<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Hikaye Oku &#187; Otobiyografik</title>
	<atom:link href="http://www.hikayeoku.com/category/otobiyografik/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.hikayeoku.com</link>
	<description>Hikaye okumak, gerçeğe tanık olmaktır.</description>
	<lastBuildDate>Sun, 07 Mar 2010 14:52:04 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.9.1</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Bir Yol</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/klasik-oykuler/bir-yol.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=bir-yol</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/klasik-oykuler/bir-yol.htm#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 04 Mar 2010 12:35:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Klasik Öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[Otobiyografik]]></category>
		<category><![CDATA[ahmet hamdi]]></category>
		<category><![CDATA[ahmet hamdi öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[ahmet hamdi tanpınar]]></category>
		<category><![CDATA[benim]]></category>
		<category><![CDATA[bile]]></category>
		<category><![CDATA[daha]]></category>
		<category><![CDATA[dedi]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye nedir]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye okuma]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye örnekleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye türleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[ilk]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul]]></category>
		<category><![CDATA[kendi]]></category>
		<category><![CDATA[kısa hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[mehmet akif ersoy]]></category>
		<category><![CDATA[mimar sinan]]></category>
		<category><![CDATA[onda]]></category>
		<category><![CDATA[öykü berk]]></category>
		<category><![CDATA[öykü okey]]></category>
		<category><![CDATA[öykü örnekleri]]></category>
		<category><![CDATA[öyküleri]]></category>
		<category><![CDATA[patika]]></category>
		<category><![CDATA[tanpınar öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[yeni]]></category>
		<category><![CDATA[yok]]></category>
		<category><![CDATA[yunus emre]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeoku.com/?p=579</guid>
		<description><![CDATA[Ahmet Hamdi Tanpınar
Birdenbire ayağa kalktı ve eliyle trenin penceresinden işaret ederek:
-İşte, dedi, şu gördüğünüz küçük yol, şu iki ağaç arasında tepenin eteğini kıvrılan patika&#8230; Fevkalâde hiçbir tarafı yok değil mi? Hemen her yerde bol bol rastgelebileceğimiz alelade bir şey&#8230; Bununla beraber nereye gittiğini, nereden geldiğini bilmediğim, bir dönemeçte kaybolan tozlu parçasından başka hiç bir tarafını [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><span style="color: #808080;"><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/patika.jpg" rel="lightbox[579]"><img class="alignright size-medium wp-image-581" style="border: 4px solid black; margin: 4px;" title="patika" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/patika-300x199.jpg" alt="" width="300" height="199" /></a>Ahmet Hamdi Tanpınar</span></h2>
<p>Birdenbire ayağa kalktı ve eliyle trenin penceresinden işaret ederek:</p>
<p>-İşte, dedi, şu gördüğünüz küçük yol, şu iki ağaç arasında tepenin eteğini kıvrılan patika&#8230; Fevkalâde hiçbir tarafı yok değil mi? Hemen her yerde bol bol rastgelebileceğimiz alelade bir şey&#8230; Bununla beraber nereye gittiğini, nereden geldiğini bilmediğim, bir dönemeçte kaybolan tozlu parçasından başka hiç bir tarafını tanımadığım bu yol benim hayatımda bütün bir sergüzeşttir.</p>
<p>Onbeş seneden beridir ki bu yolda her ay bir iki seyahat yaparım. Bu uzun şeridin iki yanında ve onun döne döne değişen ufkunda tanımadığım hiç bir şey yoktur. Yattığım yerden gözüme ilişen sivri bir kaya parçası, yalnız aydınlık havada ürperen tepesini gördüğüm bir ağaç, ne bileyim hatta daha alelade bir işaretle bütün ufku kendi kendime canlandıracak kadar bu yolların aşinasıyım, fakat yıllar var ki bu küçük yol parçasını, yol bile diyemeyeceğimiz bu dövülmüş kırmızı toprak genişliğini daima yeni, yepyeni bir şey gibi seyrettim. Onu her defasında görür görmez ürperdim, onda saadetlerin, hasretlerin, beklenilen şeylerin bütün güzelliğini ve şiirini duydum.<br />
<span id="more-579"></span></p>
<p>Şüphesiz bunda ilk defa gözüme çarptığı günün hususiyetinin de mühim bir hissesi vardır. İstanbul&#8217;dan soğuk ve yağmurlu bir günde ayrılmıştım, İlk çocuğum on gün evvel ölmüştü, karım hasta idi, başka üzüntülerim de vardı. Kısacası kaderle diş dişe, yumruk yumruğa olduğum günlerden biriydi.</p>
<p>Bilmem sizde de böyle midir; yolculuk benim üzerimde daima iyi ve unutturucu bir tesir yapar. Iztıraplarımızın, üzüntülerimizin mekânla, yahut hayatımızın tabii muhiti ile sıkı bir alakası olsa gerek. Bir muharririn dediği gibi, falan yerde en kesif şiddetinde olan bir acı iki yüz kilometre daha ötede ve başka insanlar içinde biraz daha hafif ve daha kabil-i tahammül oluyor. Bununla beraber acıdan acıya fark var. Ve benimki acıların en büyüğü, evlat acısı idi, üstelik de yağmur yağıyordu. Oh, size bu yağmurlu günlerin bende yaptığı aksülameli nasıl anlatmalı? Böyle günlerde ben değişir, büsbütün başka adam olurum. Başka bir adam, tam kelimesi değil&#8230; Bütün bir mazi, en kötü, en karanlık, en tamir edilmez taraflarıyla içimde canlanır, hortlaklarımla başbaşa kalırım. Böyle zamanlarda hayat sanki bütün çeşmelerini kapatır, yalnız bir tanesi, azap ve üzüntünün kaynağı kalır ve ben onun bulanık aynasında bütün ömrün en kötü muhasebesini yapa yapa kendimi seyrederim. Bu sefer de böyle oldu; her zaman ayak basar basmaz gündelik üzüntülerimden sıyrıldığım, yalnız kendimin olduğum Haydarpaşa garı bana bu sefer büyük ve karanlık bir lahit gibi geldi. Trene aynı ruh haleti içinde bindim. İzmit&#8217;e kadar hep aynı ıslak ve rutubetli hava içinde, tıpkı bir olukta seyahat eder gibi geldik. Hiç bir şey düşünmedim, hiç kimseyi görmedim, sadece vagonların üstüne ve pencerelerin camlarına değdikçe yağmurun çıkardığı sesi dinledim. Bir tabutta uyuyanlar yeraltının mutlak sessizliğinde kendi nabızlarını ancak böyle dinlerler. Zaman zaman içimdeki boşluğu kısa bir şimşek gibi oğlumun hatırası deliyor, bir an için onun küçücük ve muztarip yüzü, bir büyük örümcek gibi yağmurun dört bir tarafıma gerdiği kül rengi üzüntü ağlarının içinde uzanıyordu. O zaman ben bu hayalden kurtulmak için ellerimle yüzümü kapatıyor, biteviye yer değiştiriyordum. Sonra tekrar yağmurun sesine dalıyor, tekrar bu ince ve muzır ağın altında insana sıkıntının ve kabusun bizzat kendisi gibi görünen, güneşsiz, renksiz hayalet manzaralara dalıyorum.</p>
<p>İzmit&#8217;ten sonra uzun bir müddet yine böyle sürdü, sonra yağmur biraz diner gibi oldu, gök yükseldi; bulutların arasından çamur rengindeki dünyaya, başka renkler, iki gün süren bu kötü havanın unutturduğu sıcak kuvvetler girdi. Ve tren yavaşladı. O zaman ben, bu küçük yolun üzerinde iki günden beri ilk defa küçük bir güneş parçasını, küçük ve aydınlık bir halı gibi serilmiş buldum. Islak söğüt dallarına sevinçle yayılan ve sonra orada, yerde sıcak ve aydınlık bir müjde gibi biriken güneş&#8230; Ve aynı zamanda, bütün içimi altüst eden acaip akisli uğultu&#8230; O anda içimden geçenleri nasıl anlatmalı? Bu aylarca toprağın karanlığında kaybolan bir göğün birdenbire küçük bir filizle mavi havaya ve aydınlığa kavuşması gibi bir şeydi. İşte o zamandan beri bu yol, birçoğu, binlercesi gibi birkaç, yüz metre sonra küçük bir Anadolu köyünün inzivasında kaybolacağına hiç şüphe olmayan bu küçük ve sade yol benim için mahiyetini değiştirdi. Saadetin, ruh muvazenesinin bir nevi sembolü, kapısında güneşin divan durduğu bir iklimin başlangıç noktası oldu; ve müthiş bir arzu ile, her şeyi, bütün üzüntü ve kederlerimi, bütün sevgi ve zenginliklerimi burada bırakıp inmek, bu küçük yolda yürüyüp gitmek istedim.</p>
<p>Bana öyle geldi ki bunu yapacak olursam hayatımda her şey değişecek, bütün sefaletlerim, hasretlerim dinecek, yepyeni bir insan olacağım.</p>
<p>O zamandan beri dokuz sene geçti. Ölen çocuğumun acısını zaman ve yenileri unutturdu. Küçük sefaletlerim ve sıkıntılarım düzeldi, yahut yerlerine başkaları geldi. Her şey az çok değişti, fakat bu yolun benim içimdeki manası hep aynı kaldı. Onunla her karşılaşışımda hep aynı saadet hissi beni dayanılmaz kuvvetiyle çekti, her defasında oracıkta her şeyi bırakıp inmek ve o yolun uzletinde kaybolmak ihtiyacını duydum. Hatta şu anda bile aynı ihtiyacın içindeyim. Ne yazık ki&#8230;</p>
<p>Bu kaçınma ihtiyacına bakıp da beni, her an talihin yeni bir gadrine uğrayan, hayatı felaketlerle dolu biçarelerden sanmayınız. Herkes gibi ben de zaman zaman kaderin iyi veya kötü yüzüyle karşılaştım. Fakat düşünülürse ondan şikayete büyük hakkım yok. İyi bir kadınla evlendim, epeyce kazanıyorum, hayatım kendi çizilmiş yolunda düzgün ve rahat gidiyor. Bununla beraber ondan memnun değilim. İçimde kendi hayatımı yaşamadığım kanaati var. Daha samimi olayım ister misiniz? Bu yaşadığım hayat o kadar benim değil ki her hangi bir saatimde birisi gelip de bana &#8220;Haydi kalk, sıran geldi, kendi kendin ol!&#8221; diye bağırsa sanki böyle bir şey mümkünmüş gibi inanıp koşacağım. Bu his bende o kadar kuvvetli&#8230; Her hangi bir kalabalıkta kendimden başka herkes olmağa razıyım. Ah bir elbise değişir gibi hüviyetini değiştirebilmek, lalettayin içinde kaybolmak, bir avuç kum içinde, bir kum tanesi olmak ve böyle olduğunu dahi bilmemek. Ne bileyim, bir maske, bir numara, bir sicil varakası, bir manivela, bir çark, bir düğme, her şey olmak, yalnız..<br />
.<br />
Felaketim şu ki, ben zaman zaman kendimi bulan adamım. Niçin gülüyorsunuz? Beni bir budala zannetmeyiniz. Bu gülüşümden sizin bu azabı tanımadığınız anlaşılıyor. Kendi kendini bulmak&#8230; Bu hakikaten korkunç bir şeydir, fakat aynı zamanda güzel ve dikkate değer bir eğlence de olabilir. Bir sarhoş tasavvur ediniz ki kadeh elinde ve sofra başında birdenbire uyanıyor, kendisini ve etrafını görüyor, eşya ile, zaman ile kendi arasındaki alakanın istihzasına geçiyor; bu bedbahtı zannetmem ki bir daha kolay kolay kendinden geçirebilesiniz, elveda alkolün unutturucu cenneti&#8230; Bu uyanış şüphesiz ancak bir dakika veya bir saniye içinde olabilir, fakat bu saniye, bir uçurum başında birdenbire gözleri açılan bir adamın ürpermesiyle doludur.</p>
<p>Bakınız, bu ilk önce nasıl oldu: daha henüz çocuğumuz ölmemişti. Bir kış gecesi karım ve çocuklarımla beraber oturuyorduk. Ben yazı yazıyordum, oğlum ayaklarımın dibinde oynuyor, karım biraz ötede, zannedersem, bir şey örüyordu. Küçük kızım onun dizlerine abanmış, elinin hareketiyle beraber gidip gelmeğe çalışıyordu. Odamız sıcak ve sakindi. Bu aile ve ev dediğimiz acaip kuruluşun o cins anlarından biriydi ki dışarıdan aydınlık ve buğulu penceremize, odanın içinde arasıra gidip gelen gölgelerimize bakan her hangi bir yolcuya ufak bir kıskançlık hissi verebilir ve boş geçmiş ömrü için onu acı acı düşüncelere daldırabilirdi.</p>
<p>Nasıl oldu ben de bilmiyorum; birdenbire olduğum yerde çok uzun bir uykudan uyanmış gibi doğruldum ve etrafıma şaşkın şaşkın bakmağa başladım. İnsan, eşya, bütün etrafımdakiler benimle alakalarını kesmiş gibiydiler, her şey, hepsi bana yabancı oluvermişti. Bu kadar senelik karımı, kendi çocuklarımı, evimi, odanın her bir vaktinde hayatımın bir hadisesi olmuş eşyasını, velhasıl elimdeki işe ve üstümdeki elbiseye kadar hiç bir şeyi tanımıyordum. O anda bir aynada kendi yüzümü görsem belki onu da tanıyamazdım. O kadar kendi hakikatimde, rüyalarımın hakikatine uyanmıştım. Bu ne Baudelaire&#8217;in çift odasına, ne de Quincey&#8217;nin afyonun cennetinde gördüğü rüyalardan realiteye dönüşüne benziyordu. Bu daha sade bir şey, uzun gafletinde birden uyanan ruhun kendi kendisine tertip ettiği bir nevi cürmümeşhuttu. Hakikaten bütün bunların benim içimle, günlerin sefaleti altında haberim olmadan için için kaynayan asıl benliğimle ne alakası olabilir? Bu siyah, uzun saçları geçmiş güzelliğinden muhteşem bir yadiğar gibi duran bitkin yüzlü kadın kimdi? Bununla beraber onun kendi karım olduğunu, bu çocukların kendi çocuklarım olduğunu biliyordum. Kendi kendime mütemadiyen koskoca on seneyi, bu kapanık odada, bu acaip ve manasız eşya arasında, bu şimdi bana yabancı birer sembol gibi görünen çehreler arasında nasıl geçirdiğimi soruyorum. Nihayet dayanamadım, lalettayin bir mazeret uydurarak sokağa fırladım. Bugün olmuş gibi hatırımdadır; soğuk, aydınlık bir kış gecesiydi, sokaklarda hemen hemen kimse yoktu, durmadan dinlenmeden, kendi kendime &#8220;Niçin, niçin böyle oldu, niçin böyle olsun?&#8221; diye sora sora yürüyordum. Bir müddet sonra yoruldum, küçük bir kahveye girdim. Tanımadığım birtakım adamlar tütün ve nefes kokan bulanık hava içinde gülerek bağırarak konuşuyorlar, oyun oynuyorlardı. Ben de bir köşeye çekildim. O zamana kadar gece vakti evimden dışarıya ancak sinema, tiyatro gibi şeyler için çıkardım. Zaten böyle bir itiyadı bir türlü anlıyamamıştım. Fakat şimdi yadırgamıyor, hatta bir nevi sıcaklık duyuyordum. &#8220;Burası bizim (rafımız olsa gerek&#8230;&#8221; diye düşündüm, sonra yavaş yavaş etrafımdakilere bakmağa başladım.</p>
<p>Bir insan yüzünün en manalı bir alem olduğunu ben o geceye kadar anlıyamamıştım. Hayat dediğimiz o girift oyunun, aktörlerini bu kadar kuvvetle benimseyeceğini, onların her hal ve tavrına kendi akışının damgasını bu kadar kuvvetle vuracağını hiç düşünmemiştim. Yüz buruşuğunun, göz altındaki her hangi bir çizginin, dudak kenarındaki bir kıvrımın, ne bileyim, konuşmadan evvelki bir saniyelik bir tereddüdün, küçük bir el işaretinin, manasız ve ehemmiyetsiz bir bakışın, her gülüşün, bir omuz düşüklüğünün bütün bir ömrü en ince, en karışık, en nüfuz edilmez taraflarından anlatacak birer emare, birer işaret olduğunu hiç düşündünüz mü?</p>
<p>Karşımda bana arkasını dönmüş, tavla oynayan bir adamcağız vardı. Orta boylu, zayıf, başı tepesine doğru açılmış otuz, otuz beş yaşlarında bir insan; her gün sokakta, dairede, lokantada rastladığımız insanlardan biri. Başı biraz kalkık omuzlarının arasına sonradan yapıştırılmış gibi gömülü, sırtı biraz öne bükük, ikide bir kontrolsüz bir hareketle sağ elini alnına doğru kaldırıyor, sanki görünmeyen zehirli bir böceği kovalıyordu. Bu sinirli, zayıf el ile beraber bu kemikli başın ikide bir böyle arkaya doğru gidişi ne korkunç, ne zalim bir şeydi! Bir iki defa yanındakilerle konuşmak için yüzünü benden yana doğru çevirdi.</p>
<p>Ne karışık bir çehresi vardı. Geniş alnı, gözlerinin ve dudaklarının kenarı, kırışık ve çizgi içindeydi. Bununla beraber yalnız bir bakışını tuttuğum gözleri ne kadar genç ve iri idi. Müthiş bir hareket bolluğu içinde kızararak, konuşarak, şansa lanet ederek oynuyordu. Birdenbire zarları bıraktı. Müthiş bir şey olmuş gibi bir an durdu, düşündü. Sonra hafif bir omuz kaldırışıyla ayağa kalktı, yukarıda bahsettiğim el işaretiyle fikri sabitini bir kere daha koğdu. Oyun arkadaşıyla hesabını görerek, yine başı omuzlarına gömülü, kendi içine katlanmış hüviyetiyle, fakat bu sefer nisbeten daha sakin bir yüzle kahveden çıkıp gitti. Niçin oyun ortasında zarları bıraktı? Ayakta neyi düşündü ve neye karar verdi? Niçin bir dakika evvel omuzları o kadar çökük ve mahkumdu ve neden kahveden çıkarken bütün hüviyetinde bir nevi sükunet ve kayıtsızlık vardı? Muamma.</p>
<p>Tam karşımda ayak ayak üstünde oturan bir başkası hiç durmadan sol ayağını sallıyor, bir taraftan da mütemadiyen tırnaklarını kemiriyordu. Ne garip bir adamdı bu! Küçücük yüzü insana bir çekmece hissini verecek kadar kilitli idi. Kim bilir kaç uzun tahammül ve zillet senesi bu yumruk kadar küçük yüzden, bu acayip ve sır sızmaz maskeyi çıkarmıştı. Bir başkası konuşurken ellerinin ve kollarının mübalağalı işaretleriyle kendisini adeta dört bir tarafa dağıtır gibiydi.</p>
<p>Bütün bunları düşüne düşüne eve döndüm. Bu sessiz ıztırabı, bu adeta tabii addedilen cehennemi görmek beni biraz teskin etmiş, kendi hayatımla aramda biraz evvel bozulmak üzere olan muvazeneyi iade etmiş gibiydi. Bununla beraber o muvazeneyi bir daha hiç bir zaman bulamadım. Olan olmuştu. Artık bundan sonra bu bende bir itiyat oldu.</p>
<p>Hayatımın üzerinde düşünmeğe başlamıştım. Bütün iradem, bütün gayretim bir daha o eski sükuneti bana iade ettirmedi. Gündelik hayatımla arama yaşanmamış rüyaların azabı girmişti. Hayat oyununu en büyük ciddiyetle oynamaya hazırlandığım bir anda geçmiş yıllar, karşıma dikiliyor ve benden hesabını soruyordu. O günden sonra artık bir an bile yalnız değildim, soframda, yatağımda, çalışma masamda bir misafir, dişleri hiddet ve kinden kısık, gözlerinde boşa gitmiş bir ömrün bütün bıkkınlığı toplanan bir zavallı vardı ve bana pişmanlığın şuuruyla kısılmış sesi durmadan fısıldıyordu: &#8220;Ömrünü, ömrünü ne yaptın?&#8221; Ve ben bütün uzviyetimde bir yılan gibi gezen bu zehirli sesin tenbihi altında yapacağımı unutuyor, anı ve mekanı unutuyor, başta kendim olmak üzere her şeyden, yaşanmış ömrümden, gelecek senelerimden, bütün etrafımdan nefret ediyor, kaçmak, kaybolmak, kurtulmak istiyordum.</p>
<p>Artık uyku bile benim için bir şifa değildi. Çünkü onda da riyaların zalim ısrarı vardı. Size bu rüyaları nasıl anlatmalı? Hemen her safhasında vaktiyle sevilmiş bir genç kızın, şimdi nerede olduğunu, nasıl bir talihle yaşadığını bilmediğim sarı saçlı, büyük mavi gözlü, nerkis boyunlu genç bir kızın bir nevi &#8220;laytmotif&#8221; gibi dolaştığı bu rüyalar&#8230; Bu, hasta kafanın kendi vehim ve gölgelerinden yarattığı değişici ve korkunç âlem&#8230;</p>
<p>İşte bu yol, bu küçük acaip yol, ben bu ruh haletinde iken karşıma çıktı ve benim için birdenbire yepyeni bir hayat imkanının, kendi kendimi bundan sonra olsun gerçekleştirebilmek imkanının bir nevi müjdesi gibi oldu.</p>
<p>Evet, pekala biliyorum ki, bir gün ben her şeyi bırakıp bu küçük yola dalarsam onun bittiği yerde bütün saadet ve hasretlerimi, eski yaşanmış rüyalarımı bulacağım, temiz, yepyeni, mesut bir adam olacağım.</p>
<p>Bunu biliyorum, fakat yapamayacağımı da biliyorum. Halbuki bir ömür yaşanmağa değer bir şeydir.</p>
<p><strong>Ahmet Hamdi Tanpınar</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/klasik-oykuler/bir-yol.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İnsana Hayvanlık Dersi</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/trajik-hikayeler/insana-hayvanlik-dersi.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=insana-hayvanlik-dersi</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/trajik-hikayeler/insana-hayvanlik-dersi.htm#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 01 Mar 2010 09:02:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Otobiyografik]]></category>
		<category><![CDATA[Trajik Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[ahmet canbaba]]></category>
		<category><![CDATA[ahmet canbaba oku]]></category>
		<category><![CDATA[ahmet canbaba öykü]]></category>
		<category><![CDATA[canbaba hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[canbaba öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye gönder]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye yaz]]></category>
		<category><![CDATA[hikayecilerimiz]]></category>
		<category><![CDATA[ödüllü hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[öykü oku]]></category>
		<category><![CDATA[öykücülerimiz]]></category>
		<category><![CDATA[öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[türk öykücüleri]]></category>
		<category><![CDATA[türkçe öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[yeni öyküler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeoku.com/?p=557</guid>
		<description><![CDATA[Ahmet Canbaba
Onu ilk gördüğü anı unutamıyordu. Bir gazetede ‘ücretsiz teriyer verilecektir’ ilanını okuduğunda, hemen telefon etmiş, hayvanı görmek ve sahiplenmek istemişti. Bu hayvan sevgisini Can’a sevgili arkadaşı Meliha Yılmaz aşılamıştı. Oysa daha bir ay öncesine kadar Can’ında, canı kadar sevdiği bir teriyeri vardı. Daha iki aylıkken almış, üç yaşını henüz geçmişti ki bir parkta gezdirirken [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/man_and_dog_duck_hunting_lg.jpg" rel="lightbox[557]"><img class="alignright size-medium wp-image-558" style="border: 4px solid black; margin: 4px 4px;" title="man_and_dog_duck_hunting_lg" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/man_and_dog_duck_hunting_lg-300x198.jpg" alt="" width="300" height="198" /></a><span style="color: #808080;">Ahmet Canbaba</span></h2>
<p>Onu ilk gördüğü anı unutamıyordu. Bir gazetede ‘ücretsiz teriyer verilecektir’ ilanını okuduğunda, hemen telefon etmiş, hayvanı görmek ve sahiplenmek istemişti. Bu hayvan sevgisini Can’a sevgili arkadaşı Meliha Yılmaz aşılamıştı. Oysa daha bir ay öncesine kadar Can’ında, canı kadar sevdiği bir teriyeri vardı. Daha iki aylıkken almış, üç yaşını henüz geçmişti ki bir parkta gezdirirken kaybetmişlerdi.</p>
<p>Can gazetelerin evcil hayvanlar sütununda ilanlar vermiş, üzerinde ‘Gizem’ diye adı yazılı tasması ve kahverengi uzun kordonuyla birlikte kaybolan teriyerini bulup getirecek olanlara ödül vaat etmiş ama sevdiği Gizem’ini kimse geri getirmemişti. Evde Gizem’in büyük eksikliğini hissettiler. Gene de bir hayvan sahiplenmek için aile bireylerinin gözleri gazete sütunlarındaydı. Can ilanı okuduğunda Gizem geldi gözlerinin önüne. Beyaz tüylerinin ortasına dikilmiş düğme gibi bir burun ve kömür karası gözleri burnunda tütüyordu Can’ın. Gizem nasılda uysaldı, nasılda enerjikti. Can bir şey söylediğinde tüylerle yarı kapanmış gözlerini açar küçük başını yana eğerek büyük bir adam gibi dinlerdi.<br />
