<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Hikaye Oku &#187; Klasik Öyküler</title>
	<atom:link href="http://www.hikayeoku.com/category/klasik-oykuler/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.hikayeoku.com</link>
	<description>Hikaye okumak, gerçeğe tanık olmaktır.</description>
	<lastBuildDate>Sun, 07 Mar 2010 14:52:04 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.9.1</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Bir Yol</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/klasik-oykuler/bir-yol.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=bir-yol</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/klasik-oykuler/bir-yol.htm#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 04 Mar 2010 12:35:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Klasik Öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[Otobiyografik]]></category>
		<category><![CDATA[ahmet hamdi]]></category>
		<category><![CDATA[ahmet hamdi öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[ahmet hamdi tanpınar]]></category>
		<category><![CDATA[benim]]></category>
		<category><![CDATA[bile]]></category>
		<category><![CDATA[daha]]></category>
		<category><![CDATA[dedi]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye nedir]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye okuma]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye örnekleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye türleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[ilk]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul]]></category>
		<category><![CDATA[kendi]]></category>
		<category><![CDATA[kısa hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[mehmet akif ersoy]]></category>
		<category><![CDATA[mimar sinan]]></category>
		<category><![CDATA[onda]]></category>
		<category><![CDATA[öykü berk]]></category>
		<category><![CDATA[öykü okey]]></category>
		<category><![CDATA[öykü örnekleri]]></category>
		<category><![CDATA[öyküleri]]></category>
		<category><![CDATA[patika]]></category>
		<category><![CDATA[tanpınar öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[yeni]]></category>
		<category><![CDATA[yok]]></category>
		<category><![CDATA[yunus emre]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeoku.com/?p=579</guid>
		<description><![CDATA[Ahmet Hamdi Tanpınar
Birdenbire ayağa kalktı ve eliyle trenin penceresinden işaret ederek:
-İşte, dedi, şu gördüğünüz küçük yol, şu iki ağaç arasında tepenin eteğini kıvrılan patika&#8230; Fevkalâde hiçbir tarafı yok değil mi? Hemen her yerde bol bol rastgelebileceğimiz alelade bir şey&#8230; Bununla beraber nereye gittiğini, nereden geldiğini bilmediğim, bir dönemeçte kaybolan tozlu parçasından başka hiç bir tarafını [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><span style="color: #808080;"><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/patika.jpg" rel="lightbox[579]"><img class="alignright size-medium wp-image-581" style="border: 4px solid black; margin: 4px;" title="patika" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/patika-300x199.jpg" alt="" width="300" height="199" /></a>Ahmet Hamdi Tanpınar</span></h2>
<p>Birdenbire ayağa kalktı ve eliyle trenin penceresinden işaret ederek:</p>
<p>-İşte, dedi, şu gördüğünüz küçük yol, şu iki ağaç arasında tepenin eteğini kıvrılan patika&#8230; Fevkalâde hiçbir tarafı yok değil mi? Hemen her yerde bol bol rastgelebileceğimiz alelade bir şey&#8230; Bununla beraber nereye gittiğini, nereden geldiğini bilmediğim, bir dönemeçte kaybolan tozlu parçasından başka hiç bir tarafını tanımadığım bu yol benim hayatımda bütün bir sergüzeşttir.</p>
<p>Onbeş seneden beridir ki bu yolda her ay bir iki seyahat yaparım. Bu uzun şeridin iki yanında ve onun döne döne değişen ufkunda tanımadığım hiç bir şey yoktur. Yattığım yerden gözüme ilişen sivri bir kaya parçası, yalnız aydınlık havada ürperen tepesini gördüğüm bir ağaç, ne bileyim hatta daha alelade bir işaretle bütün ufku kendi kendime canlandıracak kadar bu yolların aşinasıyım, fakat yıllar var ki bu küçük yol parçasını, yol bile diyemeyeceğimiz bu dövülmüş kırmızı toprak genişliğini daima yeni, yepyeni bir şey gibi seyrettim. Onu her defasında görür görmez ürperdim, onda saadetlerin, hasretlerin, beklenilen şeylerin bütün güzelliğini ve şiirini duydum.<br />
<span id="more-579"></span></p>
<p>Şüphesiz bunda ilk defa gözüme çarptığı günün hususiyetinin de mühim bir hissesi vardır. İstanbul&#8217;dan soğuk ve yağmurlu bir günde ayrılmıştım, İlk çocuğum on gün evvel ölmüştü, karım hasta idi, başka üzüntülerim de vardı. Kısacası kaderle diş dişe, yumruk yumruğa olduğum günlerden biriydi.</p>
<p>Bilmem sizde de böyle midir; yolculuk benim üzerimde daima iyi ve unutturucu bir tesir yapar. Iztıraplarımızın, üzüntülerimizin mekânla, yahut hayatımızın tabii muhiti ile sıkı bir alakası olsa gerek. Bir muharririn dediği gibi, falan yerde en kesif şiddetinde olan bir acı iki yüz kilometre daha ötede ve başka insanlar içinde biraz daha hafif ve daha kabil-i tahammül oluyor. Bununla beraber acıdan acıya fark var. Ve benimki acıların en büyüğü, evlat acısı idi, üstelik de yağmur yağıyordu. Oh, size bu yağmurlu günlerin bende yaptığı aksülameli nasıl anlatmalı? Böyle günlerde ben değişir, büsbütün başka adam olurum. Başka bir adam, tam kelimesi değil&#8230; Bütün bir mazi, en kötü, en karanlık, en tamir edilmez taraflarıyla içimde canlanır, hortlaklarımla başbaşa kalırım. Böyle zamanlarda hayat sanki bütün çeşmelerini kapatır, yalnız bir tanesi, azap ve üzüntünün kaynağı kalır ve ben onun bulanık aynasında bütün ömrün en kötü muhasebesini yapa yapa kendimi seyrederim. Bu sefer de böyle oldu; her zaman ayak basar basmaz gündelik üzüntülerimden sıyrıldığım, yalnız kendimin olduğum Haydarpaşa garı bana bu sefer büyük ve karanlık bir lahit gibi geldi. Trene aynı ruh haleti içinde bindim. İzmit&#8217;e kadar hep aynı ıslak ve rutubetli hava içinde, tıpkı bir olukta seyahat eder gibi geldik. Hiç bir şey düşünmedim, hiç kimseyi görmedim, sadece vagonların üstüne ve pencerelerin camlarına değdikçe yağmurun çıkardığı sesi dinledim. Bir tabutta uyuyanlar yeraltının mutlak sessizliğinde kendi nabızlarını ancak böyle dinlerler. Zaman zaman içimdeki boşluğu kısa bir şimşek gibi oğlumun hatırası deliyor, bir an için onun küçücük ve muztarip yüzü, bir büyük örümcek gibi yağmurun dört bir tarafıma gerdiği kül rengi üzüntü ağlarının içinde uzanıyordu. O zaman ben bu hayalden kurtulmak için ellerimle yüzümü kapatıyor, biteviye yer değiştiriyordum. Sonra tekrar yağmurun sesine dalıyor, tekrar bu ince ve muzır ağın altında insana sıkıntının ve kabusun bizzat kendisi gibi görünen, güneşsiz, renksiz hayalet manzaralara dalıyorum.</p>
