir anda ve gövdesi kanlara büründü ve bir melek olup kanat taktı;  ardına bakmadan bu yerlerden göçtü gitti. Belli kendini bu günahkâr  medeniyete ait görmemişti.</p>
<p>Ölürken yüzünde pişmanlıktan eser yoktu.</p>
<p>Peki ya biz geride kalanlar?<br />
Biz ne yapacaktık?<br />
Bütün meleklerin bizi terk edip gittiği bu yerlerde bundan  böyle ne yapacaktık?</p>
<p><strong>Hikmet Temel Akarsu</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/romantik-hikayeler/bir-gotik-oyku-inhitat.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Katina</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/genel/katina.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=katina</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/genel/katina.htm#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 15 Feb 2010 08:06:09 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Aşk Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Romantik Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[çıplak beden]]></category>
		<category><![CDATA[çoraklık]]></category>
		<category><![CDATA[demirkır]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[ılgın]]></category>
		<category><![CDATA[kızılırmak]]></category>
		<category><![CDATA[mehmet güler hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[öykü oku]]></category>
		<category><![CDATA[öykü özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[yeni hikayeler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=210</guid>
		<description><![CDATA[-miş&#8217;li geçmiş zamanın daha yaşlı olduğu bilinir.
Sahi -di&#8217;li geçmiş zaman, ne kadar süre sonra -miş&#8217;li geçmiş zamana dönüşür?
Aradan geçen bunca zamana bakarak, her şey -miş&#8217;li, -muş&#8217;lu anlatılabilir diye düşünmeye başlamıştım.
Ama geçip giden şeyler o kadar canlı ki. Onları -miş&#8217;li geçmiş zamanda anlatırsam yanlış yapacakmışım gibi bir duygu içindeyim.
Anlatan öyle anlatsın.
Ben, yaşlı öykümü -di&#8217;li geçmiş zamanlı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/kızılırmak.jpg" rel="lightbox[210]"><img class="alignright size-medium wp-image-351" style="border: 4px solid black;" title="kızılırmak" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/kızılırmak-300x189.jpg" alt="" width="300" height="189" /></a>-miş&#8217;li geçmiş zamanın daha yaşlı olduğu bilinir.<br />
Sahi -di&#8217;li geçmiş zaman, ne kadar süre sonra -miş&#8217;li geçmiş zamana dönüşür?<br />
Aradan geçen bunca zamana bakarak, her şey -miş&#8217;li, -muş&#8217;lu anlatılabilir diye düşünmeye başlamıştım.<br />
Ama geçip giden şeyler o kadar canlı ki. Onları -miş&#8217;li geçmiş zamanda anlatırsam yanlış yapacakmışım gibi bir duygu içindeyim.<br />
Anlatan öyle anlatsın.<br />
Ben, yaşlı öykümü -di&#8217;li geçmiş zamanlı anlatacağım yine de…</p>
<p>Beni ilk kutlayan Ilgın oldu.<br />
Herkesten daha sıcak ve içtenlikliydi.<br />
Yanağıma kondurduğu öpücüğün ıslaklığı hâlâ durur orada. Onca yılın ne güneşi kuruttu onu, ne de yeli.<br />
<span id="more-210"></span>Kızlı, erkekli bir grup öğrenci, yatılı öğretmen okullarının sınavlarına girmiştik. Biz köy çocuklarının tek umudu bu sınavlardı.<br />
Kazanırsak öğretmen olacaktık. Kazanamazsak çobanlıktan, çiftçilikten, ev hanımlığından başka bir seçeneğimiz olmayacaktı. Nefeslerimizi tutmuş, sınavın sonuçlarını bekliyorduk.<br />
Kim kazanırsa, kesinlikle yaşam onun yanaklarına kocaman bir öpücük konduracaktı. Gözümüzü kasabadan gelen yollara dikiyorduk. Demirkır atı olan postacının, heybesinde taşıdığı mektuplarla bize getireceği muştuyu bekliyorduk.<br />
Postacı gözükmedikçe kaygılarımız artıyordu.<br />
Köyümüzün hemen altından Kızılırmak akıp giderdi.<br />
Suyu adı gibi gerçekten kızıldı.<br />
Ta Sivas&#8217;tan çıkıp gelirdi o yorgun su. Dura yavaşlaya, yürüye koşa, başını dağlara, taşlara vura vura akardı. İlkyazda her tarafı yakıp yıkardı. Yaz geldi mi öfkesi geçerdi. Buharlaşıp küçülürdü.<br />
İlçeden gelecek postacı, beklediğimiz muştuyu getirmediğine göre, belki Kızılırmak getirir diye umutlanıyordum. Zaman zaman varıp kıyısına oturuyordum. Gözlerimi ırmağın kızıl suyuna dikiyordum. Sınavın sonuçlarını soruyordum, &#8220;Heyyy! Kızılırmak. Akıp gitme öyle postacıdan haber yok. Ta oralardan geliyorsun. Ben sınavı kazandım mı? Kayıp mı ettim yoksa? Biliyorsan lütfen söyleyiver.&#8221;<br />
Kızılırmak yanıt vermeden akıp gidiyordu.<br />
Kızılırmak çok önemli bir suydu bizler için.<br />
Yazın tek onun çevresi yeşil kalırdı. Her baktığımda, bu yeşilliğin suyla birlikte aktığını görür gibi olurdum.<br />
Doğanın yeşil ve devinimli oluşu ne çekici şeydi.<br />
Bakışımı ırmak boyundan aldığımda tüm devinim, hayat biterdi.<br />
Yaşamak buydu belki de. Sular gibi akmak ve yeşile durmaktı.<br />
Sıcakta yanıp kavrulduğumuzda, biz çocuklar kendimizi ırmağın serin sularına bırakırdık. Gün boyu da içinden çıkmazdık.</p>
<p>Hiç unutmuyorum, bir kez de Ilgın&#8217;la birlikte girmiştik. Hava sıcak mı sıcaktı. Beş keçi iki koyun onun, dört keçi altı koyun da benim vardı. Onları birbirine katmıştık. Irmak boyu otlatıyorduk.</p>
<p>Ilgın, bir Ermeni ailesinin kızıydı. Köyümüzde kalan üç beş Ermeni ailesinden birisi de onlardı. Bu keçilerden, koşunlardan başka hiç malları yoktu. Ilgın&#8217;ın babası onun bunun işinde çalışırdı. Tüm bu koşullara karşın şen şakrak, mutlu insanlardı yine de. Kavga, gürültü evlerinin yakınlarından bile geçmezdi.</p>
<p>Bu kız adı gibiydi. Irmak boylarında büyüyen ılgın ağaçlarına benzerdi. Saçları onlar gibi ince, uzun, sarışındı. Gözleri, keçilerin, koyunların boğazına taktığımız gök boncuklar kadar maviydi. Ne zaman yanına varsam, teninde ılgın ağaçlarındakine benzeyen bir serinlik duyardım. Görünmeyen rüzgâr, o serinliği alıp bana taşırdı.</p>
<p>Güneş, bir ateş topu olup da tepemize dikilince, &#8220;Irmakta çimelim mi?&#8221; dedim.<br />
Gülümsedi. Hemen ardından da, &#8220;Birlikte mi?&#8221; dedi.<br />
&#8220;Neden olmasın?&#8221; dedim.<br />
İkimizin de mayosu yoktu.<br />
&#8220;Ben utanırım ama,&#8221; dedi Ilgın.<br />
Aslında ben de utanırdım. Ama onunla Kızılırmak&#8217;ta çimmeyi o kadar çok istiyordum ki.<br />
&#8220;Sen suya girerken, çıkarken arkamı dönerim,&#8221; dedim. Fazladan gözlerimi de kapatırım.<br />
&#8220;Tamam öyleyse,&#8221; dedi. &#8220;Söz verdin. Bakmayacaksın.&#8221;<br />
&#8220;Bakmayacağım,&#8221; diye pekiştirdim.<br />
Arkamı dönüp gözlerimi kapattım.<br />
Ilgın&#8217;ın soyunduğunu duyarken çok heyecanlandım. Ama verdiğim sözü tuttum. Ne gözlerimi açtım, ne de yüzümü çevirip baktım.<br />
Ilgın&#8217;dan, &#8220;Bakabilirsin,&#8221; sesi gelince gözlerimi açıp yönümü çevirdim.<br />
O soyunmuş, Kızılırmak&#8217;a girmişti bile. Sadece kafası gözüküyordu.<br />
&#8220;Şimdi de sen bakma,&#8221; diyerek ben ona seslendim.<br />
Soyunma sırası bana gelmişti çünkü.<br />
O da verdiği sözü tuttu.<br />
Suya girip de yanına kadar varınca, &#8220;Açabilirsin,&#8221; dedim.<br />
Açtı.</p>
<p>Kızılırmak, serin sularıyla her ikimizin de bedenlerini yalayarak akıyordu.<br />
İster istemez gözüm Ilgın&#8217;ın çıplak bedenine kaydı. Çıplak bedeninin üstünde ilk dikkatimi çeken haç biçimindeki kolyesi oldu. Kırılan, uzayan, kısalan, genişleyen ak bedeni suyla şakalaşır gibiydi. Göğüsleri ceviz kadar kabarmıştı. Zaman zaman iki eliyle kapatıyordu onları. Bazen de unutuyor, açık bırakıyordu.</p>
<p>Ürke çekine birbirimize yaklaştık. Kulaç atıp yüzdük. Dalıp çıktık. Birbirimizi tutup yatırdık. Su dövüşü oynadık. Her şey keyifli geçiyordu ki, Ilgın bir ara sulara kapıldı. Sürüklenmeye başladı. İşin şaka mı, gerçek mi olduğunu anlayana kadar, Ilgın sekiz on yudum acı su yuttu bile.<br />
Onu alıp dışarı çıkardığımda yarı baygındı. Biraz kustu, içindeki acı suyu çıkardı.<br />
Biz, ırmakta çimerken, Ilgın&#8217;ı iyileştirirken nedense koyunlar, keçiler durup hep bizi seyretti.<br />
Ilgın&#8217;ı, adını aldığı ılgın ağaçlarının altına yatırdım. Onların gölgesinde bir süre dinlenmesini istedim.</p>
<p>&#8220;Sana bir gizimi söyleyeceğim,&#8221; dedi.<br />
Söyleyeceği şeyi başkaları duyacakmış gibi sağına, soluna baktı. Oysa koca arazide bizden, keçilerimizden, koyunlarımızdan başka kimse yoktu.<br />
&#8220;Biliyor musun,&#8221; dedi heyecanlı bir sesle. &#8220;Benim asıl adım Ilgın değil.&#8221;<br />
Şaşırdım.<br />
&#8220;Ya ne?&#8221; dedim.<br />
Yine sağını, solunu kolladıktan sonra, &#8220;Biz Ermeniyiz ya,&#8221; dedi. &#8220;Herkesin iki adı vardır bizde. Benim Ermenicedeki adım Katina. Evde hep öyle derler bana.&#8221;<br />
Bunları söylerken korkmuş gibiydi. Çünkü gözleri büyümüş, yüzüne sığmaz olmuştu.<br />
&#8220;Bu gizimi başkalarına söylemezsin, değil mi,&#8221; dedi hemen ardından.<br />
&#8220;Söylemem,&#8221; dedim. &#8220;Söz.&#8221;<br />
Rahatladı. Uzanıp elimi tuttu.<br />
Ilgın, pardon Katina bir süre sonra tamamen iyileşti.<br />
Akşam üzeriydi.<br />
Koyunlarımız, keçilerimiz doymuştu.<br />
Onlar mutluydu.<br />
Bizler mutluyduk.<br />
Köyümüze dönmek üzereydik ki postacının demirkır atıyla Kızılırmak&#8217;ı geçmekte olduğunu gördük.<br />
İkimiz de heyecanlandık. O da benim gibi yatılı öğreten okulunun sınavlarına girmişti. Kazanırsak ikimiz de okuyacak, öğretmen olacaktık. İleriye doğru kurduğumuz düşlerimizi gerçekleştirecektik.<br />
Acılı haber gibi sevinçli haberler de çabuk duyulur derler.<br />
Benim öğretmen okulu sınavını kazandığım haberi hemen köye yayıldı. Ama Katina, pardon Ilgın kazanamamıştı. Buna karşın Ilgın beni en içten kutlayanların başında yer aldı. Yanaklarımda kurumayacak öpücükler işte o gün, onun öpücükleri oldu.</p>
<p>Tahta bavulumu hazırlayıp öğretmen okuluna giderken, &#8220;Ilgın,&#8221; dedim. &#8220;Okuldan sana mektup yazabilir miyim?&#8221;<br />
&#8220;Yazabilirsin,&#8221; dedi. &#8220;Ama Katina diye değil, Ilgın diye yaz. Bu gizimizi de duyan olmasın.&#8221;<br />