<span id="more-557"></span></p>
<p>Can yeni sahiplenecekleri köpeği almaya ailecek gittiler. Köpeği verecek aile, Can ailesinin hayvan sever olduklarına kanaat getirdikten sonra, Tomi isimli köpeğini severek vermiş, ‘diğer kardeşlerini de başka hayvan severlere verdim, buda size kısmetmiş’ diyerek vedalaştılar.</p>
<p>Can ailesi mütevazı bir yaşam içersinde bir oğlu, bir kızı ve sevgili eşi Suna Hanımla birlikte birde canları gibi sevdikleri ‘Tomi’leri vardı. Tomi’yi sahiplendiklerinin belki de ikinci seneleriydi. İki aylıkken almışlar her türlü bilgi ve göreneği Tomi, Can ailesinden öğrenmişti. Can ailesinin en büyük dilekleri mutluluklarına bir gölge düşmemesiydi. Tanrının kendilerini kazadan beladan korumasıydı.</p>
<p>Hoş Can Bey namaz kılmıyordu ama, orucunu tutar zekâtını, fitresini verirdi. Ailecek çiçekleri, hayvanları ve doğayı severlerdi. Canları gibi sevdikleri birde Tomi’leri vardı artık. Tomi bütün aile bireylerinin maskotu olmuştu.</p>
<p>Canın çocukları Tomi ile arkadaştılar. Çocuklar saklanınca Tomi bulur, çocuklar şarkı söylesin, Tomi de ritimli havlayarak çocuklara eşlik ederdi. Kalk desen kalkar, yat desen yatardı. Otur desen oturur, arka ayakları üzerine kalkar, iki eleri ile selama dururdu.</p>
<p>Tomi’nin balkonda bir kulübesi vardı. Balkon kapısını açıp git yat dediklerinde gidip yatardı. Bazen de Can’ın çocukları ile oyunu yarım kaldığında balkona çıkmamak için direnirdi. Tomi’nin üzülmemesi için çocuklar Tomi’yle biraz daha ilgilenmek zorunda kalırlardı.</p>
<p>Canın bitişik komşuları, Tomi’nin balkon kapısını açtıracağı zamanki havlamasından bıkmışlar, kaç sefer komşularının Tomi’den şikâyetlerini dinlemişti Can ailesi. Üstelik Tomi yüzünden komşuları ile araları da açılmıştı.</p>
<p>On yedi ağustos gece geç saatlere kadar oturan Can ailesi, tüm olup biteceklerden habersiz derin bir uykuya dalmışlardı. Tüm apartman sakinleri derin bir uykudaydı. Yalnız Tomi de bir huzursuzluk vardı. Durmadan havlıyordu. Bu havlamadan balkonun bitişiğindeki Can’ın komşusu rahatsız olmuş, yatak odasındaki pencereyi açıp yüksek sesle Tomi’ye havlamaması için bağırmıştı ki, bir sarsıntıyla kendine gelip, çoluk çocuğuyla kendisini dışarıya zor atmıştı.</p>
<p>Geçmişte Tomi’nin havlamasından dolayı Can ailesiyle araları açık olan komşuları şimdi Tomi’yi bir kahraman gibi görüyorlardı. Tomi büyük bir gürültüyle yıkılan binanın enkazları arasında kendini koruyabilecek bir boşluk bulmuş, o boşlukta sıkışıp kalmıştı. Can ailesinden depremde kurtulan olmamıştı. Geç yatmaya ve ağır uykuya yenik düşmüşlerdi. Tomi bir bacağının incinmesinin verdiği acı ile durmadan havlıyor, öldüklerinden haberi olmayan sahiplerinin gelip kendisini kurtarmalarını bekliyordu belki de. Depremin üçüncü günü kurtarma ekiplerinden bir grup Tomi’nin sesini duyar. Uzun bir uğraşıdan sonra Tomi göçük altından kurtarılır. Kendini kurtaran ekiplerin elinden kurtulan Tomi tekrar göçük altındaki enkazlara doğru koşar, kendini çıkardıkları boşluğa gelip havlamaya başlar. Bir şeyler anlatmaktadır sanki, kendisini kurtaran insanlara.</p>
<p>Tom’inin yardımıyla cesetlere ulaşılır ama Tomi’nin havlaması ile belirttiği feryadı durmaz. İnsanlar, yıkık enkazın çevresinden ayrılmayan Tomi’ye su ve yiyecek verirler. Tomi hiç birini yemez, ekmekten aştan kesilmiştir. Herkes sahibine karşı olan sadakatinden bahsetmektedir Tomi’nin.</p>
<p>Bir gün köpek seven bir aile gelir Tomi’yi sahiplenmek ister. Tomi gitmemek için direnmesine rağmen, söküp almak isterler o ortamdan Tomi’yi. Tomi’yi sahiplenmek isteyen ailede, hayvanları çok sevmektedir. Tomi’nin gitmemek için direnmesi karşısında bir hayvan psikologuna ihtiyacı vardır diye düşünürler. Ama günümüzde böyle düşünmeyi bile toplum lüks olarak karşılamaktadır. Deprem kalabalığında düşüncelerini yüksek sesle söyleyen aileye bir sürü serzenişler gelir. Yeni sahiplenenler söylenenlerin hiçbirisine aldırış etmezler. Tomi’yi bir hayvan hastanesine götürürler. Büyük bir itina ile ayağı sarılır nede olsa incinmiştir. Sonrada psikolojik tedaviye başlarlar ama psikolog yapacağı tedaviden ümitsizdir.Tomi’yi sahip-lenenlere ; ‘Tomi’nin belirli bir yaşın üzerinde olduğu ve ölen ailelere karşı kemikleşmiş sonsuz bir bağlılık ve sevgi oluşturduğu gerekçesiyle’:</p>
<p>“- Siz zorunlu bağlasanız bile zaptedemezsiniz” der.</p>
<p>Tomi’nin ayağı kısa sürede iyileşmiş ama Tomi’nin gözyaşları hiç dinmemiş üzüntüsü bir türlü giderilememiştir.</p>
<p>Şirin bir bahçe içersindeki üç katlı tripleks villa da kendisine ayrılan mekânda hiçte rahat değildir. Kendisine verilen hiçbir şeyi yememektedir. Yeni sahibi evin hizmetçisine tembih ettiğinden, Tomi her gün gezmeye götürülmekte, iştah açıcı ilaçları günü gününe verilmektedir.</p>
<p>Deprem üzerinden yirmi gün gibi bir zaman geçmiştir. Bir gün hizmetçinin, Tomi’nin odasındaki pencereyi açık unutmasından yararlanan Tomi evden kaçmış, sahiplenen aile tüm aramalara rağmen bulamamış, Tomi den ümitlerini kesmişlerdir.</p>
<p>Aradan birkaç gün geçer, Tomi’yi sahiplenen yeni aileye bir haber gelir. Tomi depremle yıkılmış enkazın orada görülmüştür. Aile büyük bir sevinçle yıkılmış binanın bulunduğu enkazın önüne gelir. Enkazın çevresinde çok ararlar Tomiyi. Yeni sahiplenen aile bireylerinden biri, ilerisi karanlık bir boşluğun ağzında Yatan Tomi’yi fark eder. Tomi kurtarıldığı boşluğun ağzında kaskatı kesilmiş yatmaktadır. Tomi ölmüştür. Ölmekte ne kelime, Tomi intihar etmiştir sanki. Sanki Tomi’nin annesi, babası bir köpek değildir. Tomi, uğruna intihar ettiği ailenin bir ferdidir.</p>
<p>Tomi’nin ölüsünü bulan ailenin etrafında toplanan semtin çocukları:</p>
<p>“-Tomi birkaç gündür buradan hiç ayrılmıyordu, ne verdiysek yemedi” dediler.</p>
<p>Tomi’yi sahiplenen ailede Tomi’nin intihar ettiğine karar verir, ‘işte köpeklerdeki insan sevgisi‘ diye düşünür ve göz yaşına boğulurlar.</p>
<p>Köpek bir hayvanlık dersi vermiştir insanlara. İnsanların insanlara ‘bir insanlık dersi’ veremediği böyle bir zamanda, Tomi’nin bu davranışına insanların şapka çıkarması gerekmez mi? Toplumda bu davranışın kutsallığını kaç kişi anlamıştır acaba!&#8230;</p>
<p><strong>Ahmet Canbaba</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/trajik-hikayeler/insana-hayvanlik-dersi.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Gar</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/trajik-hikayeler/gar.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=gar</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/trajik-hikayeler/gar.htm#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 15 Feb 2010 08:13:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Otobiyografik]]></category>
		<category><![CDATA[Trajik Hikayeler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=214</guid>
		<description><![CDATA[Mehmet Güler
Gavsi, Gülbeyaz  adındaki nişanlısını yıllar önce Almanya&#8217;ya çalışmak üzere göndermişti.  Sözde, nişanlısı kısa sürede dönecek, kendisini de alıp oraya  götürecekti. Para kazanacaklar, bir yığın çocukları olacaktı.
Ne nişanlısı dönmüş, ne de kendisi gidebilmişti.
Ama Gavsi bir gün olsun ayrılmamıştı gardan.  Gülbeyaz&#8217;ın aynı istasyona dönüp geleceği, onu alıp Almanya&#8217;ya  götüreceği, orada evlenecekleri [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/114937778_cf93807d99.jpg" rel="lightbox[214]"><img class="alignright size-medium wp-image-349" style="border: 4px solid black;" title="114937778_cf93807d99" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/114937778_cf93807d99-300x193.jpg" alt="" width="300" height="193" /></a><span style="color: #808080;">Mehmet Güler</span></h2>
<p>Gavsi, Gülbeyaz  adındaki nişanlısını yıllar önce Almanya&#8217;ya çalışmak üzere göndermişti.  Sözde, nişanlısı kısa sürede dönecek, kendisini de alıp oraya  götürecekti. Para kazanacaklar, bir yığın çocukları olacaktı.<br />
Ne nişanlısı dönmüş, ne de kendisi gidebilmişti.</p>
<p>Ama Gavsi bir gün olsun ayrılmamıştı gardan.  Gülbeyaz&#8217;ın aynı istasyona dönüp geleceği, onu alıp Almanya&#8217;ya  götüreceği, orada evlenecekleri konusundaki inancını, umudunu hiç  yitirmemişti. Her gelen trende Gülbeyaz&#8217;ı beklemişti. Vagondan vagona  koşarak gelen yolcular içinde onu sormuştu:</p>
<p>- Gülbeyaz&#8217;ı gördünüz mü?<br />
- Gülbeyaz hangi trenle, dönecek?<br />
- Gülbeyaz benim burada beklediğimi biliyor, değil mi?<br />
- &#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;</p>
<p><span id="more-214"></span>Gülbeyaz&#8217;ı getirmeyen trenler Gavsi&#8217;nin ruhundaki özlemi  eksiltmemiş, umudunu tüketmemişti. Tersine daha da büyütmüştü. Tren  istasyonu burada olduğu, demiryolu buradan geçtiği sürece, bir başka  tren mutlaka getirecekti onu&#8230;</p>
<p>Bu gara bir kez uğrayıp da Gavsi&#8217;yi tanımamak olanaksızdı.  Gavsi&#8217;inin kimliği garla, garın kimliği Gavsi&#8217;yle bütünleşmiş gibiydi.</p>
<p>Gavsi, buraya demir attıktan sonra “Deli”ye çıkmıştı adı.  Garın değişmez, vazgeçilmez bir parçası olmuştu. Trenler gelip gitmediği  zamanlarda boş vagonlarda, bekleme salonlarında yatıp kalkardı.  Yolcuların verdiklerini yer, içerdi. Yiyecek veren olmazsa günlerce  kimseye açım, susuzum demez, onlardan bir şey istemezdi.</p>
<p>Deli Gavsi, kaytarıcı memurların, gar serserilerinin,  rötarlı tren bekleyenlerin en çok takıldığı, kafa bulduğu adamlardan  birisiydi. Onlara göre zaman ancak böyle bir deliye takılarak  tüketilirdi.<br />
Gavsi ise onların el, dil şakalarından hiç hoşlanmaz, bucak  bucak kaçardı. Kaçardı, ama gideceği bir başka yeri olmadığı için az  sonra gerisin geri gelirdi. Nişanlısının apansız dönüp geleceği umudu,  onun gar çevresinden uzaklaşmasını önlerdi. Takılmalar, şakalar da  kaldığı yerden sürerdi…</p>
<p>Kış olmasına karşın o gün hava güzeldi. Trenin gara girme  saati yaklaştıkça, Gavsi&#8217;nin de heyecanı artmaya başladı. İçi kıpır  kıpırdı. Evet, Gülbeyaz bu trenle mutlaka geliyordu. Nişanlın  gelemeyecek diyenler, onu görünce utanacaklardı. O, gelmek için böyle  güneşli bir hava seçmişti.<br />
Gavsi, trenin sesini dinleyerek gar binasının önünde volta  atmaya başladı. Takılanları duymazlıktan geldi.</p>
<p>Her zaman olduğu gibi trenin geliş saati yaklaştıkça, garın  önündeki kalabalık artmaya başladı. Nereden çıkıp geldiği belli olmayan  her yaştan, her kılıktan insanlar küme küme çoğaldı, anaforlar  oluşturdu. Elbette ki herkes Gavsi gibi nişanlısını beklemiyordu. Ama  herkesin kendine göre bir beklentisinin olduğu kesindi. Tren  penceresinden kendilerine gülümseyecek, el sallayacak anlık yüzlere  sevdalanan işsiz, serseri takımı çoktu. Trenler bu takım için hiçbir  şeyi getirmese de bir kavuşma sevinci, ayrılık hüznü çiziyordu içlerine.  Katılaşmış yüreklerini yumuşatıyor, donmuş ruhlarını devindiriyordu. Bu  da yetiyordu onlara.</p>
<p>Deli Gavsi, varıp tunç çanın önünde durdu. Denilebilir ki  trenler kadar bu tarihi çana da sevdalıydı Gavsi. Elbette ki ta  çocukluğundan kalan bir nedeni de vardı bunun… O zamanlar bu pirinç  çanın içindeki dil sökülmemiş, emekli edilip bir kenara itilmemişti.  Trenlerin gelişlerinde, kalkışlarında çalınırdı. Pos bıyıklı, kara,  kalın gocuklu, metal düğmeli, metal numaralı, başında ay yıldızlı  kasketi olan bir görevli yapardı bunu. Çanın içindeki dili, ucuna bağlı  bir zincirle dış duvarlarına vura vura sedalandırırdı. O koca çandan  temiz, metalik bir ses dalga dalga yayılır, tüm gar çevresine ulaşırdı.  Gavsi, çan çalan görevlinin yanına kadar sokulur, bu işi nasıl yaptığına  merakla bakar, görevliyi hayranlıkla izlerdi. Heyecandan heyecana  sürüklenirken, bir düşten çıkıp bir başka düşe geçerdi&#8230;</p>
<p>Gavsi, o zamanlar okul harçlığını çıkarmak için günün erken  saatlerinde trenden trene koşardı. Sesini tüm gürültüleri bastıracak  kadar yükseltirdi: “Okunmuş gazete!..” Vagon pencerelerinden önüne  atılan her eski gazete onu sevindirir, mutlu ederdi. Bu gazeteleri okul  harçlığına çevirmeden önce büyük bir açlıkla okurdu. Okuduğu yazıların  çoğu Gavsi&#8217;yi uçurur, başka diyarlara alıp götürürdü. Zaman zaman o çanı  tüm gücüyle çalmayı, koca kenti, trenleri susturduktan sonra  gazetelerden öğrendiklerini cümle âleme duyurmayı düşlerdi. Ama  yapamazdı. Ta o zamandan beri kendisini bazen bir çancı, bazen de çanın  kendisi olarak görürdü. Çanla kendisi aralarında tek bir ayrım vardı;  tunç çan içindekileri dışarıya sedalandırırdı, kendisi ise dışındakileri  içine&#8230;</p>
<p>Zaman içinde nedense bu güzel çanı, sesini, sedasını devre  dışı bırakmışlardı? Bununla da yetinmemişler, çanın içindeki dili söküp  almışlardı. O günden beri iğdiş edilmiş gibi bir boşlukta salınıp  durmuştu zavallı çan. Sesini, soluğunu, iniltisini, feryadını içine  akıtarak kocaman bir suskunluğun içinde boğulup gitmişti. Oysa çanlar  ses vermek, inlemek, ağlamak, sedasını dalga dalga yaymak, duyurmak için  varlardı. Sağırlaşmak, dilsizleşmek için değil…</p>
<p>Çan, devre dışı bırakıldığı günden beri tüm bu işleri ses  dağıtıcıları üstlenmişti. Oysa ruhsuzdu onların sesi, sedasızdı. Gavsi,  bir gün müdüre çıkıp, saygılarımı sunarım müdürüm demek, içinden  geçenleri bir bir anlatmak istiyordu. Sahi müdür dinler miydi kendisini?  Yok canım, nerede dinleyecekti. Deli Gavsi&#8217;yi şimdiye kadar kim  dinlemişti ki koca gar müdürü dinlesin? Dinlemediği gibi bir güzel de  kızar, tekme tokat dışarıya atardı. O çanın dilini söktüğü gibi ana  gövdesini de ortadan kaldırırdı. Sedasını beklediği çanın kendisinden de  olurdu.</p>
<p>Gavsi, gar müdürünün onu dinlemeyeceğini bile bile  söyleyeceklerini kafasında kuruyor, tren yolu boyu volta atarken  onlarca, yüzlerce kez yineleyip duruyordu. Dili dönüp de kafasındakileri  söyleyebilirse, belki bu çan yeniden devreye girerdi. Kim bilir, o  zaman bu sesi nişanlısı da duyardı. Gülbeyaz, buraların özlemine  dayanamaz, bir trene atladığı gibi çıkıp gelirdi…</p>
<p>Deli Gavsi&#8217;nin kendi kendine neler mırıldandığını  sorarlardı bazen. Ama söylemezdi. Sedasını kendi içinde biriktiren  dilsiz çanlar gibi kendi mırıltısıyla, iç sesiyle dolardı. Ama nedense  hiç taşmazdı.</p>
<p>Gavsi, yolcu beklerken azıcık zamanı oldu mu doğru bu çanın  altına gelir, kulağını ona verir, içinden gelen metalik sesleri ruhunun  derinliklerine doğru çekerek dinler, çanın içinden akan sesle birlikte  dağ, bayır, ova aşıp giderdi… Denilebilir ki bu çan ta çocukluğundan  beri onun tek sırdaşı, dostu, arkadaşıydı. Ama bunu bilmeyenler,  anlamayanlar Gavsi&#8217;yi parmaklarıyla gösterirler, bakın bakın, Deli Gavsi  yine boş çanı dinleyip duruyor derler, gülerlerdi&#8230; Dedikleri  kendilerine göre doğru olabilirdi. Ama Gavsi&#8217;ye göre doğru değildi.  Çünkü o, tarihi çanın sedası ile toprağın, suyun, gökyüzünün,  ayrılıkların, kavuşmaların, en çok da Gülbeyaz&#8217;ın sesini duyardı. Tüm  bunları ruhunda toplar, onunla birlikte kendine göre bir umut, direnç  cephesi oluştururdu. Bu yüzdendir ki yıllardır bu garda yaz-kış demeden,  aç, sefil, perişan, ama umutla dolaşıp dururdu&#8230;</p>
<p>Deli Gavsi, iyice dolup da taştığı zaman daha fazla  dayanamazdı. Gar müdavimlerinden bazılarını kolundan tutup tunç çanın  yanına götürürdü. İsterdi ki bu sesi onlar da duysun. Bu direnç, umut,  sevda cephesini kendisiyle birlikte onlar da paylaşsınlar.</p>
<p>“Gelin,” derdi. Şunun sesini siz de dinleyin. İnanın çok  seveceksiniz. Çünkü çok uzaklardan, derinlerden geliyor. Böyle bir sesi  hiç duymadınız. Trenlerin düdükleri, ayrılıkların acısı, kavuşmaların  sevinci var içinde. Dinleyin.<br />
Çoğu gelmezdi. Gelenler de biz ses mes duymuyoruz diyerek  hemen çekip giderlerdi.<br />
“Giderseniz gidin,” derdi onlara. “Zaten hangi sesi duydunuz  ki bunu duyasınız. Sizin gözleriniz kör, kulaklarınız sağır.”</p>
<p>Gar görevlilerinden hareket memuru Rıza Efendi, bir tarafı  yeşil, bir tarafı kırmızı yuvarlak yön levhasıyla her zamanki gibi treni  karşılamaya çıkmıştı. Deli Gavsi&#8217;nin çana kapanarak dinlediğini gördü.</p>
<p>“Yine ne dinliyorsun Gavsi Efendi,” dedi. “O çan nişanlın  Gülizar&#8217;dan haber mi veriyor sana?”<br />
Gavsi, çürük dişlerini göstererek kirli yüzüyle gülümsemeye  çalıştı. Ama yanıt vermedi.</p>
<p>Rıza Efendi uzaklaşınca Gavsi daha bir kapandı çanın  üstüne. Tüm bedeni, ruhu kocaman bir kulak olup çana yapıştı. Bugün daha  derinlerden, daha uzaklardan geliyordu onun sesi. Sadece uğuldayıp  inlemiyor, adeta konuşuyordu. Heyecanlandı. Gözlerini kapatıp kendini o  sese verdi. Çan, demiryollarından, tünellerden, dar geçitlerden,  koyaklardan, dağların doruklarından, bozkırlardan, ırmak boylarından,  şelalelerden topladığı onca sesi, sedayı içinden geçiriyor, sonra da  yavaş yavaş salarak Deli Gavsi&#8217;nin gönlüne akıtıyordu.</p>
<p>Tren saati yaklaştıkça heyecanlanan Gavsi, tunç çandan  gelen seslere de güvenip inanarak, nişanlısının bu trenle mutlaka  gelmekte olduğunu düşündü. Sevincinden hoplayıp zıplayarak yolcu  bekleyen kalabalığa doğru bağırarak koştu: “Geliyor! Gülbeyaz Geliyor!  Ayrılıklar bitti artık!..”</p>
<p>Gavsi&#8217;yi her gören şaşırdı. Çünkü onu bu kadar sevinçli hiç  görmemişlerdi. Kimi gülerek, kimi acıyarak, kimisi de inanarak Deli  Gavsi&#8217;ye baktı. Onunla yine dalga geçenler, alaya alanlar oldu. Ama  Gavsi bunların hiçbirine aldırmadı. Tam bu sırada da tren büyük  gürültülerle gara girdi.</p>
<p>Gavsi, treni bir baştan bir başa koşarak var gücüyle  bağırdı: “Gülbeyaz!.. Neredesin?..”<br />
Gavsi, Gülbeyaz&#8217;ı göremeyince büyük bir paniğe kapıldı.  Umutlarını yitirdikçe hırçınlaştı. Sesi kısıldı, dili, damağı kurudu.</p>
<p>Yolcu indirme, bindirme telaşı içindeki kalabalık kısa  sürede Gavsi&#8217;yi unuttu. Tren ince, uzun düdüğünü çalarak kalkmaya  hazırlanıyordu ki tarihi çan yılların suskunluğunu gidermek ister gibi  dalga dalga ses vermeye başladı. Herkes şaşırdı. Olağanüstü bir durum mu  vardı? Garın onca gürültüsü kesildi. Anaforlanıp duran kalabalık donup  kaldı. Unutulan, gar tarihinin derinliklerinde kalan bu sesi kör  kuyuların içinden çekip çıkartan, silip parlatan, yeniden yaşamın içine  salan kimdi?<br />
Sesin geldiği yöne baktılar. Deli Gavsi kaşla göz arasında  eline kırık bir ray demiri geçirmişti. Acı kuvvetini kullanarak onunla  çana yükleniyordu.<br />
Garda bulunan tüm görevliler dışarıya döküldü. Bu sırada saati  dolan tren yavaş yavaş kalktı, giderek hız aldı.<br />
Tren gardan çıktığı halde Gavsi o pirinç çanı dövmeyi  sürdürdü. Başta gar müdürü olmak üzere tüm görevliler, yolcusunu  karşılamaya, uğurlamaya gelenler, gar serserileri, dövülen pirinç çandan  yana koştular. Kısa sürede çanın ve Gavsi&#8217;nin çevresinde büyük bir  kalabalık oluşturdular.<br />
Gar müdürü dahil olmak üzere o demir parçasını Deli Gavsi&#8217;nin  elinden almaya çalıştılar. Gavsi elindeki demiri kimseye vermedi. Üstüne  her gelene saldırdı. Fırsat buldukça yeniden çanı sedalandırdı.</p>
<p>“Elinden bir kaza çıkmadan o demiri lütfen bırak diye  yalvardı gar müdürü.”<br />
“Bir şartla,” dedi Gavsi. “Gara tren gelirken, kalkarken bu  çanı çalmak istiyorum. Bunu da ben yapacağım. Gülbeyaz yine gelmedi. Ama  bu çanın sesini duyunca mutlaka gelecek.”<br />
Gar müdür biraz düşündükten sonra; “Peki,” dedi. “Meğer  istiyorsun, öyle olsun. Her trenin gelmesinde ve kalkmasında  çaldıracağım o çanı sana. Söz.”<br />
Gavsi, elindeki demiri kaldırıp attı. Açlıktan, susuzluktan,  yorgun düşmüş gibiydi. Ayakta daha fazla duramadı, tarihi çanın altına  yığılıp kaldı. Bir yandan da kirli yüzünü çamurlaştırarak ağlamaya  başladı: “Herkes aldattı beni. Herkes yalan söyledi…”</p>
<p>Gar  müdürü, verdiği sözü tuttu. O günden sonra ses dağıtıcılarını devreden  çıkardı. Tarihi çanın sökülen dili bulundu, yerine takıldı. Trenin  geliş, kalkış saatlerinde o tunç çanın çalınması görevi de Gavsi&#8217;ye  verildi.</p>
<p>Gavsi, zamanı kıl payı olsun şaşırmadan tarihi çanı gurbet  gurbet, hasret hasret, kavuşma kavuşma çaldı, sedalandırdı. Nişanlısının  döneceği konusundaki umudunu hiç yitirmedi. Ama o günden sonra her  gelen trene koşarak yolculardan Gülbeyaz&#8217;ı bir daha sormadı…</p>
<p><strong>Mehmet Güler</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/trajik-hikayeler/gar.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Uzaktan Gelen Sevgiliyi Beklemek</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/ask-hikayeleri/uzaktan-gelen-sevgiliyi-beklemek.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=uzaktan-gelen-sevgiliyi-beklemek</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/ask-hikayeleri/uzaktan-gelen-sevgiliyi-beklemek.htm#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 14 Feb 2010 16:57:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Aşk Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Otobiyografik]]></category>
		<category><![CDATA[Romantik Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[gerçek hayat hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[gerçek hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye paylaş]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye yaz]]></category>
		<category><![CDATA[hikayeler oku]]></category>
		<category><![CDATA[umut taydaş hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[umut taydaş hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[umut taydaş oku]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=7</guid>
		<description><![CDATA[Umut Taydaş
&#8220;&#8230;hasktir saat daha 10 buçuk. vakit geçmiyor lan. canım benim, beni ne kadar seviyorsa, şu şartlarda ve namüsait bir vaziyette olmasına rağmen yarın geliyor. böyle de beklemekle geçmez ki zaman. en iyisi kafayı vurup yatmak, uyuyabilirsem ne ala.