<p>İzmit&#8217;ten sonra uzun bir müddet yine böyle sürdü, sonra yağmur biraz diner gibi oldu, gök yükseldi; bulutların arasından çamur rengindeki dünyaya, başka renkler, iki gün süren bu kötü havanın unutturduğu sıcak kuvvetler girdi. Ve tren yavaşladı. O zaman ben, bu küçük yolun üzerinde iki günden beri ilk defa küçük bir güneş parçasını, küçük ve aydınlık bir halı gibi serilmiş buldum. Islak söğüt dallarına sevinçle yayılan ve sonra orada, yerde sıcak ve aydınlık bir müjde gibi biriken güneş&#8230; Ve aynı zamanda, bütün içimi altüst eden acaip akisli uğultu&#8230; O anda içimden geçenleri nasıl anlatmalı? Bu aylarca toprağın karanlığında kaybolan bir göğün birdenbire küçük bir filizle mavi havaya ve aydınlığa kavuşması gibi bir şeydi. İşte o zamandan beri bu yol, birçoğu, binlercesi gibi birkaç, yüz metre sonra küçük bir Anadolu köyünün inzivasında kaybolacağına hiç şüphe olmayan bu küçük ve sade yol benim için mahiyetini değiştirdi. Saadetin, ruh muvazenesinin bir nevi sembolü, kapısında güneşin divan durduğu bir iklimin başlangıç noktası oldu; ve müthiş bir arzu ile, her şeyi, bütün üzüntü ve kederlerimi, bütün sevgi ve zenginliklerimi burada bırakıp inmek, bu küçük yolda yürüyüp gitmek istedim.</p>
<p>Bana öyle geldi ki bunu yapacak olursam hayatımda her şey değişecek, bütün sefaletlerim, hasretlerim dinecek, yepyeni bir insan olacağım.</p>
<p>O zamandan beri dokuz sene geçti. Ölen çocuğumun acısını zaman ve yenileri unutturdu. Küçük sefaletlerim ve sıkıntılarım düzeldi, yahut yerlerine başkaları geldi. Her şey az çok değişti, fakat bu yolun benim içimdeki manası hep aynı kaldı. Onunla her karşılaşışımda hep aynı saadet hissi beni dayanılmaz kuvvetiyle çekti, her defasında oracıkta her şeyi bırakıp inmek ve o yolun uzletinde kaybolmak ihtiyacını duydum. Hatta şu anda bile aynı ihtiyacın içindeyim. Ne yazık ki&#8230;</p>
<p>Bu kaçınma ihtiyacına bakıp da beni, her an talihin yeni bir gadrine uğrayan, hayatı felaketlerle dolu biçarelerden sanmayınız. Herkes gibi ben de zaman zaman kaderin iyi veya kötü yüzüyle karşılaştım. Fakat düşünülürse ondan şikayete büyük hakkım yok. İyi bir kadınla evlendim, epeyce kazanıyorum, hayatım kendi çizilmiş yolunda düzgün ve rahat gidiyor. Bununla beraber ondan memnun değilim. İçimde kendi hayatımı yaşamadığım kanaati var. Daha samimi olayım ister misiniz? Bu yaşadığım hayat o kadar benim değil ki her hangi bir saatimde birisi gelip de bana &#8220;Haydi kalk, sıran geldi, kendi kendin ol!&#8221; diye bağırsa sanki böyle bir şey mümkünmüş gibi inanıp koşacağım. Bu his bende o kadar kuvvetli&#8230; Her hangi bir kalabalıkta kendimden başka herkes olmağa razıyım. Ah bir elbise değişir gibi hüviyetini değiştirebilmek, lalettayin içinde kaybolmak, bir avuç kum içinde, bir kum tanesi olmak ve böyle olduğunu dahi bilmemek. Ne bileyim, bir maske, bir numara, bir sicil varakası, bir manivela, bir çark, bir düğme, her şey olmak, yalnız..<br />
.<br />
Felaketim şu ki, ben zaman zaman kendimi bulan adamım. Niçin gülüyorsunuz? Beni bir budala zannetmeyiniz. Bu gülüşümden sizin bu azabı tanımadığınız anlaşılıyor. Kendi kendini bulmak&#8230; Bu hakikaten korkunç bir şeydir, fakat aynı zamanda güzel ve dikkate değer bir eğlence de olabilir. Bir sarhoş tasavvur ediniz ki kadeh elinde ve sofra başında birdenbire uyanıyor, kendisini ve etrafını görüyor, eşya ile, zaman ile kendi arasındaki alakanın istihzasına geçiyor; bu bedbahtı zannetmem ki bir daha kolay kolay kendinden geçirebilesiniz, elveda alkolün unutturucu cenneti&#8230; Bu uyanış şüphesiz ancak bir dakika veya bir saniye içinde olabilir, fakat bu saniye, bir uçurum başında birdenbire gözleri açılan bir adamın ürpermesiyle doludur.</p>
<p>Bakınız, bu ilk önce nasıl oldu: daha henüz çocuğumuz ölmemişti. Bir kış gecesi karım ve çocuklarımla beraber oturuyorduk. Ben yazı yazıyordum, oğlum ayaklarımın dibinde oynuyor, karım biraz ötede, zannedersem, bir şey örüyordu. Küçük kızım onun dizlerine abanmış, elinin hareketiyle beraber gidip gelmeğe çalışıyordu. Odamız sıcak ve sakindi. Bu aile ve ev dediğimiz acaip kuruluşun o cins anlarından biriydi ki dışarıdan aydınlık ve buğulu penceremize, odanın içinde arasıra gidip gelen gölgelerimize bakan her hangi bir yolcuya ufak bir kıskançlık hissi verebilir ve boş geçmiş ömrü için onu acı acı düşüncelere daldırabilirdi.</p>
<p>Nasıl oldu ben de bilmiyorum; birdenbire olduğum yerde çok uzun bir uykudan uyanmış gibi doğruldum ve etrafıma şaşkın şaşkın bakmağa başladım. İnsan, eşya, bütün etrafımdakiler benimle alakalarını kesmiş gibiydiler, her şey, hepsi bana yabancı oluvermişti. Bu kadar senelik karımı, kendi çocuklarımı, evimi, odanın her bir vaktinde hayatımın bir hadisesi olmuş eşyasını, velhasıl elimdeki işe ve üstümdeki elbiseye kadar hiç bir şeyi tanımıyordum. O anda bir aynada kendi yüzümü görsem belki onu da tanıyamazdım. O kadar kendi hakikatimde, rüyalarımın hakikatine uyanmıştım. Bu ne Baudelaire&#8217;in çift odasına, ne de Quincey&#8217;nin afyonun cennetinde gördüğü rüyalardan realiteye dönüşüne benziyordu. Bu daha sade bir şey, uzun gafletinde birden uyanan ruhun kendi kendisine tertip ettiği bir nevi cürmümeşhuttu. Hakikaten bütün bunların benim içimle, günlerin sefaleti altında haberim olmadan için için kaynayan asıl benliğimle ne alakası olabilir? Bu siyah, uzun saçları geçmiş güzelliğinden muhteşem bir yadiğar gibi duran bitkin yüzlü kadın kimdi? Bununla beraber onun kendi karım olduğunu, bu çocukların kendi çocuklarım olduğunu biliyordum. Kendi kendime mütemadiyen koskoca on seneyi, bu kapanık odada, bu acaip ve manasız eşya arasında, bu şimdi bana yabancı birer sembol gibi görünen çehreler arasında nasıl geçirdiğimi soruyorum. Nihayet dayanamadım, lalettayin bir mazeret uydurarak sokağa fırladım. Bugün olmuş gibi hatırımdadır; soğuk, aydınlık bir kış gecesiydi, sokaklarda hemen hemen kimse yoktu, durmadan dinlenmeden, kendi kendime &#8220;Niçin, niçin böyle oldu, niçin böyle olsun?&#8221; diye sora sora yürüyordum. Bir müddet sonra yoruldum, küçük bir kahveye girdim. Tanımadığım birtakım adamlar tütün ve nefes kokan bulanık hava içinde gülerek bağırarak konuşuyorlar, oyun oynuyorlardı. Ben de bir köşeye çekildim. O zamana kadar gece vakti evimden dışarıya ancak sinema, tiyatro gibi şeyler için çıkardım. Zaten böyle bir itiyadı bir türlü anlıyamamıştım. Fakat şimdi yadırgamıyor, hatta bir nevi sıcaklık duyuyordum. &#8220;Burası bizim (rafımız olsa gerek&#8230;&#8221; diye düşündüm, sonra yavaş yavaş etrafımdakilere bakmağa başladım.</p>