&#8220;Tamam,&#8221; dedim. &#8220;Ilgın adı çok yakışıyor sana. Öyle yazarım.&#8221;<br />
Hemen ardından şunu ekledi:<br />
&#8220;Sen kazanınca, beni unutacağını sanmıştım. Şimdi anlıyorum ki unutmayacaksın.&#8221;<br />
&#8220;Unutmayacağım,&#8221; dedim. &#8220;Söz.&#8221;</p>
<p>Okuldayken ilk mektubu ona yazdım. Mektubun içinde Katina diye seslendim. Ama zarfa zarfına Ilgın diye yazıp postaya verdim. Yazarken, postaya verirken nedense çok heyecanlandım. Kalbim duracak gibi oldu.</p>
<p>Mektubuma günlerce yanıt gelmesini bekledim. Ama gelmedi. O kış çok uzun sürdü. Ya da bana öyle geldi.<br />
Uzun kış günlerinde, gecelerinde en çok Ilgın&#8217;ı özlediğimi duydum. Ama kimselere söylemedim bunu. Bu duygumu yazıp da postaya vermediğim diğer mektuplarıma aktardım. Onları bavulumun gizli bir köşesinde biriktirip sakladım.</p>
<p>Yaz mevsimi en sonunda geldi. Okullar kapanınca o büyük izin başladı. Yol boyu hep Katina&#8217;yı, pardon Ilgın&#8217;ı düşünmeye başladım. Ona anlatacağım, ondan dinleyeceğim o kadar çok şey vardı ki.<br />
Ilgınlara koştuğumda terk edilmiş bir ev buldum. Tüm gücümle bağırmamak, ağlamamak için kendimi zor tuttum.<br />
Nereye gittiklerini sorduğumda İstanbul&#8217;a taşındıklarını söylediler. Hemen herkes kızıyordu onlara. Böyle apansız çekip gitmelerini türlü biçimde yorumluyorlardı. İstanbul&#8217;a vardıklarında adlarını, dinlerini değiştirdiklerini söyleyenler vardı.<br />
Adreslerini kime sorduysam yanıt alamadım.</p>
<p>Ilgınların, pardon Katinaların adresini bulmak gerçekten olanaksız mıydı? Bunu sayısız kez Kızılırmak&#8217;a sordum.<br />
Çorak, kızıl su hiçbir soruma yanıt vermedi. Yine başını oradan oraya vurarak akıp gitti. Aradan bunca zaman geçti. Ne zaman Kızılırmak&#8217;ın kıyısına varayım, yine Katina&#8217;yı, pardon Ilgın&#8217;ı sorarım ondan. Hem de adresini vermeyeceğini bile bile.<br />
Sahi neden yaparım bunu?<br />
Her sorduğumda ırmak yanıt verecekmiş gibi yapar. Yavaşlar, hız keser. Öksürüp tıksırır. Sonra da başını dağlara, taşlara vurarak akıp gider…</p>
<p><strong><a href="http://www.hikayeyaz.com/wp-content/uploads/kızılırmak.jpg" rel="lightbox[210]"><img class="alignright size-medium wp-image-211" title="kızılırmak" src="http://www.hikayeyaz.com/wp-content/uploads/kızılırmak-300x189.jpg" alt="" width="300" height="189" /></a></strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/genel/katina.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Uzaktan Gelen Sevgiliyi Beklemek</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/ask-hikayeleri/uzaktan-gelen-sevgiliyi-beklemek.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=uzaktan-gelen-sevgiliyi-beklemek</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/ask-hikayeleri/uzaktan-gelen-sevgiliyi-beklemek.htm#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 14 Feb 2010 16:57:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Aşk Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Otobiyografik]]></category>
		<category><![CDATA[Romantik Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[gerçek hayat hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[gerçek hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye paylaş]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye yaz]]></category>
		<category><![CDATA[hikayeler oku]]></category>
		<category><![CDATA[umut taydaş hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[umut taydaş hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[umut taydaş oku]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=7</guid>
		<description><![CDATA[Umut Taydaş
&#8220;&#8230;hasktir saat daha 10 buçuk. vakit geçmiyor lan. canım benim, beni ne kadar seviyorsa, şu şartlarda ve namüsait bir vaziyette olmasına rağmen yarın geliyor. böyle de beklemekle geçmez ki zaman. en iyisi kafayı vurup yatmak, uyuyabilirsem ne ala.
&#8216;o an bütün kalbim doluydu; geçmiş bazı anılar ruhumun yüzüne çıkmak istiyordu, gözlerim yaşlanıyordu.&#8216; lan göthe, seni [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><span style="color: #808080;">Umut Taydaş</span></h2>
<p><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/1323754333_74e6ac2cb01.jpg" rel="lightbox[72]"><img class="alignright size-medium wp-image-440" style="border: 4px solid black;" title="1323754333_74e6ac2cb0" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/1323754333_74e6ac2cb01-300x221.jpg" alt="" width="300" height="221" /></a>&#8220;&#8230;hasktir saat daha 10 buçuk. vakit geçmiyor lan. canım benim, beni ne kadar seviyorsa, şu şartlarda ve namüsait bir vaziyette olmasına rağmen yarın geliyor. böyle de beklemekle geçmez ki zaman. en iyisi kafayı vurup yatmak, uyuyabilirsem ne ala.</p>
<p>&#8216;<span style="color: #003366;"><em>o an bütün kalbim doluydu; geçmiş bazı anılar ruhumun yüzüne çıkmak istiyordu, gözlerim yaşlanıyordu.</em></span>&#8216; lan göthe, seni de bi okuduk harbi iflahımızı sktin. &#8216;<em>lan bu werther aşık mı, değil mi, ibne mi, yoksa evrensel mevzularla mı yakmış kafayı?</em>&#8216; diye düşündüre düşündüre koca kitabı okuttun bize. çok naif, pek utangaç, kafası güzel ama ol lan aşık işte. bana baksana oğlum, dünyada bildiğim en güzel heyecan bu. aşığım ve o da bana aşık sanırım ki, taa nerden benimle biraz olsun birlikte olabilmek için geliyor. belki benimle olma çabası, benimle olmanın, onun kendisiyle olabilmesini sağladığındandır. kadınlar kendileriyle olabilmeyi, birinin yanındayken kendilerini dinleyebilecek kadar özgür olmayı severler değil mi donki şönt? olsun be oğlum, ne güzel bir hissiyat. patlat ordan bir &#8216;<em>beni böyle sev seveceksen</em>&#8216;, yaz bi tane hissiyat dökümü şiyar formunda, yat aşşa, mışıl uyku, dümdüz&#8230;&#8221;<br />
<span id="more-72"></span></p>
<p>kendi, kendime konuşmamın biteceği yoktu. zaten kendi kendime konuşmadığımda da kendimle neden konuşmadığımı düşündüğümden ve popüler psikolog ağzıyla aynada suratıma suratıma &#8220;<em>kendimizle daha çok konuşmalıyız belki de. belki de&#8230;</em>&#8221; diye seslendiğimden şizofreni benim için bir yaşam biçimiydi. oturdum şiyarımı yazdım, &#8220;<em>vay şöyle seviyoruz, gece saat iki falan</em>&#8221; temalı. bitti, acayip havalara girdim, dokunaklıydı, bunu mutlaka okumalıydı&#8230; gururlandım. lakin uykum yoktu, uyumaya çalışırsam, atatürk gibi, karanlıktan korkmam an meselesiydi. hem çağıracak yaverim de yoktu benim&#8230; zaten uzun süredir uyku benim için sızmaktan ibaret olmuştu. ya şarap, ya yorgunluk, bitkinlik. e şarabı da fondiplediğimize göre uyumanın tek çaresi bitap düşmekti. ancak şimdi uyuyabilirsem, erken kalkıp, tam olarak saat kaçta geleceği belli olmayan &#8220;o&#8221;nun (çünkü o zamanlar &#8217;sevgili&#8217; kelimesi benim şerh koyduğum kelimelerdendi) gelişine hazırlık yapabilir, sürprizlerimle onu mutlu edebilirdim.</p>
<p>odanın bahçeye açılan kapısına doğru yaklaştım. bir sigara yaktım, acaba kediler ne yapıyorlardı? dünyadaki varlıklarını bile umursamadığım &#8220;kedi&#8221; hayvanı, onun bir kedisinin olmasından olsa gerek, artık benim için incelenmeye değer canlılardandı. eğer kedilerin sosyal etkileşimlerini, insanla ilişkilerini, davranışlarını doğru çözümleyebilirsem, beni kedisini sevdiği kadar sevmesi garantiydi hocam: fair deal.</p>
<p>tam da kedileri incelerken o gerizekalı horoz tekrar bahçeye girdi. zaten bremen mızıkacıları&#8217;na ek olarak bir bilgisayar, birkaç film/kitap, posterler ve ben&#8217;den oluşan mabedimde bu horozun yeri büyüktü. o horozu kim bilir 50 kere kedilerden kurtardım. hatta bir keresinde onu kedilerden uzaklaştırmak için, bana maddi olarak çok şey ifade eden bozuk paralarımı ona fırlatarak, komşunun neredeyse 3 metre aşağıda olan bahçesine düşmesini sağlamış ve o gün güzel bir uyku çekmiştim. tabii ki uyandığımda horoz bir mucizeyi gerçekleştirip 3 metre uçtu mu nasıl yaptı bilmiyorum, tekrar, benim bahçeme gelmişti. çin malı, plastik boncuk atan desert eagle&#8217;ımla birkaç uyarı atışı yaptım. kediler kaçıştı, horoz saklandı. şimdilik yine kurtulmuştu. izmariti bahçeye atıp perdeyi kapattım. saatten haberim yoktu ama gerçekleştirmek istediklerim için çok geç olduğunu anlamıştım. acilen yorulmam gerekiyordu, uyuyabilmek için.</p>
<p>tamamen &#8220;o&#8221;nunla kırlarda koşuştuğumuzu, dünya tarihini tartıştığımızı, sinemadan çıktığımızı ve en neticesinde uyumak için boşalmam gerektiğini düşünerek gönülsüz bir 31 patlattım. ardından bir daha. ardından &#8220;bir daha&#8221;yı denerken dizlerimin bağı çözüldü, yatağa koştum. &#8220;içimden hiçbir kötülük geçmiyordu.&#8221; zaten cinselliğin &#8220;kötülük&#8221; olabilmesi yeterince dokunaklıydı. en azından hükmedebildiğim tarafımı susturdum ve diğer yarımla tartışmadı. böylece uyuyabildim.</p>
<p>istediği saatte uyanabilen ve hep çakı gibi olan bir babanın oğlu olarak biyolojik saatime güvenim tamdı ama horoz işi şansa bırakmadı. kendisini kurtardığımı anlamış olacak ki, üürüüüüüük&#8217;ler arasında yeniden doğdum. mevlana öyle diyorsa, o gün öyleydi harbiden. bugün çok acayip sevilecektim. bugün beni sevmek için taa nerelerden geliyordu. horoza göz kırptım ve soğuk duşa girdim. `ihlas elektrikli su ısıtıcı` bozulduğundan ve demlikle su ısıtmayı bekleyecek vaktim olmadığından, tek çare buydu. belki duş almak isterdi, &#8220;yok lan kesin ister&#8221;di, bugün bu işi de halletmeliydim. maaşımın yatmış olmasını, o zamana kadar bu kadar içten dilememiştim.</p>
<p>ardından sağlıklı bir şekilde başladığım günü, sağlıklı bir şekilde devam ettirmek için kahvaltı yapmaya karar verdim. tabii adet olduğu üzere, mutfağa gidince önce buzdolabının altından süzülen ve birikinti haline gelen suyu temizledim. onun burada olduğu sürece buzdolabının bu ayıbını örtmek için hepi topu üç kazağım olmasına rağmen, birini buzdolabının altına bir güzel sıkıştırdım. yün kazaktı. suyu emerdi. arada gider gizlice sıkar, tekrar geri koyardım. bu da çözüldü. şahane gidiyordum.</p>
