
Mehmet Emin ArıOnu ilk defa şehirdeki büyük mağazalardan birinin spor reyonunda görmüştüm ve görür görmez deyim yerindeyse tam anlamıyla çarpılmıştım.
Öylesine etrafıma bakınıp geziniyordum, hani bonusgiller gibi bir şey tüketme sevdamda yoktu. Yarım saat sonrasına bir randevum vardı ve ben vakit öldürmek için biraz da klimasından akan serinlik nedeniyle büyük mağazada aylak aylak dolaşıyordum. Şehir insanının eğlencesi işte.
Ve birden onu gördüm. Orada öylece duruyordu. İnanılmaz zarif ve çekiciydi. Görünce heyecanlandim (böylesi çekici bir şey olamazdı) daha sonraysa şaşırdım (hem de Ankara’da). Garip hatta safça göründüğümün farkındaydım ama orada öylece ona bakmaktan da kendimi alamıyordum. Allahtan etrafta bana bakan yoktu ve aramızdaki mesafe yaklaşık bir on metre kadardı.
(daha fazla…)
Nalan BarbarosoğluHadi ver o bıçağı bana… Ver, dedim sana!
Sanki aramızda yüzyıllar var; sanki bu anı birlikte yaşamıyoruz. Bu ana, ayrı ayrı zaman ve uzam parçalarından gelmişiz de, bize ait olmayan rastlantısal bir zaman-uzam birlikteliğine üstten bakanlar gibiyiz.
- O kadar istiyorsan, gel sen al!
Evlerine tıkılmış, televizyon karşısında sıkılmışlığından hoşnut insanlarla alay edercesine dolunay ışığında aydınlanırken balkonlar ve lodosla tazelenirken gecenin havası, bir bıçağın üstüne gidebilir miyim?.. Atılabilir miyim o bıçağın üstüne?.. Bu solgun ışıkta parlamayan çeliğin keskinliğine elimi uzatabilir miyim?.. Hele de odanın görüntüsü böylesine yumuşak bir ışık altındayken… Sen elindeki bıçakla, gözünde yanıp sönen öfke parıltılarıyla sırtını diklektirmiş, tüyleri kabarmış, kavgaya hazır bir kedi yavrusunu çağrıştırırken… Titreyen çenenle, rengi atmış yüzünle karşımda dururken üstüne gelebilir miyim?.. Şaka gibi her şey.
(daha fazla…)
Yaman KayıhanNeredeyse 13 yaşımdan beri sakallarımı traş ederim. Başlangıçta ne sıklıkla traş olduğumu artık pek hatırlayamıyorum, ama okulda öğretmenlerin filan zaman zaman da olsa bana hafifçe de olsa gözüken sakallarım nedeniyle bir şeyler söylediklerini hatırlar gibiyim. Demek ki en azından başlangıçta çok sık traş olmadığım ortada. Çok uzundur ise hemen her gün sakal traşı oluyorum. Önce jilet ve traş sabunu yardımıyla bu işi hallediyordum ve yüzümü de sık sık kesiyordum tabii, ama sonradan traş makinesine döndüm. Sadece bazı hafta sonları yüzüme tatil verip traş olmamayı becerebiliyorum. O zaman da kirli suratlı birisi olup çıkıyorum, ama kime ne…
Galiba ilk garipliği Mart’ın ortalarında keşfettim. Keşfettim demek de birap garip çünkü öyle pek de keşfedilmeyecek bir şey değil bu, ama başlangıçta süreç biraz yavaştı galiba. Neyse. Yüzümün sağ tarafında, yanağım ile çenem arasındaki bir sakal tanesi diğerlerine göre daha hızla uzamaya başladı birdenbire. Bunun nedenini hala bilmiyorum. Bilebilen de çıkmadı nedense ..