<p>Bir insan yüzünün en manalı bir alem olduğunu ben o geceye kadar anlıyamamıştım. Hayat dediğimiz o girift oyunun, aktörlerini bu kadar kuvvetle benimseyeceğini, onların her hal ve tavrına kendi akışının damgasını bu kadar kuvvetle vuracağını hiç düşünmemiştim. Yüz buruşuğunun, göz altındaki her hangi bir çizginin, dudak kenarındaki bir kıvrımın, ne bileyim, konuşmadan evvelki bir saniyelik bir tereddüdün, küçük bir el işaretinin, manasız ve ehemmiyetsiz bir bakışın, her gülüşün, bir omuz düşüklüğünün bütün bir ömrü en ince, en karışık, en nüfuz edilmez taraflarından anlatacak birer emare, birer işaret olduğunu hiç düşündünüz mü?</p>
<p>Karşımda bana arkasını dönmüş, tavla oynayan bir adamcağız vardı. Orta boylu, zayıf, başı tepesine doğru açılmış otuz, otuz beş yaşlarında bir insan; her gün sokakta, dairede, lokantada rastladığımız insanlardan biri. Başı biraz kalkık omuzlarının arasına sonradan yapıştırılmış gibi gömülü, sırtı biraz öne bükük, ikide bir kontrolsüz bir hareketle sağ elini alnına doğru kaldırıyor, sanki görünmeyen zehirli bir böceği kovalıyordu. Bu sinirli, zayıf el ile beraber bu kemikli başın ikide bir böyle arkaya doğru gidişi ne korkunç, ne zalim bir şeydi! Bir iki defa yanındakilerle konuşmak için yüzünü benden yana doğru çevirdi.</p>
<p>Ne karışık bir çehresi vardı. Geniş alnı, gözlerinin ve dudaklarının kenarı, kırışık ve çizgi içindeydi. Bununla beraber yalnız bir bakışını tuttuğum gözleri ne kadar genç ve iri idi. Müthiş bir hareket bolluğu içinde kızararak, konuşarak, şansa lanet ederek oynuyordu. Birdenbire zarları bıraktı. Müthiş bir şey olmuş gibi bir an durdu, düşündü. Sonra hafif bir omuz kaldırışıyla ayağa kalktı, yukarıda bahsettiğim el işaretiyle fikri sabitini bir kere daha koğdu. Oyun arkadaşıyla hesabını görerek, yine başı omuzlarına gömülü, kendi içine katlanmış hüviyetiyle, fakat bu sefer nisbeten daha sakin bir yüzle kahveden çıkıp gitti. Niçin oyun ortasında zarları bıraktı? Ayakta neyi düşündü ve neye karar verdi? Niçin bir dakika evvel omuzları o kadar çökük ve mahkumdu ve neden kahveden çıkarken bütün hüviyetinde bir nevi sükunet ve kayıtsızlık vardı? Muamma.</p>
<p>Tam karşımda ayak ayak üstünde oturan bir başkası hiç durmadan sol ayağını sallıyor, bir taraftan da mütemadiyen tırnaklarını kemiriyordu. Ne garip bir adamdı bu! Küçücük yüzü insana bir çekmece hissini verecek kadar kilitli idi. Kim bilir kaç uzun tahammül ve zillet senesi bu yumruk kadar küçük yüzden, bu acayip ve sır sızmaz maskeyi çıkarmıştı. Bir başkası konuşurken ellerinin ve kollarının mübalağalı işaretleriyle kendisini adeta dört bir tarafa dağıtır gibiydi.</p>
<p>Bütün bunları düşüne düşüne eve döndüm. Bu sessiz ıztırabı, bu adeta tabii addedilen cehennemi görmek beni biraz teskin etmiş, kendi hayatımla aramda biraz evvel bozulmak üzere olan muvazeneyi iade etmiş gibiydi. Bununla beraber o muvazeneyi bir daha hiç bir zaman bulamadım. Olan olmuştu. Artık bundan sonra bu bende bir itiyat oldu.</p>
<p>Hayatımın üzerinde düşünmeğe başlamıştım. Bütün iradem, bütün gayretim bir daha o eski sükuneti bana iade ettirmedi. Gündelik hayatımla arama yaşanmamış rüyaların azabı girmişti. Hayat oyununu en büyük ciddiyetle oynamaya hazırlandığım bir anda geçmiş yıllar, karşıma dikiliyor ve benden hesabını soruyordu. O günden sonra artık bir an bile yalnız değildim, soframda, yatağımda, çalışma masamda bir misafir, dişleri hiddet ve kinden kısık, gözlerinde boşa gitmiş bir ömrün bütün bıkkınlığı toplanan bir zavallı vardı ve bana pişmanlığın şuuruyla kısılmış sesi durmadan fısıldıyordu: &#8220;Ömrünü, ömrünü ne yaptın?&#8221; Ve ben bütün uzviyetimde bir yılan gibi gezen bu zehirli sesin tenbihi altında yapacağımı unutuyor, anı ve mekanı unutuyor, başta kendim olmak üzere her şeyden, yaşanmış ömrümden, gelecek senelerimden, bütün etrafımdan nefret ediyor, kaçmak, kaybolmak, kurtulmak istiyordum.</p>
<p>Artık uyku bile benim için bir şifa değildi. Çünkü onda da riyaların zalim ısrarı vardı. Size bu rüyaları nasıl anlatmalı? Hemen her safhasında vaktiyle sevilmiş bir genç kızın, şimdi nerede olduğunu, nasıl bir talihle yaşadığını bilmediğim sarı saçlı, büyük mavi gözlü, nerkis boyunlu genç bir kızın bir nevi &#8220;laytmotif&#8221; gibi dolaştığı bu rüyalar&#8230; Bu, hasta kafanın kendi vehim ve gölgelerinden yarattığı değişici ve korkunç âlem&#8230;</p>
<p>İşte bu yol, bu küçük acaip yol, ben bu ruh haletinde iken karşıma çıktı ve benim için birdenbire yepyeni bir hayat imkanının, kendi kendimi bundan sonra olsun gerçekleştirebilmek imkanının bir nevi müjdesi gibi oldu.</p>
<p>Evet, pekala biliyorum ki, bir gün ben her şeyi bırakıp bu küçük yola dalarsam onun bittiği yerde bütün saadet ve hasretlerimi, eski yaşanmış rüyalarımı bulacağım, temiz, yepyeni, mesut bir adam olacağım.</p>
<p>Bunu biliyorum, fakat yapamayacağımı da biliyorum. Halbuki bir ömür yaşanmağa değer bir şeydir.</p>
<p><strong>Ahmet Hamdi Tanpınar</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/klasik-oykuler/bir-yol.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Şiir ve Sinek</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/klasik-oykuler/siir-ve-sinek.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=siir-ve-sinek</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/klasik-oykuler/siir-ve-sinek.htm#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 02 Mar 2010 15:42:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Anne Hİkayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Klasik Öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[adalet ağaoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[adalet ağaoğlu hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[adalet ağaoğlu öyküleir]]></category>
		<category><![CDATA[adalet ağaoğlu öyküleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye yaz]]></category>
		<category><![CDATA[klasik öykülerimiz]]></category>
		<category><![CDATA[ödüllü hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[ödüllü öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[öykü dergisi]]></category>
		<category><![CDATA[öykü oku]]></category>
		<category><![CDATA[öykü özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[öykü yaz]]></category>
		<category><![CDATA[şiir hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[şiir hikaye öykü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeoku.com/?p=575</guid>
		<description><![CDATA[Adalet Ağaoğlu