<p>buzdolabında ışıl ışıl parlayan, arkadaşımın annesinin izmir&#8217;den gönderdiği halis muhlis ev yapımı salça adeta vitamin, mineral deposuydu. 5-6 gün önce aldığım sandviç ekmeklerinden nemden dolayı ıslananlarının nemli taraflarını kestim, küflenenlerin de küfünü tabii ki. dolaptaki en besleyici ikinci şey olan margarini bir ayin gibi usul usul geride kalan ekmeklere sürdüm. sonra üzerine bir güzel salça döşendim. üç tane ekmeğim vardı: margarinli, salçalı, kekikli; margarinli, salçalı, mayonezli ve margarinli, az salçalı, limon suyu+bol biberli. onları musluk suyuyla bir güzel yuttuktan sonra, artık hazırlıklara başlayacak enerjiye sahiptim. bu arada, iki tane beşlik su almanın hiç de fena bir fikir olmadığını düşündüm. alışık olmadığından musluk suyu, onun ağzının tadını kaçırabilirdi. beni kötü tanımasını istemezdim.</p>
<p>hemen içeri gidip &#8220;housework songs&#8221; kategorisinden bir playlist hazırladım ve odamı temizlemeye başladım. üçüncü şarkıdan sonra çok gayvari geldiğinden olsa gerek, özüme dönerek, birkaç gün mümkün mertebe gizlemem gerekeceği için, arabesk ruhumu beslemek adına, en damar parçaları, orhan ve ahmet kaya başta olmak üzere art arda sıraladım. tahminlerimden hızlıydım. odayı cillop gibi yapmış olmamı bırak, bu odanın dünyanın en anlamlı, en keyifli, en hüzünlü ve aşka en müsait oda olduğuna dair iddiaya girebilirdim.</p>
<p>dışarıdaki işlere başlamadan evvel bahçedeki kedilerin yoklamasını almak üzere cama yaklaştım. bahçemdeki kedileri görmesi lâzımdı. zira, kedilerle birlikte sürdürdüğüm bu özverili yaşam, onun kedi sevgisiyle birleşince bana sevgisi katmerlenecekti eminim. manzara rezildi. 5 tane kedi, ortaya aldıkları bir kediye, gündüz vakti sırayla tecavüz ediyorlardı. basbayağı, tamamen gerçekti bu. hayvanların seks yaşamının vahşiliği beni fena hırpaladı. kedilerden nefret ettim. &#8220;<em>bi de hayvan olacaksınız, bizden de betersiniz ulan</em>&#8221; diye kızdım. bunu, o bahçeye bakarken yaparlarsa, moralinin bozulması kaçınılmazdı. çin malı platik desert eagle&#8217;ımın plastik boncuklarını şarjöre yerleştirirken tek düşündüğüm, bu yürek dağlayan manzarayı onun görmemesi için, kedilere sağlam bir ders vermem gerektiğiydi. kaçmasınlar diye camı incecik aralayıp, o sırada tecavüzü gerçekleştirmekte olan sarı kediye iki tane salladım. mermi kediye değdiği anca duvara çapmış gibi yere düşüyor, sarı kedi &#8220;nooldu lan&#8221; bile demiyordu. çin malına yatırımın zafiyetinden bahseden aklımın öbür yarısına aldırmadan &#8220;<em>sktirin gidin, sktir lan, lassiktir&#8230; hoşt lan.</em>&#8221; diye bağırarak pencereyi 7-8 kere hızlı hızlı açıp kapattım. sesten ürküp kaçmışlardı. &#8220;inşallah o burdayken, bahçemde tekrar bir tecavüz vakası yaşanmaz yalabbi&#8221; diyerek camı sıkıca kapattım. giyindim ve dışarı çıktım.</p>
<p>çılgın kalabalığın ortasında üzerine spot tutulmuş &#8220;truman&#8221; gibi dolaşıyordum. ben bir başkaydım diğerlerinden. pozitif ırkçılık diye bir şeyi keşfediyor ve aşka inanmadıkları için sokaktaki herkesi küçümsüyordum. ben aşka inanmış, sonunda kazanmıştım ve en geç bu akşam acayip sevilecektim. bununla gurur duydum, özgüvenim tavan yapmıştı. hazırlık yapacak olmasam bunların arasına karışmazdım ya, neyse. acayip aşıktım ve dışarıda başıboş gezinen kadınlara göz ucuyla bile bakmıyordum. böylesine ulvi kabul ettiğim bir noktada durabildiğim için kendimi şövalye ilan ettim. demek, bana arada bir &#8220;şövalyem&#8221; demesi bundandı.</p>
<p>ilk evvela bankamatiğe gittim. hesabımda kapı gibi 375 milyonum beni bekliyordu. 150&#8217;siyle kredi kartını yatırıp kredi kartını kullanmaya başlayabildiğimde sınırsız param olacaktı ve herşeyi gerçekleştirebilecektim. garanti&#8217;nin &#8220;tek hesap&#8221; mevzusundan &#8220;-200&#8243;e düşme hakkım olduğundan, bir yere gidersek eğer nakit sıkıntısı da yaşamayacaktım. &#8220;<em>mayıs&#8217;ta nakit sıkıntısı</em>&#8221; isimli bir filme malzeme olmak istemezdim açıkçası herbırt.</p>
<p>bu arada gidip evin ve dış kapının anahtarlarından birer kopya yaptırdım. anahtarları ona verecektim. bu sayede belki de bir gün, biz sözleşmeden, gizlice gelip kapıyı açacak, içeri girecek, ben uyurken gelip bana sarılacak ve yalnız olmadığımı gösterecekti. bu, o ana kadarki hayatımın doruk noktası olurdu herhalde. &#8220;<em>insanı çarpan bir elektrik akımı gibi aşklarım da beni çarptı, onları yaşadım, hissettim, fakat görmeyi ya da düşünmeyi asla başaramadım.</em>” diyen proust&#8217;a harbiden üzülüyordum. bir zafer peker şarkısı romantizmiydi belki ama &#8220;bir sabah karşımda aşkı görmek istiyordum&#8221; ve zaten ondan başka bir şey düşünemiyordum. anahtar, bunun anahtarı olacaktı. buna tüm varlığımla inanıyordum.</p>
<p>diğer ufak tefek alışverişleri yaparken bir yandan da &#8220;bahçedeki kediler&#8221;i düşünüyordum. &#8220;kedilerin tecavüzü&#8221;nü kameraya çekip bu doğaüstü olayı insanlıkla paylaşmak istiyor, tecavüze uğrayan kedinin acısını paylaşıyordum. yolda bunu düşünürken &#8220;<em>hayvan alemi biğiğir hooooş, sarııı kedii amman, sarı kediii aman, deli-veranceğğ</em>&#8221; diye bir türkü tutturdum. deliverance&#8217;in aklıma gelmesiyle bünyemi saran insanlıktan tiksinme duygusu yerini, bu akşamdan itibaren, önümüzdeki beş günün safi saf, hep bi içten ve hayli ulvi sevilmeyi; ve tüm varlığını armağan derek sevmeyi yaşamanın tarihe, en azından kişisel olarak bildiğim tarihe, en önemli tarihi olay olarak yazılacağı düşüncesine bıraktığında markete girmiştim zaten.</p>
<p>marketofobimden dolayı marketlere girmekte zorlandığımdan, &#8220;endi market&#8221; beni en az geren marketti. sakindi, küçüktü, hem biraz öğrenci işiydi ve hem de alkol satıyordu. genelde oraya gidiyordum ama bu defa kaliteden şaşmayacağımdan dev tanşaş&#8217;ı gözüme kestirmiştim. buzdolabında hazır bulunup, her ihtiyacımızı karşılayacak tüm eksikleri aldım. &#8220;yalnızlık kalesi&#8221;ni evrenin en şahane aşk mabedine dönüştürecek her şey hazırdı; kokular, mumlar, sıvı el sabunu ve tabii sefil sarhoşluğunun bildiği bütün içkiler: tekel votka, iki şişe güzel marmara ve aristokrat imajından ödün vermemek adına paraya kıyıp bir şişe kavaklıdere. 250 lira falan tuttu. &#8220;<em>olsun lan çalışır öderiz</em>&#8221; dedi biri, öbür yarımdan desteği de almışken, verdim kredi kartını, tek çekimde ödedim. &#8220;<em>heyyyt. alışveriş yaptım lan ben marketten. aşkım için, markete bile girdim.</em>&#8221; hem benim, hem de öbür yarım için bir dönüm noktasıydı.</p>
<p>eve dönüşte pasajdaki elektrikçiye uğradım. şans yaverin yanındaydı yine. ikinci el, yeni bir elektrikli su ısıtıcıyı hemen takabilecekti elektrikçi. onunla birlikte eve geldik. banyodaki ihlas&#8217;ı bir çırpıda söktü ve işe girişti. kendi hariç tüm elektrikçileri aforoz ediyordu. evin tesisatınını beğenmemişti:</p>
<p>- abi bak burda 3,5 kablo kullanmış bu burayı dayandırmaz.<br />
- olsun abi, şofben alacağım zaten bu geçici.<br />
- abi bak, burdaki kablo telefon kablosu gibi bir şey, bu ihlas&#8217;ın termostatı yok, allah&#8217;tan yangın çıkmamış. hüüüamına koydumun adamı, üç kuruş kâr etmek için insanların canıyla oynuyorlar bunlar.<br />
- hüüüamınagoyin abi, ev sahibi kendi çekmiştir kabloyu, cimri gıcık bi herif.<br />
- he tanıyorum, hüseyin abinin evi bura, biliyorum ben ya, 25 senelik komşum benim.<br />
- ha işte evet abi iyi bi adam. işte onunla konuşup şofben taktırayım diyorum.<br />
- sen şeyap, ben montajını yaparım, dükkânın kartı var mı sende, gelmene gerek yok abi ararsın ben gelir takarım.<br />
- aliym abi kartı, o zaman ariym ben seni.<br />
- kart yok da yanımda, elimde iş var şimdi, bi kağat varsa yaz ikiyüzyirmi&#8230;<br />
- ha, dur usta alıym geliym bi dakka.</p>
<p>kağıt almaya giderken &#8220;kendini pazarlama konusunda amatör, özgüveni üstdüzey esnaf&#8221; konusunu ekşi sözlük&#8217;te irdelemem gerektiğini düşündüm. ama başlık bu olmamalıydı.</p>
<p>- abi prizde sorun var. ha, yaz abi ikiyüzyirmi vesaire vesaire&#8230;</p>
<p>&#8220;the one&#8221; elektrikçi abi prizle uğraşırken ben kılkuyruk ev sahibi sonradan ister diye 25 milyonluk ihlas ısıtıcıyı gözü rahatsız etmeyecek bir yere saklamaya gittim. salon çöplüktü zaten. salonda herhangi bir yere bırakabilirdim. ne de olsa salon benim yaşama alanıma dâhil değildi. ama benim odam; kral suiti olacaktı.</p>
<p>elektrikçi abi işini bitirdiğinde suyu test ettik. bu evde, sıcak su. dönüm noktası iki. medeniyetle tanışıyordum. duvardaki prizi sökmüş ve ellerime medeniyeti, ucu çıplak iki faz halinde teslim etmişti. onları duvardaki deliklere nasıl sokmam gerektiğini, artıyı eksiyi anlattı. duvardaki deliklere de kalemle artıyı eksiyi işaretledi. ters sokarsam çeşitli sorunlar olma ihtimalinin altını çizdikten sonra, taktığı aletin iki katı işçilik ücretini de alarak evden ayrıldı.</p>
<p>buzdolabını tıka basa temizledim. kendi dişlerimi bile bu kadar özenli temizlemiyordum. bende bu temizleme potansiyeli olduğu halde anneme evi temizlerken hiç bu kadar detaylı temizlik yaparak yardım etmediğimi anımsadım. onun buzdolabındaki pislikleri temizleyip, aynı böyle biriktirsem ve göstersem, benimle gurur duyar, dayanamaz ağlardı eminim. annemi fena özlemiştim. hayatımın annesizlik evresinin, karakterim üzerinde ödipal dönem veya anal evreden çok daha fazla etkili olacağı kesindi. &#8220;<em>sevilmek iyiydi, güzeldi ama karşılıksız sevilmek de apayrıydı lan.</em>&#8221; diyen ve benimle hep<em> lanlı lunlu</em> konuşan içimdeki ses annemi arayıp, onu biraz onu sesimle sevmemi öğütlese de artık farklı bir boyuta geçen bu bahçede sararan ataerkil duygulara yer yoktu. en azından bugünlük.</p>