Önce sorun pek önemli değildi. Sakallardan birisi ters dönmüş sandım, hatta uzun bir sakal görünce bu ters dönmenin ortaya çıkması nedeniyle biraz sevindim bile. Kim sakalı ters dönsün ister ki ..? O uzunca sakal tanesini sonraki traşımda kestim ve sorun da bitti sandım, ama ne gezer. Öğlene doğru o meşum sakal tanesi neredeyse bir santime ulaşmıştı bile. Hala ne olduğunu anlayamamıştım. Eh sakal tanesinin uzamasını elim o noktaya gitmeden, aynaya bakmadan veya birisi bana söylemeden anlamama, en azından bu uzamanın hissedilebilirliği açısından olanak yoktu.
(daha fazla…)
Ayşe KorkmazAdını ilk kez, memuriyet hayatına başladığım gün duydum. Dairedeki arkadaşlar, aralarında para toplayıp şık bir dolma kalem almışlar. İçlerinden biri:
“Bizden sana küçük bir hoş geldin hediyesi” dedi. Bir başkası gülerek,
“Ve Feridun Bey’den…” diye ekledi.
Feridun Bey’in kim olduğunu sormadım. O gün hasta olduğu için gelememiş bir hizmetli, bir memur, ya da üst düzey yöneticilerden biri olabilirdi.
Odam birinci kattadır. Öyle ayakaltında olmasına bakmayın. Dairedeki en güzel odalardan biridir. Öğlene kadar güneş içindedir. Bir giren bir daha çıkmak istemez. Bütün mesai arkadaşlarım en az günde bir kez uğrar. Sonrası malum, gelsin çaylar, gitsin kahveler.
Hediye merasiminin üzerinden tam bir hafta geçmişti. Herkesle tek tek tanışmış olmama rağmen Feridun Bey’in yüzünü görebilmek henüz kısmet olmamıştı. Çay kahve âlemlerinden kurtulup yalnız kalabildiğim bir an, birdenbire kafamda Feridun Bey’i görme fikri belirdi.
“Madem o gelmiyor, neden ben gitmiyorum?” dedim kendi kendime.
Şefe, Feridun Bey’in hangi odada olduğunu sordum. “Üçüncü katta, sağdan ikinci kapı” diye tarif etti.
Önce tuvalete uğradım. Makyajımı tazeleyip kıyafetime çekidüzen verdim. Öyle ya, Feridun Beyle ilk kez karşılaşacaktık.
Telaş ve heyecan içinde söylenen odayı bulup içeri daldım.
“Feridun Bey’e bakmıştım” dedim karşıma çıkanlara.
“Feridun Bey dışarıda.” dediler.
Fazla ilgili görünmemek için, sessizce odadan ayrıldım.
Hikmet Temel AkarsuKaranlık gecede ordugâh alesta. Güm güm katapultlar vuruyor, kör kör düşmana taciz atışları yapılıyor. Davullar inliyor, taşlar çalınıyor, iki fersah ötede konaklamış barbar ordusunun maneviyatı kırılmaya çalışılıyor. Dev ateşler yakılıyor, erler nöbetleşe, grizu alevine daldırılmış oklarını barbar ordugâhına yağdırıyor. Yıldırma, taciz ve ikmal yollarını kesme, huzursuz etme maksadıyla düşmana baskın vermekle görevli küçük müfrezeler gelip gidiyor devamlı. Erata bir geceye mahsus müsamahalı davranılıyor, tam teçhizatlı bir halde biraz dinlenmelerine, biraz uyumalarına, ortalıkta gezinip tütsülerini sallayarak ilahiler okuyan kara cüppeli keşişlere başvurup günah çıkarmalarına izin veriliyor. Tayınları bol tutuluyor. Ertesi sabah kader günü. Nice ovalardan, dağlardan, ormanlardan, yaban illerden kopup gelmiş sayısız barbar, imparatorluk lejyonlarının acımasız tunç duvarlarına çarpacak. Tunç miğferler, demir zırhlar, kılıç kesmez manda gönü kayışlar bir etten duvarı örtüp düşman ordularını kargılarının ucuna takacak, onları kuzeye sürecek, ardından vandal mezarlarını bütün Avrupa’ya yayacak. Büyük savaş yakın.