Oh, dedi Şükriye Hanım, ohh, kızım geliyor. Oh Allah&#8217;ım, hiç aklımda yoktu, taa yaz ortasını bulur artık, başka gelemez diyordum, oh ne iyi oldu, bayram seyranlar da bitti artık peş peşe, taş çatlasa mektebi koyup gelemez diyordum, geliyor işte, hey güzel Allah&#8217;ım, ne diye kapatıyorlar mektepleri böyle durup dururken, oh iyi oldu, çok şükür [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><span style="color: #808080;"><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/3899016411_7ab9bfacc7_o.jpg" rel="lightbox[575]"><img class="alignright size-medium wp-image-576" style="border: 4px solid black; margin: 4px;" title="3899016411_7ab9bfacc7_o" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/3899016411_7ab9bfacc7_o-300x201.jpg" alt="" width="300" height="201" /></a>Adalet Ağaoğlu</span></h2>
<p>Oh, dedi Şükriye Hanım, ohh, kızım geliyor. Oh Allah&#8217;ım, hiç aklımda yoktu, taa yaz ortasını bulur artık, başka gelemez diyordum, oh ne iyi oldu, bayram seyranlar da bitti artık peş peşe, taş çatlasa mektebi koyup gelemez diyordum, geliyor işte, hey güzel Allah&#8217;ım, ne diye kapatıyorlar mektepleri böyle durup dururken, oh iyi oldu, çok şükür oh, kızım geliyor.</p>
<p>&#8220;Kızım geliyor İsmayıl efendi, duydun mu geliyormuş işte. Bak böyle yazıyor, oku da bak, nah işte mektubu, oğlun da okuyuverdi zaten, inanmazsan ona sor, yahut sen sormayı falan boş ver de İsmayıl efendi, koşuver ne olursun, çabucak koş git, bir kilo köftelik kıyma yaptır bana, al işte para, yeter mi, yeter yeter, sen köftelik de de, ben bir ekşilisini yapayım kızıma güzelcene, pek sever, aman maydanoz, maydanozu unutma İsmayıl efendi, bir de dereotu İsmayıl efendi kuzum, ha unutma dereotu, kendi kendime olunca, cin başıma, işte görüyor musun, hiçbir şeyler almaz oldum, aldırmaz da oldum, ye ye, yalnızlık; ne yiyeceksin, geçende makarnayı da size veriverdim zaten, bitiremedim, böyle tamtakır kurubakır bir ev oldu benim ev işte, sen bir kilo da şöyle en kırmızısından domates al bana, haa bir kilo da patlıcan kuzum İsmayıl efendi, söyle o meymenetsiz zerzavatçıya, Şükriye Hanım kızına imambayıldı yapacakmış deyiver de toparlansın kazıkçı pis, yine çekirdekli acı patlıcanları sokuşturmasın benim gibi birine, deyip kış turfanıdır, sokaktan toplamıyoruz parayı, bol keseden yaşamıyoruz, bir emekli maaşı bizimkinden, kime yetsin, kızıma mı, bana mı ha, ah Güler&#8217;im ah, kimbilir ne özlemiştir benim yemeciklerimi, ah okumak. Okumak. İyi. Güzel. Güzel de, koş git İsmayılefendi, hadi gecikmeyelim, yesin. İşte canım okusun kızım, amaaan dilim seydiyor, koş&#8230;&#8221;<br />
<span id="more-575"></span></p>
<p>Okumak. İyi. Güzel. Her an yüreğim ağzımda lakin. Hiçbir dakka şöyle rahatça gözlerimi yumamaz oldum, uykular zehir zıkkım, koş İsmayıl olasıca, ne kaldı şurda akşama, gebertme işte geberesice. Hay kızım, şu mektubu daha bir önce atsaydın olmaz mıydı, yollarda mı gecikti nedir, postalar da bir alem zaten hesap etsene, tam geleceği gün öğreniyorum geleceğini, ondan sonra hadi bakalım iki ayağın bir pabuca, yağ yok, un yok, et yok, seğirt dur artık, yetişebilirsen yetiş, zaten otur otur, ağırlaştım, yalnızlıktan iş güç tutmaz oldum, ha deyince toparlanıp kalkamıyorum ki… Bir güzel sofra kurayım yavrucuğuma, evine geldiğini anlasın bari çocuğum. Oh çok şükür, sağ salim ya, aman ne yapayım, neyi ne kadar yetiştirirsem o kadar artık, sağ salim gelsin de, girsin şu kapıdan içeri hele, off bacaklarım, kemik kemik, iki saat çözülüp açılmaz artık, hadi Şükriye, hadi gayret, kımılda, hiç aklında var mıydı, kızın geliyor işte…</p>
<p>Anaların, diyor Şükriye Hanım&#8217;ın kızı Güler, anaların yüreği hep ağzında. Hep böyle oldular. Uykularında-uyanıklıklarında ölülerimizi görür oldular bütün bütün. Analara, analara, en çok onlara yazılmalı şiirler çocuklar, en çok onları anlatmalı. Hep anlatmalıyız, okul kapılarına varamayan, hiç değil her akşamüstü, oh çok şükür sağ salim geldi bugün de, diyemeyen, her günün her akşamını bile bekleyemeyen, yarına dayanmak için her günün her akşamüstü olsun sevinemeyen, hep uzaktan, aylar ucundan kıvranıp duran anaları, onları anlatmalıyız. Şiirleri onlar üstüne, onlar için yazmalıyız çocuklar. Anaları çocuklar, insanları çocuklar, tutarsa şiirimiz ayakta tutar. En yakınımızdan başlamalı, onlara, onlar için en güzel şiirleri yazmalıyız.</p>
<p>Güler, bir akşamüstü ana evine vardığı zaman da, son yazdığı şiirinin en güzel şiiri olduğunu düşünüyor: Arkadaşlarım da onayladılar zaten, en katı kafalımız Zehra bile, ben şiirimi okuyunca, yurtta, benim şiirimi dinledi dinledi de, kirpikleri çipildendi, gözüne inen yaş perdesini gizledi. Sesi bulandı da, &#8220;Sağol Güler&#8221;i bile çatallı çıktı, anlamaz mıyım? Anaları, anaları şiirlerimizde onları da anlatıp, onlara da okumalıyız şiirlerimizi. Her şeyin içinde kendilerini de düşündüğümüzü bilsinler, başkaları da bilsin bunu, güzel olsun ama şiirlerimiz, en güzeli olsun; en çok buna çabaladım. Bir kutu çikolata, bir şişe kolonya, ya da üç metre kumaş. Yok ama benim bir şiirim var. Güzel olmasına özenilmiş bir şiirim. Evi onunla donatacağım. Annemi.</p>
<p>Şimdi, daracık bir mutfakta annesinin kan-ter içinde ekşili köfteyi terbiyeleyişine, tez elden soğusun diye imambayıldıyı bir tepsi suyun içine oturtuşuna bakıyor, onun açıklamalarını -savunularını- dinliyor Güler: &#8220;Tabii kızım, tabii, geciktim, buzdolabına da sıcak sıcak konulmaz ki, daha doğru dürüst kullanamadan bozuluverir, paltonu bile yaptıramadan biz, buna sıvanmıştık, yazık değil mi?&#8221;</p>
<p>Salatanın maydonozunu, dereotunu ince ince kıyıyor Şükriye Hanım, hiç olmadık bir sabırla, özene bezene, sızıldanarak bir yandan: Ah bak, sen gelmeden her bir şeyleri hazır edeyim dedim, yetişemedim, kaplumbağa gidişli İsmayıl efendiyle ne olacak zaten, olacağı bu. Elim mi ağırlaştı benim de, yapmaya yapmaya unuttum mu yapmasını? &#8220;Güler kızım, su zeytinyağı şişesini uzat hele.&#8221; Yoksa belki heyecandandır, elim ayağıma dolanıyor, ay bak şişeyi kaydırıyordum nerdeyse, ilahi Şükriye karısı e mi, senden ne et olur, ne ocak, derlensene, işte kızın tam bir hafta seninle, tam bir hafta dizinin dibinde. &#8220;Bir hafta demiştin, değil mi Güler, mektebi kapamalarıyla?&#8221; Acaba bir kilo daha patlıcan alsak mı? Camları silsek mi?</p>
<p>Güler patlıcandan, camlardan habersiz, annesinin beş günü bir hafta yapıvermesine sevecenlikle gülümsüyor: Arayı şiirle kapatırım. Şiir unutturur ona bir hafta değil, beş gün kalacağımı, şiir onu sevindirir.</p>
<p>&#8220;Anne, bu kadar inceleme canım, hadi oldu, yeter, oturalım şöyle başbaşa, sana ben…&#8221;</p>
<p>&#8220;Ah&#8221; diyor Şükriye Hanım büyük bir çığlıkla, &#8220;Ah, acıktın tabii!&#8221; Güler, kızım, işte yine iğne iplik, avurtları iyice çökmüş, yurtlarda öyle, hısım akraba evlerinde kim bakacak ona tabii, kimse bakmaz, kim kımıldayacak onun için, kendi de bakmaz kendine zaten, nasıl baksın, yollayabildiğim para belli, benim durumum belli, o koca şehirde nasıl olur insan, nasıl doyunur? &#8220;Al, atıver ağzına sıcacık bir börek hadi, şimdi otururuz, sofraya ekmek koyduk mu biz?&#8221;</p>