<p>o, uçağa binmeden evvel, son telefon görüşmemizi yaptık. kıçıma sürat motoru takmam gerektiğini işaret eden görüşme saatini takiben yaklaşık dört saatim vardı. kısa bir süre, mutfağın apartmanın rögarına bakan penceresinin altındaki duvara yaslanıp &#8220;o&#8221;nun mükemmelliğine, aşkını sunuşuna, onsuz bir dünyanın tahammül edilemezliğine otobüsler kaldırdım. otobüsteki tüm yolcularla öpüp koklaşıp vedalaşarak otobüsten inmeye hazırlanırken zilin çalmasıyla hızla otobüsten inip kapıya koştum. gelen tomturbaz&#8217;dı. hemen mevzuuya girdi:</p>
<p>- nağber yakışıklı?<br />
- şu verdiğin motivasyon bugün en lazım olan şey biliyon mu?<br />
- hayırdır, neşeliyiz bugün?</p>
<p>salakça gülümsedim.</p>
<p>- salakça gülümsedin&#8230;</p>
<p>tekrar salakça gülümsedim. pis pis sırıtarak, ortamı kendine getirdi:</p>
<p>- he he&#8230; kovayı bi doldurabilir miyiz?<br />
- boşa koysam dolar mı dersin?<br />
- doldurup versen daha iyi, ben de alır giderim. daha şimdi burdan üç apartmana gideceğim, onlar bitinc&#8230;<br />
- hemmen geliyorum.</p>
<p>tomturbaz&#8217;ı içeri çağırıp sevincimi paylaşabilirdim. zira halimi, neşemi, bu kutsanmış halimi birinin bilmesi, görmesi lazımdı. &#8220;dünyada böyle bi aşk yok lan&#8221; diyen bir ses habire içimde bağırırken, benim buna inanmamam ve bunu dünyaya göstermek istemem kadar doğal bir şey yoktu herhalde. ama ihtiyacım olan herşeye sahip olduğumdan dolayı, tomturbaz&#8217;ı ve dâhi tüm insan ırkını sallamıştım. hızla kovayı doldurup teslim ettim ve &#8220;kolay gelsin, hadi görüşürüz cyrano&#8221; diyerek kapıyı kapattım.</p>
<p>son sürat odama gidip mumları yerleştirdim. &#8220;benim balonlarım vardı&#8221; diye düşünüp, balonları şişirdim ve odaya gelişigüzel dağıttım. ortalama ayda bir kez yorganını düzelttiğim yatağımın nevresimini değiştirip, annemin yeni evimin eve benzediğini sanarak verdiği, kendisi için kuşak kuşak, tepe bayır, paso hüzün ifade eden yatak örtüsünü hiç gerekmeyeceğini, üstelik zaten &#8220;o&#8221;nun da hiç gelmeyeceğini sanarak sakladığım yerden çıkardım. ütülüydü ve onu örttüğümde yatağımın bende çilehane olarak imgelenen görüntüsü, son derece modern, özenli, anlamlı bir hale bürünmüştü. odam bir başka olmuştu. yerleri sildim. halıfleksteki kılları tırnaklarımla topladım. sonsuza kadar sürebilirdi, topak topak kıl, tüy, yün; içerisinde cips parçaları, çekirdek kabukları, burun tatakları ve desert eagle mermileriyle birleşerek gittikçe büyüyordu. bu kadarının yeterli olduğuna karar verip biriken pisliği atmak üzere banyoya gittiğimde, ona &#8220;<em>seni bir daha görene kadar sakallarımı kesmeyeceğim</em>&#8221; diyerek kendimce bir kurusıkı şov biznısa giriştiğimden beri sakallarımın ne derece uzadığını fark ettim. kılların içinden iki tane göz bana bakıyordu. onu havaalanında karşılarken, ona beni ilk kez takım elbiseyle görme keyfini yaşatma süprizim bu kıllar yüzünden fiyaskoyla sonuçlanabilirdi. zira dâhil olduğu tarikattan son anda caymış ama duruşmaya çıkmadan önce tıraş olursa dikkat çekeceği için tıraş olmayıp, yine de hakime düzgün görünmek adına simgesel kıyafetini bırakıp takım elbise giymiş bir aczmendi gibi görünecektim. tırnak keseceğiyle permatiğin kenarındaki platikleri kesip, jileti istediğim keskinliğe getirerek sakalımı düzlemeye başladım. plastikleri keserken yanlışlıkla jiletin de ucundan bir parça kestiğim için şekli bozulan jilet yüzümde her kaydırışımda bir kesik atıyordu. sakallarımdan kanlar süzülüyordu. lâkin sakalı düzeltmeye o kadar odaklanmıştım ki kanlar umrumda değildi. tıraş bittiğinde işportacıdan tırnak makasıyla birlikte aldığım kan taşıyla kanayan yaralarımı dağladım. yakıyordu. suratıma kolanya sürdüm, fön makinesiyle kanımı kuruttum. dışarı çıkmam gerekiyordu ama yüzümü de evde bırakmak zorundaydım.<br />
dışarı çıkacak halde değildi. yaraları örtsün diye pudrayla bir şeyler denedim. kapağı bozuk olduğu için pudra olduğu gibi, en fiyakalı pijamama döküldü ve artık herşey bembeyazdı. eğer orada halam olsaydı, yere pudra dökülmesiyle ilgili mutlaka olumlu bir şey söylerdi: &#8220;ansızın en güzel pijamaya pudra dökülmesi, aşk hamuruyla yoğurulacağına işarettir&#8221;, &#8220;sakaldan süzülüp yeri kaplayan beyaz pudraya damlayan kan hem hoş bir görüntü oluşturur hem de dudaktan öpüleceğine delalettir&#8221; derdi mesela. buna çok ihtiyacım vardı. ya da  &#8220;oğlum ziytin çekirdaanı yutma südüklüğüne daş durur&#8221; diyebilirdi. bunu ihtiyacım olsun veya olmasın sürekli söylüyordu zaten. en önemli sözüydü benim için sarf ettiği.</p>
<p>herşeyi temizledim, pijamayla bayağı uğraştım. fiyakalı takım elbiseleri çektim. yüzüm biraz kesik olsa da, yılan gibiydim lan. &#8220;yılan gibisin lan&#8221; dedi. &#8220;sen mi ben mi?&#8221; diye sordum. ikimiz kafa kafaya verip &#8220;aslansın, kaplansın, kralsın, yakışıklısın, yürü be&#8221; gazlarıyla özgüveni üst seviyelere çektik. hemen köşedeki çiçekçiye koştum. oradan çeşit çeşit çiçekler aldım, geldim, odama giden yolu efsanevi bir biçimde dekore ettim. evvelce aldığım hediyeleri dar odanın ancak benim bilebileceğim gizemli yerlerine sakladım. ben yokken eve biri gelir, içkileri lüpletir diye, içkileri de odaya transfer ettim. yola çıkmak için hayli gecikmiştim ve nakit tükenmişti. taksiden başka çarem yoktu havaalanına yetişmek için. takım elbisenin verdiği beyefendiliği bir kenara bırakıp, 6-7 taksiyle pazarlık yaptım. sonunda biriyle anlaşıp havaalanına gittim.</p>
<p>beklerken yaşadığım heyecanın bir benzerinin daha bir ömürde olabileceğini sanmıyorum. tam da saf aşkı kucaklayacak olmanın yarattığı aura beni transandantal bir yolculuğa çıkarmışken, kapı açıldı ve etraftaki herkes, herşey dondu. sadece biz hareket ediyorduk koca havaalanında. bir çocuğun donmakta zorlandığını görüp ona izin verdim hareket etmesi için. arka planda, neşeli, başıboş bir çocuk, dramatik altyapıyı kuvvetlendirmişti. geldi, koştu, koştum, koştuk, güm diye çarpışarak sarıldık. burada alkış lâzımdı aslında ama o anın bizim olmasını istediğim için, diğerlerini aktivasyon key&#8217;lerini girmeyip, onları biraz daha donmuş durumda bekletmeyi yeğledim. bu ara çocuğu da dondurdum. çünkü onu dudağından öpmek için içimde artık karşı koyamadığım bir istek vardı, bu olacaktı, demek ki böyle oluyordu, demek ki, o öpücük, kendiliğinden oluyor ve olmasını hiçkimse engelleyemiyordu. bizim oralarda dudaktan öpüşmek, televizyon filminde olsa bile, gözlerimizi ellerimizle kapatmamızı gerektiren, ayıp bir şeydi. arkaplandaki çocuk, daha üç yaşında bu travmayı kaldıramazdı.</p>
<p>tekrar taksiyle eve dönerken, kutlu aşkın, kudretli bir sihirbaz gibi dünyayı yok edişine şahit oldum. bizden başka kimse yaşamıyordu dünyada, haberim yoktu. onun için de böyle olduğunu hissedebiliyor; bana sığınışıyla, kollarımın altına girişiyle, ona kanat gerişimle romantizm denen şey yeniden tanımlanıyordu. ara ara &#8220;of&#8221; çeken taksicinin varlığını hissettirişiyle, şoför kardeşimizin de, bize &#8220;ulan ne aşkmış bu be!&#8221; dercesine baktığını idrak edebiliyorduk. dikiz aynasından kendime baktım. takım elbise ve bu sakal hayatımdaki en rezil halimdi.</p>
<p>mutluluğun tüm inanç olasılıklarını yok ettiği, aşkın, &#8220;<em>aslında neye inanmalıyım?</em>&#8220;ın cevabını verdiği bir gece sonunda, ben, onun bana ta oralardan getirdiği, hayatımda ilk kez içtiğim &#8220;yeni&#8221; içkileri onunla içmiş olmaktan dolayı bayağı huzurluydum. beni ahmet kaya ve orhan gencebay dinlerken sevdi. uykusu geldi. onu uyuttum. adını duymuş olmama rağmen o gece ilk kez içtiğim martini&#8217;nin bundan sonrasında bizim için bambaşka bir anlamı olacaktı. bir şişe martiniyi onu uykusunda severken içtim. ara sıra, uzaktan gelen bir sevgiliyi beklemenin, belki de yakında olan bir sevgili ile daima birlikte olmaktan çok daha aşk dolu, çok daha yüce bir duygu olduğunu düşündüm. uyandığında, bana bu &#8220;bekleme&#8221; sürecinin, aşkı bekleme süreci olduğunu ve ara sıra yaşanması gerektiğini ama aynı zamanda, aşık olduğun insanla birlikte olmanın asıl huzur, asıl mutluluk, asıl anlam, asıl varlık olduğunu öğretti.</p>
<p>bahçede erik yedik.</p>
<p>o gittiği gün ben de işe gittim ve döndüğümde tecavüze maruz kalan kedi, camdan odama girip, yatağımın altına yavrulamıştı.</p>
<p>yavru kedileri dışarı çıkarıp, yatağın altını temizlemiştim; arabesk bir playlist&#8217;le arta kalan şarapları bitirmeye çalışırken saate baktım. saat daha 10 buçuktu ve bir şekilde sızmazsam, yatağa girip uyumaya çalışmak işkence olabilirdi. saatlerce hayal kurdum. saat daha 10 buçuğu bir geçiyordu ve onu en erken altı ay sonra tekrar görebilecektim. aradım. anlattım.</p>
<p>sızdım.</p>
<p>uyandığımda saçımı okşuyordu.</p>
<p><strong>Umut Taydaş </strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/ask-hikayeleri/uzaktan-gelen-sevgiliyi-beklemek.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Pintihar (Son ya da Bitmeyiş)</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/romantik-hikayeler/pintihar-son-ya-da-bitmeyis.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=pintihar-son-ya-da-bitmeyis</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/romantik-hikayeler/pintihar-son-ya-da-bitmeyis.htm#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 12 Feb 2010 13:19:13 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Otobiyografik]]></category>
		<category><![CDATA[Romantik Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[armağan altay hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[armağan altay oku]]></category>
		<category><![CDATA[armağan altay öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[öykü oku]]></category>
		<category><![CDATA[öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[türk öyküleri]]></category>
		<category><![CDATA[yeni öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[yeni türk öyküleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=206</guid>
		<description><![CDATA[Armağan Altay
“Canım yanıyor ama önemli  değil!&#8221;
Hiçbir şey istemiyorum.