&#8216;o an bütün kalbim doluydu; geçmiş bazı anılar ruhumun yüzüne çıkmak istiyordu, gözlerim yaşlanıyordu.&#8216; lan göthe, seni [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><span style="color: #808080;">Umut Taydaş</span></h2>
<p><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/1323754333_74e6ac2cb01.jpg" rel="lightbox[72]"><img class="alignright size-medium wp-image-440" style="border: 4px solid black;" title="1323754333_74e6ac2cb0" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/1323754333_74e6ac2cb01-300x221.jpg" alt="" width="300" height="221" /></a>&#8220;&#8230;hasktir saat daha 10 buçuk. vakit geçmiyor lan. canım benim, beni ne kadar seviyorsa, şu şartlarda ve namüsait bir vaziyette olmasına rağmen yarın geliyor. böyle de beklemekle geçmez ki zaman. en iyisi kafayı vurup yatmak, uyuyabilirsem ne ala.</p>
<p>&#8216;<span style="color: #003366;"><em>o an bütün kalbim doluydu; geçmiş bazı anılar ruhumun yüzüne çıkmak istiyordu, gözlerim yaşlanıyordu.</em></span>&#8216; lan göthe, seni de bi okuduk harbi iflahımızı sktin. &#8216;<em>lan bu werther aşık mı, değil mi, ibne mi, yoksa evrensel mevzularla mı yakmış kafayı?</em>&#8216; diye düşündüre düşündüre koca kitabı okuttun bize. çok naif, pek utangaç, kafası güzel ama ol lan aşık işte. bana baksana oğlum, dünyada bildiğim en güzel heyecan bu. aşığım ve o da bana aşık sanırım ki, taa nerden benimle biraz olsun birlikte olabilmek için geliyor. belki benimle olma çabası, benimle olmanın, onun kendisiyle olabilmesini sağladığındandır. kadınlar kendileriyle olabilmeyi, birinin yanındayken kendilerini dinleyebilecek kadar özgür olmayı severler değil mi donki şönt? olsun be oğlum, ne güzel bir hissiyat. patlat ordan bir &#8216;<em>beni böyle sev seveceksen</em>&#8216;, yaz bi tane hissiyat dökümü şiyar formunda, yat aşşa, mışıl uyku, dümdüz&#8230;&#8221;<br />
<span id="more-72"></span></p>
<p>kendi, kendime konuşmamın biteceği yoktu. zaten kendi kendime konuşmadığımda da kendimle neden konuşmadığımı düşündüğümden ve popüler psikolog ağzıyla aynada suratıma suratıma &#8220;<em>kendimizle daha çok konuşmalıyız belki de. belki de&#8230;</em>&#8221; diye seslendiğimden şizofreni benim için bir yaşam biçimiydi. oturdum şiyarımı yazdım, &#8220;<em>vay şöyle seviyoruz, gece saat iki falan</em>&#8221; temalı. bitti, acayip havalara girdim, dokunaklıydı, bunu mutlaka okumalıydı&#8230; gururlandım. lakin uykum yoktu, uyumaya çalışırsam, atatürk gibi, karanlıktan korkmam an meselesiydi. hem çağıracak yaverim de yoktu benim&#8230; zaten uzun süredir uyku benim için sızmaktan ibaret olmuştu. ya şarap, ya yorgunluk, bitkinlik. e şarabı da fondiplediğimize göre uyumanın tek çaresi bitap düşmekti. ancak şimdi uyuyabilirsem, erken kalkıp, tam olarak saat kaçta geleceği belli olmayan &#8220;o&#8221;nun (çünkü o zamanlar &#8217;sevgili&#8217; kelimesi benim şerh koyduğum kelimelerdendi) gelişine hazırlık yapabilir, sürprizlerimle onu mutlu edebilirdim.</p>
<p>odanın bahçeye açılan kapısına doğru yaklaştım. bir sigara yaktım, acaba kediler ne yapıyorlardı? dünyadaki varlıklarını bile umursamadığım &#8220;kedi&#8221; hayvanı, onun bir kedisinin olmasından olsa gerek, artık benim için incelenmeye değer canlılardandı. eğer kedilerin sosyal etkileşimlerini, insanla ilişkilerini, davranışlarını doğru çözümleyebilirsem, beni kedisini sevdiği kadar sevmesi garantiydi hocam: fair deal.</p>
<p>tam da kedileri incelerken o gerizekalı horoz tekrar bahçeye girdi. zaten bremen mızıkacıları&#8217;na ek olarak bir bilgisayar, birkaç film/kitap, posterler ve ben&#8217;den oluşan mabedimde bu horozun yeri büyüktü. o horozu kim bilir 50 kere kedilerden kurtardım. hatta bir keresinde onu kedilerden uzaklaştırmak için, bana maddi olarak çok şey ifade eden bozuk paralarımı ona fırlatarak, komşunun neredeyse 3 metre aşağıda olan bahçesine düşmesini sağlamış ve o gün güzel bir uyku çekmiştim. tabii ki uyandığımda horoz bir mucizeyi gerçekleştirip 3 metre uçtu mu nasıl yaptı bilmiyorum, tekrar, benim bahçeme gelmişti. çin malı, plastik boncuk atan desert eagle&#8217;ımla birkaç uyarı atışı yaptım. kediler kaçıştı, horoz saklandı. şimdilik yine kurtulmuştu. izmariti bahçeye atıp perdeyi kapattım. saatten haberim yoktu ama gerçekleştirmek istediklerim için çok geç olduğunu anlamıştım. acilen yorulmam gerekiyordu, uyuyabilmek için.</p>
<p>tamamen &#8220;o&#8221;nunla kırlarda koşuştuğumuzu, dünya tarihini tartıştığımızı, sinemadan çıktığımızı ve en neticesinde uyumak için boşalmam gerektiğini düşünerek gönülsüz bir 31 patlattım. ardından bir daha. ardından &#8220;bir daha&#8221;yı denerken dizlerimin bağı çözüldü, yatağa koştum. &#8220;içimden hiçbir kötülük geçmiyordu.&#8221; zaten cinselliğin &#8220;kötülük&#8221; olabilmesi yeterince dokunaklıydı. en azından hükmedebildiğim tarafımı susturdum ve diğer yarımla tartışmadı. böylece uyuyabildim.</p>
<p>istediği saatte uyanabilen ve hep çakı gibi olan bir babanın oğlu olarak biyolojik saatime güvenim tamdı ama horoz işi şansa bırakmadı. kendisini kurtardığımı anlamış olacak ki, üürüüüüüük&#8217;ler arasında yeniden doğdum. mevlana öyle diyorsa, o gün öyleydi harbiden. bugün çok acayip sevilecektim. bugün beni sevmek için taa nerelerden geliyordu. horoza göz kırptım ve soğuk duşa girdim. `ihlas elektrikli su ısıtıcı` bozulduğundan ve demlikle su ısıtmayı bekleyecek vaktim olmadığından, tek çare buydu. belki duş almak isterdi, &#8220;yok lan kesin ister&#8221;di, bugün bu işi de halletmeliydim. maaşımın yatmış olmasını, o zamana kadar bu kadar içten dilememiştim.</p>
<p>ardından sağlıklı bir şekilde başladığım günü, sağlıklı bir şekilde devam ettirmek için kahvaltı yapmaya karar verdim. tabii adet olduğu üzere, mutfağa gidince önce buzdolabının altından süzülen ve birikinti haline gelen suyu temizledim. onun burada olduğu sürece buzdolabının bu ayıbını örtmek için hepi topu üç kazağım olmasına rağmen, birini buzdolabının altına bir güzel sıkıştırdım. yün kazaktı. suyu emerdi. arada gider gizlice sıkar, tekrar geri koyardım. bu da çözüldü. şahane gidiyordum.</p>
<p>buzdolabında ışıl ışıl parlayan, arkadaşımın annesinin izmir&#8217;den gönderdiği halis muhlis ev yapımı salça adeta vitamin, mineral deposuydu. 5-6 gün önce aldığım sandviç ekmeklerinden nemden dolayı ıslananlarının nemli taraflarını kestim, küflenenlerin de küfünü tabii ki. dolaptaki en besleyici ikinci şey olan margarini bir ayin gibi usul usul geride kalan ekmeklere sürdüm. sonra üzerine bir güzel salça döşendim. üç tane ekmeğim vardı: margarinli, salçalı, kekikli; margarinli, salçalı, mayonezli ve margarinli, az salçalı, limon suyu+bol biberli. onları musluk suyuyla bir güzel yuttuktan sonra, artık hazırlıklara başlayacak enerjiye sahiptim. bu arada, iki tane beşlik su almanın hiç de fena bir fikir olmadığını düşündüm. alışık olmadığından musluk suyu, onun ağzının tadını kaçırabilirdi. beni kötü tanımasını istemezdim.</p>
<p>hemen içeri gidip &#8220;housework songs&#8221; kategorisinden bir playlist hazırladım ve odamı temizlemeye başladım. üçüncü şarkıdan sonra çok gayvari geldiğinden olsa gerek, özüme dönerek, birkaç gün mümkün mertebe gizlemem gerekeceği için, arabesk ruhumu beslemek adına, en damar parçaları, orhan ve ahmet kaya başta olmak üzere art arda sıraladım. tahminlerimden hızlıydım. odayı cillop gibi yapmış olmamı bırak, bu odanın dünyanın en anlamlı, en keyifli, en hüzünlü ve aşka en müsait oda olduğuna dair iddiaya girebilirdim.</p>
<p>dışarıdaki işlere başlamadan evvel bahçedeki kedilerin yoklamasını almak üzere cama yaklaştım. bahçemdeki kedileri görmesi lâzımdı. zira, kedilerle birlikte sürdürdüğüm bu özverili yaşam, onun kedi sevgisiyle birleşince bana sevgisi katmerlenecekti eminim. manzara rezildi. 5 tane kedi, ortaya aldıkları bir kediye, gündüz vakti sırayla tecavüz ediyorlardı. basbayağı, tamamen gerçekti bu. hayvanların seks yaşamının vahşiliği beni fena hırpaladı. kedilerden nefret ettim. &#8220;<em>bi de hayvan olacaksınız, bizden de betersiniz ulan</em>&#8221; diye kızdım. bunu, o bahçeye bakarken yaparlarsa, moralinin bozulması kaçınılmazdı. çin malı platik desert eagle&#8217;ımın plastik boncuklarını şarjöre yerleştirirken tek düşündüğüm, bu yürek dağlayan manzarayı onun görmemesi için, kedilere sağlam bir ders vermem gerektiğiydi. kaçmasınlar diye camı incecik aralayıp, o sırada tecavüzü gerçekleştirmekte olan sarı kediye iki tane salladım. mermi kediye değdiği anca duvara çapmış gibi yere düşüyor, sarı kedi &#8220;nooldu lan&#8221; bile demiyordu. çin malına yatırımın zafiyetinden bahseden aklımın öbür yarısına aldırmadan &#8220;<em>sktirin gidin, sktir lan, lassiktir&#8230; hoşt lan.</em>&#8221; diye bağırarak pencereyi 7-8 kere hızlı hızlı açıp kapattım. sesten ürküp kaçmışlardı. &#8220;inşallah o burdayken, bahçemde tekrar bir tecavüz vakası yaşanmaz yalabbi&#8221; diyerek camı sıkıca kapattım. giyindim ve dışarı çıktım.</p>
<p>çılgın kalabalığın ortasında üzerine spot tutulmuş &#8220;truman&#8221; gibi dolaşıyordum. ben bir başkaydım diğerlerinden. pozitif ırkçılık diye bir şeyi keşfediyor ve aşka inanmadıkları için sokaktaki herkesi küçümsüyordum. ben aşka inanmış, sonunda kazanmıştım ve en geç bu akşam acayip sevilecektim. bununla gurur duydum, özgüvenim tavan yapmıştı. hazırlık yapacak olmasam bunların arasına karışmazdım ya, neyse. acayip aşıktım ve dışarıda başıboş gezinen kadınlara göz ucuyla bile bakmıyordum. böylesine ulvi kabul ettiğim bir noktada durabildiğim için kendimi şövalye ilan ettim. demek, bana arada bir &#8220;şövalyem&#8221; demesi bundandı.</p>
<p>ilk evvela bankamatiğe gittim. hesabımda kapı gibi 375 milyonum beni bekliyordu. 150&#8217;siyle kredi kartını yatırıp kredi kartını kullanmaya başlayabildiğimde sınırsız param olacaktı ve herşeyi gerçekleştirebilecektim. garanti&#8217;nin &#8220;tek hesap&#8221; mevzusundan &#8220;-200&#8243;e düşme hakkım olduğundan, bir yere gidersek eğer nakit sıkıntısı da yaşamayacaktım. &#8220;<em>mayıs&#8217;ta nakit sıkıntısı</em>&#8221; isimli bir filme malzeme olmak istemezdim açıkçası herbırt.</p>
<p>bu arada gidip evin ve dış kapının anahtarlarından birer kopya yaptırdım. anahtarları ona verecektim. bu sayede belki de bir gün, biz sözleşmeden, gizlice gelip kapıyı açacak, içeri girecek, ben uyurken gelip bana sarılacak ve yalnız olmadığımı gösterecekti. bu, o ana kadarki hayatımın doruk noktası olurdu herhalde. &#8220;<em>insanı çarpan bir elektrik akımı gibi aşklarım da beni çarptı, onları yaşadım, hissettim, fakat görmeyi ya da düşünmeyi asla başaramadım.</em>” diyen proust&#8217;a harbiden üzülüyordum. bir zafer peker şarkısı romantizmiydi belki ama &#8220;bir sabah karşımda aşkı görmek istiyordum&#8221; ve zaten ondan başka bir şey düşünemiyordum. anahtar, bunun anahtarı olacaktı. buna tüm varlığımla inanıyordum.</p>
<p>diğer ufak tefek alışverişleri yaparken bir yandan da &#8220;bahçedeki kediler&#8221;i düşünüyordum. &#8220;kedilerin tecavüzü&#8221;nü kameraya çekip bu doğaüstü olayı insanlıkla paylaşmak istiyor, tecavüze uğrayan kedinin acısını paylaşıyordum. yolda bunu düşünürken &#8220;<em>hayvan alemi biğiğir hooooş, sarııı kedii amman, sarı kediii aman, deli-veranceğğ</em>&#8221; diye bir türkü tutturdum. deliverance&#8217;in aklıma gelmesiyle bünyemi saran insanlıktan tiksinme duygusu yerini, bu akşamdan itibaren, önümüzdeki beş günün safi saf, hep bi içten ve hayli ulvi sevilmeyi; ve tüm varlığını armağan derek sevmeyi yaşamanın tarihe, en azından kişisel olarak bildiğim tarihe, en önemli tarihi olay olarak yazılacağı düşüncesine bıraktığında markete girmiştim zaten.</p>
<p>marketofobimden dolayı marketlere girmekte zorlandığımdan, &#8220;endi market&#8221; beni en az geren marketti. sakindi, küçüktü, hem biraz öğrenci işiydi ve hem de alkol satıyordu. genelde oraya gidiyordum ama bu defa kaliteden şaşmayacağımdan dev tanşaş&#8217;ı gözüme kestirmiştim. buzdolabında hazır bulunup, her ihtiyacımızı karşılayacak tüm eksikleri aldım. &#8220;yalnızlık kalesi&#8221;ni evrenin en şahane aşk mabedine dönüştürecek her şey hazırdı; kokular, mumlar, sıvı el sabunu ve tabii sefil sarhoşluğunun bildiği bütün içkiler: tekel votka, iki şişe güzel marmara ve aristokrat imajından ödün vermemek adına paraya kıyıp bir şişe kavaklıdere. 250 lira falan tuttu. &#8220;<em>olsun lan çalışır öderiz</em>&#8221; dedi biri, öbür yarımdan desteği de almışken, verdim kredi kartını, tek çekimde ödedim. &#8220;<em>heyyyt. alışveriş yaptım lan ben marketten. aşkım için, markete bile girdim.</em>&#8221; hem benim, hem de öbür yarım için bir dönüm noktasıydı.</p>
<p>eve dönüşte pasajdaki elektrikçiye uğradım. şans yaverin yanındaydı yine. ikinci el, yeni bir elektrikli su ısıtıcıyı hemen takabilecekti elektrikçi. onunla birlikte eve geldik. banyodaki ihlas&#8217;ı bir çırpıda söktü ve işe girişti. kendi hariç tüm elektrikçileri aforoz ediyordu. evin tesisatınını beğenmemişti:</p>
<p>- abi bak burda 3,5 kablo kullanmış bu burayı dayandırmaz.<br />
- olsun abi, şofben alacağım zaten bu geçici.<br />
- abi bak, burdaki kablo telefon kablosu gibi bir şey, bu ihlas&#8217;ın termostatı yok, allah&#8217;tan yangın çıkmamış. hüüüamına koydumun adamı, üç kuruş kâr etmek için insanların canıyla oynuyorlar bunlar.<br />
- hüüüamınagoyin abi, ev sahibi kendi çekmiştir kabloyu, cimri gıcık bi herif.<br />
- he tanıyorum, hüseyin abinin evi bura, biliyorum ben ya, 25 senelik komşum benim.<br />
- ha işte evet abi iyi bi adam. işte onunla konuşup şofben taktırayım diyorum.<br />
- sen şeyap, ben montajını yaparım, dükkânın kartı var mı sende, gelmene gerek yok abi ararsın ben gelir takarım.<br />
- aliym abi kartı, o zaman ariym ben seni.<br />
- kart yok da yanımda, elimde iş var şimdi, bi kağat varsa yaz ikiyüzyirmi&#8230;<br />
- ha, dur usta alıym geliym bi dakka.</p>
<p>kağıt almaya giderken &#8220;kendini pazarlama konusunda amatör, özgüveni üstdüzey esnaf&#8221; konusunu ekşi sözlük&#8217;te irdelemem gerektiğini düşündüm. ama başlık bu olmamalıydı.</p>
<p>- abi prizde sorun var. ha, yaz abi ikiyüzyirmi vesaire vesaire&#8230;</p>
<p>&#8220;the one&#8221; elektrikçi abi prizle uğraşırken ben kılkuyruk ev sahibi sonradan ister diye 25 milyonluk ihlas ısıtıcıyı gözü rahatsız etmeyecek bir yere saklamaya gittim. salon çöplüktü zaten. salonda herhangi bir yere bırakabilirdim. ne de olsa salon benim yaşama alanıma dâhil değildi. ama benim odam; kral suiti olacaktı.</p>
<p>elektrikçi abi işini bitirdiğinde suyu test ettik. bu evde, sıcak su. dönüm noktası iki. medeniyetle tanışıyordum. duvardaki prizi sökmüş ve ellerime medeniyeti, ucu çıplak iki faz halinde teslim etmişti. onları duvardaki deliklere nasıl sokmam gerektiğini, artıyı eksiyi anlattı. duvardaki deliklere de kalemle artıyı eksiyi işaretledi. ters sokarsam çeşitli sorunlar olma ihtimalinin altını çizdikten sonra, taktığı aletin iki katı işçilik ücretini de alarak evden ayrıldı.</p>
<p>buzdolabını tıka basa temizledim. kendi dişlerimi bile bu kadar özenli temizlemiyordum. bende bu temizleme potansiyeli olduğu halde anneme evi temizlerken hiç bu kadar detaylı temizlik yaparak yardım etmediğimi anımsadım. onun buzdolabındaki pislikleri temizleyip, aynı böyle biriktirsem ve göstersem, benimle gurur duyar, dayanamaz ağlardı eminim. annemi fena özlemiştim. hayatımın annesizlik evresinin, karakterim üzerinde ödipal dönem veya anal evreden çok daha fazla etkili olacağı kesindi. &#8220;<em>sevilmek iyiydi, güzeldi ama karşılıksız sevilmek de apayrıydı lan.</em>&#8221; diyen ve benimle hep<em> lanlı lunlu</em> konuşan içimdeki ses annemi arayıp, onu biraz onu sesimle sevmemi öğütlese de artık farklı bir boyuta geçen bu bahçede sararan ataerkil duygulara yer yoktu. en azından bugünlük.</p>
<p>o, uçağa binmeden evvel, son telefon görüşmemizi yaptık. kıçıma sürat motoru takmam gerektiğini işaret eden görüşme saatini takiben yaklaşık dört saatim vardı. kısa bir süre, mutfağın apartmanın rögarına bakan penceresinin altındaki duvara yaslanıp &#8220;o&#8221;nun mükemmelliğine, aşkını sunuşuna, onsuz bir dünyanın tahammül edilemezliğine otobüsler kaldırdım. otobüsteki tüm yolcularla öpüp koklaşıp vedalaşarak otobüsten inmeye hazırlanırken zilin çalmasıyla hızla otobüsten inip kapıya koştum. gelen tomturbaz&#8217;dı. hemen mevzuuya girdi:</p>
<p>- nağber yakışıklı?<br />
- şu verdiğin motivasyon bugün en lazım olan şey biliyon mu?<br />
- hayırdır, neşeliyiz bugün?</p>
<p>salakça gülümsedim.</p>
<p>- salakça gülümsedin&#8230;</p>
<p>tekrar salakça gülümsedim. pis pis sırıtarak, ortamı kendine getirdi:</p>
<p>- he he&#8230; kovayı bi doldurabilir miyiz?<br />
- boşa koysam dolar mı dersin?<br />
- doldurup versen daha iyi, ben de alır giderim. daha şimdi burdan üç apartmana gideceğim, onlar bitinc&#8230;<br />
- hemmen geliyorum.</p>
<p>tomturbaz&#8217;ı içeri çağırıp sevincimi paylaşabilirdim. zira halimi, neşemi, bu kutsanmış halimi birinin bilmesi, görmesi lazımdı. &#8220;dünyada böyle bi aşk yok lan&#8221; diyen bir ses habire içimde bağırırken, benim buna inanmamam ve bunu dünyaya göstermek istemem kadar doğal bir şey yoktu herhalde. ama ihtiyacım olan herşeye sahip olduğumdan dolayı, tomturbaz&#8217;ı ve dâhi tüm insan ırkını sallamıştım. hızla kovayı doldurup teslim ettim ve &#8220;kolay gelsin, hadi görüşürüz cyrano&#8221; diyerek kapıyı kapattım.</p>
<p>son sürat odama gidip mumları yerleştirdim. &#8220;benim balonlarım vardı&#8221; diye düşünüp, balonları şişirdim ve odaya gelişigüzel dağıttım. ortalama ayda bir kez yorganını düzelttiğim yatağımın nevresimini değiştirip, annemin yeni evimin eve benzediğini sanarak verdiği, kendisi için kuşak kuşak, tepe bayır, paso hüzün ifade eden yatak örtüsünü hiç gerekmeyeceğini, üstelik zaten &#8220;o&#8221;nun da hiç gelmeyeceğini sanarak sakladığım yerden çıkardım. ütülüydü ve onu örttüğümde yatağımın bende çilehane olarak imgelenen görüntüsü, son derece modern, özenli, anlamlı bir hale bürünmüştü. odam bir başka olmuştu. yerleri sildim. halıfleksteki kılları tırnaklarımla topladım. sonsuza kadar sürebilirdi, topak topak kıl, tüy, yün; içerisinde cips parçaları, çekirdek kabukları, burun tatakları ve desert eagle mermileriyle birleşerek gittikçe büyüyordu. bu kadarının yeterli olduğuna karar verip biriken pisliği atmak üzere banyoya gittiğimde, ona &#8220;<em>seni bir daha görene kadar sakallarımı kesmeyeceğim</em>&#8221; diyerek kendimce bir kurusıkı şov biznısa giriştiğimden beri sakallarımın ne derece uzadığını fark ettim. kılların içinden iki tane göz bana bakıyordu. onu havaalanında karşılarken, ona beni ilk kez takım elbiseyle görme keyfini yaşatma süprizim bu kıllar yüzünden fiyaskoyla sonuçlanabilirdi. zira dâhil olduğu tarikattan son anda caymış ama duruşmaya çıkmadan önce tıraş olursa dikkat çekeceği için tıraş olmayıp, yine de hakime düzgün görünmek adına simgesel kıyafetini bırakıp takım elbise giymiş bir aczmendi gibi görünecektim. tırnak keseceğiyle permatiğin kenarındaki platikleri kesip, jileti istediğim keskinliğe getirerek sakalımı düzlemeye başladım. plastikleri keserken yanlışlıkla jiletin de ucundan bir parça kestiğim için şekli bozulan jilet yüzümde her kaydırışımda bir kesik atıyordu. sakallarımdan kanlar süzülüyordu. lâkin sakalı düzeltmeye o kadar odaklanmıştım ki kanlar umrumda değildi. tıraş bittiğinde işportacıdan tırnak makasıyla birlikte aldığım kan taşıyla kanayan yaralarımı dağladım. yakıyordu. suratıma kolanya sürdüm, fön makinesiyle kanımı kuruttum. dışarı çıkmam gerekiyordu ama yüzümü de evde bırakmak zorundaydım.<br />