<p>&#8220;Geldiğimden beri koşturuyorsun anne, ekmeği koydum&#8221; diyor Güler: Sesim hırçın cıktı, acıktığıma veriyor, mideme. Daha kapıdan girince ilk işim şiirimi okumak olsun anneme, şiirini onun, demiştim. Hadi çay, diye tutturdu, mutfağa seğirtti. Hadi limonata, diye tutturdu, mutfağa seğirtti, akan musluğu anlattı. Elimden gelmiyor, tamirciler ateş pahası, ya bir de buzdolabı bozulursa ne yaparım, diyor. On dakika, henüz bozulmamış bir buzdolabı için hayıflanip durdu: &#8220;Ya ölürsem ne olursun?&#8221; diyor. Kimin öleceği önden sırayla belli mi, artık sırası sekisi mi kaldi işin? Her şey durulsun, dinsin; şiir okuyayım ona, diyorum. Artık böyle olunca, dursun. Yemekten sonra. O zaman okurum.</p>
<p>&#8220;Otur anne, şimdi sana bir şiir okuyacağım.&#8221;</p>
<p>Öyle ya, artık tamam. Artık tam sırası. Evi dip köşe temizledik. Annemin baş edemediği camları, kapıları sildim. Sürünüp giremediği yatak altlarının tozunu. Musluklar ovuldu. Yeniden yemekler pişti. Çürük sebzeler ayıklandı. Yerlerine yenilerini taşıdık. Üçüncü gün banyo sobası yakıldı. Kendimiz de temizlendik. Akşamın altısı oldu. Çayını demledim. Geciktik. Eline yününü aldı. Şimdi içi enikonu rahat artık. Evin her yanı yeni ovulmuş pirinç kaplar gibi pırıl pırıl. Su kapları dolu. Gaz tüpleri dolu. Artık kafasının takılıp kalacağı tek nokta yok. Ben de dişimi sıktım, iyi sıktım. Sabırla bu saati bekledim, üç gün önce kapıdan girince ben, gözü şöyle bir elime kaymadı mı, yarım kilocuk kaymaklı lokum getirdi mi acaba diye? Ona elim boş, büsbütün armağansız gelmediğimi anlayacak şimdi. Gerçekten ben belki günlerce hep bu an&#8217;a hazırlandım. Şu an&#8217;ın annemi için çalıştım. Şiirini geceler boyu ince bir nakış işler gibi, ona güzel bir hırka örer gibi işleyip ördüm, maydonozu, dereotunu pul pul kıyar gibi. Ben için için hep dedim ki, analara, analara, şiirler en çok onların uykusuz, tedirgin gecelerine, doğranmış yüreciklerine. Zaman benim yalnız annemi, yapayalnız yüklenilmiş tedirginliklerinden çıkarmama izin vermiyor olur mu? Onlara, onlara… Durma ovulmuş, parlatılmış eski bakır taslarına bir demet çiçek koymalıyız.</p>
<p>O zamandı. Üçüncü günüm. Şiirini, -şiirimi- çantamdan çıkardım. Tam başlıyordum: Otur anne, şimdi sana bir şiir okuyacağım. İçerde ve içimde şiirimi yeniden gözden geçiriyordum. İyi ki ilk gece ya da dün sabah, gaz tüpünü değiştirmeye koştururken o beni, aceleye getirmemişim, -musluğu İngiliz anahtarıyla gevşettim, kenevir sarıp sıkıştırdım, su sızması durdu- iyi ki o su, cız cız akarken okumamışım, iyi ki bu zamanı beklemişim, diyordum. Öyle. Güzel bir şiir bu. Musluğa keneviri sararken biliyorum, güzeli. İnsanların tarih boyu tek taşını, tek özverisini atlamamış, onların dolanık günlerine ufacık ufacık tığlarıyla karşı koyuşlarını atlamamış bir şiir. Güzel örülmüş, dört kıyısına da iğne oyalarından bir sıra biber çiçeği dikilmiş. Artık zamanı. Okuyacağım onu. İşte annem, oturmuş, yünü elinde, dingin. Benim de elim cebimde, kendi üstüne katlanmış bir kâğıtta; yanına gidiyorum. Açacağım, kendi üstüne katlanmış…</p>
<p>&#8220;Acaba dolaptaki imambayıldıyı da versek mi İsmayıl efendiye?&#8221;</p>
<p>Durduğum yerde durup kaldım. Elim cebimdeki, kendi üstüne katlanmış kâğıtta, kâğıttan birkaç milim uzaklaşmış olarak. Şiir benden kaçıyor. Hemen kavradım kâğıdı, cebimden çıkarıverdim. İşte şiir elimde. Görür görmez imambayıldıyı unutur sanıyorum.</p>
<p>&#8220;O kalan yemeklerle birlikte imambayıldıyı da verelim. Yemedin. Bari onlar yesinler. Üç gündür dolapta durup duruyor. Boşuna yer işgal ediyor.&#8221;</p>
<p>Kalan yemekler, İsmayil efendiler, dolapta yer tutan imambayıldı zihnini kurcalayıp duracak. Şiirini iyice bir dinleyemeyecek. Şiir şiirsiz kalacak. En iyisi bunu da bitirmeli.</p>
<p>&#8220;Çok istiyorsan götürüp vereyim. İsmayil efendi kapının önünde oturup duruyor.&#8221;</p>
<p>&#8220;İyi olurdu ya, yorulacaksın. Çağır gelsin, yorulma.&#8221;</p>
<p>Yoruldum, doğru. Ama kendi de bitti. Boyna didindik. Şiir? Henüz yok. Çay demleniyor. Annemin bir tepsiye dizdiği yemeklerle imambayıldıyı asagi indirdim. İsmail efendiye verip döndüm. Yukarı, annemin yanına çıkıyorum. Şiirimden. Yok. Cayma. Şiiri duyunca anlar, sevinir. Hele kendisi için yazılmış olduğunu öğrenince.</p>
<p>&#8220;Çay koyayım mı?&#8221;</p>
<p>&#8220;Koy ya. Oturup içelim. Bir oh diyelim.&#8221;</p>
<p>Üç gündür yanındayım, hep bu an&#8217;ı bekledim.</p>
<p>Böyle dedim ya, sanırım duymadı.</p>
<p>&#8220;Çay güzel demlenmiş&#8221; dedi, çay bardağını ona uzatırken ben. &#8220;Kendine koymadın mı?&#8221;</p>
<p>&#8220;Koydum. Getiriyorum.&#8221;</p>
<p>Çayımı alıp karşısına oturdum. Az önce, imambayıldı nedeniyle yeniden cebime,-içeri- tıkıştırdığım şiirim var ya, şiiri, yani, orada bumburuşuk duruyor. Çıkarıp hışırtıyla düzleyeceğim. Artık okuyacağım. Pencereden üstümüze güzel bir akşam alacası süzülüyor. Şiirin duvarını, desteğini kurmaya hazır.</p>
<p>&#8220;Kuru kuru içme Güler, biraz bir şey ye kızım, bak orda pandispanya var&#8221; diyor. İspanya düşüyor aklıma. Kartpostallar, turizm acentalarının duvarları. İspanya. Annemin elinde plastik bir sinek öldüreceği, şıp diye sedirin kıyısına vuruyor o zaman.</p>
<p>&#8220;Nerden çıktı bu? Onca da dikkat ediyorum. Eve sinek sokmamaya çalışıyorum, bu saatte bile çekilip gitmiyorlar baksana.&#8221;</p>
<p>Ah, İspanya! Gitmeli. Batması uzun süren güneşler. –İnsanları böyle uzun süre yalnız bırakmamalı. Sanki bile isteye kaçıyoruz onlardan, sonra da avuçlarımızda şiirlerle geliyoruz, titizliği ondan arttı, öyle olmasaydı, sana bir şiir okuyacağım anne, dediğim sıra alt kata verilecek imambayıldıdan söz etmez, tek bir kara sinek peşine düşmezdi.- Belki ne dediğimi anlamadı annem. Gözlerini de, plastik sinek öldüreceğini de tümüyle karasinek peşine takması ondandır.</p>
<p>&#8220;Uzat bakayım ayaklarını şöyle. Bir de sigara yak. Sana anne, tamam mı, senin için yazdığım bir şiiri okuyacağım şimdi.&#8221;</p>
<p>Öyle ya, bu da var: Okuyacağım şiirin herhangi bir kimsenin, herhangi bir kimseye herhangi bir şiiri olduğunu sanmasın. Bizim şiirimiz bu.</p>
<p>Yüzünde uçuk bir pembelik. Batan gün, akşamın külrengine erguvan tozlarını serpiyor.</p>
<p>&#8220;Benim için öyle mi?&#8221;</p>
<p>Sevindi. Pembelik. Ellerim çok kıpırtılı. Şimdi ona sunuyorum işte, lüks lambasının gömleğini dağıtmadan, toz etmeden, işte başlıyorum.</p>
<p>&#8220;Bu masa oraya yakışmadı. Yarın duvarın dibine çekelim mi? Oda daha genişler hem.&#8221;</p>
<p>Doğru. Oda çok dar. İspanya&#8217;yı geriletip pandispanyadan alıyorum bir lokma. İçimi bastırsın. Şurama saplanan bir kurşun parçasını, şu lanet kılçığı içerlerime itsin.</p>