-miş’li geçmiş zamanın daha yaşlı olduğu bilinir.
Sahi -di’li geçmiş zaman, ne kadar süre sonra -miş’li geçmiş zamana dönüşür?
Aradan geçen bunca zamana bakarak, her şey -miş’li, -muş’lu anlatılabilir diye düşünmeye başlamıştım.
Ama geçip giden şeyler o kadar canlı ki. Onları -miş’li geçmiş zamanda anlatırsam yanlış yapacakmışım gibi bir duygu içindeyim.
Anlatan öyle anlatsın.
Ben, yaşlı öykümü -di’li geçmiş zamanlı anlatacağım yine de…
Beni ilk kutlayan Ilgın oldu.
Herkesten daha sıcak ve içtenlikliydi.
Yanağıma kondurduğu öpücüğün ıslaklığı hâlâ durur orada. Onca yılın ne güneşi kuruttu onu, ne de yeli.
(daha fazla…)
“…hasktir saat daha 10 buçuk. vakit geçmiyor lan. canım benim, beni ne kadar seviyorsa, şu şartlarda ve namüsait bir vaziyette olmasına rağmen yarın geliyor. böyle de beklemekle geçmez ki zaman. en iyisi kafayı vurup yatmak, uyuyabilirsem ne ala.
‘o an bütün kalbim doluydu; geçmiş bazı anılar ruhumun yüzüne çıkmak istiyordu, gözlerim yaşlanıyordu.‘ lan göthe, seni de bi okuduk harbi iflahımızı sktin. ‘lan bu werther aşık mı, değil mi, ibne mi, yoksa evrensel mevzularla mı yakmış kafayı?‘ diye düşündüre düşündüre koca kitabı okuttun bize. çok naif, pek utangaç, kafası güzel ama ol lan aşık işte. bana baksana oğlum, dünyada bildiğim en güzel heyecan bu. aşığım ve o da bana aşık sanırım ki, taa nerden benimle biraz olsun birlikte olabilmek için geliyor. belki benimle olma çabası, benimle olmanın, onun kendisiyle olabilmesini sağladığındandır. kadınlar kendileriyle olabilmeyi, birinin yanındayken kendilerini dinleyebilecek kadar özgür olmayı severler değil mi donki şönt? olsun be oğlum, ne güzel bir hissiyat. patlat ordan bir ‘beni böyle sev seveceksen‘, yaz bi tane hissiyat dökümü şiyar formunda, yat aşşa, mışıl uyku, dümdüz…”
(daha fazla…)
Armağan Altay“Canım yanıyor ama önemli değil!”
Hiçbir şey istemiyorum.
Varoluş sebebimiz de bir istek değil mi? Nedir peki? Uğrunda mistisizme kafa patlattığımız, soru sorma güdüsü olan felsefeye dalıp dalıp çıktığımızı sandığımız bu gaye, bu oluş, bu kılış nedir? Cevap yok, değil mi? Çünkü insan aklı ermez. O aklın erdiği yerlerde de sadece yalanlar, hayaller ve beden var. Başkası tarafından içine sokulduğunuz, layık kılındığınız beden. Evet, öyle olmalı. İyimser bakışlar çoğu yerde, arada bana da rastlamıyor değiller. “Sevmek” diyor bu bakışlar. “Sevgi.” Oysa düşünebilen insan için sevgi yoktur. İnsan için sevgi, bir yaydan çıkıp saplanmaya benzer. Oysa ok bir yere varmaz, yay da hiç var olmamıştır; insan ya sevmeyi ya da “seven kendisi”ni sever. Gerisini isteyen bedendir. Hani şu kirlenince çıkarıp atamadığımız, “ölü temizleme”ye vermeniz gereken malum elbise.
Hiçbir şey istemiyorum. Elbiseyi de, kendimi de.