Varoluş sebebimiz de bir istek değil mi? Nedir peki? Uğrunda  mistisizme kafa patlattığımız, soru sorma güdüsü olan felsefeye dalıp  dalıp çıktığımızı sandığımız bu gaye, bu oluş, bu kılış nedir? Cevap  yok, değil mi? Çünkü insan aklı ermez. O aklın erdiği yerlerde de sadece  [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/3297040034_4b0cae96a2.jpg" rel="lightbox[206]"><img class="alignright size-medium wp-image-353" style="border: 4px solid black;" title="3297040034_4b0cae96a2" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/3297040034_4b0cae96a2-300x213.jpg" alt="" width="300" height="213" /></a><span style="color: #808080;">Armağan Altay</span></h2>
<p>“Canım yanıyor ama önemli  değil!&#8221;<br />
Hiçbir şey istemiyorum.<br />
Varoluş sebebimiz de bir istek değil mi? Nedir peki? Uğrunda  mistisizme kafa patlattığımız, soru sorma güdüsü olan felsefeye dalıp  dalıp çıktığımızı sandığımız bu gaye, bu oluş, bu kılış nedir? Cevap  yok, değil mi? Çünkü insan aklı ermez. O aklın erdiği yerlerde de sadece  yalanlar, hayaller ve beden var. Başkası tarafından içine sokulduğunuz,  layık kılındığınız beden. Evet, öyle olmalı. İyimser bakışlar çoğu  yerde, arada bana da rastlamıyor değiller. &#8220;Sevmek&#8221; diyor bu bakışlar.  &#8220;Sevgi.&#8221; Oysa düşünebilen insan için sevgi yoktur. İnsan için sevgi, bir  yaydan çıkıp saplanmaya benzer. Oysa ok bir yere varmaz, yay da hiç var  olmamıştır; insan ya sevmeyi ya da &#8220;seven kendisi&#8221;ni sever. Gerisini  isteyen bedendir. Hani şu kirlenince çıkarıp atamadığımız, &#8220;ölü  temizleme&#8221;ye vermeniz gereken malum elbise.</p>
<p>Hiçbir şey istemiyorum. Elbiseyi de, kendimi de.<br />
Kendimi istemiyorum. Dünyayı, insanları değil, kendimi.<br />
<span id="more-206"></span></p>
<p>- Elindeki kalın urganı ilmek yapıyordu. Fazla titremeden,  terlemeden. Çok zor bir aşamayı geçmek gerekiyordu hâlâ. Uykusuz  geceler, düşünce acısı, çaresizlik; bunların hiçbiri bu aşamayı aşmak  için yeterli değildi. Cesaret de değildi bu. Hiç değildi.</p>
<p>Tepesindeki lambanın çok uzaklardan gelen zırıltısını  duydu. Masasını gördü. Gözünün ucu hâlâ odasındaki nesneleri görmek  istiyordu; bağlı bulunduğu bedeni gerçeklere tutundurmak için. Sanki.  Oturduğu sandalyenin ayağı titriyordu, korkudan. Belki. Defalarca  üzerinde uykulara dalıp yersiz kaygılarını bilinçsizliğe geçici olarak  sarkıttığı yatağın, arkasından ona çekingen bir ağızla &#8220;Yapma, hadi, gel  uyu&#8221; deyişini duyumsuyordu. Duvarların da bir rengi vardı, yeni fark  ediyordu. Şampanya mı? Ne?</p>
<p>O an, artık izlerin güçsüzleştiği belliydi. Aklının yarattığı  saldırılardan yine aklı koruyordu insanı. Savunma ve saldırı  mekanizmaları aynıydı. &#8220;Sorunlar sende çözülür&#8221; mantığının bir başka  varyantı. &#8220;Sorunlar sende düğümlenir.&#8221; Belki de çok fazla abartıyorsun.  Bunda kendini öldürecek ne var? Alt tarafı maddi problemler. Yan tarafı  insanların kokuşmuşluğu, öbür tarafta asalak Pollyanna&#8217;lar. Ortada  sıçan.&#8221;</p>
<p>Susmuştu bu cümleler.<br />
&#8220;Sana verilmiş bir emanettir ömür. Onu istediğin zaman  bitiremez, yok edemezsin. Canını veren, alır.&#8221;</p>
<p>Bunlar hâlâ konuşuyordu, ama inandırıcılıkları yoktu.  Neden? Çünkü ortada bir hayat sözleşmesi de yoktu, salt haybeye bir  belirsizlik. Kontratı olmayan, imzasını görmeyen bir kiracının, sürüyle  &#8220;sınanma&#8221; adı altında &#8220;kandırmaca&#8221; bedeller ödeyip de, evden istediği  zaman çıkmaya hakkının olduğunu düşünmemesini kimse bekleyemezdi. İnanç  mı? Özgürdük hani?<br />
&#8220;İntihar edersen, yanarsın. Sonsuza dek.&#8221; -</p>
<p>Hiçbir şey istemiyorum. Bitti. O kadar.</p>
<p>Sakinim. Belki hiç olmadığım kadar. Yetenekli ve zeki  oluşların faydası, sadece bencil karakterlerde geçerli olabiliyor.  Başkasında lanet gibi. Kim, ne sipariş etmiş tanrıdan? Olmayışlık gibi  rahatlığı mı tepmiş, olmuşluk gibi riskten oluşan bir ümit için? Yok  canım! Bir düğüm sonra çözülecek muamma. Ne sert şeymiş bu urgan be!</p>
<p>Bir ara başkalarından endişelenirdim. Acaba ailem üzülür  mü? Acaba sevgilim de üzüntüsünden intihar eder mi? Hatta, acaba beni  çabucak unuturlar mı? Ya arkamdan kimse ağlamazsa? Ah, intihar edenlerin  bazıları bu hale getirmişti bunu. Anlık üzüntü patlamaları, beyinsel  cinnetler, çaresizlikler, nedenler, falanlar, filanlar. İnsan kendisini  öldürürken neden aradığında, bulursa mı ölür, bulamazsa mı? Mutluluktan  ağlanır da mutluluktan ölünmez mi? Bak, gözlerim yaşardı. Gözümü yaşlar  bürüdü. Sevecen kederler.</p>
<p>Hiçbir şey istemiyorum.</p>
<p>- Urganı hazır hale getirmişti. Boynuna geçirdi, ensesine  dayadığı düğümü sıktı. Evet, oluyordu. Bu kolye ona tam oturmuş, tam  yakışmış, tam &#8220;uymuştu&#8221;.<br />
İlmeği boynundan çıkarıp, üzerinde gelişigüzel fakat gidişi  çirkin olan dünyevi cisimlerin bulunduğu masaya bıraktı. Afyon, bira  kutusu, sigara, kül, kuru ekmek parçaları. Tanımlıyordu bazı şeyleri.  Yeterli. Sonra içinde yayınlanmamış öykülerinin bulunduğu pek bir çiğ  defterinden ham bir sayfa kopardı. Az önce kaderine yardım eden sol  eline bir kalem aldı. Yazdı.</p>
<p><em>&#8220;Vasiyetimdir.<br />
Eşyalarımı atomlarına ayırabiliyorsanız, yapın bunu. Yapın  ve hemen uzaklaşın oradan. Kıyamet günü varsa ve gelirse, onlar tekrar  birleşir. Kimseye söylemeye gerek yok. Yeterince dramatik anlar  yaşanacak zaten. Cenaze. Ağıt. Bir boy. Alabildiğine. Diyeceğim odur ki,  eğer eşyalarımı (hepsini) atomlarına ayırabiliyorsanız, siz de intihar  edin. Beni tanıyan herkesin yaşamasını, diğerlerinin ölmesini istiyorum.  Ölüm budur. Yalnızlık budur. Gerçek budur.<br />
İmza.&#8221; &#8211; </em></p>
<p>Vay canına! Hiç fena değil. Öykülerimden daha canlı, daha  sanatsal oldu. Buna inanabiliyor musunuz? Belki de bir intihar salgını  başlatacağım! Ne &#8220;nedenli, ne de &#8220;nedensiz&#8221;. Ötenazi hastanelerde olur.  Üstelik ben gencim. Baksana nüfus kâğıdıma! Bakacaklar elbet! Beni  hissedebilirler belki de. Evet, sen! Sen, beni duyan herhangi biri! Sen  ile ben yok! Zamirler, sıfatlar, şahıslar; bunların hepsi suni şeyler.  Senim, bensin. Birazdan öleceğiz.</p>
<p>- Vasiyetini yazdığı kâğıdı yatağına koydu. Biraz  kestirecekti o cümleler orada. Çok az.<br />
Sonra bir ham sayfa daha kopardı. Yine yazdı.<br />
<em>&#8220;Hüküm:<br />
Kendisi tarafından bilinmeyen bir sebep, belki  sebepsizlikle, ölüm ile cezalandırıldı ya da ödüllendirildi.&#8221; &#8211; </em></p>
<p>Bu da iyi oldu. Evet. Geldik bir filmin sonuna. Şimdi o çok  merak ettiğim şeyi yaşayacağım. Ölme hissini. Canımın çıkmasını.  Sonrasını. Ölümden sonrasını. Buradakilerin pek fazla düşünmediği  &#8220;şeyi&#8221;. Orada olacağım. Oraya gideceğim. Nihayet ve yine mi?</p>
<p>- Sandalyesinin üzerine çıkarak, urganı tavandan gelen  kalorifer borusuna çapraz sargı ile bağlayıp, sabitleştirdi. Boyuna  göre, uzunluğunu ayarladı. Kısa süren bir seremoniden sonra asıl ayin  hazırdı. Şimdi. Başlamaya. Bitmeye. Merak edilen ölüm. Memnunlar mı  yerlerinden, görülecek. Bu sefer, bir sefer amacıyla, seferber edilerek  düzenlenecek. -</p>
<p>Şekilleri de düşündüm. Haplar. Garanti değil ve çok tatsız.  İçsel. Bunalımlı genç kızlara göre. Gaz. Pek bir salakça. Başkasına  zarar verme ihtimali de var. Bilekleri kesme. Bedene fazla zarar  veriyor. Alçıdan bir heykel gibi bembeyaz oluyorsun. Tabanca, kumarda  kaybeden mafya babalarına göre. Çok gürültülü. Üstelik hayli pahalı bir  alet gerektirmekte. Yüksekten atlama, bir uçurumdan… Çok romantik. Yine  bunalımlı ya da deli genç kadınlara göre. Tecavüze uğramış, kocasından  ayrılmış, sonuç olarak &#8220;bir şeyler olan&#8221; genç kadınların tarzı. Onlar az  daha hevesimi kaçırıyorlardı zaten. Sanki ölümü istermiş gibi  öldürürler kendilerini, ancak çoğu düşerken bağırır. Hem de can  havliyle. Çığlık atar. Atmayan yoktur. Varsa atamayan vardır. Onun da  nedeni korkudur; bedenin birkaç saniye sonra parçalanacağını, kemiklerin  iç içe geçeceğini ve muazzam bir acı dalgasına maruz kalınacağını  bilmenin verdiği korku. Çelişiyor. Samimi değil. İntihar değil ki.  Böyleleri aslında hiçbir zaman bu acı çekme korkusunu yenemez.  Yaşadıkları bir olay, bu korkuyu yenmelerine yardım eder. Ve… Elveda  zalim dünya…</p>
<p>En iyisi &#8220;adam asmaca&#8221;. Mazeretim de var, &#8220;hayat&#8221; sözcüğünü  bir türlü tamamlayamadım.</p>
<p>- Tavandan sessizce, usulca sarkan ilmeğin hizasına  getirdiği sandalyesine tekrar, mahşer duruşu için çıkmadan önce, az  evvel hükmünü yazdığı kâğıdı göğsünün üzerine bir toplu iğne ile  tutturdu. Adnan Menderes geldi aklına. Çok iyiydi. Çok gerçekçiydi o.  Tüyler ürpertici. Sayın Menderes. Şimdi ölü.</p>
<p>İlmeği boynuna geçirdi. -<br />
Son bir isteğim var mı? Hayır, yok. Aslında ölmemeyi  istiyorum ama, galiba bunu kimseye söylemeyeceğim.<br />
- Ayaklarıyla sandalyeyi devirmeye çalışırken altına işemeye  başlamıştı fakat, farkına varmadı. Sandalye sonunda devrildi, bütün  ağırlığı boynundan ilmeğe çullandı. Derisi kesildi. Vebali boynuna.<br />
İp gerildi.<br />
Elleri isterik bir hareketle gırtlağına gömülen ilmeği  tutmaya çalıştı. Nefesi kesilmişti, kanında oksijen hızla, panikle  azalırken, maharetli elleri ip ile boynu arasına giremezdi. Nitekim öyle  de oldu, sadece çırpındı. Uçurumdan düşerken bağıranlar gibi. Belki  değil.</p>
<p>O, hiçbirinin farkında değildi. Sadece gırtlağının  tıkandığını, acıdığını hissediyordu. Ciğerleri alev almıştı sanki.  Gözleri yaşarmıştı, görüşü bulanıklaşmış, odaya ecel dolu bir sis  çökmüştü. Siyah karıncalar görüyordu. Yuvalarından uğramıştı, kim, ne?  Kulakları uğulduyordu. Tüyleri ürpermişti, hepsi. Yer çekimi çok  kuvvetli geldi birden. Çok. Çok ağırdı. -</p>
<p>Ölüyorum! Ölüyorum! Hissediyorum! Canım çok yanıyor ama  önemli değil! Ölüyorum! Şimdi anlıyorum! Şimdi göreceğim! Ötesini  bileceğim ve o kadar. Amaç, araç, yüz yok! Ölüyorum! Ölüyorum! Ölüyor…  Ölü… Ö…</p>
<p>- Düşüncesi yok oldu. Düşünüşü. Sonrasını ve ötesini  bilemiyordu, herkesle birlikte. -<br />
…<br />
- Ayaklarının titreyişi hayli uzun sürdü. -</p>
<p><strong>Armağan Altay</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/romantik-hikayeler/pintihar-son-ya-da-bitmeyis.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ve-Şaire</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/hayat-hikayeleri/ve-saire.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=ve-saire</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/hayat-hikayeleri/ve-saire.htm#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 12 Feb 2010 13:05:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hayat Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Romantik Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Armağan Altay]]></category>
		<category><![CDATA[armağan altay öyküleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[öykü oku]]></category>
		<category><![CDATA[türk hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[türk öyküleri]]></category>
		<category><![CDATA[ve-şaire]]></category>
		<category><![CDATA[yeni öykücüler]]></category>
		<category><![CDATA[yeni öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[yeni türk hikayeleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=200</guid>
		<description><![CDATA[Armağan Altay
“Nasıl bir anlatım  olmalı?&#8221; diye sordu kendine, alnını dayadığı camın soğuğunu, içtiği  sütlü kahve ile yok etmeye çalışırken. Orman bugün huzursuzdu; ağaçlar  yağmurun habercisi olan rutubetli rüzgârdan dolayı rahatsız olmuşçasına  hızlı hızlı kımıldanıyor, tarih ile aynı sofrada oturmuş felsefecilere  özgü bir ciddiyetle düşünüyordu.