<p>&#8220;Simdi çekeyim istersen?&#8221;</p>
<p>&#8220;Yok, yok. Sen yemeğin altını söndür de, onu yarın çekeriz. Ocağı söndür, yahninin altı tutmasın, canım et, ağız tadıyla ye bari…&#8221;</p>
<p>Ocağı söndürdüm. Çayı bitmiş. Yenisini koymak istedim.</p>
<p>&#8220;Şiir okuyacaktın ya, çayın acelesi yok&#8221; diyor.</p>
<p>Şiir yere düşmüs, biber çiçeklerinin birazı solmuş, artık çok kötü olacak okumam, biliyorum. Yine de en büyük özlemim, dileğim kaç yerinden dilim dilim bölünmemiş, gün batmamış, odada yalnız daha koyu bir külrengilik kalmamış gibi –İspanya&#8217;mı anlamasın- geri oturuyorum karşısına. Şiiri yerden kucağıma taşıyorum, biraz sırtım ağrıyor, ya da bir yerim, ama başlıyorum. Annemin elinde plastik şiir öldüreceği. Gözü bir yastığın üstünde. Bekliyorum. Sinek öldüreceğini yastıktaki sineğe nişan almıştı çünkü: Kızıma konma!</p>
<p>Bekliyorum. Plastik şeyi pat diye vurdu sonra yastığa.</p>
<p>&#8220;Hay Allah!&#8221; dedi.</p>
<p>Yine kaçırdı sineği.</p>
<p>Sonra işte, bir süre bekledik. Yaaa çocuklar, uzun süre bekledik.</p>
<p>Ah, diyor Şükriye Hanım, ah İsmayıl efendi, apar topar kalkıp gitti, bir hafta dedi, üç günde gitti, mektebi açılıverdi, ne var açılıvermeseydi, artık İsmayıl efendi, yeniden bekle de bekle, şurada yatarken, üç gün, geceleri bir uyanıyordum, şuramda bir rahatlık duyuyordum, hayırdır inşallah ne oldu, birden bakıyordum İsmayıl efendi, tabii ya, kızım yanımda, şimdi yine say dakkaları, say, sabah olmaz, gördün ya çöpe dönmüş, biraz toparlansın dedim, yedirdim içirdim çok şükür, lakin şu karasineklere de bir çare bulmalıyız İsmayıl efendi, rahatsızlık veriyorlar, getirdiğin domateslerin ise yarısı çürük çıktı inan, söyle o pis zerzevatçıya, burnumuzun dibinde karasineklerini çekiyoruz bir de, olmaz böyle İsmayıl efendi, olmaz! Ah sahi! Bak, tüh! Bir şey mi unuttuk biz?</p>
<p><strong>Adalet Ağaoğlu</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/klasik-oykuler/siir-ve-sinek.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Projektörcü</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/klasik-oykuler/projektorcu.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=projektorcu</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/klasik-oykuler/projektorcu.htm#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 26 Feb 2010 14:30:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Klasik Öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[burgaz iskelesi]]></category>
		<category><![CDATA[edebiyatımız]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[iskele alabanda]]></category>
		<category><![CDATA[kambur sırt]]></category>
		<category><![CDATA[ödül alan öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[ödüllü öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[öykü oku]]></category>
		<category><![CDATA[öykü okumak]]></category>
		<category><![CDATA[öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[sait faik abasıyanık]]></category>
		<category><![CDATA[sait faik hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[sait faik öykü]]></category>
		<category><![CDATA[türk edebiyatı]]></category>
		<category><![CDATA[türk klasikleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeoku.com/?p=545</guid>
		<description><![CDATA[Sait Faik Abasıyanık
8:45 vapuru iskeleden kalktıktan sonra, uzak şimşekler yakınlaşmaya başlamıştı. Anadolu sahili bir ara gözden kayboluverdi. Yağmur, projektörün önünde, birtakım hendese-i musattaha şekilleriyle beyaz ve keskin kaynaştı. Kanepede üstüne başına yağmur sıçrayan, uzak ve puslu ışıkların yandığı evleri düşündüğü pek anlaşılan bir adam, yerinden bir iskeleyi kaçırıyormuş gibi aceleyle kalktı. Projektörcünün yanına doğru ilerledi. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><span style="color: #808080;"><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/20081124134531Man_working_with_a_projector_in_a_movie_theater_1958.jpg" rel="lightbox[545]"><img class="alignright size-medium wp-image-546" style="margin: 4px; border: 4px solid black;" title="20081124134531!Man_working_with_a_projector_in_a_movie_theater_1958" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/20081124134531Man_working_with_a_projector_in_a_movie_theater_1958-300x208.jpg" alt="" width="300" height="208" /></a>Sait Faik Abasıyanık</span></h2>
<p>8:45 vapuru iskeleden kalktıktan sonra, uzak şimşekler yakınlaşmaya başlamıştı. Anadolu sahili bir ara gözden kayboluverdi. Yağmur, projektörün önünde, birtakım hendese-i musattaha şekilleriyle beyaz ve keskin kaynaştı. Kanepede üstüne başına yağmur sıçrayan, uzak ve puslu ışıkların yandığı evleri düşündüğü pek anlaşılan bir adam, yerinden bir iskeleyi kaçırıyormuş gibi aceleyle kalktı. Projektörcünün yanına doğru ilerledi. Projektörcünün üstünde kolları boşta sarkan eski bir muşamba vardı. Sırtı kamburlaşmıştı. Yanma sokulan adama başını çevirip baktı. Yüzünü tekrar projektörün, şimdi yalnız birtakım münkesir, müstakim ve muvazi hatlardan başka bir şey göstermeyen ışığına çevirdiği zaman, kendisine laf söylenebilir bir adam yüzü görmüş zannettirecek bir halle:<br />
—Müthiş yağmur, dedi.<br />
Öteki:<br />
—Ben önümüzde bir şey göremiyorum&#8230; Ya siz?<br />
—Sis var, dedi. Yağmur da fazla, bir şey görünmüyor.<br />
—Kınalı daha uzak mı?<br />
—Yakın olmalı ama, bir şey göremiyoruz ki&#8230;<br />
<span id="more-545"></span><br />
Projektörü sağa sola çevirdi. Kendisi döne döne uzayan bir dumandan başka bir şey görmüyordu. Yanındaki adam ise o hendesi şekilleri seyrediyor; sonra denizin yırttığı dalgaların beyaz uçlarını görüyordu.<br />
—Devam etmez ama dedi projektörcü.<br />
—Bu havada iskeleye nasıl yanaşır?<br />
—Vapur mu? Yanaşır. Kaptan alışıktır. Hem biraz sonra ışıkları görünür.<br />
—Böyle devam ederse yine gözükür mü?<br />
—Yirmi beş metreden bir şeyler gözükür&#8230;<br />
—Ya! Görürüz demek. O halde mesele yok.<br />
—Yok canım! Korkacak bir şey yok. Ben şimşekten korkarım; Allah esirgesin!</p>
<p>—Vapurun paratoneri yok mudur?</p>
<p>—Nesi?..<br />
—Şeyi canım!.. Şimşek çeken aleti?<br />
—Siperi saika mı? Bu vapurlarda yoktur o&#8230; Büyük yolcu vapurlarının birkaçında olacak. Hepsinde yoktur ya!..<br />
Yağmur birdenbire hafiflemişti. Projektörcü:<br />
—Sağanakmış, geçti, dedi.<br />
Kınalı, bir mil uzakta, kocaman, hafif ışıklı bir böcek, bir devasa böcek halinde yatıyordu. Projektörcünün yanındaki adam Kınalıada&#8217;yı gece vakti niçin bir böceğe benzettiğinin sebebini aradı. Bir türlü bulamadı. Balığa, ejderhaya, timsaha pekâlâ benzetilebilirdi. Çünkü bu hayvanlar da suyun içinde yaşarlardı. Ama niçin gözüne soğuk ışıklı bir böcek gibi gözüktü bu anda Kınalı, kim bilir?<br />