Kendimi istemiyorum. Dünyayı, insanları değil, kendimi.
(daha fazla…)
Armağan Altay“Nasıl bir anlatım olmalı?” diye sordu kendine, alnını dayadığı camın soğuğunu, içtiği sütlü kahve ile yok etmeye çalışırken. Orman bugün huzursuzdu; ağaçlar yağmurun habercisi olan rutubetli rüzgârdan dolayı rahatsız olmuşçasına hızlı hızlı kımıldanıyor, tarih ile aynı sofrada oturmuş felsefecilere özgü bir ciddiyetle düşünüyordu.
“Şiir gibi olmalı o halde” diye düşündü. “Öz, fakat ahmakların anlayabileceğinden daha anlamlı bir şekilde. Herkes anlarsa anlamsız olur. Sadece o ve ben anlamalıyız. Daha neye dair olduğunu bile bilmediğimiz sırrı öğrenmeliyiz. Bu sadece öğrenme, kavramayla sınırlı kalmalı. Ondan sonra benim sınırsızlığım başlayacak. Evet, öyle.” Kirli kupasındaki iyi pişmemiş kahvesinden bir yudum aldı. Uzaklarda, göğün grisinin tanrının tonunu aldığı yerde bir şimşek çaktı. Gök gürültüsünü bekledi, duyamadı.
“Üç kişi olacak. Üçümüz de insanın ne demek olduğunu göreceğiz. Belki biraz korkutucu, fakat müthiş bir deneyim olacak. Anlamayan acınası bir hal alacak. Gerçekten. Öyle olmalı.”
Kupasının dibindeki son yudumu da boğazından aşağı akıttıktan sonra oturduğu çürük sandalyeden kalktı. Düşündüklerini uygulamak için eyleme geçerken, arkasındaki kalorifer borusundan sırat köprüsü kadar ince bir ağ ile sarkan örümceğin onun ağzından çıkan buhara bir anlam veremediğini düşünerek, düşünemeyenlere kin ve merhamet duydu.
* * *
(daha fazla…)
Hasan UygunGünlerdir bir an bile gözümü kırpmadan bakıyorum ona. İşimi, arkadaşlarımı, randevularımı, kısaca her şeyimi erteledim sırf bu yüzden. Bekliyorum… Bekliyorum. Bekliyorum, mutlaka konuşacak… Konuşacak ve bozulacak bu kara büyü.
Dışarıda, cadde boyunca kaldırımda dizilmiş çöpçüler, sonbahar mağlubu çınarların gövdelerini okşuyor, gözlerinden öpüyorlar sonra kupkuru dudaklarıyla. Hepsi duygulu, melankolik… Yerlerde binlerce ölü yaprak. Ölü yaprakların altındaysa çırpınan bir yürek. Çöpçüler, törensiz kaldırmak istemiyorlar, incitmek istemiyorlar ölü yürekleri, “Ölülerin de sevgiye ihtiyacı var,” diyor içlerinden biri.
Cadde boyunca sağa sola savrulan kuru yapraklar, hız tutkusuyla yanıp tutuşan sürücülerin kullandığı arabaların tekerlekleri altında eziliyor acı çekiyorlar biteviye. Acı yüreklerini dağlıyor, kanatlanıp uçuyorlar sonra arabaların hızıyla yarışırcasına.
Oysa sadece bir ay önce… Hatırlamak bile kor bir yürek yangını. Hiç yitirilmeyecek gibi duruyordu oysa, parmaklarımın arasından karışırken toprağa.
İçeride, çatı katındaki evimde, yangın sonrası kül kokusunda her şey. Ve yıkıntıların arasında, hisli bir yürek; enkazın altında kurtarılmayı bekleyen. Yangında en son kurtarılacak olarak orta yerde, yaşam umudunu hâlâ kaybetmemiş, ‘sil baştan’ cesareti olan ben.
Işık gözlerimi yakıyor. Bir dokunabilsem ışığa…
(daha fazla…)