dışarı çıkacak halde değildi. yaraları örtsün diye pudrayla bir şeyler denedim. kapağı bozuk olduğu için pudra olduğu gibi, en fiyakalı pijamama döküldü ve artık herşey bembeyazdı. eğer orada halam olsaydı, yere pudra dökülmesiyle ilgili mutlaka olumlu bir şey söylerdi: &#8220;ansızın en güzel pijamaya pudra dökülmesi, aşk hamuruyla yoğurulacağına işarettir&#8221;, &#8220;sakaldan süzülüp yeri kaplayan beyaz pudraya damlayan kan hem hoş bir görüntü oluşturur hem de dudaktan öpüleceğine delalettir&#8221; derdi mesela. buna çok ihtiyacım vardı. ya da  &#8220;oğlum ziytin çekirdaanı yutma südüklüğüne daş durur&#8221; diyebilirdi. bunu ihtiyacım olsun veya olmasın sürekli söylüyordu zaten. en önemli sözüydü benim için sarf ettiği.</p>
<p>herşeyi temizledim, pijamayla bayağı uğraştım. fiyakalı takım elbiseleri çektim. yüzüm biraz kesik olsa da, yılan gibiydim lan. &#8220;yılan gibisin lan&#8221; dedi. &#8220;sen mi ben mi?&#8221; diye sordum. ikimiz kafa kafaya verip &#8220;aslansın, kaplansın, kralsın, yakışıklısın, yürü be&#8221; gazlarıyla özgüveni üst seviyelere çektik. hemen köşedeki çiçekçiye koştum. oradan çeşit çeşit çiçekler aldım, geldim, odama giden yolu efsanevi bir biçimde dekore ettim. evvelce aldığım hediyeleri dar odanın ancak benim bilebileceğim gizemli yerlerine sakladım. ben yokken eve biri gelir, içkileri lüpletir diye, içkileri de odaya transfer ettim. yola çıkmak için hayli gecikmiştim ve nakit tükenmişti. taksiden başka çarem yoktu havaalanına yetişmek için. takım elbisenin verdiği beyefendiliği bir kenara bırakıp, 6-7 taksiyle pazarlık yaptım. sonunda biriyle anlaşıp havaalanına gittim.</p>
<p>beklerken yaşadığım heyecanın bir benzerinin daha bir ömürde olabileceğini sanmıyorum. tam da saf aşkı kucaklayacak olmanın yarattığı aura beni transandantal bir yolculuğa çıkarmışken, kapı açıldı ve etraftaki herkes, herşey dondu. sadece biz hareket ediyorduk koca havaalanında. bir çocuğun donmakta zorlandığını görüp ona izin verdim hareket etmesi için. arka planda, neşeli, başıboş bir çocuk, dramatik altyapıyı kuvvetlendirmişti. geldi, koştu, koştum, koştuk, güm diye çarpışarak sarıldık. burada alkış lâzımdı aslında ama o anın bizim olmasını istediğim için, diğerlerini aktivasyon key&#8217;lerini girmeyip, onları biraz daha donmuş durumda bekletmeyi yeğledim. bu ara çocuğu da dondurdum. çünkü onu dudağından öpmek için içimde artık karşı koyamadığım bir istek vardı, bu olacaktı, demek ki böyle oluyordu, demek ki, o öpücük, kendiliğinden oluyor ve olmasını hiçkimse engelleyemiyordu. bizim oralarda dudaktan öpüşmek, televizyon filminde olsa bile, gözlerimizi ellerimizle kapatmamızı gerektiren, ayıp bir şeydi. arkaplandaki çocuk, daha üç yaşında bu travmayı kaldıramazdı.</p>
<p>tekrar taksiyle eve dönerken, kutlu aşkın, kudretli bir sihirbaz gibi dünyayı yok edişine şahit oldum. bizden başka kimse yaşamıyordu dünyada, haberim yoktu. onun için de böyle olduğunu hissedebiliyor; bana sığınışıyla, kollarımın altına girişiyle, ona kanat gerişimle romantizm denen şey yeniden tanımlanıyordu. ara ara &#8220;of&#8221; çeken taksicinin varlığını hissettirişiyle, şoför kardeşimizin de, bize &#8220;ulan ne aşkmış bu be!&#8221; dercesine baktığını idrak edebiliyorduk. dikiz aynasından kendime baktım. takım elbise ve bu sakal hayatımdaki en rezil halimdi.</p>
<p>mutluluğun tüm inanç olasılıklarını yok ettiği, aşkın, &#8220;<em>aslında neye inanmalıyım?</em>&#8220;ın cevabını verdiği bir gece sonunda, ben, onun bana ta oralardan getirdiği, hayatımda ilk kez içtiğim &#8220;yeni&#8221; içkileri onunla içmiş olmaktan dolayı bayağı huzurluydum. beni ahmet kaya ve orhan gencebay dinlerken sevdi. uykusu geldi. onu uyuttum. adını duymuş olmama rağmen o gece ilk kez içtiğim martini&#8217;nin bundan sonrasında bizim için bambaşka bir anlamı olacaktı. bir şişe martiniyi onu uykusunda severken içtim. ara sıra, uzaktan gelen bir sevgiliyi beklemenin, belki de yakında olan bir sevgili ile daima birlikte olmaktan çok daha aşk dolu, çok daha yüce bir duygu olduğunu düşündüm. uyandığında, bana bu &#8220;bekleme&#8221; sürecinin, aşkı bekleme süreci olduğunu ve ara sıra yaşanması gerektiğini ama aynı zamanda, aşık olduğun insanla birlikte olmanın asıl huzur, asıl mutluluk, asıl anlam, asıl varlık olduğunu öğretti.</p>
<p>bahçede erik yedik.</p>
<p>o gittiği gün ben de işe gittim ve döndüğümde tecavüze maruz kalan kedi, camdan odama girip, yatağımın altına yavrulamıştı.</p>
<p>yavru kedileri dışarı çıkarıp, yatağın altını temizlemiştim; arabesk bir playlist&#8217;le arta kalan şarapları bitirmeye çalışırken saate baktım. saat daha 10 buçuktu ve bir şekilde sızmazsam, yatağa girip uyumaya çalışmak işkence olabilirdi. saatlerce hayal kurdum. saat daha 10 buçuğu bir geçiyordu ve onu en erken altı ay sonra tekrar görebilecektim. aradım. anlattım.</p>
<p>sızdım.</p>
<p>uyandığımda saçımı okşuyordu.</p>
<p><strong>Umut Taydaş </strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/ask-hikayeleri/uzaktan-gelen-sevgiliyi-beklemek.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Beni Seven Bana Gelsin ya da Ben Kendimden Gideyim</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/spekulatif-kurgu-hikayeleri/beni-seven-bana-gelsin-ya-da-ben-kendimden-gideyim.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=beni-seven-bana-gelsin-ya-da-ben-kendimden-gideyim</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/spekulatif-kurgu-hikayeleri/beni-seven-bana-gelsin-ya-da-ben-kendimden-gideyim.htm#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 13 Feb 2010 15:04:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Klasik Öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[Otobiyografik]]></category>
		<category><![CDATA[Spekülatif Kurgu Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Trajik Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[bunalım hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[gerçek hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[gergin hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[güzel hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[hayat hikayesi]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye paylaş]]></category>
		<category><![CDATA[otobiyografik hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[umut taydaş hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[umut taydaş hikayeleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=19</guid>
		<description><![CDATA[Umut Taydaş
ziyadesiyle kişiler &#8220;kendilerine gelinmesini&#8221; pek sever, önemserler. gerçekten de önemli bir ihsas, değerli bir hissiyat, memnun edici bir oluştur bir insan için &#8220;kendisine gelinmesi&#8221;.  kişi kendini aziz hisseder, kendisine kıymet verildiğini düşünür. hele hele &#8220;misafir seven&#8221; bir kişisyse söz konusu, memnuniyetin ve doğal olarak egonun eriştiği hazzın daha yoğunlaşması mümkündür.
peki &#8220;beni seven bana gelsin&#8221; [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><span style="color: #808080;">Umut Taydaş</span></h2>
<p><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/depression.jpg" rel="lightbox[71]"><img class="alignright size-medium wp-image-459" style="border: 5px solid black;" title="depression" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/depression-300x235.jpg" alt="" width="300" height="235" /></a>ziyadesiyle kişiler &#8220;kendilerine gelinmesini&#8221; pek sever, önemserler. gerçekten de önemli bir ihsas, değerli bir hissiyat, memnun edici bir oluştur bir insan için &#8220;kendisine gelinmesi&#8221;.  kişi kendini aziz hisseder, kendisine kıymet verildiğini düşünür. hele hele &#8220;misafir seven&#8221; bir kişisyse söz konusu, memnuniyetin ve doğal olarak egonun eriştiği hazzın daha yoğunlaşması mümkündür.</p>
<p>peki &#8220;beni seven bana gelsin&#8221; doğru bir arzu ve bekleyiş midir? eğer herkes kendisine gelinmesini isterse, kimse kimseye yaklaşamaz gibi olur sonra. bunun böyle olmaması için, birilerinin kendilerinden vazgeçip, egolarını ve &#8220;kendilerine gelinmesi&#8221; dolayısıyla erişecekleri hazzı bir yana bırakıp, sevdiklerine gitmeleri gerekli.</p>
<p>kendinden vazgeçip sevdiklerine gitmek mi, oturup sevenlerinin gelmesini beklemek mi asıl saadet, olgun olanın seçeceği, onguna eriştiren hangisi?</p>
<p>derken kapı çaldı:<br />
<span id="more-71"></span></p>
<p>kapıyı çalan tomturbaz&#8217;dı ve acele etmeme gerek yoktu. yataktan zeybek ağırlığında kalktım. sabahın 9&#8242;u daha bitmeden, evde olduğumu tahmin ederek eve gelebilecek, kapıyı çalacak, benim &#8220;karşılamayı bilmez&#8221;liğimle sabahın 9&#8242;u bitmeden baş etmeyi göze alabilecek ve maalesef beni merak edip, belki özleyip, kapıma dayanabilecek tek insan tomturbaz&#8217;dı. bu günleri de görebileceğimi hiç tahmin etmezdim, tahmin edebilseydim belki bir çaresini arardım. uzun zamandır tomturbaz&#8217;dan başka arayıp soranım yok, alışmış olmalıydım. alışamadım. &#8220;bana gelinmesini&#8221;, yaşadığımı hissetmem için, arada bir yaşamam lâzım sanki. kendimi buna çok fena bağlamışım. &#8220;bana gelinmesini&#8221; çok sevmişim ve demek ki ihtiyacım da varmış. birden &#8220;gelinmez&#8221; kalınca, gerçekten bir evin bir insanı boğabileceğini, evden çıkıp da dışarılara kaçarsan, işte o dışardaki yalnızlığın boğmaktan beter, katiyyetle ruha tecavüz olduğunu tatbik ederek öğrenmiş oldum. biliyorum, &#8220;bana gelindiği gibi&#8221; kimseye gelinmemiştir. ya da sadece bana öyle gelmiştir. öylece gelmişlerdir. bu &#8220;gelinmeler&#8221;in doruğunda bir şevki tattığım için, artık hiç &#8220;gelinmez&#8221; olmanın yapabileceği tahribatı siz düşünün. &#8220;<em>ne de güzel gelirdin&#8230; gelir, olduğum yerden beni kımıldatmadan, beni alır, gidilebilecek en güzel yerlere götürürdün. o güzel yerlerden aslında hiç birine götürmeden ve hiç birinden diğerine götürmeden, hepsinde birden kalıvermemi sağlar, en güzel dünyam olurdun&#8230;.</em>&#8221; türk sanat müziği şarkısı olur mu bundan? ahmet özhan belki yapabillirdi. zil tekrar çaldı&#8230; tomturbaz.</p>
<p>&#8220;kafaya çok takıyorum herhalde&#8221; diye düşündüm, ama aslında bunları düşünürken terliklerimi aradığımı farkettim. öyleyse fazla düşünmüyor, terliklerimi ararken fırsattan istifade hem de düşünüyordum. düşündüğüm şeyler bir şeylere çare miydi peki? olsun ya da olmasın, bir düşünmek&#8217;in illa da çare olması gerekmiyor. &#8220;bin tane düşünürsün, bir tane bulursun&#8221; gibi kabullenmek ilâzım. düşündüğün kadar büyürsün. gerçi düşünme evrenin, senin entelektüel birikiminle alakâlıdır. lakin düşünmeden, birikime ihtiyacın olup olmadığını bile anlayamazsın. dolayısıyla düşünmek, ya da üşenmeyip gidip kapıyı açmak gerekli.</p>
<p>kapıyı açtım. görünende kimse yok. yoksa aklımın oyunu muydu bu? &#8220;bana gelindiğini&#8221; görmemek için &#8220;kimse yok&#8221; gibi mi görüyordum. bunu başkalarına da yaptım mı acaba? yaptıysam çok kırmışımdır kırılabilecek kim varsa.</p>
<p><em>- kimse var mı?</em></p>
<p>&#8216;kimse yok!&#8217;. var mı yoksa? yani yok da bir var değil midir? bu durum için de gerekli olduğunu varsayayım. acaba neden, &#8220;bana gelindiğini&#8221; görmek istemiyor olabilrim? çünkü korkuyor olabilirim. benim de onlara bana geldikleri gibi gelip gelmeyeceğimi bilmiyor, belki öğrenemiyorumdur, ondan. ben onlara gittiğimde, onlara nasıl gelirim? belki hissedemiyorum, hissetmeyle ilgili bir sorunum olabilir. anlatamazlar mı? illa ki benim mi hissetmem, uzaktan anlamam gerekli? her gittiğimde, &#8220;iyi ki geldin, çok mutlu oldum&#8221; diyemezler mi? sarıldıklarında anlamam gerekli, ama ya korkuyorsam?</p>
<p><em>- alooooo</em></p>
<p>bu defa ses geldi:</p>
<p><em>- yettim, yetiştim, dur celallenme. </em></p>
<p><em>- tomturbaz?</em></p>
<p><em>- oğlim, bu saatte sana benden başka kim gelir?</em></p>
<p><em>- &#8220;dinsizin hakkından imansız gelir*&#8221; &#8220;davulun sesi uzaktan hoş gelir*&#8221;, &#8220;belki şehre bir film gelir*&#8221; gerisi &#8220;hayal meyal gelir*&#8221;&#8230;</em></p>
<p><em>- nek&#8217;kader komigsin. nek&#8217;kadar ağlenceli.</em></p>
<p><em>- hoşgeldin.</em></p>
<p><em>- sağol. çok yoruldum. çok yamuldum.</em></p>
<p><em>- olur.</em></p>
<p><em>- ver bakalım malı.</em></p>
<p><em>- tertemiz. burda. senden başlıyorum.</em></p>
<p><em>- ilk bana geldiğin ve dibindeki pisliği bana vermediğin için teşekkürler.</em></p>
<p><em>- dur ama saçma oldu.</em></p>
<p><em>- niye yahu&#8230; önce ben&#8230;</em></p>
<p><em>- olmaz, yorgunluk kafama vurdu, sabah da yumırtayı çok yemişim, afallamışım. önce yukarı çıkmam lâzım.</em></p>
<p><em>- bir gün hepimiz yukarı çıkacağız, bu kadar acele etme, canın bedenindeyken yaşamaya bak.</em></p>
<p><em>- ay çok komig.</em></p>
<p><em>- ver malı geri.</em></p>
<p><em>- vermem. önce ben&#8230;</em></p>
<p><em>- oğlim laftan anlasana, geleceğim tekrar sana.</em></p>
<p><em>- dibindeki pisliği getirirsin bana.</em></p>
<p><em>- ver şunu, hadi gülüm. hadi&#8230;<br />
</em><br />
verdim&#8230; dibindeki pisliği kesin bana getirecekti. şimdi gidip en üst kattan su alacak önce, kovaya dolduracak, merdivenleri silecek, bana getirdiğinde kovanın dibinde bir dolu çamur, pislik olacak. apartmanı yıkasın diye, tomturbaz&#8217;a su vereceğim zaman kovayı bana verdiğinde, dibinde birikmiş olan bu pisliği nereye dökeceğimi şaşırıyorum. klozete dökünce, çok kötü görünüyor. sağa sola sıçrıyor dökerken, banyo berbat oluıyor.</p>
<p>gittiğine göre, en alt katı silmeye geldiğinde tekrar benim zilimi çalacaktı. demek ki bu gün, iki kere &#8220;gelen&#8221;im olacaktı ve daha fazla konuşabilecektim bir insanla, bir günde. aslında belli etmiyordum, belki belliydi, yine de tomturbaz&#8217;ın gelmesi çok önemliydi. çünkü evin kapısı ve zili vardı, zili kendim için çalıp, kapıyı kendime açmaktan bıkmıştım artık. işin kötüsü bunu kendime de belli etmiyordum. bu hep sorunum oluyor. bir şeyi anlıyorum, biliyorum ama kendime belli etmiyorum. birisi beni seviyor, birisi dostum oluyor, birileri beni arıyor, birisi bana çok geldi, geliyor ama ben bunu kendime belli etmiyorum. çünkü korkuyorum. bunları bilirsem bunlara alışırım. alıştığımda kaybedersem ve yalnız kalırsam diye korkuyorum&#8230; bu paradoksun üstesinden gelebilecek ve bana yardım edebilecek birisi umarım vardır. &#8220;yardım istemiyorum.&#8221; tomturbaz ikinci kez geldikten sonra, bir günde üçüncü kez gelmeyeceğini bildiğim için rahatlayacaktım. yani yalnız kaldığımı bilip, oturup, rutin üzülme ritüelimi yaşabilecektim. bu bir ayin gibidir. yalnız kaldığınıza inanır buna şartlanır ve o saatten sonra bir dahaki kımıldamanızın şart olduğu zamana kadar kımıldamaz, üzülürsünüz. buna başladınız mı bir daha bölünemez. yani şimdi ben içeri gidip, bu ayine başlasam, ikinci kez tomturbaz geldiğinde ona kapıyı açmayacağım ya da açsam bile yüzüne bakmayacağım, konuşmayacağım. o yüzden onun ikinci gelişine kadar, bana iyi geliyormuş olduğunu sandığım bir şeyler yaparak vakit geçirmem gerekliydi.</p>
<p>ben, bu gibi durumların ilacı olarak hep televizyonu veya futbolu kullanmışımdır. ikisi de bir nevi afyon. eskiden kitap okurdum. kitap ağır geliyordu, düşünmem gereken şeyler artıyor, evren genişliyordu o zaman, ve ben yalnız başıma büyük bir evrende çok perişan olurdum. okumayı bıraktım. &#8220;oturup habire televizyon izle öyleyse&#8230;&#8221; demek kolay, televizyonun bir sorunu var. günde yalnızca bir saat çalışıyor. sonra 23 saat dinlenmesi gerekiyor. o yüzden bu süreyi çok verimli kullanmalı, ikmal molası veren makinistler gibi, mola olarak ya da çölde su gibi kullanarak, bu &#8220;ilaç&#8221;tan maksimum faydayı sağlamalıyım. hali hazırda futbol da olmadığına göre, tek çarem televizyon. dilerim tomturbaz geç kalmaz. gelmesi 1 saat sürerse, bütün günü yalnızlıkta geçirebilirim.</p>
<p>yüzümü yıkadım. bundan çok hoşlandım. yatağımı düzledim, bu da güzeldi. odamı topladım. daha ne olsun. aslına bakarsan iyi vakit geçirmeyi sağlayacak bir sürü îhtimal vardı. sanırım bunların hepsini yalnız yapmaktan sıkılmıştım ben. koşup televizyonu açtım. ve futbol vardı. sabahın 9&#8242;u bitmeden üstelik. belki 9 bitmişti. farketmez. futbol bana neden iyi gelsin ki? ya da şöyle soranlar hep oldu &#8220;<em>futbolda ne var ki?</em>&#8220;. sormak kolay, ama şöyle demeye çalışayım. yalnız yaşıyorsan, yalnız kalıyorsan ve kalmalar çok ağır geliyorsa, düşüncede yalnızsan, bir şeylerin sana mutlaka &#8220;hisler&#8221; yaşatması gerekli. üzülmen, sevinmen, öfkelenmen, şaşırman, heyecanlanman, vakit geçirmen, takip etmen, tutunman, bir şeylere göre planlar yapman, bir şeylere alıştırman gerekli kendini. çünkü bunlar senin doğal ihiyacın. ben aradıklarımı futbolda bulmayı seçtim. futbolda buldum demiyorum ama bulmayı seçtim. bunun sebebini de düşünecek olursam tomturbaz gelir. acaba televizyonu kapatıp düşünsem mi? hayır. futbolu izlemek daha iyi. belki bir serbest vuruş olur, tam benim dediğim yere gönderir topu ya da tam benim vereceğim gibi bir pas verir. ya da bir gol olur, sevinirler&#8230; onların sevinmesi beni en çok mutlu eden. her insan sevinişinde onun yüzünü, onun hallerini, onun mutluluğunu görüyorum çünkü. kendime biraz daha dokunursam ağlayacağım. o yüzden sesi biraz daha açtım.</p>
<p>&#8220;<em>metin&#8230; oynuyor prekazi&#8217;ye&#8230; prekazi şık bir çalımla geçti, arkasına baktı, ilerliyor. sağdan koşan savaş, savaş bugün çok boş alan buldu, savaş&#8217;a oynamadı, prekazi ilerliyor. önünde goldbaek, onu da geçti, top açıldı&#8230; prekazi koşuyooor, yetişiyor. içerde tanju ve uğur var, prekazi ortalıyooor ve gooooooool. tanju attı. tanjuuu. kral attı&#8230;.</em>&#8221;</p>
<p>ulan ne gol be, üç yüz kere seyrederim. ama göstermezler. kuşları öldürüyorlar. kafeslere tıkıp tıkıp öldürüyorlar. bir ayda iki tane ölü muhabbet kuşu gördüm, ellerimde öldüler. arkadaşım gibiydi ikisi de. ben koymadım kafese onları, yalvararak öldüler. muhabbet kuşu kafesin dışında nasıl yaşar istanbul&#8217;da. ben bile yaşayabiliyorum belki, onlar da yaşar kim bilir? kuşları öldürüyorlar. az önce &#8220;tanju attı diyordum&#8221; &#8220;tanjuuu, tanjuuuu, tomturbaaaz&#8221;. kuşları öldürüyorlar değil, zil çalıyor hayvan kafa. tomturbaz ne dese haklı.</p>