Adam paketini çıkarıp bir ağara yaktı. Bir tane de projektörcüye uzattı.<br />
Şimdi biraz daha samimi konuşuyorlardı:<br />
—Kaptan Müslüman. Çok mutaassıp adam. Yoksa şimdi ben, fenerimi tutardım şu karşıki evin bir camına&#8230; Sana neler gösterirdim: Ne manzaralar! Biraz daha yaklaşınca şu yukarıki ağaçlığın içine bir daldırdım mı fenerimi, ne fistanlıların fistansız hallerini görürdün&#8230;<br />
Adam dimdik, cıgarası ağzında gülümsüyordu. Projektörcü ara sıra başını çeviriyor, sözlerinin tesirine bakıyordu. Adam da onun yüzünü şimdi daha iyi görüyordu. Ufacık kesilmiş, yalnız burnunun altında kalmış yumuşak bir bıyığı vardı. Dili hafif bir Anadolu şivesine kaçıyordu.<br />
—Nerelisin?<br />
—Galiba İzmitli&#8217;yiz. Ama ben burada doğdum; Yenimahalle&#8217;de.<br />
—Boğaz&#8217;da?..<br />
—Evet&#8230; Siz nerelisiniz?<br />
—Ben mi? Şey&#8230; Ben&#8230; Ben Burgazlı&#8217;yım; yani orada otururum.<br />
—Sen bir akşam 8:45 vapuruna kal. Şayet kaptan bir başka kaptansa ben sizin adanın çamlarından, sana öyle manzaralar bulup çıkaracağım ki, parmağın ağzında kalacak. Ah Rum kızları! Yahu sizin ada cennettir be!.. Hem kim bilir yahu, benim fener seni bile yakalamıştır. Ha ne dersin? Ha?..<br />
Şimdi ikisi de gülüyorlardı. Birden:<br />
—Vapur yolu kesti, dedi, iskeleye üç vapur arası kala kaptan makineyi stop eder.<br />
—Peki nasıl gider gemi?<br />
—O hızla iskeleyi bulur işte. O hızla değil iskeleyi, vallah Burgaz&#8217;ın yarı yolunu bulur; sen ne diyorsun?<br />
Yağmur, hafiften devam ediyordu. Fakat deminki sis dağılmıştı. Heybeli ve Büyükada da uzakta, böcek hallerinden kurtulmuşlar; büyük ve bol ışıklarıyla inilecek birer meçhul diyar kadar güzeldiler. İnmek&#8230; Kalabalık sokaklarında elinden tutacak birini aramak&#8230;<br />
Kınalı&#8217;dan ayrılmışlardı. Konuşmuyorlardı. Uzun zaman bir şey konuşmadılar. Projektörcü denizin ötesini berisini bir şey bulurum gibi araştırıyor, ayaktaki adam artık hiçbir şey düşünmüyordu.<br />
Projektörcü birdenbire güldü ve başını salladı.<br />
Adam niçin güldüğünü sormak icap ettiğini anlamış, meraksız bir halde o da gülerek:<br />
— Ne güldün? dedi.<br />
Aklıma bir şey geldi de&#8230;<br />
Yine güldü ve insana uzun gelen bir zaman içinde düşündü.<br />
—Benim küçüğü hatırladım, dedi.<br />
—Evlisin demek?<br />
—Elbette&#8230; İki çocuğum var. Büyüğü, oğlanı on beş yaşında.<br />
Adam, projektörcünün yüzüne tekrar dönüp hayretle baktı; yirmi beş yaşlarında ancak gözüküyordu.<br />
Projektörcü yüzünü tekrar projektöre çevirdiği zaman memnun ve mesut bir insan haliyle:<br />
— Yaş otuz dokuz, dedi. Oğlum on beş yaşında. Güldüğü¬mün sebebi şu birader: Geçen gün eve gitmiştim. Hasan uyumuş. Beni haftada bir görür ama pek sever. Anasına: &#8220;Beni uyandır, babam gelince,&#8221; demiş. Gittim, ben uyandırdım. Hemen yatağın içinde oturdu. Anlat baba, dedi. Neyi ulan? dedim. Hani o kocasını döven kadının hikâyesini&#8230; Ben de anlattım: &#8220;Çevirdim feneri. Baktım kadın herifin pantolonunu sıyırmış, kıçına kıçına vuruyor terliği, vuruyor terliği&#8230; Sonra efendime söyleyeyim&#8230; falan derken baktım bizim oğlan yeniden oturduğu yerde uyuyup kalmaz mı? Tabii ben böyle kısaca anlatmıyorum. Ballandıra ballandıra. İskeleden nasıl kalktık. Çımacı ne diye bağırdı? Hava nasıl? Projektör olmasa kaptan nasıl şaşırır falan&#8230; Ha işte aklıma o geldi de ona güldüm. Hayır! Bu hafta anlatacak ona göre ne hikâye uydurayım diye düşünüyorum da. Kerata, çok zeki şeydir. Mektepte hocaları bayılırlardı. Bana hep söylediler. Okusun okusun diye. Ama biz fakir insanlarız, nasıl okutalım beyim? Hem herkes okursa sanatı kim yapacak; öyle mi ya? Yeter işte, ilk mektebi bitirdi. Orada marangoz yanına verdik. Haftada dört beş lira alıyor. Az para mı? Ama hâlâ elinden kitap düşmez. Hâlâ okur. O da benim gibi eski gazete tiryakisidir.<br />
Projektörcü bir hikâye bulacak gibi etrafı düşünceli düşünceli taramaya başladı. Şimdi ayaktaki adam da projektörcünün oğluna hikâyeler düşünüyordu. Buluyor; hiçbirini beğenmiyordu. Bir zaman dönüp projektörcüye baktı. O bir Diyojen haliyle kambur, elinde fener, Atina sokaklarında adam arıyor gibiydi.<br />
—İşte sizin adaya geldik.<br />
—Eyvallah hemşerim. Yolun açık olsun.<br />
—Güle güle beyim.<br />
Ertesi akşam sekiz kırk beş vapuru, yıldızlarla karanlık, içinde olmayanların arzulayacakları, içindekilerin sessiz, sakin, yorgun, iyi, tatlı fakat iç ezici şeyler düşündükleri bir âlem içinde giderken; dün akşamki adam, oturduğu kanepeden yine bir iskelenin çıması alınıyormuş ve o iskeleye inecekmiş gibi hızla kalktı. Eline; yanına bıraktığı bir paketi alarak kıçtan başa doğru hızlı adımlarla ilerledi. Vapur Kınalı&#8217;dan kalkalı on dakika olmuştu. Projektör hastahanenin burnunda bir şeyler arıyordu. Yürüdü.<br />
—Merhaba hemşerim, dedi.<br />
—Ooo merhaba beyim&#8230; Bu akşam bizim yanımıza pek geç tenezzül ettiniz.<br />
—Estağfurullah&#8230; Seni keyifli görüyorum.<br />
—Yarın akşam izinliyiz de&#8230;<br />
—Ya?.. Hasan&#8217;a hikâye hazır mı?<br />
—Daha yok&#8230; Yok ama, uydururuz canım, kolay&#8230;<br />
—Hemşerim. Hasan için sana bir şeyler getiriyorum. Bir iki kitap falan. Bunları çocuğa veri ver.<br />
—Oo ne zahmet ettiniz beyim! Ne zahmet!.. Mahcup ettiniz!..<br />
—Yok canım&#8230; Ne ehemmiyeti var. Ben de dün akşamdan beri Hasan&#8217;a uyduracak hikâye düşünüyorum. Saatlerce düşündüm. Sabahleyin ilk vapurda yine düşünüyordum. Ne dersin?.. Bu sefer benim hikâyemi anlatırsın&#8230; Yağmurlu gecede bir adam geldi, dersin&#8230;<br />
—Orasını bana bırak&#8230;</p>
<p><strong>Sait Faik Abasıyanık</strong><br />
Yeni Mecmua, (15), ıı Ağustos 1939</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/klasik-oykuler/projektorcu.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Plajdaki Ayna</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/gizemli-hikayeler/plajdaki-ayna.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=plajdaki-ayna</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/gizemli-hikayeler/plajdaki-ayna.htm#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 22 Feb 2010 12:29:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Gizemli Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Klasik Öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[ayna öykü]]></category>
		<category><![CDATA[fantezi hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye nedir]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye okuma]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye örnekleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye türleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye ve masal]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye yaz]]></category>