&#8220;Şiir gibi olmalı o halde&#8221; diye düşündü. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/vesaire.jpg" rel="lightbox[200]"><img class="alignright size-medium wp-image-357" style="border: 4px solid black;" title="vesaire" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/vesaire-254x300.jpg" alt="" width="254" height="300" /></a><span style="color: #808080;">Armağan Altay</span></h2>
<p>“Nasıl bir anlatım  olmalı?&#8221; diye sordu kendine, alnını dayadığı camın soğuğunu, içtiği  sütlü kahve ile yok etmeye çalışırken. Orman bugün huzursuzdu; ağaçlar  yağmurun habercisi olan rutubetli rüzgârdan dolayı rahatsız olmuşçasına  hızlı hızlı kımıldanıyor, tarih ile aynı sofrada oturmuş felsefecilere  özgü bir ciddiyetle düşünüyordu.</p>
<p>&#8220;Şiir gibi olmalı o halde&#8221; diye düşündü. &#8220;Öz, fakat  ahmakların anlayabileceğinden daha anlamlı bir şekilde. Herkes anlarsa  anlamsız olur. Sadece o ve ben anlamalıyız. Daha neye dair olduğunu bile  bilmediğimiz sırrı öğrenmeliyiz. Bu sadece öğrenme, kavramayla sınırlı  kalmalı. Ondan sonra benim sınırsızlığım başlayacak. Evet, öyle.&#8221; Kirli  kupasındaki iyi pişmemiş kahvesinden bir yudum aldı. Uzaklarda, göğün  grisinin tanrının tonunu aldığı yerde bir şimşek çaktı. Gök gürültüsünü  bekledi, duyamadı.</p>
<p>&#8220;Üç kişi olacak. Üçümüz de insanın ne demek olduğunu  göreceğiz. Belki biraz korkutucu, fakat müthiş bir deneyim olacak.  Anlamayan acınası bir hal alacak. Gerçekten. Öyle olmalı.&#8221;</p>
<p>Kupasının dibindeki son yudumu da boğazından aşağı akıttıktan  sonra oturduğu çürük sandalyeden kalktı. Düşündüklerini uygulamak için  eyleme geçerken, arkasındaki kalorifer borusundan sırat köprüsü kadar  ince bir ağ ile sarkan örümceğin onun ağzından çıkan buhara bir anlam  veremediğini düşünerek, düşünemeyenlere kin ve merhamet duydu.</p>
<p>* * *<br />
<span id="more-200"></span></p>
<p>&#8220;Evin  burası mı?&#8221; dedi güzel yüzlü fahişe, yüzünde yapmacık ihtiras izleri  ile. &#8220;İnsanlar hep böyle bir ev hayal eder.&#8221;<br />
&#8220;Nasıl?&#8221; diye sordu adam, verandanın merdivenlerinde  sigarasını söndürerek. Yağmur hafifçe yağmış, sonra yerini yine o iç  karartıcı rüzgâra bırakmıştı. Arada bir yine o insanı doğaya hayran  bıraktıran ve korkutan şimşekler çakıyordu.<br />
&#8220;Böyle işte&#8221; dedi adının Simone olduğunu iddia eden fahişe.  Adam onu ara sokak barlarından birinde bulmuş, para ile ikna etmiş ve  evine getirmişti. &#8220;Şehirden uzakta, ormanın içinde, büyük, eski bir  malikane.&#8221;<br />
Kapıyı açmak için siyah pardösüsünün cebinden anahtarını  çıkaran adamın solgun, kemikli yüzünde bir sırıtış belirdi. Bir şey  söylemedi, sadece karşısında cüretkâr tavırlar sergileyen bu kadının  daha önce böyle bir sırıtış görüp görmediğini merak etti. Belki  sigaradan sararmış dişleri çok görmüştü, fakat böyle bir gülüş?  Sanmıyordu.<br />
Kadın da ona gülümsedi. Bahçede duran eski, boyaları  kabarmış Cadillac&#8217;ı gösterip &#8220;Beni tekrar şehre bırakacaksın, değil mi?&#8221;  diye sordu.<br />
Adam kapıyı açtı, ardına kadar. Eliyle buyur edercesine bir  hareket yaptı. &#8220;Belki bırakmam&#8221; dedi. &#8220;Bu evin hasretle beklediği kadın  olursun. Malikanenin kraliçesi…&#8221;<br />
Simone gülümsedi. Kırmızı, dolgun dudakları şehvetle  kıvrılmasına rağmen, adam en ufak bir arzu, ihtiras bile hissetmedi.  Aksine, tiksindi. Nitekim Simone evin içine girdiğinde artık  gülümsemiyordu.</p>
<p>* * *</p>
<p>Midesi tamamen boşalmıştı, artık kusamıyordu. Burnuna  karanlık bodrumun kesif kokusu geldikçe midesi kasılıyor, ağzına sıkı  sıkı bağlanan bezin arkasından boğuk boğuk öğürüyordu. Vücudu neredeyse  tamamen uyuşmuştu, bağlı olduğu tahta kolonun üzerinde yürüyen böcekler  ensesinden içine girmiş, sırtını ısırmıştı. Gözleri kan çanağıydı;  gözyaşlarını da, naylon urganın kestiği bileklerinin tiz acısını  hissetmeyen kirli bedeni içiyordu.<br />
Şehrin en pahalı mağazasından aldığı kazağını düşünmüyordu,  ya da her gün özenle yıkayıp, taradığı saçlarını. Sadece o karanlık  cehennemden kurtulmak, acı çekmeden nefes almak istiyordu.</p>
<p>Gördüğü, tahta kapının altından sızan cılız ışığın  aydınlattığı taş basamaklardı, sadece. Arkasından da fare tıkırtıları  duyuluyordu. Acaba o kemirgenler onu ne zaman kemirmeye başlayacaklardı?  Ne zaman acıkacaklardı?<br />
Derken kapı açıldı, genç kız yüzüne vuran ışığın etkisiyle  gözlerini kıstı. Üzerine doğru yürüyen silueti zar zor seçebildi.<br />
&#8220;Prensesimiz bugün nasıllar acaba?&#8221; dedi, onu o mahzene  hapseden adam. Adamın küçük, zarif ellerini saçlarında hissetti. &#8220;Hâlâ  çok güzelsin, biliyor musun?&#8221; Parmaklar yüzünde dolaşmaya başladı, çok  hafif, sanki kırmaktan korkuyormuşçasına. Ürkek. &#8220;Seni hâlâ çok  seviyorum. Peki bu sana acı vermeme engel mi? Olmamalı. Acı olgunluktur.  Olgunlaşacak ve benim seviyeme ereceksin.&#8221;<br />
Adamın yüzünü gördü; gözlerindeki çılgın parıltıyı. O  parıltıların kendi gözlerine de yavaş yavaş yerleştiğinin farkında  değildi. Sadece titredi ve ağlamaya, kusmaya çalıştı.<br />
&#8220;Şimdi göz kapaklarına bir krem süreceğim. Bir çeşit  biberden yapılmış. Gözlerini kaparsan, çok acı çeker ve kör olursun.  Bunu şunun için yapıyorum, birazdan buraya bir misafir getireceğim ve  sen de olanları seyredeceksin. Çok romantik şeyler olacak, inan bana. Ve  sesini çıkarmayacaksın, bundan emin olmam için de gırtlağına küçük bir  iğne yapacağım. Birkaç saatliğine ses tellerin işlevini göremeyecek.&#8221;<br />
Adam elindeki teneke, daire biçimindeki kutucuktan parmağına  bulaştırdığı kremi, alıkoyduğu kızın gözkapaklarına sürerken gülümsedi;  fakat az önce o fahişeye gülümsediği gibi değildi. Çok farklı, çok  gerçek ve çok güzeldi. Kulun çılgınlığının tanrısına bulaşması gibi.  Muazzam.<br />
Genç kızın gırtlağına şırıngayı nazikçe sokup iğneyi  yaptıktan sonra, bodrumun orasına burasına gelişigüzel bir şekilde  atılmış eşyaları etrafına dizerek onu kamufle etti. Tabii kız, zavallı  kız, önünü görebiliyordu. Görecekti.<br />
Adam, kızın önüne geçip yarattığı tabloya bakan bir ressam  edasıyla başını hafifçe yana doğru eğdi. Kız, adamın gülümsediğini  göremedi; gördüğü başını yana eğen, uzunca boylu bir deliydi. Belki deli  değildi. Sadece alışılagelmişin dışındaydı. Toplumun yontamayacağı  kadar sert bir ruhtu. Üstelik seviyordu. Âşıktı.<br />
&#8220;Ben gelene kadar uslu dur, siyah prensesim. Her şey çok  güzel olacak. Bu sıkıntılar bitecek, güzel günler yaşayacağız seninle!  Pis orospu, seni seviyorum!&#8221;</p>
<p>* * *</p>
<p>&#8220;Sen şair misin?&#8221; diye sordu Simone, adam kâğıt  kokan geniş salona geri geldiğinde. Elinde bir kitap vardı. &#8220;Adın Cenk  Oğuz Alaca mı? Gerçek adın bu mu?&#8221;<br />
Adam sinirlenmedi. Bir ucuz fahişe tarafından olsa da,  okunmak her zaman hoşuna giderdi. Yumuşak bir ses tonuyla &#8220;Hayır&#8221; dedi;  &#8220;Adım o değil.&#8221;<br />
Simone kitabın arkasını çevirip adama doğru tuttu.  &#8220;Arkasında resmin var ama.&#8221; Yüzünde hınzırca bir ifade vardı. Belki  gerçekten seviniyordu. Ayyaşlar ile yatmaktan farkı olacağına  inanabiliyordu belki, belki de… Belki de günün birinde bir insanla aşk  için sevişebileceğine inanabiliyordu, hâlâ.<br />
Adam kitabı hemen tanıdı: &#8221; Yalnızlıkların Katili &#8220;. Gençken  yazdığı şiirlerin bulunduğu bir kitaptı. Aklına anıların doluşmasına  izin vermeden, &#8220;Biliyorum, o benim kitabım. Fakat gerçek adım Cenk Oğuz  Alaca değil&#8221; dedi. Nazik bir hareketle kitabı kadının elinden aldı,  çalışma masasının üzerine bıraktı. &#8220;O isim bir rumuz. Yazarların çoğu  kendisini ispatlayana dek takma isim kullanır.&#8221;<br />