<p>tek terlik koşup kapıyı açtım.</p>
<p><em>- biravo. tebrik ediyorum</em></p>
<p><em>- duymadım ya. televizyonun sesi&#8230;</em></p>
<p><em>- çok biravo sana. kış ulan, dondum kapıda.</em></p>
<p><em>- kusura bakma. ver aleti hemen doldurayım.</em></p>
<p><em>- buyur.</em></p>
<p><em>- al işte dibi pis. bunu diyorum işte.</em></p>
<p><em>- senin pisliğin, senin kapının önünü sildim.</em></p>
<p><em>- sensin pis.</em></p>
<p><em>- get, kafana vururum viledayı.</em></p>
<p><em>- eki eki&#8230;kah kah.</em></p>
<p><em>- bekliyürüm beyefendı.</em></p>
<p>aldım kovayı banyoya gittim. dibi pis. bu defa bir değişiklik yapmak istedi canım sonra. kovayı banyonun orta yerine boşalttım. suyun altına koydum. haydaa. televizyon açık kaldı. hemen gidip kapatmalıydım ki koştum kapattım, terliğimin tekini de buldum o sırada. oh, rahatladım. kovayı banyonun ortasına boşalttım ki, banyo berbat olsun, bana iş çıksın, zorunlu olarak banyoyu temizleyebileyim. mis gibi kokular olsun, hijyenikten sevinç olayım. annelerde var mı acaba bu, kadınlarda ya da? banyo temizliği yapanlar daha çok kadınlar olduğu için yani. her neyse bende var. banyoyu temizlediğimde her yer pırıl mırıl, misk gibi okuyor oluyor gibi oluyorsun ya lavaboyu falan, iç ferahlatıcı bir mevzu. derken doldu kova. kucakladım götürdüm. tamturbaz&#8217;a verdim.</p>
<p><em>- eline sağlık. sağol.</em></p>
<p><em>- recederim. her zaman.</em></p>
<p><em>- 5 milyon da merdiven parası topluyoruz.</em></p>
<p><em>- merdiven mi yaptırıyoruz?</em></p>
<p><em>- temizliğinin parası.</em></p>
<p><em>- artist miyiz bugün biraz?</em></p>
<p><em>- dondum diyorum, dışarı çok soğuk.</em></p>
<p><em>- öyle hakkatten.</em></p>
<p><em>- ev sıcaktır.</em></p>
<p><em>- fena değil idare ediyoruz.</em></p>
<p><em>- iyi öyleyse bari. 5 milyon var mı şimdi, yok mu?</em></p>
<p><em>- hah. dur getireyim bir dakika.</em></p>
<p>tamturbaz çok üşümüştü demek ki. ayakları su içinde akşama kadar. içeri gelesi, dinlenesi vardı biraz. &#8220;içeri gel&#8221; dese miydim? ama deseydim de, yalnız kalamazdım o zaman. o, ikinci kez kapıyı çalmıştı ve gittiğinde ben yalnız kalacaktım tamamen. aslında hiç istemiyordum yalnız kalmayı ama eninde sonunda yalnız kalacaktım. yalnız kalmaktan korkuyordum ve bu yüzden yalnız kalmayı seçiyordum. lanet olsun, birisi yardım etmeli. tamturbaz mıydı acaba yardım edecek olan? belki ilahi güçler göndermişti onu? yok yok, benim yalnız kalmam gerekliydi. pantolunumun cebine aceleyle daldırdım elimi. oh, hali hazırda 5 milyon. yani altı-üstü muhabbeti olmayacak. parayı alacak ve gidecek tomturbaz. tomturbaz gidecek oh. ama bir yandan da tomturbaz gidecek ve konuşacak hiç kimse kalmayacak of. televizyonun da 40 dakikası falan kalmıştır.</p>
<p>parayı uzattım:</p>
<p><em>- sağol.</em></p>
<p><em>- rica ederim tomturbaz.</em></p>
<p><em>- ay çok kibarsinız. çok naziksiniz yav.</em></p>
<p><em>- lisede ekskrim yaptım ben.</em></p>
<p><em>- bu göbeknen mi? ekiskrim mi? oy oy oy.</em></p>
<p><em>- bu kardeş göbek oğlum, yalnızlık göbeği, dost göbek, depresyon göbeği, sen ne anlarsın?</em></p>
<p><em>- tembel göbeği.</em></p>
<p><em>- kardeşim lan o benim, arkadaşım.</em></p>
<p><em>- uzatma arkadaşım, işim var.</em></p>
<p><em>- tamam, haydi kolay gelsin.</em></p>
<p><em>- sağol. haydi eyvallah.</em></p>
<p>kapattım kapıyı. televizyonun 40 dakikalık dostluk ömrü vardı, yalnız kalmıştım ve banyo pislik içindeydi.</p>
<p>gidip yattım.</p>
<p>tek çaremin sen olduğunu düşündüm yatarken. sen yalnızlığımı anlıyor, sarıyor sarmalıyor, beni her yerlere götürüyor, yanından ayırmıyordun. bir yalnızın &#8220;sen&#8221;&#8216;den başka arayacak kimi olurdu ki ve &#8220;sen&#8221;&#8216;ler yalnızları hiç yalnız bırakmazdı&#8230; uyanınca, &#8220;sen&#8221;i arayacaktım&#8230;<br />
&#8230;<br />
..<br />
.</p>
<p>Umut Taydaş<br />
09.01.2004<br />
(<a href="http://www.eksisozluk.com">ekşi sözlük</a>&#8216;ten alınmıştır)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/spekulatif-kurgu-hikayeleri/beni-seven-bana-gelsin-ya-da-ben-kendimden-gideyim.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Pintihar (Son ya da Bitmeyiş)</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/romantik-hikayeler/pintihar-son-ya-da-bitmeyis.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=pintihar-son-ya-da-bitmeyis</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/romantik-hikayeler/pintihar-son-ya-da-bitmeyis.htm#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 12 Feb 2010 13:19:13 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Otobiyografik]]></category>
		<category><![CDATA[Romantik Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[armağan altay hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[armağan altay oku]]></category>
		<category><![CDATA[armağan altay öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[öykü oku]]></category>
		<category><![CDATA[öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[türk öyküleri]]></category>
		<category><![CDATA[yeni öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[yeni türk öyküleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=206</guid>
		<description><![CDATA[Armağan Altay
“Canım yanıyor ama önemli  değil!&#8221;
Hiçbir şey istemiyorum.
Varoluş sebebimiz de bir istek değil mi? Nedir peki? Uğrunda  mistisizme kafa patlattığımız, soru sorma güdüsü olan felsefeye dalıp  dalıp çıktığımızı sandığımız bu gaye, bu oluş, bu kılış nedir? Cevap  yok, değil mi? Çünkü insan aklı ermez. O aklın erdiği yerlerde de sadece  [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/3297040034_4b0cae96a2.jpg" rel="lightbox[206]"><img class="alignright size-medium wp-image-353" style="border: 4px solid black;" title="3297040034_4b0cae96a2" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/3297040034_4b0cae96a2-300x213.jpg" alt="" width="300" height="213" /></a><span style="color: #808080;">Armağan Altay</span></h2>
<p>“Canım yanıyor ama önemli  değil!&#8221;<br />
Hiçbir şey istemiyorum.<br />
Varoluş sebebimiz de bir istek değil mi? Nedir peki? Uğrunda  mistisizme kafa patlattığımız, soru sorma güdüsü olan felsefeye dalıp  dalıp çıktığımızı sandığımız bu gaye, bu oluş, bu kılış nedir? Cevap  yok, değil mi? Çünkü insan aklı ermez. O aklın erdiği yerlerde de sadece  yalanlar, hayaller ve beden var. Başkası tarafından içine sokulduğunuz,  layık kılındığınız beden. Evet, öyle olmalı. İyimser bakışlar çoğu  yerde, arada bana da rastlamıyor değiller. &#8220;Sevmek&#8221; diyor bu bakışlar.  &#8220;Sevgi.&#8221; Oysa düşünebilen insan için sevgi yoktur. İnsan için sevgi, bir  yaydan çıkıp saplanmaya benzer. Oysa ok bir yere varmaz, yay da hiç var  olmamıştır; insan ya sevmeyi ya da &#8220;seven kendisi&#8221;ni sever. Gerisini  isteyen bedendir. Hani şu kirlenince çıkarıp atamadığımız, &#8220;ölü  temizleme&#8221;ye vermeniz gereken malum elbise.</p>
<p>Hiçbir şey istemiyorum. Elbiseyi de, kendimi de.<br />
Kendimi istemiyorum. Dünyayı, insanları değil, kendimi.<br />
<span id="more-206"></span></p>
<p>- Elindeki kalın urganı ilmek yapıyordu. Fazla titremeden,  terlemeden. Çok zor bir aşamayı geçmek gerekiyordu hâlâ. Uykusuz  geceler, düşünce acısı, çaresizlik; bunların hiçbiri bu aşamayı aşmak  için yeterli değildi. Cesaret de değildi bu. Hiç değildi.</p>
<p>Tepesindeki lambanın çok uzaklardan gelen zırıltısını  duydu. Masasını gördü. Gözünün ucu hâlâ odasındaki nesneleri görmek  istiyordu; bağlı bulunduğu bedeni gerçeklere tutundurmak için. Sanki.  Oturduğu sandalyenin ayağı titriyordu, korkudan. Belki. Defalarca  üzerinde uykulara dalıp yersiz kaygılarını bilinçsizliğe geçici olarak  sarkıttığı yatağın, arkasından ona çekingen bir ağızla &#8220;Yapma, hadi, gel  uyu&#8221; deyişini duyumsuyordu. Duvarların da bir rengi vardı, yeni fark  ediyordu. Şampanya mı? Ne?</p>
<p>O an, artık izlerin güçsüzleştiği belliydi. Aklının yarattığı  saldırılardan yine aklı koruyordu insanı. Savunma ve saldırı  mekanizmaları aynıydı. &#8220;Sorunlar sende çözülür&#8221; mantığının bir başka  varyantı. &#8220;Sorunlar sende düğümlenir.&#8221; Belki de çok fazla abartıyorsun.  Bunda kendini öldürecek ne var? Alt tarafı maddi problemler. Yan tarafı  insanların kokuşmuşluğu, öbür tarafta asalak Pollyanna&#8217;lar. Ortada  sıçan.&#8221;</p>
<p>Susmuştu bu cümleler.<br />
&#8220;Sana verilmiş bir emanettir ömür. Onu istediğin zaman  bitiremez, yok edemezsin. Canını veren, alır.&#8221;</p>
<p>Bunlar hâlâ konuşuyordu, ama inandırıcılıkları yoktu.  Neden? Çünkü ortada bir hayat sözleşmesi de yoktu, salt haybeye bir  belirsizlik. Kontratı olmayan, imzasını görmeyen bir kiracının, sürüyle  &#8220;sınanma&#8221; adı altında &#8220;kandırmaca&#8221; bedeller ödeyip de, evden istediği  zaman çıkmaya hakkının olduğunu düşünmemesini kimse bekleyemezdi. İnanç  mı? Özgürdük hani?<br />
&#8220;İntihar edersen, yanarsın. Sonsuza dek.&#8221; -</p>
<p>Hiçbir şey istemiyorum. Bitti. O kadar.</p>
<p>Sakinim. Belki hiç olmadığım kadar. Yetenekli ve zeki  oluşların faydası, sadece bencil karakterlerde geçerli olabiliyor.  Başkasında lanet gibi. Kim, ne sipariş etmiş tanrıdan? Olmayışlık gibi  rahatlığı mı tepmiş, olmuşluk gibi riskten oluşan bir ümit için? Yok  canım! Bir düğüm sonra çözülecek muamma. Ne sert şeymiş bu urgan be!</p>
<p>Bir ara başkalarından endişelenirdim. Acaba ailem üzülür  mü? Acaba sevgilim de üzüntüsünden intihar eder mi? Hatta, acaba beni  çabucak unuturlar mı? Ya arkamdan kimse ağlamazsa? Ah, intihar edenlerin  bazıları bu hale getirmişti bunu. Anlık üzüntü patlamaları, beyinsel  cinnetler, çaresizlikler, nedenler, falanlar, filanlar. İnsan kendisini  öldürürken neden aradığında, bulursa mı ölür, bulamazsa mı? Mutluluktan  ağlanır da mutluluktan ölünmez mi? Bak, gözlerim yaşardı. Gözümü yaşlar  bürüdü. Sevecen kederler.</p>
<p>Hiçbir şey istemiyorum.</p>
<p>- Urganı hazır hale getirmişti. Boynuna geçirdi, ensesine  dayadığı düğümü sıktı. Evet, oluyordu. Bu kolye ona tam oturmuş, tam  yakışmış, tam &#8220;uymuştu&#8221;.<br />
İlmeği boynundan çıkarıp, üzerinde gelişigüzel fakat gidişi  çirkin olan dünyevi cisimlerin bulunduğu masaya bıraktı. Afyon, bira  kutusu, sigara, kül, kuru ekmek parçaları. Tanımlıyordu bazı şeyleri.  Yeterli. Sonra içinde yayınlanmamış öykülerinin bulunduğu pek bir çiğ  defterinden ham bir sayfa kopardı. Az önce kaderine yardım eden sol  eline bir kalem aldı. Yazdı.</p>
<p><em>&#8220;Vasiyetimdir.<br />
Eşyalarımı atomlarına ayırabiliyorsanız, yapın bunu. Yapın  ve hemen uzaklaşın oradan. Kıyamet günü varsa ve gelirse, onlar tekrar  birleşir. Kimseye söylemeye gerek yok. Yeterince dramatik anlar  yaşanacak zaten. Cenaze. Ağıt. Bir boy. Alabildiğine. Diyeceğim odur ki,  eğer eşyalarımı (hepsini) atomlarına ayırabiliyorsanız, siz de intihar  edin. Beni tanıyan herkesin yaşamasını, diğerlerinin ölmesini istiyorum.  Ölüm budur. Yalnızlık budur. Gerçek budur.<br />
İmza.&#8221; &#8211; </em></p>
<p>Vay canına! Hiç fena değil. Öykülerimden daha canlı, daha  sanatsal oldu. Buna inanabiliyor musunuz? Belki de bir intihar salgını  başlatacağım! Ne &#8220;nedenli, ne de &#8220;nedensiz&#8221;. Ötenazi hastanelerde olur.  Üstelik ben gencim. Baksana nüfus kâğıdıma! Bakacaklar elbet! Beni  hissedebilirler belki de. Evet, sen! Sen, beni duyan herhangi biri! Sen  ile ben yok! Zamirler, sıfatlar, şahıslar; bunların hepsi suni şeyler.  Senim, bensin. Birazdan öleceğiz.</p>
<p>- Vasiyetini yazdığı kâğıdı yatağına koydu. Biraz  kestirecekti o cümleler orada. Çok az.<br />
Sonra bir ham sayfa daha kopardı. Yine yazdı.<br />
<em>&#8220;Hüküm:<br />
Kendisi tarafından bilinmeyen bir sebep, belki  sebepsizlikle, ölüm ile cezalandırıldı ya da ödüllendirildi.&#8221; &#8211; </em></p>
<p>Bu da iyi oldu. Evet. Geldik bir filmin sonuna. Şimdi o çok  merak ettiğim şeyi yaşayacağım. Ölme hissini. Canımın çıkmasını.  Sonrasını. Ölümden sonrasını. Buradakilerin pek fazla düşünmediği  &#8220;şeyi&#8221;. Orada olacağım. Oraya gideceğim. Nihayet ve yine mi?</p>
<p>- Sandalyesinin üzerine çıkarak, urganı tavandan gelen  kalorifer borusuna çapraz sargı ile bağlayıp, sabitleştirdi. Boyuna  göre, uzunluğunu ayarladı. Kısa süren bir seremoniden sonra asıl ayin  hazırdı. Şimdi. Başlamaya. Bitmeye. Merak edilen ölüm. Memnunlar mı  yerlerinden, görülecek. Bu sefer, bir sefer amacıyla, seferber edilerek  düzenlenecek. -</p>
<p>Şekilleri de düşündüm. Haplar. Garanti değil ve çok tatsız.  İçsel. Bunalımlı genç kızlara göre. Gaz. Pek bir salakça. Başkasına  zarar verme ihtimali de var. Bilekleri kesme. Bedene fazla zarar  veriyor. Alçıdan bir heykel gibi bembeyaz oluyorsun. Tabanca, kumarda  kaybeden mafya babalarına göre. Çok gürültülü. Üstelik hayli pahalı bir  alet gerektirmekte. Yüksekten atlama, bir uçurumdan… Çok romantik. Yine  bunalımlı ya da deli genç kadınlara göre. Tecavüze uğramış, kocasından  ayrılmış, sonuç olarak &#8220;bir şeyler olan&#8221; genç kadınların tarzı. Onlar az  daha hevesimi kaçırıyorlardı zaten. Sanki ölümü istermiş gibi  öldürürler kendilerini, ancak çoğu düşerken bağırır. Hem de can  havliyle. Çığlık atar. Atmayan yoktur. Varsa atamayan vardır. Onun da  nedeni korkudur; bedenin birkaç saniye sonra parçalanacağını, kemiklerin  iç içe geçeceğini ve muazzam bir acı dalgasına maruz kalınacağını  bilmenin verdiği korku. Çelişiyor. Samimi değil. İntihar değil ki.  Böyleleri aslında hiçbir zaman bu acı çekme korkusunu yenemez.  Yaşadıkları bir olay, bu korkuyu yenmelerine yardım eder. Ve… Elveda  zalim dünya…</p>
<p>En iyisi &#8220;adam asmaca&#8221;. Mazeretim de var, &#8220;hayat&#8221; sözcüğünü  bir türlü tamamlayamadım.</p>
<p>- Tavandan sessizce, usulca sarkan ilmeğin hizasına  getirdiği sandalyesine tekrar, mahşer duruşu için çıkmadan önce, az  evvel hükmünü yazdığı kâğıdı göğsünün üzerine bir toplu iğne ile  tutturdu. Adnan Menderes geldi aklına. Çok iyiydi. Çok gerçekçiydi o.  Tüyler ürpertici. Sayın Menderes. Şimdi ölü.</p>
<p>İlmeği boynuna geçirdi. -<br />
Son bir isteğim var mı? Hayır, yok. Aslında ölmemeyi  istiyorum ama, galiba bunu kimseye söylemeyeceğim.<br />
- Ayaklarıyla sandalyeyi devirmeye çalışırken altına işemeye  başlamıştı fakat, farkına varmadı. Sandalye sonunda devrildi, bütün  ağırlığı boynundan ilmeğe çullandı. Derisi kesildi. Vebali boynuna.<br />
İp gerildi.<br />
Elleri isterik bir hareketle gırtlağına gömülen ilmeği  tutmaya çalıştı. Nefesi kesilmişti, kanında oksijen hızla, panikle  azalırken, maharetli elleri ip ile boynu arasına giremezdi. Nitekim öyle  de oldu, sadece çırpındı. Uçurumdan düşerken bağıranlar gibi. Belki  değil.</p>
<p>O, hiçbirinin farkında değildi. Sadece gırtlağının  tıkandığını, acıdığını hissediyordu. Ciğerleri alev almıştı sanki.  Gözleri yaşarmıştı, görüşü bulanıklaşmış, odaya ecel dolu bir sis  çökmüştü. Siyah karıncalar görüyordu. Yuvalarından uğramıştı, kim, ne?  Kulakları uğulduyordu. Tüyleri ürpermişti, hepsi. Yer çekimi çok  kuvvetli geldi birden. Çok. Çok ağırdı. -</p>
<p>Ölüyorum! Ölüyorum! Hissediyorum! Canım çok yanıyor ama  önemli değil! Ölüyorum! Şimdi anlıyorum! Şimdi göreceğim! Ötesini  bileceğim ve o kadar. Amaç, araç, yüz yok! Ölüyorum! Ölüyorum! Ölüyor…  Ölü… Ö…</p>
<p>- Düşüncesi yok oldu. Düşünüşü. Sonrasını ve ötesini  bilemiyordu, herkesle birlikte. -<br />
…<br />
- Ayaklarının titreyişi hayli uzun sürdü. -</p>
<p><strong>Armağan Altay</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/romantik-hikayeler/pintihar-son-ya-da-bitmeyis.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Aşk Doktoru</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/ask-hikayeleri/ask-doktoru.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=ask-doktoru</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/ask-hikayeleri/ask-doktoru.htm#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 12 Feb 2010 09:37:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Aşk Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Otobiyografik]]></category>
		<category><![CDATA[Romantik Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[araba hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[aşk doktoru]]></category>
		<category><![CDATA[bagajda]]></category>
		<category><![CDATA[erotik hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[Melih Özuysal]]></category>
		<category><![CDATA[otomobil öykü]]></category>
		<category><![CDATA[tokyo terlik]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=183</guid>
		<description><![CDATA[Melih Özuysal
Bugün hava kapalı olduğu halde oltayı alıp denize inmiştim. Tahmin ettiğim gibi, balık malık yoktu, bisikleti de almadığımdan eve sahilden dönüyordum. Bir ara, hayal kurmaya başlamış olduğumu fark ettim. Daha başındayken fark ettim, çünkü hem güzel, hem seksi, hem de bana âşık bir doktor, üstü açık beyaz otomobiliyle beni yazlığına götürüyordu. Üstelik rüzgâr gözlerimi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/woman.jpg" rel="lightbox[183]"><img class="alignright size-medium wp-image-367" style="border: 4px solid black;" title="woman" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/woman-294x300.jpg" alt="" width="294" height="300" /></a><span style="color: #808080;">Melih Özuysal</span></h2>
<p>Bugün hava kapalı olduğu halde oltayı alıp denize inmiştim. Tahmin ettiğim gibi, balık malık yoktu, bisikleti de almadığımdan eve sahilden dönüyordum. Bir ara, hayal kurmaya başlamış olduğumu fark ettim. Daha başındayken fark ettim, çünkü hem güzel, hem seksi, hem de bana âşık bir doktor, üstü açık beyaz otomobiliyle beni yazlığına götürüyordu. Üstelik rüzgâr gözlerimi yumdurup ağzımı açtırmıyor, saçlarımı sinir bozucu biçimde karıştırmıyor ve hayatın anlamını buldurtmaya kalkarak naif kaçamağımı burnumdan getirmiyordu.</p>
<p>Daha sararmaya başlamamış tarlaların arasından otomobilimizle kuğu gibi süzülürken, bir yandan da sigara içen doktorun, kadınsı anlamlarla ağırlaştırıp bıraktığı dumanları izliyordum. Ben romantik hayranlıkla erotik ilgi arasında gidip gelirken, aynı dudaklar kocasından bir an önce boşanmak istediğini, ayrılığımıza artık daha fazla dayanamayacağını da müjdelemeye çalışıyordu. Doğrusu doktor çok iyi geliyordu, ama ne yazık ki hayal olduğu anlaşılır anlaşılmaz beş duyudan birkaçı anında toz oldu. Tabii heyecan da gitti. Yine de hayal kurmanın doğası gereği, “öyleymiş gibi” yaşamayı sürdürdüğümden, boşanması için acele etmemesini, evimin çok küçük olduğunu -gerçekte de evimin küçük olması, hayalimi yaşanır değilse de görünür kılmaya çalışıyordu- bu nedenle taşınmayı düşündüğümü, daha geniş ev bulana kadar biraz sabretmesini filan saçmaladım. Bana öyle baktı ki gözlerimi dalgalardan birinin getirip bıraktığı, sağ mı sol mu belirsiz bir tokyo terliğe kaçırmak zorunda kaldım.</p>
<p><span id="more-183"></span>Bakışları yolda, gözü bendeydi; profili, “Yani sen şimdi, daha büyük ev bulana kadar inin bize seyran olmaz mı, demek istiyorsun?”diyordu. Ben de susarak, “İnanmayacaksın ama bana bile dar geliyor,” diyordum. “Hmm, demek öyle…” demek için çenesinde bir çukur belirdi, sonra aynadan o çukurla bakışıp, beni, nasıl bir tedaviyi kaçırdığımı hayal ettirerek cezalandırmayı düşündüğünden eteğini yukarı çekip büyülü bacaklarını gösterdi. Bacakları çok güzeldi, aşırı güzeldi. Öyle ki hiç inandırıcı gelmedi, ben de başımı kıytırık yazlık konutlara doğru çevirmek zorunda kaldım. Kısacası, bana âşık olmasına rağmen güzel ve seksi doktorumu gözümü kırpmadan kaderine terk ediyordum. Ama yine de ona biraz daha eşlik etmeyi düşündüm, çünkü sonuçta kasvetli bir havada, ıssız bir kıyıyla birlikte başıboş yürüyordum. Üstelik -her şeye rağmen- doktor çok güzeldi. Ayrıca, beni hayallerindeki kadar değil de, hayallerimdeki kadar sevecek bir kadına rastlayabilmem için ne kadar yürüsem boştu, bunu biliyordum; gerçek buydu; gerçek doktordu. Bu nedenle onun peşinden gitmeye, daha doğrusu arabasından inmeyip beni götürmesine izin verdim. O da sigarasından bir nefes daha çekti.</p>
<p>Ayağıma yosunlar dolandığında, hayat bana şaka mı yapıyor, yoksa bir şeyler mi söylemeye çalışıyor, hiç anlayamaya çalışmadan yürümeye devam ettim. Tekerleklerin bir çukura girip çıkmasıyla başka sahneye sıçrayarak, komşulardan gelen varsa görünmeyelim diye, evin arka tarafına park ettiğimiz otomobilde öpüşmeye başladık. Çok tedirgin olmuştum, doktor yanaklarımı avuçlarına alıp beni öpmek için kendine çektikçe izleniyormuşuz hissiyle boğuşmak zorunda kalıyordum. Buna rağmen eve girmenin tadını arttırmak için o anı atlamayıp, orada kalmaya devam ediyordum. Sonunda yeterince tatlandırdığıma karar vererek arabadan çıktım. Bu arada -ki bunu, kumda yürümekten yorulduğum için akıl etmiş olmalıydım- gerçeklik katmak uğruna bagajdan bir şeyler taşımaya kalkışmadığıma sevinmiştim, çünkü ne de olsa boşu boşuna yük taşımış olacaktım.</p>
<p>Tedirginliğimi azaltmak için, “Eve girince, önce kimsenin olmadığından emin olayım, sonra da …” diye düşünmeye başlamıştım ki, “Öf!” diye bağırdı içimdeki bütün hayalperestler. “Evet ya!” diye ben de harladım kendime; “Rüyalarındaki kadar utanmaz olmana gerek yok elbette ama hiç değilse hayallerinde rahat etsen; neden şimdi eve girince ilk iş olarak yatağın altına bakacaksın ki?</p>
<p>-O kadar da kaba değil hayallerim.<br />
-Doğru; sen minik bir kamera ararsın.<br />
-Ve eğer bulamazsa, hiç değilse konuşmaları kaydetmiş ses bandına razı  olur evi terk ederken.</p>
<p>Birden içim sıkıldı, kendime çok kızdım; hemen sahneyi geri alıp doktoru doya doya öpmeye karar vermiştim ki araba çoktandır duruyor olduğu halde doktor öfkeyle el frenini çekip bana döndü ve “Sen benimle evlenmek istiyor musun, istemiyor musun?” diye bağırdı. Çok şaşırdım,“Şey,ben aslında …” diye kekeledim. Kekeleyince daha da sinirlendi, diziyle arabanın kapısını itip çıktı. Ben öpememenin acısıyla, tam özür dilemek için bir hamleye başlamışken, arkasına bile bakmadan arabanın kapısını öyle bir çarpış çarptı ki, eğer camı açık olmasaydı bundan sonrasını kesinlikle anlatamazdım.</p>
<p>Aslında o an refleksle başımı geri çekebilirdim ya da sahneyi durdurabilirdim. Durduramadım çünkü doktorun, kapıyı açarken ayak bileklerinden bacaklarına, oradan da kalçasına yükselen öfkesi, kapıyı çarptıktan sonra attığı her adımda kalçasından beline, oradan da omuzlarına yayılıp, boynundan saçlarına sıçrayarak başına buyruk oldukça, gözlerim onun titreşen vücuduna yapışıyordu ve sanki o gittikçe ben kendimden uzaklaşıyordum.</p>
<p>Başta kendim, artık kimse umurumda değildi; arabadan çıkıp arkasından koşmak üzereydim ki -belki de kontak anahtarını almayarak yaşananların inandırıcılığını azalttığım için- cep telefonum çaldı. Arayan oydu. Çok endişelenmiştim; kocasının bizden önce yazlığa gelmiş olduğunu dolayısıyla gizlenmemi söyleyeceğini sanarak -içimden, “Hiç olmazsa ‘geliyor’ olsaydı !” diye sitem etmeyi de unutmadan- çok hafif sesle “Alo” deyip bekledim. Sonra duyulmamış olabilir diye, “Benim…” dedim. Kahkaha atarak, “Gelirken bagajdan çantamı getir lütfen!”dedi. Sitemim işe yaramıştı, “Oh be!” dedim, istediği çanta olsun.”</p>
<p>Bu arada cep telefonumun uzun zamandır çalmadığını düşünüp, “Acaba yanıma almadım mı?” diye düşünecek oldum, ama hayalcilerim hemen adamın birine arkamdan, “İyi günler,” dedirttiler. O yana hiç bakmadan, bagajın içine sakladım başımı; kime benzettiyse o olarak kalayım diye. Adam tip çıktı; yanımdan geçerken tekrar seslendi, “İyi günler!” Ben de oralı olmak zorunda kalıp, sesimi hiç tanımadığım bir kocanın sesine benzetmeyi umarak, “İyi günler,” dedim. Der demez de unutmadan hemen etrafı ıssızlaştırdım; bu tür gereksiz tiplerle uğraşmak istemiyordum artık. Dahası, zaman kazanmak için doktora çantasını götürmekten vazgeçtiğim gibi hem merdivenleri çıkmaya hem de soymaya gerek görmeden ikimizi yatağa attım.</p>
<p>Doktor beni karşısında görünce çok sevindi, yüzüne renk geldi, sonra da neşe. Ardından mutlulukla doldu, sanki bıraksam orgazm olacaktı; “O kadar abartmayayım,” dedim. Ben böyle deyince, “Güzel bir yemeğin arkasından en iyi giden tatlı budur,”dedi, yaklaşıp hafifçe dudaklarımı ısırırken.‘Yemek ve ‘tatlı’ taşıyan ısırığı karnımı acıktırdı; öpmeye başladım. Fakat yürürken kendimi öpüşmeye tam veremiyordum. Ayrıca kova da, içinde balık olmaması nedeniyle giderek ağırlaşmaya başlamıştı. Bu arada dalgalar benim zikzak yürüyüşümle alay edip, ayakkabımı ıslatarak bana sululuk yapmaya devam ediyordu. Ama asıl, denizin kıyıda sergilediği ilginç bir şişe, tuhaf bir odun parçası ya da aşırı merak uyandıran minik ufolardan biri gözüme takıldığı an aşk hayatım kesintiye uğruyordu.</p>
<p>Birden gök öyle gürledi ki, doktor korkuyla kendisini yere fırlattı. Hep  birlikte -kova, kamış, doktor, ben- ıslak kumların üzerine kapaklandık. Fazlasıyla ürkmüş bir hali vardı, hemen kurtulmak isteyerek, “Fırtına geliyor…” dedi. Onu bırakmayacağımı anlaması için -tabii kova ve kamışla birlikte- daha sıkı sarılarak, “Boşver,” dedim. “Ama baksana!” diyerek diklenmek isteyince de yeniden öpmeye başladım. Onu öpüşlerimle yıkayıp sakinleştirirken bedenlerimiz birbirine karıştı. Deniz altımızda ıpılık olmuştu. Derken birden, gözü dönmüş bir şimşek elimdeki kamışı çekip aldı. Ardından azgın bir dalga da kovamı… Çenemin altından doktorun kıkırdamasını duymama rağmen ciddiyetimi hiç bozmadım, çünkü kim bilir bir daha ne zaman sevişirdim.</p>
<p><strong>Melih Özuysal</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/ask-hikayeleri/ask-doktoru.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yumurtalı Ekmek Kızartması</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/romantik-hikayeler/yumurtali-ekmek-kizartmasi.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=yumurtali-ekmek-kizartmasi</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/romantik-hikayeler/yumurtali-ekmek-kizartmasi.htm#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 12 Feb 2010 09:30:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Gerilim Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Gizemli Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Otobiyografik]]></category>
		<category><![CDATA[Romantik Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[akıl hastanesi]]></category>
		<category><![CDATA[akıl hastanesi öyküleri]]></category>
		<category><![CDATA[derya cebecioğlu hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[okul hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[yaşlı kadın hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[yeni hikayeler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=180</guid>
		<description><![CDATA[Derya Cebecioğlu
Yemek kuyruğuna girdikleri koridorun pencerelerinden arka kapı görünüyordu. &#8220;Okuldan kaçmak &#8221; öğrenciler için her zaman özenle akılda saklanan bir düşünce olduğu için kuyruk beklenirken bu kapı hep gözlenen bir yerdi. Kalın bıyıklı, iri yapılı Bekçi Recep Efendi bir gün bile o kapıyı boş bırakmamıştı şimdiye dek. Soğuk günlerde kapının sağındaki küçük kulübede oturur, hava [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/child.jpg" rel="lightbox[180]"><img class="alignright size-medium wp-image-369" style="border: 4px solid black;" title="child" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/child-212x300.jpg" alt="" width="212" height="300" /></a><span style="color: #808080;">Derya Cebecioğlu</span></h2>
<p>Yemek kuyruğuna girdikleri koridorun pencerelerinden arka kapı görünüyordu. &#8220;Okuldan kaçmak &#8221; öğrenciler için her zaman özenle akılda saklanan bir düşünce olduğu için kuyruk beklenirken bu kapı hep gözlenen bir yerdi. Kalın bıyıklı, iri yapılı Bekçi Recep Efendi bir gün bile o kapıyı boş bırakmamıştı şimdiye dek. Soğuk günlerde kapının sağındaki küçük kulübede oturur, hava güzelse de sürgülü demir kapı boyunca bir sağa bir sola dolanır dururdu. Bugüne kadar hiçbir boşluk yakalayamamalarına rağmen, çocuklar yine de, o genç beyinlerinin inatçı sabrı ile bıkmadan usanmadan kapıyı gözlerlerdi.</p>
<p>O Perşembe günü Bekir ile Yalçın ders sonu yirmi dakika cezaya kaldıkları için (defterlerine otuz kere&#8221; Bir daha asla okula ödev yapmadan gelmeyeceğiz.&#8221; yazdılar.) kuyruğun sonuna yetişmişlerdi. Öğrencilerin tümü koridoru geçmiş, tabldot tepsilerini aldıkları bölmeye girmişlerdi bile. Koridoru koşarak geçerlerken Bekir&#8217;in başı istemsizce kapıya yönelmişti yine. Yalçın ise burnunu bir çoban köpeği gibi havaya kaldırmış &#8220;Hımm. Yumurtalı ekmek kızartması&#8221; diye keyiflenmekteydi adımlarını sıklaştırırken.</p>
<p>-	Tanrım, dedi Bekir, koyu kahve gözlerini  iri iri açarak. Şuraya bak. Kapı açık.<br />
Yalçın kapıya baktı. Gerçekten aralıktı. Üstüne üstlük bekçi de ortalarda görünmüyordu.</p>
<p>- Hadi, dedi Bekir, yüzünü sıvayan o muzır gülümsemesiyle. Gidiyoruz.</p>
<p><span id="more-180"></span>-	Ne?!!!, dedi Yalçın hayretle.</p>
<p>Öyle ya, bir şeyi yapmayı hayal etmek başkadır yapmak başka. Okuldan nasıl kaçarlardı? Zaten yaramazlar listesinde üst sıralarda yer alıyordu adları. Bir de bunu yaparlarsa başlarına neler gelirdi kim bilir?</p>
<p>-	Ne bakıp duruyorsun aptal. Sana hadi dedim.</p>
<p>Bütün soru işaretleri ve şaşkınlık ünlemlerini bir anda unutup kendilerini olayın heyecanına bırakmışlardı. Duvar diplerine sokulup hızlı hızlı yürüdüler. Bir yandan da, etraflarını ve kendilerini gören olup olmadığını anlamak için okulun pencerelerini kolaçan etmeyi ihmal etmiyorlardı tabii. Birkaç dakika sonra, aralık kapıdan süzülüp kendilerini dışarı attıklarında neredeyse heyecandan kalpleri duracaktı. Ağızları kupkuru, küçük göğüsleri hızla inip kalkmaktaydı.</p>
<p>-	Koruluğa, diye bağırdı Bekir.</p>
<p>Koşarak ağaçların arasına daldılar. İkisi de birer ağaca sırtlarını dayayıp soluklarının yavaşlamasını beklediler. Sonra birbirlerine baktılar. Öyle şaşkın bir ifade vardı ki yüzlerinde, görenler dünyada kendilerinden başka bir çocuğun daha olduğunu ilk kez fark ettiklerini sanabilirdi. Derken yaptıkları işin büyüklüğünün, inanılmazlığının coşkusu sardı içlerini.</p>
<p>-	Başardık değil mi?</p>
<p>-	Evet. Evet, diye bağırdı Bekir. Kaçtık. Gerçekten kaçtık.</p>
<p>Kocaman, neşeli bir kahkaha savurdu ardından. Yalçın da katıldı bu kahkahalara. Kendilerini yerlere atıp tepine tepine dakikalarca güldüler. Sonra yavaş yavaş duruldu sesleri.</p>
<p>-	Eee, şimdi n&#8217;apıcaz? diye sordu Yalçın.</p>
<p>-	Ne mi yapıcaz? (Bunu hiç düşünmemişlerdi ki! Önemli olan yapılamaz olanı yapmalarıydı.) Bilmem. Şey&#8230; biyerlere gidelim.</p>
<p>-	Nereye gidelim?</p>
<p>-	Bilmem.</p>
<p>-	Benim karnım acıktı.</p>
<p>-	Üff. Sen de hep açsındır zaten.</p>
<p>-	Mis gibi yumurtalı ekmek kokuyordu. Keşke yemeğimizi yiyip kaçsaydık.</p>
<p>-	Çok aptalsın. Bir fikrim var. Gel benimle.</p>
<p>Yalçın&#8217;ın bitmek tükenmek bilmez sorularını sadece bir telefon edeceğini söyleyerek geçiştirdi Bekir. Ama kimi, niye arayacağını söylemedi. &#8220;Görürsün.&#8221; dedi ışıyan, cin gözleriyle, hepsi o kadar. Birkaç sokak geçtikten sonra altı yedi telefon kulübesinin bulunduğu bir köşe başında durdular. Bekir kartını çıkarıp numaraları ezberinden yavaş yavaş çevirdi.</p>
<p>-	Alo babaanne?</p>
<p>Kadın heyecanlanıp üst üste sorular sordu çocuğa. Hepsine uygun birer cevap uydurup başarıyla yatıştırdı onu çocuk.</p>
<p>-	Sadece bugün okulda çıkan yemeği beğenmedim. Aç kalktım sofradan. Ben okuldan dönene kadar yumurtalı ekmek kızartır mısın bana? Canım çok çekti. Ha, Yalçın da gelecek. Çok kızart, tamam mı?</p>
<p>Şimdi iş okuldan çıkış saatine kadar bir süre oyalanmaya kalmıştı  Kısa bir tartışmadan sonra kayalıklara gitmeye karar verdiler. Denize taş atmak eğlenceli olacaktı. Ama onlar için asıl eğlence ertesi gün okula gidip olanları arkadaşlarına anlattıklarında başlayacaktı kuşkusuz. (Siz burda matematik dersinde sıkılırken, biz dışarda bir gezdik, bir eğlendik&#8230;)</p>
<p>*  *  *</p>
<p>Babaanne telefonu &#8220;Ah şu çocuk!&#8221; diye kapattı. Saate bir göz atıp çocukların gelmelerine daha üç saat olduğunu görünce yaptığı işe geri döndü. Lacivert bir süveter örüyordu Bekir&#8217;ine. Sağlı sollu çift sıra saç örgülü, V yakalı bir süveter. Yağmurlar başlamıştı bile. Soğukların bastırması an meselesiydi artık. Bu süveterle sırtı hep sıcacık kalacaktı torununun. Üşüyüp hasta olmayacaktı. Örgüyü bir şişine toplayıp boşa çıkarttığı şiş ile boyunu ölçtü. &#8220;Koca delikanlı oldu.&#8221; dedi içinden. Yıllar ne de çabuk geçmişti. &#8220;Aaah ah&#8221; diye dertlendi sonra. &#8220;Ali&#8217;m, oğlum. Yaşasaydın da bir görseydin evladını.&#8221;</p>
<p>Babasıyla annesi, Bekir daha üç yaşındayken bir trafik kazasında ölmüştü. O gün bu gün babaannesi bakmıştı küçük oğlana. Neredeyse on yıl geçmesine rağmen yaşlı kadının hâlâ, oğlu için sakladığı birkaç damla gözyaşı olurdu kirpiğinin kenarında. Ana yüreği işte. Tanrı biliyor ya, torunu da olmasa aklını oynatırdı, yaşayamazdı belki de. Ona gözü gibi bakıyor, kendinden bile sakınıyordu. Bu çocuk onu hayata bağlayan tek varlıktı.</p>
<p>- Oooo, dedi yaşlı kadın, gözü duvardaki saate kayıverince. İki buçuk olmuş. Ekmekleri hazır edeyim de, sıcak sıcak yesin çocuklar.</p>
<p>* * *</p>
<p>- Ben daha uzağa attım.</p>
<p>-	Hiçte bile.</p>
<p>-	Sen bir mızıkçısın Yalçın Güntay.</p>
<p>-	Mızıkçı sensin Bekir Çandağlı.</p>
<p>-	Bir kere daha. Aynı anda atacağız. Var mısın?</p>
<p>-	Hey saate bak!</p>
<p>Yarışırlarken zamanı tümden unutmuşlardı.</p>
<p>-	Eyvah ! Geç kaldık. Çabuk.</p>
<p>Çocuklar bir ona bir öbürüne sekerek kayaların üstünden atlayıp sahil kenarındaki bisiklet yolunda deli gibi koşmaya başladılar. Bekir köprüye giden yola yönelmişken Yalçın bağırdı :</p>
<p>-	Bu tarafa gel. Demiryolundan geçelim. Daha kestirme.</p>
<p>-	İyi fikir, dedi Bekir. Ekmeklerimiz soğumasın, di mi?</p>
<p>Demiryoluna geldiklerinde trenin düdüğü ile ikisi de sağlarına döndü. Henüz sadece dumandı gözüken.</p>
<p>- Geçebilir misin? dedi Bekir, kibirli ve yukarıdan bakan bir ifadeyle.</p>
<p>- Elbette, derken raylara atlamıştı bile Yalçın. Ben senin gibi korkak mıyım? Bekir duraladı. Yalçın karşıya geçmişti bile. Tren yaklaşıyordu</p>
<p>- Hadisene, diye bağırdı karşıdan. Ne o, yoksa korkuyor musun?</p>
<p>- Hah, dedi bizimki. Sana korkmadığımı ıspatlamak için bekledim bu kadar. Beni izle.</p>
<p>Çocuk demiryoluna atladı. İki demir ray arasına aralıklarla dizilmiş, birbirine paralel tahta yollukların üstünde iki üç kez sekti. Birden tahtaların arasını doldurmuş taşların arasında bir şey gördü. Altın gibi parlayan, sarı, yuvarlak birşey.  Eğildi ve taşları aralayıp onu eline aldı.</p>
<p>-	Çabuk, diye bağırdı Yalçın,<br />
Ama Bekir onu dinlemiyordu.</p>
<p>-	Ezileceksin. Çabuk ol, diye haykırdı bu kez,</p>
<p>Bekir büyülenmiş gibi o parlak şeye bakıyordu. Yalçın&#8217;ı unutmuştu. Treni de.</p>
<p>* * *</p>
<p>O günden itibaren her Perşembe, yaşlı bir kadın demiryolunun kenarına bir tabak yumurtalı ekmek kızartması ve saç örgülü lacivert bir süveter bıraktı. Ve etrafta, o süveteri sırtına geçirip, ekmekleri yiyen bir çocuk hep oldu. Çocuklar tam bir yıl sonra birkaç haftadır gelmeyen yaşlı kadını ve ekmeklerini boşuna beklediklerini anladılar. Tıpkı o Perşembe günü yaşlı kadının, torununun okuldan gelişini boşuna beklemesi gibi.</p>
<p>Yalçın mı? O, geçtiğimiz Salı otuzunu bitirdi. Hâlâ bir akıl hastanesinde, hâlâ ağzından bir tek sözcük bile çıkarmaksızın, eline geçirdiği her kağıt parçasına bir parlak, sarı yuvarlak çizip, yuvarlağın etrafına bir çocuğun ezilmiş, parçalanmış organlarını serpiştiriyor. Bir el, biraz üstüne dizinden altı kopmuş bir bacak, sağına omuzdan dirseğe kadar bir kol parçası, onun altına dağılmış bir ciğer, biraz aşağısına kanlı bir bağırsak topağı, azıcık sola . . .</p>
<p><strong>Derya Cebecioğlu</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/romantik-hikayeler/yumurtali-ekmek-kizartmasi.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Herkes Kendini Yaşar</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/romantik-hikayeler/herkes-kendini-yasar.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=herkes-kendini-yasar</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/romantik-hikayeler/herkes-kendini-yasar.htm#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 12 Feb 2010 09:06:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Felsefi Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Otobiyografik]]></category>
		<category><![CDATA[Romantik Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[agriculture]]></category>
		<category><![CDATA[anne hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[anne öykü]]></category>
		<category><![CDATA[anne öyküsü]]></category>
		<category><![CDATA[botany]]></category>
		<category><![CDATA[çocuk hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[Çocuk Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[deniz hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[duygusal hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[life]]></category>
		<category><![CDATA[Özdil Demir]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=173</guid>
		<description><![CDATA[Özdil Demir
Yine o ince sızı yüreğine saplandı. Bu hafta kaçıncı daralma anıydı? Sevmekten mi yorgun düşmüştü yüreği yoksa yalancı baharların ağırlığı mıydı bu… Nedenler niçinler ile uğraşacak ne vakti vardı ne gücü.