&#8220;Yani sen şimdi meşhur bir şairsin.&#8221; Simone, adama usulca  sokuldu, bir elini kalçasına, diğerini de omzuna koydu. Adam, fahişenin  ağır parfümünün altındaki bulanık kokuyu duyabiliyordu; kirliliğin ve  dayatmaların kokusu.<br />
&#8220;Pek meşhur sayılmam.&#8221; Simone&#8217;un bir zamanlar körpe, masum  olan yüzü, yüzüne yaklaşıyordu. Yeşil gözleri gerçekten güzeldi.  Dudakları… dudakları… Adamın dudaklarının önünde durdu ve hafifçe  aralandı:<br />
&#8220;Bana da bir şiir yaz, olur mu?&#8221;<br />
Cevap beklemeden dudakları şairinkiyle birleşti. Derin derin  nefes alarak, ağzını alabildiğine açarak, elleriyle adamı okşayarak  öptü. Bu öpüşme bir dakika kadar sürdü. Sonra Simone yüzünü adamdan  uzaklaştırmadan, gözlerinin içine bakarak &#8220;Hadi, ne duruyorsun? Bir şiir  yaz vücuduma&#8221; dedi.<br />
Şair adam &#8220;Yazacağım&#8221; dedi, &#8220;fakat burada değil.&#8221; Çalışma  masasının üzerindeki gaz lambasını aldı. &#8220;Karanlık mabedime gideceğiz.  Eski şiirlerimin beni görmesini istemiyorum, çünkü kıskanıp bana zarar  vermeye çalışabilirler.&#8221;<br />
Simone güldü. &#8220;Peki , beni mabedine götür.&#8221;<br />
Dışarıda yağmur vardı, tüm hızıyla sahneye çıkmış,  malikanenin çatısında damlacık orkestrası konserine başlamıştı.  Şimşekler de gök gürültüleri ile barışmış olacak ki, televizyon  konseptinde melankoliye hizmet veriyorlardı. Ve rüzgâr hâlâ tahtındaydı,  fırtına orgazm olana kadar da orada kalacaktı.</p>
<p>* * *</p>
<p>Kapı açıldı. Kızın  kalbi hızlı hızlı atmaya başladı. Siluetler iki taneydi bu sefer; biri  uzun saçlı, dolgun vücut hatlarını gösterecek dar elbiseler giymiş bir  kadındı. Diğerini zaten tanıyordu. O adam onun için zalim bir tanrıydı.  Tanrı âşık olunca böyle oluyordu işte. Ya da aşık olan tanrı oluyordu.  Zulüm, zalim, mezalim!<br />
&#8220;Burası kötü kokuyor ama!&#8221;<br />
&#8220;Umurunda olmasın. Benim kokumu duy. Hisset, haydi!&#8221;<br />
Kapı kapandı. Şimdi bir gaz lambası, bodrumun giriş katını  titrek aleviyle aydınlatıyordu.<br />
Kadın, adamı yavaş yavaş soymaya başladı. Ayaktaydılar. Adam  kıpırdamadan duruyordu. Kadın, adamı okşayarak, öperek soyuyordu. Bir  yandan soyunuyordu da.<br />
Üstündekileri çıkarıp, göğüslerini adamın kasıklarına  sürttü. Elleriyle cinsel organını okşadı. Adam kıpırdamadan duruyordu.  Penisi iyice büyüdü, uzadı, şişti.<br />
&#8220;Bununla mı şiir yazacaksın bana?&#8221; diye sordu kadın. Adam  cevap vermedi, önünde çömelmiş olan kadına baktı sadece. Soluğunun  hışırtısı duyuluyordu.<br />
Kadın kafasını adamın kasıklarına gömdü. Emme, yalama  sesleri ile gidip gelmeler başladı. Adam hâlâ kıpırdamadan duruyordu;  fakat inlemeye başlamıştı. Hızlandılar, körüklendiler, coştular.  Dışarıda fırtına da öyleydi, hissediliyordu.<br />
Adam, kadının saçlarını eline dolamıştı. Kadın boynunu  çeviriyor, kıvırıyordu. Arada bir başını çekiyor, şairin kaleminin ne  halde olduğuna bakıyordu. Sonra devam ediyordu, şairin masa başındaki  bunalımı : Gaz lambasında, eski bir kâğıda, saçlarını yolarak,  sıkıntıyla inleyerek.<br />
Sonunda doruğa varıyorlardı, adamın inlemeleri haykırışlara  dönmüştü. Arada bir bodrumun karanlığında kalan kıza bakıyordu. Gidip  gelmeler hızlanıyordu, hızlanıyordu.<br />
Kız gördü. Adamın elinde bir bıçak vardı. Uzunca, hançer  gibi kavisli bir bıçak. Adam! Adam başını arkaya atıp &#8220;Ben tanrıyım!&#8221;  diye bağırdı, sonra bıçağı kasıklarında çırpınan kadının kafasına  sapladı. Kafatasından yumurta kırılmasına benzer bir ses geldi kadının;  gidip gelmeler durdu. Fırtına patladı, adam boşaldı, kadın can verdi.<br />
Sonra her şey duruldu, dindi, sakinleşti.<br />
Adam, kana ve meniye bulanmış penisini kadının ağzından  çıkarmadı. Ölü kadın, adamın bacaklarına sıkıca sarılmıştı. Sanki  ölmemişti.<br />
Sessizlik.<br />
Sessizliği şairin ünlemi bozdu:<br />
&#8220;Hayır! Bırak! Isırma ulan! Bırak ulan! Bırak onu, orospu!&#8221;<br />
Adam, kadının kafasındaki bıçağı tuttu, çekti, çıkardı. Acı  acı haykırıyordu. Bıçağı telaşla kadının ensesine soktu, aynı telaşla  karpuzu keser gibi ileri geri oynattı, yardı, kan fışkırttı. Kadın  sessizdi, adam haykırıyordu.<br />
&#8220;Bırak ulan! Bıraksana! Bırak!&#8221;<br />
Kafası kadının bedeninden ayrıldı. Kanlar, alevin ışığında  yer yer lav gibi parlıyordu. Bakırımsı koku da katıldı bodrumdaki sefil  kokular tarikatına.<br />
&#8220;Bırak!&#8221;<br />
Kadın dişlerini kenetlemiş olmalıydı; kafasından ayrılan  vücudu bir un çuvalı gibi yere serilirken, kesik başı hâlâ adamın  kasıklarında asılı duruyordu.<br />
Metalik bir ses işitti karanlıktaki kız, onu oraya hapseden  adam, elindeki bıçağı yere düşürmüştü. Yakına. Belki kurtuluş kadar  yakına.<br />
Adam haykırarak kadının kafasını kasıklarından çekip,  çıkardı. Bunu yaparken bir yabani otun köklerinden koparıldığı anda  çıkardığı o ritmik &#8220;çıt&#8221; sesleri duyuldu.<br />
Şair kalemine baktı; kökünden kırılmış, kirli sayfanın kanlı  satırında kalmıştı.</p>
<p>* * *</p>
<p>&#8220;Nasıl bir anlayış olmalı?&#8221; diye sordu kendine, alnına  dayadığı camın soğuğunu, içtiği sütlü kahve ile yok etmeye çalışırken.  Penisi (ya da bir zamanlar penisinin olduğu yer) kanıyordu. Üşüyordu.  Başı dönüyordu. &#8220;Ben birazdan bilincimi yitirecek ve öleceğim. O fahişe  zaten öldü. O kız da orada ölecek. Bu mutsuz bir son mu? Böyle mi  olmalıydı? Sanırım evet. Son şiirim de diğerleri gibi şaşırtıcı,  beklenmedik ve vurucu oldu. Sevdiğim insanın yanında olamadım,  olamayacağım. Sonsuza dek acı çekeceğiz. Fakat onu çok seviyorum ve bu  da sonsuz… Bu da sonsuz…&#8221;<br />
Şair kahvesini bitiremeden öldü. Örümcek onun cansız,  kıpırtısız bedeninde dolaşmanın zevkini yaşadı.</p>
<p>* * *</p>
<p>Bodrumdaki genç kız, ayağının ucundaki bıçağa  ulaşamadı. Bağlarını kesip, özgürlüğe ve hayata kavuşamadı. Pislik  içinde ölmeden önce, şairi ve onu çok sevdiğini anladı. Şairi çok  seviyordu. Tanrısını çok seviyordu.<br />
Ölümden de çok.</p>
<p><strong>Armağan Altay</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/hayat-hikayeleri/ve-saire.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İntiharı Soluyan Çiçek</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/romantik-hikayeler/intihari-soluyan-cicek.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=intihari-soluyan-cicek</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/romantik-hikayeler/intihari-soluyan-cicek.htm#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 12 Feb 2010 12:12:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Romantik Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Trajik Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[cinayet oku]]></category>
		<category><![CDATA[cinayet öyküleri]]></category>
		<category><![CDATA[hasan uygun hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[hasan uygun öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[türk öykücüleri]]></category>
		<category><![CDATA[türk öyküleri]]></category>
		<category><![CDATA[yeni türk hikayeleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=196</guid>
		<description><![CDATA[Hasan Uygun
Günlerdir bir an bile gözümü kırpmadan bakıyorum ona. İşimi, arkadaşlarımı, randevularımı, kısaca her şeyimi erteledim sırf bu yüzden. Bekliyorum… Bekliyorum. Bekliyorum, mutlaka konuşacak… Konuşacak ve bozulacak bu kara büyü.