Sahile inip bir fincan kahve içmek istedi. Yerinden kalkacak gücü yoktu. Hafifçe inledi. Bir pencere kenarında umarsız bir öğle sonrasında, yabancılaşmış, yaşamayı unutmuş gibi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/LS009947.jpg" rel="lightbox[173]"><img class="alignright size-medium wp-image-376" style="border: 4px solid black;" title="LS009947" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/LS009947-246x300.jpg" alt="" width="246" height="300" /></a><span style="color: #808080;">Özdil Demir</span></h2>
<p>Yine o ince sızı yüreğine saplandı. Bu hafta kaçıncı daralma anıydı? Sevmekten mi yorgun düşmüştü yüreği yoksa yalancı baharların ağırlığı mıydı bu… Nedenler niçinler ile uğraşacak ne vakti vardı ne gücü.</p>
<p lang="tr-TR">Sahile inip bir fincan kahve içmek istedi. Yerinden kalkacak gücü yoktu. Hafifçe inledi. Bir pencere kenarında umarsız bir öğle sonrasında, yabancılaşmış, yaşamayı unutmuş gibi öylece bakıyordu. Oğlunun serin tatlı sesi ile irkildi:</p>
<p lang="tr-TR">“Anne bana beni doğurmaya nasıl karar verdiğini anlatsana.”</p>
<p lang="tr-TR">“Sıkılmadın mı bu hikâyeden?”</p>
<p lang="tr-TR">“Hayır, senin hayatını benim için değiştirişini dinlemek çok hoşuma gidiyor. Her seferinde, geçmişi özlemiyor musun diye düşünüyorum? Acaba o beni bilse, ne hissederdi diye de geçiyor aklımdan ?”</p>
<p lang="tr-TR">“Onun görevi; bana seni armağan etmekti.  Hiç bilmeden,  hesaplamadan… Bilse de bir şey değişmezdi. Belki seni doğurmama izin bile vermezdi. Öyle yarım yamalak,  seni içimden söküp alırlardı. “</p>
<p lang="tr-TR">“İzin vermezdin ama öyle değil mi?”<br />
<span id="more-173"></span></p>
<p lang="tr-TR">“Bilmiyorum bana sorarlar mıydı? Ben, yine o güçlü ve mağrur kadın. Çocuksu kırılganlığını gizlemeye çalışan çelik irade, yenilir miydim, bilemiyorum”</p>
<p lang="tr-TR">“Ama yapmazdın bence yapamazdın…”</p>
<p lang="tr-TR">İçini çekti… Ufka doğru baktı. Yapamaz mıydı? Hiçbir şey bilmiyordu. Aslında bilmekte istemiyordu.</p>
<p lang="tr-TR">Belirsiz uzak bir çizgi, tıpkı yıllar önce buraya ilk geldiği gün gibi. Bahar yavaş yavaş geliyor ve doğa uyanıyordu. Elinde çantası buraya kadar nasıl geldiğini hiç hatırlamıyor öylece ufka bakıyordu. Otobüsten inip, yarı sarhoş sahile doğru yürümüştü. Önce üzerindeki ceketi çıkardı. Kumların üzerine bıraktı. Sonra,  ayakkabılarını ve ipek çorabını… Hava serindi ama o hiç üşümüyordu. Rüzgârın tenini okşayışı ile sarhoşluğu artmıştı. Elbisesinin fermuarını açtı. Şimdi yarı çıplak sahilde dikiliyordu. Elini karnına götürdü sanki içindeki ufak can için temizlenmek ve onu tertemiz karşılamak istiyordu. Küçük adımlarla denize doğru yürüdü. O ilk temasla irkildi… Kendini sulara bıraktığında çevresindeki kalabalığı fark etmemişti bile.</p>
<p lang="tr-TR">Gözlerini açtığında beyaz badanalı bir dispanser odasında olduğunu anlaması çok zor olmadı. Üzerine battaniye örtmüşlerdi. Başında yaşı hayli geçkin sağlık memuru şaşkın gözlerle ona bakıyordu</p>
<p lang="tr-TR">“İyi misiniz bizi çok korkuttunuz?”</p>
<p lang="tr-TR">Sesi çıkmıyordu ki bir şey söylesin. Dudakları soğuktan mı bu kadar titriyordu? Gülümsemeye çalıştı olmadı, vazgeçti.</p>
<p lang="tr-TR">Yavaşça oturduğu yerden kalktı, bu kanser illeti onu yakaladığı günden beri kendini çok güçsüz bitkin hissediyordu. Buraya gelirken kurguladığı her şeyi yaptığını fark etti… Artık gitme vakti gelmiş olmalıydı. Teslimiyetin dayanılmaz çekiciliği ruhunu sarmıştı.</p>
<p lang="tr-TR">Artık, sadece oğluna tam olarak gerçeği anlattığından emin olmak istiyordu. Oğluna baktı, bu hikâyeyi çok anlatmıştı ama “acaba atladığım bir şey var mı” diye, hala düşünüyordu. Şu doktorlar ne kadar acımasız oluyorlar diye düşündü. Bir sürü ilaç ile her şeyi unutturuveriyorlar insana…</p>
<p lang="tr-TR">Sevgili oğlu, ne kadar doğal, yalansız ve sevecen bakıyordu. Tıpkı onun gibi…</p>
<p lang="tr-TR">Işıl ışıl yaprak yeşili gözler, sonbahar öncesi henüz sararmamış heybetli çınar gülümseyişi…</p>
<p lang="tr-TR">“Kalk hadi gidelim senin o çok sevdiğin tatlıdan yiyelim birlikte”</p>
<p lang="tr-TR">“ Tamam, annem. Hadi gidelim.”</p>
<p lang="tr-TR">Kalkıp üstüne bir şeyler aldı, ayakkabılarını giydi, yanı başında bekleyen oğlunun koluna girip kapıdan çıktı. Posta kutusunu kontrol ettiler. Faturalar ve oğlunun abone olduğu dergilerden başka bir şey yoktu.</p>
<p lang="tr-TR">Posta kutusundakileri alıp çantasına koydular. Ana oğul yavaş yavaş sahile doğru yürüdüler. Sahildeki küçük barakadan bozma kahve akşam demlenmek için gelecek olan balıkçılar için hazırlanıyordu.</p>
<p lang="tr-TR">“Oğlum ne zamandır balığa çıkmıyoruz. İsmet amcanla konuşsak da hafta sonu seninle bir balık avı yapsak ne dersin?”</p>
<p lang="tr-TR">“ Yarın doktora gideceğiz. O evet derse gideriz annem.”</p>
<p lang="tr-TR">“Ah be evlatçım ben iyiyim. Deniz bana hep iyi gelir bilirsin.”</p>
<p lang="tr-TR">“Sen kocaman bir çocuksun… Hiç büyümeyeceksin değil mi?”</p>
<p lang="tr-TR">“Seninle büyürüm diye düşündüm ama olmadı işte. Sen büyüdün ben böyle çocuk kaldım”</p>
<p lang="tr-TR">Gülüştüler. Bu gülüşler arkasından bir öksürük krizi tuttu. Öksürürken ciğerleri sökülüyor gibiydi. Yolun ortasında oğluna tutunmuş birbiri ardına öksürüyordu. Ne zaman keyifli bir geziye başlasalar ciğerleri işleri bozuyor, bütün güzelliklerin üstüne kara bir bulut gibi çöküyordu.</p>
<p lang="tr-TR">Mecbur geri döneceklerdi. Oğlunun yardımı ile yolun kenarındaki banka oturdu. Çocuk koşarak barakaya gitti, su alıp yine koşarak geri döndü. Bir yudum su nasıl iyi gelmişti. Yavaşça banktan kalkıp oğlunun koluna sarıldı. Geldikleri yolu biraz daha yavaş adımlarla ama hiç konuşmadan geri yürüdüler.</p>
<p lang="tr-TR">Evin bahçe kapısından girerken güllere baktı, ne kadarda büyümüşler tüm girişin üstünü kaplamışlardı. Açtıklarında bir taç gibi dururlardı bahçenin girişinde. Buraya ilk geldiğinde kendi elleriyle dikmişti onları… Acaba bu sene açtıklarını görebilecek miydi?</p>
<p lang="tr-TR">İçeri girdiler, camın hemen önündeki hep hazır olan yatağına uzandı. Çantasını açtı içinden dergiler ve faturaları çıkardı. Faturaları sehpaya bıraktı, dergileri oğluna uzattı. Oğlu dergileri alıp odasına gitmek için izin istedi. Dergilerin birinin içinden bir broşür düştü. Çocuk eğilip broşürü aldı, şöyle bir baktı, yatağın yanındaki sehpanın üzerine bıraktı.</p>
<p lang="tr-TR">Faturaları kontrol etmek için eline aldığında az önce oğlunun bıraktığı broşür en üsteydi.</p>
<p lang="tr-TR">“Ünlü deniz altı fotoğrafçısı, gezgin denizci Fred Swen 2. Kişisel sergisini 22 Şubatta ülkemizde açıyor…”</p>
<p lang="tr-TR">On gündür hastaydı, yetiştirmesi gereken raporlar, cevaplaması gereken mesajlar birikmişti. Derginin baş editörü deli gibi onu arıyor, yazıların durumunu soruyordu. Bu kadın bazen çokça canını sıksa da ona hep destek olurdu. Bu nedenle, ona karşı her zaman kendini sorumlu hissederdi. Ve tabii ki kadın haklıydı. Derginin bu ayki sayısı için sadece iki gün içinde yazı dizisinin son parçasının bitmesi ve sayfa düzeninin gözden geçirilmesi için yetiştirilmesi gerekiyordu. Kullanılacak fotoğrafları da seçmeliydi. Bu nedenle şu bay her şeyi bilenin resimlerine bakması gerekiyordu. Ama kendini öylesine bitkin hissediyordu ki&#8230; Kahvaltı bile yapmamıştı. Oysa ilaç alması için bir şeyler yemesi gerekiyordu. Yataktan zorlanarak kalktı çay yapmak için mutfağa gittiğinde telefonu çaldı.</p>
<p lang="tr-TR">“Nasıl sın? Sana resimleri gönderdim ve bir haftadır ses çıkmadı. Böyle yapmazdın. Merak ettim”</p>
<p lang="tr-TR">“Fredy sen misin?”</p>
<p lang="tr-TR">“Evet, benim… Numaram kayıtlı değil mi sende? Aşk olsun sana…”</p>
<p lang="tr-TR">“ Af edersin bu numara bende yoktu. Hastayım, o nedenle mesajlarıma bakamadım. Ama bugün bakacağım. En geç Pazartesi sana seçtiklerimi bildiririm, zaten Salı da Esen Hanım son onayı vermek zorunda. Çarşamba baskı başlıyor biliyorsun. Çok geç kaldım çok…”</p>
<p lang="tr-TR">“Çok mu hastasın? Kimse var mı yanında? Misafir kabul eder misin? Gelip sana özel çorbamdan pişireyim inan bana akşama bir şeyin kalmaz. Zımba gibi olursun”</p>
<p lang="tr-TR">“Sen İstanbul’da mısın? Baştan söyleyeyim iyi ev sahipliği yapamam. Gerçekten çok hastayım.”</p>
<p lang="tr-TR">“Deli şey yemeğe içmeye değil sana bakmaya geleceğim. Adresi söyler misin?”</p>
<p lang="tr-TR">Ayrıntılı bir şekilde adresi tarif etti ve telefonu kapattı. Banyoya gidip elini yüzünü yıkadı, saçlarını taradı. Çok kötü görünüyordu. Kıpkırmızı bir burun, morarmış gözaltları, sararmış dişleri… Aceleyle önce dişlerini fırçaladı, sonra saçlarını taradı. Üzerindeki pijamaları çıkardı. Bir eşofman giydi. Mutfağa döndü, iki yumurta alıp haşlama kabına koydu. Dolaptan kahvaltılıkları çıkardı, salona geçip masayı hazırlamaya çalıştı. Ama o kadar yorgundu ki hiçbir şeye özenemiyordu. Çayı demlerken kapının zilini duydu. Nerdeyse koşar adımlarla kapıya gitti, kapıyı açtı. Karşısında onu görünce tuhaf bir sıcaklık hissetti. Fred elinde bir kutu vitamini sallayarak, ona gülümsüyordu.</p>
<p lang="tr-TR">“Sen gerçekten çok hastasın cadı. Seni hiç böyle görmemiştim.”</p>
<p lang="tr-TR">İçeri girdi, kahvaltı masasına bakıp şöyle bir burun kıvırdı. Ne de olsa onun gibi bir gurme için pek de iştah açıcı bir masa olmamıştı. O, mutfağa gidip yumurtanın altını kapatırken Fred salondaki büyük koltuğa uzanır vaziyette oturmuştu.</p>
<p lang="tr-TR">“Sen kahvaltı etmedin mi?”</p>
<p lang="tr-TR">“Hayır. Dün akşamda beri bir şey yemedim ama aç değilim.”</p>
<p lang="tr-TR">“Yesen belli olur zaten. Şu haline bak. İyice kötülemişsin. Seni son gördüğümden daha zayıfsın. Hiç kendine bakmıyorsun. Gel bakayım ateşin mi var senin?”</p>
<p lang="tr-TR">Dudakları ile alnına dokundu. Sonra ellerini beline doladı, onu kendisine doğru çekti.</p>
<p lang="tr-TR">“Böylece kalalım. Kahvaltıdan daha keyifli değil mi?”</p>
<p lang="tr-TR">İtiraz etmedi birkaç saniye öylece kaldılar. Sonra onu kendine doğru çekti ve öpmeye başladı. Bedeni ile onu hareketsiz hale getirdi. Aslında itiraz edecek gücü de yoktu. Teslim oldu. Artık iki çıplak beden birbirini tanımıyor ama sanki yıllardır birbirlerini bekliyormuş gibi, özlemle kucaklaşıyordu. Birbirlerinin tenlerinin tadına bakıyorlar, lezzetlerini anlamaya çalışıyorlardı. Beyaz baldırlarının arasında en az kendi kadar beyaz güneş görmemiş İskandinav ırkının soğuk sfenksi gidip geliyordu. Zevkten, tırnaklarını adamın bedenine geçirdi. Adam hafifçe inledi. Bu defa dudaklarını saldırırcasına ısırdı. Adam yine küçük bir çığlık attı.</p>
<p lang="tr-TR">“Yavaş” dedi. Arkasından “biliyor musun? Çok lezzetlisin bebeğim” diye ekledi.</p>
<p lang="tr-TR">O anın bitmemesini çok istedi. Ama her şey gibi bunun da bir sonu vardı. Hava kararmaya başlamıştı. Kahvaltı masası öylece duruyordu. Deli gibi seviştikleri koltuktan kalktılar. Banyoya gidip birbirlerini yıkadılar. Fred çabucak kurulandı ve giyindi.</p>
<p lang="tr-TR">“Benim gitmem gerekiyor bebeğim uçağım iki saat sonra kalkacak. Ona yetişmeliyim. Pazartesi bana mesaj atarsın. Kendine çok iyi bak. Bu arada, yemek ye biraz. “</p>
<p lang="tr-TR">Birkaç saniye sonra da çıkıp gitti.</p>
<p lang="tr-TR">Kahvaltı masasına oturdu, masadakilere baktı. Yemek içinden gelmiyordu. Yumurtalarda pişmemişti zaten… Masayı toparladı ve her şeyi olduğu gibi çöpe attı. Çay makinesindeki su kaynamaktan nerdeyse bitmişti. Makinenin düğmesine basıp kapattı. Saçlarını kuruttu. Yaşadığının bir anlamı var mıydı, bilmiyordu ve şimdi düşünmek de istemiyordu. Pijamalarını giydi ve yatağa girdi. Çok geçmeden uyudu.</p>
<p lang="tr-TR">İki saat sonra uyandığında kendini çok dingin ve enerjik hissediyordu. Bilgisayarı başına geçti. Çalışması gereken yazıyı okudu, düzeltti. Gelen mesajlarını kontrol etti. Fred’den gelen fotoğraflara baktı. Hepsi çok güzeldi hangisini seçeceğine karar veremiyordu. Her birinde onun ince ruhunun izi vardı. Sanki çok kırılgan bir hikâyeyi anlatmak istiyorlardı. Resimleri bastırdı, kura çekecekti. Eline gelen resimleri editöre gönderecekti. Gözlerini kapadı resimler arasından beş tanesini seçti. Sonra bunları az önce düzelttiği yazı ile birleştirdi.</p>
<p lang="tr-TR">Mesajını hazırladı bir not ilave ederek editöre gönderdi. Saate baktı sabahın beşi olmuştu. Yatsa kalkamayabilirdi. Yatmaktan vazgeçti. Banyoya gitti. Duş aldı. Odasına dönüp dolabını açtı. Ne giyeceğine karar vermeye çalıştı.</p>
<p lang="tr-TR">Bu arada gözü aynadaki çıplak bedenine ilişti, yaşlanmaya başladığını düşündü. Otuz yaşına girmek üzereydi. “Bundan sonrası çok hızlı geçer” derdi annesi “anlamazsın bile. Sonra bir bakmışsın menopoz dönemin gelmiş ve sen anne bile olamamışsın.” “Haklı mı annem?” diye geçirdi içinden. “Ya hiç çocuğum olmazsa?” Her şeyden çok çocuğu olmasını istiyordu. Bazen cesaretini toplayıp sperm fabrikasından bir donör bile bulmayı düşünürdü.</p>
<p lang="tr-TR">Fred’den bir çocuğum olsa ne güzel olur diye geçirdi kafasından. Ona hiçbir sorumluluk yüklemem. Onun gibi deli dolu kabına sığmaz, kimseye aldırmaz, yaratıcı, sevecen, kibar ve düşünceli bir Don Juan ne güzel olurdu… Bazı zamanlar vardır Tanrı seni duyar ve dileğini yerine getirir ya, galiba öyle bir anda dilek dilemişti.</p>
<p lang="tr-TR">Otelin uyandırma servisi ile uyandı. Dönüp eşine baktı. “Sevgilim uyan hadi. Uçağa gecikeceğiz.”</p>
<p lang="tr-TR">“Çok içmişiz dün gece. Sahi senin şu tıfıl editör yardımcısı ile görüşmeni hiç konuşmadık. Ne oldu yeni sayıda fotoğrafların çıkacak mı? “</p>
<p lang="tr-TR">“ Sorun resimler değilmiş. Ufaklık hastaymış. O yüzden resimlere ve yazıya bakamamış.”</p>
<p lang="tr-TR">“Desene boşuna bir öğleden sonranı harcadın. Sadece telefon ile sorunun ne olduğunu öğrenebilirmişsin.”</p>
<p lang="tr-TR">“Hayatım telefon ile halledemezdim. Resimleri değerlendirmemiz ve yazıya uygun olanları seçmemiz gerekiyordu. O hasta haliyle kim bilir ne abuk sabuk seçimler yapardı. Benim bir ünüm var ve bir editör yardımcısının yanlış seçimlerinden dolayı zedelensin istemiyorum”</p>
<p lang="tr-TR">Eşinin alnına küçük bir öpücük kondurdu.</p>
<p lang="tr-TR">“Hadi bir tanem gitmemiz gerekiyor. Kaldır o güzel poponu.”</p>
<p lang="tr-TR">Elinden tutup kendine çekti. Kadın dudaklarının dudaklarına değdirdiğinde canı yandı.</p>
<p lang="tr-TR">“Ne oldu senin dudaklarına. Ateşlendin mi? Sanki kesilmiş gibi”</p>
<p lang="tr-TR">“Sanırım fazla alkole vücudum tepki verdi. Neyse geçer.”</p>
<p lang="tr-TR">Birlikte çabucak hazırlandılar ve hava alanına gitmek üzere yola çıktılar.</p>
<p lang="tr-TR">Fred ile yaşadığı o çılgın günün üzerinden bir aydan uzun bir süre geçmişti. Onunla bir iki sıradan konuşma yapmışlar ama her ikisi de o günü ima bile etmemişti. İnternette, “korkular aşkları başlamadan bitiriyor “ diye bir yazı okumuştu. Korkuyor muyum diye kontrol etti. Hayır, korkmuyordu. “Herkes kendi payına düşeni yaşar” diye düşündü. Onun payına güzel bir hatıra düşmüştü ve gerisi önemli değildi.</p>
<p lang="tr-TR">Regl dönemi de bir ay geçmişti. O sabah işe gitmeden doktora uğrayacak ve neler olduğunu kontrol edecekti. Editöre geç gideceğinin haberini verdi. Doktor muayenesi beklerken telefonu çaldı.</p>
<p lang="tr-TR">“Nerdesin kız?”</p>
<p lang="tr-TR">“Fredy… Doktordayım”</p>
<p lang="tr-TR">“ Yine mi hastasın? Ben de dergiye geldim, senin masan boştu bir kahve içsek iyi olur diye düşünmüştüm. Ne zaman geleceksin?”</p>