Dışarıda, cadde boyunca kaldırımda dizilmiş çöpçüler, sonbahar mağlubu çınarların gövdelerini okşuyor, gözlerinden öpüyorlar sonra kupkuru dudaklarıyla. Hepsi duygulu, melankolik… Yerlerde binlerce ölü yaprak. Ölü yaprakların altındaysa [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/2531456673_f754312471.jpg" rel="lightbox[196]"><img class="alignright size-medium wp-image-359" style="border: 4px solid black;" title="2531456673_f754312471" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/2531456673_f754312471-225x300.jpg" alt="" width="225" height="300" /></a><span style="color: #808080;">Hasan Uygun</span></h2>
<p>Günlerdir bir an bile gözümü kırpmadan bakıyorum ona. İşimi, arkadaşlarımı, randevularımı, kısaca her şeyimi erteledim sırf bu yüzden. Bekliyorum… Bekliyorum. Bekliyorum, mutlaka konuşacak… Konuşacak ve bozulacak bu kara büyü.</p>
<p>Dışarıda, cadde boyunca kaldırımda dizilmiş çöpçüler, sonbahar mağlubu çınarların gövdelerini okşuyor, gözlerinden öpüyorlar sonra kupkuru dudaklarıyla. Hepsi duygulu, melankolik… Yerlerde binlerce ölü yaprak. Ölü yaprakların altındaysa çırpınan bir yürek. Çöpçüler, törensiz kaldırmak istemiyorlar, incitmek istemiyorlar ölü yürekleri, &#8220;Ölülerin de sevgiye ihtiyacı var,&#8221; diyor içlerinden biri.</p>
<p>Cadde boyunca sağa sola savrulan kuru yapraklar, hız tutkusuyla yanıp tutuşan sürücülerin kullandığı arabaların tekerlekleri altında eziliyor acı çekiyorlar biteviye. Acı yüreklerini dağlıyor, kanatlanıp uçuyorlar sonra arabaların hızıyla yarışırcasına.</p>
<p>Oysa sadece bir ay önce… Hatırlamak bile kor bir yürek yangını. Hiç yitirilmeyecek gibi duruyordu oysa, parmaklarımın arasından karışırken toprağa.<br />
İçeride, çatı katındaki evimde, yangın sonrası kül kokusunda her şey. Ve yıkıntıların arasında, hisli bir yürek; enkazın altında kurtarılmayı bekleyen. Yangında en son kurtarılacak olarak orta yerde, yaşam umudunu hâlâ kaybetmemiş, ‘sil baştan&#8217; cesareti olan ben.</p>
<p>Işık gözlerimi yakıyor. Bir dokunabilsem ışığa…<br />
<span id="more-196"></span></p>
<p>Oturduğum koltukta, putlaşan bedenimin taş gözleriyle ağlıyorum; gözlerim, gördüğü için lanetli. İki iri yağmur damlası, gökyüzünden süzülerek konuyor ve ıslatıyor yanaklarımı. Acı bir ıslaklık, yakıyor dokunduğu her yeri.<br />
Dolu kül tablalarına, boş sigara paketlerine, içki şişelerine takılıyor gözlerim sonra. Bunların hepsini nasıl tüketmiş olabilirim diye; aklım almıyor bir türlü!<br />
Hâlâ aynı şarkı. Müzik setimin CD çalıcısını iki gün önce –sanırım akşam üzereydi- ayarlamıştım.<br />
&#8220;Don&#8217;t let me down / Don&#8217;t let me down.&#8221;</p>
<p>Bu nakaratı işittiğim her saniye, salladığım bayrağın rengine bakıyor, rengini her gördüğümde ise yüreğimden bir şeyler bir daha asla yerine konmamacasına sökülüp atılıyor, bir daha iyileşmeyecek, kapanmayacak yaralar açılıyordu gözüm diye sakındığım bedeninde.</p>
<p>Geriye sayım çoktan başladı. Saatin tiktaklarını duyuyorum kulağımın dibinde. Duydukça geriliyor, bir yay gibi çatık kaşlarım. Damarlarım kurumuş, çatlamış toprağın üzerinde çılgın bir yarış halindeki yeşil ırmaklar gibi. Kabardıkça dalgaları, bentlerini yıkıyor umut diye, yayılıyor düzgün ovalara. Biliyorum, beni yutacak bu dalgalar, alıp götürecek kumların üzerinden sere serpe bedenimi; ama sen de kurtulamayacaksın yeşil köpüklerin gazabından; rotasını yitirmiş bir gemi gibi.</p>
<p>Kararımı verdim. Şu anda içimdeki bütün dinamitleri patlatabilirim. İnfilak korkusuyla yaşamaktansa, iradi müdahale hakkımı kullanmak, pimi çekmek, fitilin ucuna kibriti yaklaştırmak, onu tutuşturmak istiyorum içimdeki yangının özlemiyle. Yok oluşumu bitirmek, onunla bütünleşmekse, hayat verecekse eğer bana çatlamış dudakların, bırak o zaman sınır koyma bana; ne kadar hızlı ölürsek, o kadar acısız olacak paylaştığımız yazgı.</p>
<p>Acıktım… Sevişmek istiyorum… Neredesin ey kutsal ışık! Yolum neresi benim, nasıl girdim ben bu rüyaya? Ve niye bu kadar karanlık burası? Biraz bilincimi zorlasam, çıkışı bulurum belki; ama hayır! Şu anda hiçbir yere gidemem. Hiçbir şey yapamam. Ayak bileklerim acıyor çünkü. Hâlâ silinmedi bukağı izleri. Neden bu kadar uzun sürdü bu esaret? Zindanda unutulan tek mahkûm ben miyim yoksa?</p>
<p>Hayatımda büyük bir değişiklik olmalıydı –oldu da. Tekdüzeliğimi aşacak bir hareket; sessiz, içten bir kıpırdanış, ritmik bir devinim ya da deprem. (Hepsi aynı kapıya çıkmıyor mu sonuçta!) Bir başlangıç noktası. Elde bir sıfır… Kocaman bir sıfır! Her şey oradan başlamalıydı. Bir artı-sonsuz yolculuğuna duyulan özlemdi bu.</p>
<p>Ben böyle buldum. Bu kesinlikle benim isteğimin dışındaydı. Sarı… hiç ama hiç sevecen değildi. Biten, çıkmaz sokakların sapağındaki umutsuzluğu, kıstırılmışlığı anlatıyordu sanki. Kuruydu. Hem de kupkuru. Hayata dair hiçbir taşımıyordu.</p>
<p>İyi ama hangi elin marifetiyle gelmişti masamdaki vazoya!</p>
<p>Bugün biri daha öldü; ama artık şaşırmıyorum ölüme. Çünkü sona yazgılı her kuşun kaderi. Zaman bitesiye yaşanıyor bu gezegende. Ne kadar sıradan olursa olsun; ama öyle birden bire değil; can çekişerek… Ağlamaklı ses tonuyla, gözyaşlarını gizlemeden, salya sümük geliyor ölüm.</p>
<p>Hayır bu ölümler sıradan değil! Bu bir intihar! Yazgısı yağlı ilmeğe aşikâr yüreğin kara sevdası. Direnmek, bütün canlıların hâlâ koruyabildiği ender genlerden biri olsa gerek. Belki de bu yüzden, elinden geldikçe sonunu ertelemeye çalışıyor.</p>
<p>Duvar saatine bakarak, saniyesi saniyesine gözlemliyorum onu. Bu saatlerce, hatta günlerce sürüyor bazen.<br />
Bünyesi, önce damarlarına yürüyen suyu kusmaya başlıyor. Rengi soluklaşıyor sonra veremli hastalar gibi, kan tükürüyor tabağına ve ardından yeşil tonların kahverengiye yenilgisi; son perde ÖLÜM!</p>
<p>&#8220;Hayatımda büyük bir değişiklik gerek,&#8221; diye düşünmüştüm; seni tanımadan birkaç gün önce. Bir anlıktı… Hesapsızdı… Planlanmamıştı. İçmiştim… İçmiştin… İçmiştik. Beyoğlu&#8217;nda, gecenin bir vakti, gece yarısını geçmiştik hatta. Akordeonun nameli ezgisi, sarhoşluktan yıkılan bedenler ve yanan dudaklarda kor rengi ateşin. Mavi alevi tüm yangınların. Neden sonra bende bir cesaret. Daha önce hiç olmayanından. Ve o nameli ezginin tam ortasında, herkesin pür dikkat kesildiği yerde, yanlış basılan bir notanın utangaçlığında, senden yükselen &#8220;neden yaptın&#8221; sorusu.</p>
<p>Cevap vermek zorunda mıydım! Hayır! Fakat, faka bastım sende, ikimiz de istediğimiz halde. Ve ne kadar anlamsızdı aslında, bu soruyu soruş amacın. Sözsüz bir yakınlaşmayla, tensel bir bütünlüğe dönüşürken gecenin sağır vaktinde ateşe susamış bedenler, silinmişti aklımızdan zaten bütün nedenler. Ve gün ışırken Sarayburnu&#8217;nda, gemilere el sallarken yıkıntıların arasından, hiç yazılmamış bir hikâye kaldı bomboş avucumda.</p>
<p>Biliyorum, bütün hata bende. Yine ölçüyü kaçırdım besbelli. Günde yarım bardak su. Hatta iki günde bir de olabilir… Sonra güneşe çıkarmalıydım ara ara, sedefleri ışıldasın, gülümsesin diye sonbahara.</p>
<p>Hâlâ umudum var. Yaşatabilirim. Fakat birden bire suyunu kesmek de işe yaramayacak galiba? Uzun bir aradan sonra güneş… güneş çarptı biliyorum. Umudum kalmadı bahara.</p>
<p>İyi ama hatalarımızdan dönme şansı hiç mi tanınmayacak bize? Neden bu kadar çabuk yok oluyor her şey? Nedir bu baş döndürücü ritmi uzayın? Nasıl doğmalıyım dünyaya gelirsem bir daha? Peki hatalarımızdan dönme şansı hiç tanınmayacak mı bize? Neden bu kadar çabuk yok oluyor her şey?</p>
<p>&#8220;Bir gün masamdaki o kuru çiçekleri… Benden habersiz bana verilen; ama her baktığımda ölümü hatırlatan o sarı çiçekleri hiç acımadan çöpe fırlatıp yerine canlı, rengârenk açan bir çiçek satın alacağım çiçek pazarından. Hatta, bir değil birkaç tane. Masama, penceremin pervazına, elbise dolabıma; her köşesine odamın… baharı taşıyacağım,&#8221; diye söz vermiştim kendi kendime.</p>
<p>Biraz zamansızdı; ama çok değil. Senden birkaç gün önceydi sadece, o çiçeği gözüme kestirmem.</p>
<p>O sabah ne diye sormuştun o soruyu, hâlâ anlamıyorum. Elbette bütün çiçeklerin bir adı vardı. Ve olacaktı da. Ama onun adını öğrenememiştim işte. Çünkü soru sormayı öğretmediler bana. Yasaktı bizim alfabemizde bütün çiçek adları. Hem sorup öğrenseydim bile, yine unuturdum o an ve bu yüzdendi zaten dilimi lâl sanman.</p>
<p>&#8220;Bilmiyorum,&#8221; demek zorunda kaldım tabii eğer hatırlıyorsan. O anda yerin dibini boylamıştım; ama belli ki sen farkına varmadın. Ya da farkına vardığın halde, beni daha fazla utandırmamak için yeğlemiştin suskunluğu. Ancak bir dakika sonra, utançla kızaran gözlerimi kaldırıp gözlerine baktığımda, aslında ikimizin de aynı şeyi düşündüğünü anladım.</p>
<p>Aygülü olmalıydı bütün çiçek adları. Sen bir aygülüydün çünkü, ışığını aydan ödünç alan.</p>
<p>John Lennon dinliyor, bira içiyorduk ha bire. İsyankâr sesiyle Lennon, yine haykırıyordu sevgilisine on yedisinde âşık gibi; &#8220;Don&#8217;t let me down / Don&#8217;t let me down&#8221;.</p>
<p>Sen masanın bir ucunda, bense öbür ucunda. Birbirimize çok uzak ve çok yakındık aslında. Aygülü gibi mor ve beyazdı, neon ışıkları altında sedef saçların. Barın neon ışıkları yansıyordu gözlerine. Sen biten bir yolculuğun, sonu gelmiş bir yolun, sonunu kabul edememişlik duygusuyla içiyordun, deviriyordun ardı ardına bardakları. Kurumuş nehir yataklarında dolaşıyordun, yalınayak. Bense yolculuk arayışında bir derviş. Ve keşfedilecek bir kara parçası gibi duruyordun o an karşımda, tayfalarımı tek tek öldürmeme sebep olan. Kerem&#8217;ini yitirmiş Aslı, sudan çıkmış balık gibiydin karşımda, çırpınırken tutsak kaldığın kafeste yaralı kanatlarınla.</p>
<p>Ne diyebilirdim ki o an sana! O anda her şey akvaryum, yosunlu havuz, sera etkisiydi senin için. Ama sen de gördün değil mi? Her nehrin bittiği yerde yenisi başlayabiliyormuş pekâlâ. Yeter ki yüreğimiz hazır olsundu yolculuklara. Birlikte yarattığımız ve içinde boğulduğumuz nehirlerdeki zamansız yolculuklara.</p>
<p>Bu üzerindeki son yapraktı. Çaresi yok ÖLECEK! İntihar kokusu soluyor evimin her köşesi. Yaz bitti. Mevsim sonbahar. Nerden bilebilirdim ki, aygülünün mevsimlik bir çiçek olduğunu.</p>
<p><strong>Hasan Uygun</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/romantik-hikayeler/intihari-soluyan-cicek.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