<p lang="tr-TR">“ Öğle yemeğine yetişirim.”</p>
<p lang="tr-TR">“Tamam, o zaman. Yemekte birlikteyiz. Bizim pizzacıda buluşalım”</p>
<p lang="tr-TR">“ Tamam, şimdi kapatmalıyım: Doktor beni çağırıyor.</p>
<p lang="tr-TR">Muayene sırası ona gelmişti. Odaya girdi. Doktor gülümseyerek onu selamladı. Durumu anlatmasını rica etti. Kısaca sorununu anlattı. Muayene odasına geçtiler. Kadın canını yakmadan muayene etti ve ona ekranda bir noktayı işaret ederek, gülümsedi. Bir mucize olduğundan bahsediyordu. Normal koşullarda hamile kalmasının çok zor olduğunu anlatıyor, bu mucizenin onu mutlu etmesi gerektiğini söylüyordu.</p>
<p lang="tr-TR">Oysa şuan ne düşüneceğini ve ne hissettiğini ayırt edemiyordu. Darmadağınık olmuştu.</p>
<p lang="tr-TR">Muayene bitmiş, giyinmiş elinde ekran çıktıları, dalgın taksiye bindi. Taksi şoförünün ne sorduğunu anlamadan boş gözlerle adama baktı. Bir iki saniye sonra kendine geldi. Gideceği yeri tarif etti.  Taksi on dakika sonra pizzacının önünde durmuştu. Cüzdanından para çıkardı, paranın üstünü beklemeden taksiden indi. Pizzacıya girdiğinde, köşede Fred’i gördü. Fred oturduğu yerden ayağa kalktı, soru dolu gözlerle ona baktı.</p>
<p lang="tr-TR">“ Ne oldu? Kötü bir şey mi var? Yüzün bembeyaz “</p>
<p lang="tr-TR">“ Oturalım anlatacağım.”</p>
<p lang="tr-TR">Birlikte oturdular. Fred her zamanki pizzayı ısmarlamıştı. Birkaç saniye sonra garson servis için masaya geldi. Tabağına koyulan pizza dilimine baktı.</p>
<p lang="tr-TR">“ Canım istemiyor. Ben yemeyeceğim galiba.”</p>
<p lang="tr-TR">“ Allah aşkına, seni gören de öleceğinin haberini aldığını zanneder. Nedir bu kadar can sıkıcı olan?”</p>
<p lang="tr-TR">Dedi ve pizzasından kocaman bir parça ısırdı.</p>
<p lang="tr-TR">“Hani o hafta sonu var ya…”</p>
<p lang="tr-TR">“İnanmıyorum”</p>
<p lang="tr-TR">“ Neye inanmıyorsun. Henüz bir şey söylemedim ki”</p>
<p lang="tr-TR">“ Hamileyim demeyeceksin değil mi?”</p>
<p lang="tr-TR">“ Öyleymişim ama onu kaybetmişim. “</p>
<p lang="tr-TR">“ Üzüldüm. Senin için yapabileceğim bir şey var mı? İstersen izin kullanman için senin adına Esen’le konuşayım”</p>
<p lang="tr-TR">O an karşısındaki adamın canını yakmak istedi. Ama bunu nasıl yapacağını bilmiyordu…</p>
<p lang="tr-TR">“Önemli değil. Bu benim hatam. Sana izin vermemeliydim. Ama yaşandı ve bitti. Üzerinde konuşulacak bir şey yok.”</p>
<p lang="tr-TR">“ Herkes hata yapabilir. Üzülme böylesi daha iyi olmuş. Düşünsene, eğer kaybetmeseydin ondan bir şekilde kurtulman gerekecekti ve sen o zaman daha çok üzülecektin.”</p>
<p lang="tr-TR">Adamın canını yakamamış tam tersine kendi yüreğini paramparça etmişti. Ondan hiçbir beklentisi yoktu ama biraz şefkati bile ona çok görmüş olmasını anlayamıyordu. O an karar verdi. Burada, bu şehirde yalan bir dünyanın içinde var olmak istemiyordu. Hele içindeki mucizeyi ne pahasına olursa olsun kaybetmeye niyeti yoktu.</p>
<p lang="tr-TR">Yemekten sonra ofise döndü, hiçbir şey yokmuş gibi işlerini toparladı. Mesai bitmeden az önce editörün odasına gidip konuşma talep etti. Kadın bir şeyler olduğunu anlamıştı. Uzun uzun konuştular. Kararını saygı ile karşıladı. Onun için her türlü yardımı yapmaya hazır olduğunu söyledi. Çekmecesinden küçük bir sahil kasabasının resimlerini çıkardı. Ona hayallerindeki evi on yıl öce aldığını ama cesaret edemediği için oraya gidemediğini anlattı. Ucunda papatya figürü olan anahtarlığı uzattı. Evde istediği kadar kalabileceğini, eğer isterse evi ona seve seve satabileceğini de ekledi.</p>
<p lang="tr-TR">Karındaki mucize hayatına girer girmez, birbiri ardına mucizeler olmaya başlamıştı. O akşam mutluktan sarhoş olmuş bir şekilde yeni evine doğru yola çıktı.</p>
<p lang="tr-TR">“Anne, uyudun mu?”</p>
<p lang="tr-TR">“ Dalmışım canım”</p>
<p lang="tr-TR">“ Gülümsüyordun. Güzel bir rüya gördün galiba?”</p>
<p lang="tr-TR">“ Hafızamdaki eksik taşları toparladım.”</p>
<p lang="tr-TR">“ Ve ?”</p>
<p lang="tr-TR">“ Artık sana her şeyi anlattığımdan eminim. Sadece onun ismini sana söylememişim ”</p>
<p lang="tr-TR">Parmakları ile annesinin dudaklarını kapattı</p>
<p lang="tr-TR">“Lütfen. Ona ihtiyacım yok. Ben bütünüyle senin olmayı seçtim. Benden haberi olmasına gerek yok. Herkes kendi payına düşeni yaşamalı sen öyle söylemiştin! Onun payına bu hikâyede hiçlik düşüyor. Benim payıma sen, senin payına da ben. Herkes mutlu. Daha fazlasına gerek yok.”</p>
<p lang="tr-TR">Annesine sarıldı. Ona onu ne kadar sevdiğini ve kendisinden vazgeçmediği için ne kar minnettar olduğu bir kez daha söyledi. Elinden broşürü aldı ve çöpe attı.</p>
<p lang="tr-TR"><strong>Özdil Demir</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/romantik-hikayeler/herkes-kendini-yasar.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sıradan Vatandaş</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/spekulatif-kurgu-hikayeleri/siradan-vatandas.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=siradan-vatandas</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/spekulatif-kurgu-hikayeleri/siradan-vatandas.htm#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 12 Feb 2010 08:47:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Otobiyografik]]></category>
		<category><![CDATA[Spekülatif Kurgu Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye kurgucuları]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye yaz]]></category>
		<category><![CDATA[ilginç hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[kurgu hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[moderatör hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[sıradan vatandaş]]></category>
		<category><![CDATA[uyku hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[vatandaş hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[yeni hikayeler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=167</guid>
		<description><![CDATA[A. Kadir Konuk
Lütfen biraz doğru oturur musunuz” dedi moderatör, “İki dakika sonra canlı yayına gireceğiz.”
“Nasıl doğru oturayım” diye sordu program konuğu, “Hazır ola geçeyim mi?”
“Hayır, öyle söylemek istemedim. Koltuğa öyle yayılmasanız…”
“Müthiş rahat bu koltuk. Kahvenin sandalyelerine hiç benzemiyor. Üstelik burası oldukça sıcak, adamın uykusu geliyor hemen.”
“Öyle de, seyircilerimiz…Pardon, reji arıyor. Evet, tamam, hazırız, başlayabiliriz.”
Moderatör içinden [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/televizyon.jpg" rel="lightbox[167]"><img class="alignright size-medium wp-image-384" style="border: 4px solid black;" title="televizyon" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/televizyon-214x300.jpg" alt="" width="214" height="300" /></a><span style="color: #808080;">A. Kadir Konuk</span></h2>
<p>Lütfen biraz doğru oturur musunuz” dedi moderatör, “İki dakika sonra canlı yayına gireceğiz.”</p>
<p lang="tr-TR">“Nasıl doğru oturayım” diye sordu program konuğu, “Hazır ola geçeyim mi?”</p>
<p lang="tr-TR">“Hayır, öyle söylemek istemedim. Koltuğa öyle yayılmasanız…”</p>
<p lang="tr-TR">“Müthiş rahat bu koltuk. Kahvenin sandalyelerine hiç benzemiyor. Üstelik burası oldukça sıcak, adamın uykusu geliyor hemen.”</p>
<p lang="tr-TR">“Öyle de, seyircilerimiz…Pardon, reji arıyor. Evet, tamam, hazırız, başlayabiliriz.”</p>
<p lang="tr-TR">Moderatör içinden beşe kadar ağır ağır saydı, programın jeneriği göründü ekranda, moderatör iki kez yutkundu, “Sayın seyirciler” diye başladı konuşmaya.</p>
<p lang="tr-TR">“Evet, sayın seyirciler, yine birlikteyiz. Sizlere ilginç konuları sunmak için gece gündüz çalıştığımızı biliyorsunuz. Daha önce duyurduğumuz gibi bu gece ülkemizin sorunlarını sıradan bir vatandaşla konuşacağız. Konuğumuzu özel seçmedik, program yapımcısı arkadaşlarımız onu sıradan vatandaşlar içinde, bir kahvehanede buldu. Önce buluşmanın filmini izleyelim.”</p>
<p lang="tr-TR"><span id="more-167"></span>Görünmeyen kamera sigara dumanından içi tam seçilemeyen bir kahvehaneye girdi, kahve ocağına yakın bir masaya kadar ilerledi, masada okey oynayan altmış yaşlarında, kel denilebilecek kadar az saçlı, çökük yanaklarından düzensiz beslendiği belli olan adama zom yaptı. Tam bu sırada adam “Okey” diye bağırdı ve elindeki bir taşı öteki taşların üzerine hızla çarptı, önündeki ıstakayı taşları herkesin görebileceği biçimde çevirirken “Yine yeşillendi fındık dalları” diye bir türküye başladı.</p>
<p lang="tr-TR">“Evet sevgili seyirciler” dedi moderatör, “Gördüğünüz gibi alışılmış bir manzara içinden geldi konuğumuz. Onu özel olarak seçmedik, sorduk, gelirim dedi ve geldi. Hoş geldiniz sayın…”</p>
<p lang="tr-TR">“Mevlüt Kocabaş” dedi konuk.</p>
<p lang="tr-TR">“Hoş geldiniz sayın Kocabaş. Doğrusu soyadınız başınıza hiç uymuyor.”</p>
<p lang="tr-TR">“Neremiz neremize uyuyor, bir de onu sorun.”</p>
<p lang="tr-TR">“Elbette, elbette soracağım onları, zaten onun için getirdik sizi buraya. Sıradan bir vatandaş olarak ülkemizin şu anda içinde bulunduğu durumu özetleyebilir misiniz?”</p>
<p lang="tr-TR">“Sıradan vatandaş nasıl oluyor” diye sordu Kocabaş.</p>
<p>“Sıradan vatandaş”diye kekeledi moderatör, “Yani yönetici olmayan…”</p>
<p lang="tr-TR">“Benim bildiğim her vatandaş bir şeyleri yönetir” dedi program konuğu Kocabaş, “Dükkan yönetir, mağaza yönetir, at arabası yönetir, taksi, dolmuş, kamyon, otobüs yönetir, en önemlisi her vatandaş, kadın olsun, erkek olsun bir ev yönetir. Şu alemde yönetilebilecek ne varsa onu vatandaşlar yönetir. Size göre bunlar yönetimden sayılmıyor mu?”</p>
<p lang="tr-TR">“Hayır, yani demek istediğim…”</p>
<p lang="tr-TR">“Demek istiyor, diyemiyorsunuz. Sıradan vatandaş dediğiniz insanlar o sizin yönetici dediğiniz insanları seçip başlarına bela edenler değil mi? Kaç çeşit vatandaş var bu ülkede, söyler misiniz?”</p>
<p lang="tr-TR">“İşte onu söylemek istiyorum, yöneticiler var, iş verenler var, ordu mensupları var…”</p>
<p lang="tr-TR">“Kalbur üstü, kalbur altı var ve kalbur üstü olanlar sıra dışı vatandaşlar” diyerek güldü Kocabaş. “Elbette onların dışında işçiler var, köylüler var, memurlar, esnaflar, işsizler, evsizler, serseriler, orospular…”</p>
<p lang="tr-TR">“Ama ayıp oluyor sayın Kocabaş, aslında söylenilmek istenilen şey…”</p>
<p lang="tr-TR">“Pezevenkler de var ama onlar kasayı doldurduklarında beyefendi, yani sıra dışı vatandaşlar olabiliyorlar. Mafya babaları da öyle…”</p>
<p lang="tr-TR">“Mesleğinizi sorabilir miyim” diye sertçe bağırdı moderatör.</p>
<p lang="tr-TR">“Cuntazede bir öğretim üyesiyim.”</p>
<p lang="tr-TR">“Nasıl yani, anlayamadım?”</p>
<p lang="tr-TR">“Anlaşılmayacak bir şey yok, cuntadan önce öğretim üyesiydim, cunta gelince sıradan vatandaş oldum.”</p>
<p lang="tr-TR">“Öğretim üyesisiniz ve kahvehanede okey oynayarak…”</p>
<p>“Eğitimimi tamamlıyor, boş zamanlarımı değerlendiriyorum. Cunta öncesinde bu alanda pek fazla bilgim yoktu ve kahvehanelerde oturan insanlara ben de biraz sizin gibi bakıyordum. İçlerine girince benim gibi zedelenmiş yığınla cevher tanıdım. İnsan gün boyu açık alanda limon satmayla uğraşınca kapalı, sıcak alan özlemi gelişiyor.”</p>
<p lang="tr-TR">“Limon mu satıyorsunuz?”</p>
<p lang="tr-TR">“Balıklara, çorbalara, salatalara limooon” diye bağırdı Kocabaş, “Limon deyip geçmeyin, kant, limonata, reçel, baklavanın şerbeti bile limona muhtaçtır. Bizim kahvehanede limonlu kekik çayı harikadır.”</p>
<p lang="tr-TR">“Ama o insanlar orada sadece zaman öldürmüyorlar mı?”</p>
<p lang="tr-TR">“Neresi kötü bunun, sıra dışı vatandaşlarınız da insan öldürüyorlar.”</p>
<p lang="tr-TR">“Sohbetimize politika bulaştırmayalım lütfen. Siz ülkenin halini nasıl değerlendiriyorsunuz?”</p>
<p lang="tr-TR">“Sizin deyiminizle sıradan bir vatandaş olarak düşündüğümde her şey normal. Şeriatın kestiği parmak acımaz, devletin malı deniz, yemeyen domuz, gemisini yüzdüren kaptandır, devlet büyüktür, ordu yenilmezdir, büyükler bilirler, buna da şükür… Zedelenmiş bir öğretim üyesi olarak düşündüğümde her şey bombok.”</p>
<p lang="tr-TR">“Siz neden o sözü öyle fazla kullanıyorsunuz?”</p>
<p lang="tr-TR">“Boku mu? Ayıp mı bok demek? Ben sıradan bir vatandaş değil miyim? Sıradan vatandaşlar boka bok derler, sıra dışı olanlar aa, kaka, dışkı, necaset, pislik diyorlar. Benim bir sıradan vatandaş arkadaşım var, eski avukat, o boka hukuki olarak “Çukur gülü” diyor. Bir de şair arkadaşım var, sözü sözlükten almış, o da ‘Boka nispetle tezek amberdir’ der.”</p>
<p lang="tr-TR">“Memleketin durumundan söz ediyorduk sayın Kocabaş.”</p>
<p lang="tr-TR">“Olaya kahvehanenin içinden bakılınca görünüm başka, dışından bakılınca daha başka.”</p>
<p lang="tr-TR">“Nasıl yani?”</p>
<p lang="tr-TR">“Kahvehanede herkes birbirini tanır, bu nedenle hükümete, yöneticilere, uygulamalara, zamlara sövmek serbesttir. Kahvehanenin dışına çıkınca padişahım çok yaşa!”</p>
<p lang="tr-TR">“Yani ülkemizin gidişatı…”</p>
<p lang="tr-TR">“Bizim şoför Remzi’ye göre ülke yokuş aşağı giden, balataları çürümüş, freni tutmayan ve önünde bok çukuru bulunan bir kamyon, manav Rüstem’e göre içinde sadece çürümüş sebze artıkları bulunan bir sebze kasası, kahveci Ramazan’a göre üç günlük çay, muhtar Refik’e göre ‘Taşları bağlı, itleri serbest mahalle”, tombalacı Seyit’e göre ‘Zabıta cehennemi’…”</p>
<p lang="tr-TR">“Size göre?”</p>
<p lang="tr-TR">“Bana göre cunta mezarlığı.”</p>
<p lang="tr-TR">“Sanıyorum zamanımız dolmak üzere, son bir şey söylemek ister misiniz?”</p>
<p lang="tr-TR">“Sıraya girmek konusunda bir şey söylemek istiyorum. Adamın biri…”</p>
<p lang="tr-TR">“Şimdi de fıkra mı anlatacaksınız?”</p>
<p lang="tr-TR">“Sıradan vatandaş değil miyim, sıradan vatandaşlar sözlerini doğrudan söyleyemezler, fıkralara, şiirlere, türkülere yedirirler onları. Buradan çıkınca başıma ne geleceğini düşünmek zorundayım. Hem siz demediniz mi son söylemek istedikleriniz nedir diye?”</p>
<p lang="tr-TR">“Dedim de…”</p>
<p lang="tr-TR">“Şimdi efendim, adamın biri hamama gitmiş, soyunmuş, girmiş içeri, bir de ne görsün, çıplak bir kadın, kadının boynunda bir tabela, tabelada ‘tutarsan yaparsın’ yazılı. Adam başlamış kadının arkasından koşmaya. Ansızın zebani gibi kıllı bir dev adam girmiş içeriye, onun da boynunda ‘Tutarsam yaparım’ yazılı bir levha asılıymış ve adamın arkasına düşmüş…”</p>
<p lang="tr-TR">“Bitti mi?”</p>
<p lang="tr-TR">“Bitti.”</p>
<p lang="tr-TR">“Yani ne demek oluyor şimdi bu?”</p>
<p>“Şu demek oluyor: Önde kaçan kadın sıradan vatandaşın özlemleri, ortada koşan sıradan vatandaş, arkadan gelen zebani sıra dışı vatandaşların temsilcisi, hamam da devlet. Tuttuğunu beceren hükümet, becerilen…”</p>
<p lang="tr-TR">“Evet sayın seyirciler” dedi moderatör, “Bir programın daha sonuna gelmiş bulunuyoruz, sayın konuğumuz Kocabaş’a programımıza katıldığı ve programın içine gerçekten ettiği için teşekkürler.”</p>
<p>“Biz sıradan vatandaşız” dedi Kocabaş, “Sürç-ü lisan ettiysek af ola.”</p>
<p>Bu programdan sonra ne mi oldu? Moderatör haber merkezinde spor muhabirliğine atandı, program konuğu Kocabaş hakkında ‘devletin ve milletin manevi şahsiyetine, orduya ve ülkenin mazbut vatandaşlarına hakaret’ suçlamasıyla dava açıldı. Kocabaş’ın arkadaşları gelecek seçimlerde onu milletvekili adayları ilan ettiler.</p>
<p><strong>A. Kadir Konuk</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/spekulatif-kurgu-hikayeleri/siradan-vatandas.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