		<category><![CDATA[hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikayeoku]]></category>
		<category><![CDATA[kısa hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[ödüllü hikayeler oku]]></category>
		<category><![CDATA[öykü berk]]></category>
		<category><![CDATA[öykü okey]]></category>
		<category><![CDATA[öykü oku]]></category>
		<category><![CDATA[öykü örnekleri]]></category>
		<category><![CDATA[öykü yaz]]></category>
		<category><![CDATA[öykülerimiz]]></category>
		<category><![CDATA[plajdaki ayna]]></category>
		<category><![CDATA[sait faik abasıyanık]]></category>
		<category><![CDATA[sait faik oku]]></category>
		<category><![CDATA[sait faik öykü]]></category>
		<category><![CDATA[sait faik öyküleri]]></category>
		<category><![CDATA[türk edebiyatı öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[uzun öyküler oku]]></category>
		<category><![CDATA[yemyeşil öykü]]></category>
		<category><![CDATA[yen öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[yeni öykü oku]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeoku.com/?p=526</guid>
		<description><![CDATA[Sait Faik Abasıyanık
Sonradan deli olduğuna karar verilen bir adam plâjın aynasını kırdı.  Bu, insanı yemyeşil gösteren, altının sırı dökülmüş, camlaşmış aynanın,  insanları çirkin göstermesine içerledi, diye tefsir ettiler. Hayır ondan  değil, evvelce aynacı imiş. İtalya’dan ayna ithal edermiş, sonra iflâs  etmiş, az buçuk oynatmış, ayna görünce kırmamazlık edemezmiş diye  uydurdular. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><span style="color: #808080;">Sait Faik Abasıyanık</span></h2>
<p><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/alanya_961.jpg" rel="lightbox[526]"><img class="alignright size-medium wp-image-527" style="border: 4px solid black;" title="alanya_961" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/alanya_961-300x190.jpg" alt="" width="300" height="190" /></a>Sonradan deli olduğuna karar verilen bir adam plâjın aynasını kırdı.  Bu, insanı yemyeşil gösteren, altının sırı dökülmüş, camlaşmış aynanın,  insanları çirkin göstermesine içerledi, diye tefsir ettiler. Hayır ondan  değil, evvelce aynacı imiş. İtalya’dan ayna ithal edermiş, sonra iflâs  etmiş, az buçuk oynatmış, ayna görünce kırmamazlık edemezmiş diye  uydurdular. İşin aslını bir ben biliyorum, bir de ayna.</p>
<p>O halde aynayı kıran da sensin diyeceksiniz, bize numara yapıyorsun.  Pek âlâ! Aynayı kıran benim. Deli olduğuma karar verildi. Ama  zararsızmışım, pek zararsızmışım. Öcümü aynalardan alırmışım. Bunlar  doğru değil! Doğrusu şu:<br />
<span id="more-526"></span></p>
<p>Aynayı kırmamın hiç bir sebebi yoktur. Sebepsiz yere kırdım. Canım  sıkıldı, eğlenmek için kırdım bile diyemem. Güzel insanları çirkin  gösteriyormuş; ne münasebet efendim. Güzel insanları çirkin gösteren  ayna onların derununu tefriş eder. Böyle aynayı plâjlara asamazlar.  Yoksa aynada insanların çirkin taraflarını mı görmeğe başladın da&#8230;  Hani nasıl yazılar aynada ters çıkarsa insanların da tersleri mi  gözüküyordu sana, derseniz ben de size felsefeden hiç hoşlanmadığımı,  hele böyle dâhiyanesinden iğrendiğimi arzederim.</p>
<p>Hayır ayna, aynaydı. Böyle haltlar karıştırmazdı. Hangi enayi, onu  hangi zamanda icat etmişse etmiş; saçımızı taramak, suratımızda kara var  mı diye bakmak burnumuzu silerken biraz sümük kalmış mı diye göz atmak,  yahut da:</p>
<p>- Ulan! benim gözlerim fena değilmiş be! Hele şu ağzımın kenarına  inen çizgiye bak! Vay anasını! İfade veriyor suratıma! Şu karılar da  erkekten anlamıyorlar vesselâm&#8230;<br />
Diyebilmek için işe yarar. Her  nevi kendi kendine konuşmalar istediğimiz kadar ayna vesilesile  uzatabiliriz. Aynaya bir genç kız baktırır. Bir erkek düşündürtür. Kendi  kendine vurgunlara ayna öptürür. İhtiyarlara ölüm, tabut kefen  gösterir, veremlilere korkunç ateşlerinin ışığını aynadaki gözlerinde  yakalarız. Aynaya düşman kesilmek, onunla dost olmak da mümkün. İnsan  isterse pek âlâ bir aynayı kırma sebebini felsefeye edebiyata, ruhiyata,  tıbba, sinire yükleyebilir. Benim plâjdaki aynayı kırmamın sebebi ise  kat’iyen yoktur. Ama size günümü yazacağım. Oradan bir sebep bulmağa  çalışmak pek mânasız olacak ama:</p>
<p>Zeytin ağacının altında bir küçük çocuk oynuyordu. Yanına yaklaştım.  Yeşil zeytinleri korku ile bana uzattı.</p>
<p>- Sizin mi bunlar? dedi.<br />
- Benim ya, dedim.<br />
- Ben taş  atmadım, dedi, kendi kendilerine düştü bunlar.<br />
- Onlar ne? dedim.<br />
-  Acı şeyler, dedi.</p>
<p>Açık mavi gözlerinin kırmızı kirpikleri yanıp yanıp sönüyordu.</p>
<p>- Bunlar ne biliyor musun? dedim.<br />
- Bilmem, dedi.<br />
- Sen  zeytin nedir bilir misin?<br />
- Bilirim elbette.<br />
- İşte bunlar  zeytin.<br />
- Sabahleyin yediğimiz mi ?<br />
- Siz sabahları zeytin mi  yersiniz?<br />
- Yeriz ya.<br />
- Senin baban kim, dedim.<br />
- Benim  babam yok, dedi.</p>
<p>Mavi gözlerine beyazlıktan mavileşmiş bir göz kapağı altın  ışıklarıyla indi. Büyük büyük dudaklarını uzata uzata:</p>
<p>- Benim babam ölmüş, dedi.<br />
- Nerede ölmüş.<br />
- Muharebede?<br />
-  Hangi muharebede?<br />
- İstiklâl muharebesinde.</p>
<p>İçimden dostum, kardeşim, canım, ruhum, evlâdım, ciğerim benim,  dedim.</p>
<p>- Oyna zeytinlerle ama, dedim, sakın, taş atma emi!<br />
- Sizin mi bu  zeytinler?<br />
- Hayır, benim değil. Bu zeytinler kimsenin değil.<br />
-  Eve götüreyim mi bunları?<br />
- Bunlar düşmüş; buruşmuş, iyi değil,  kurtludur.<br />
- Öyleyse oynarım, dedi.<br />
- Oyna ama; sakın yine  ısırma. Hepsi acıdır.<br />
- İyileri de mi acıdır?<br />
- İyileri de acı  olur.<br />
- Sonra nasıl tatlılaşır?<br />
- Onu ben de pek iyi bilmem.<br />
-  Kim bilir bunu peki?<br />
- Ne yapacaksın?<br />
- Sabahleyin yemek için  zeytin yaparım.<br />
- Annen var mı senin?<br />
- Var tabiî.<br />
- Ne iş  yapar?<br />
- Çamaşıra gidiyor.<br />
- Sen ne olacaksın büyüyünce?<br />
-  Ben mi? dedi.</p>
<p>Gözlerini gözüme kaldırdı. İkimiz de mavi mavi baktık.</p>
<p>-Ben, dedi, boyacı olacağım.<br />
- Ne boyacısı?<br />
- Kundura  boyacısı.<br />
- Neden kundura boyacısı?<br />
- Ya ne olayım?<br />
- Doktor  ol, dedim.<br />
- Olmam, dedi.<br />
- Neden ?<br />
- Olmam işte.<br />
-  Neden ama?<br />
- Doktoru sevmem ki.<br />
- Olur mu ya? Bak, dedim. Doktor  sevilmez olur mu ?<br />
- Tabiî sevmem, dedi. Annem hasta oldu. Evimize  geldi. Kumbaramızı kırdık. Bütün yirmi beşlikleri ona verdik. Sonra  çeyrekler kaldı. Onlarla da reçeteyi yaptırdık. O da zorlan.<br />
- Ama  annen iyileşti.<br />
- Annem iyileşti ama paramız gitti. İki gün, yemek  yemedim ben.<br />
- Peki, dedim, öğretmen ol.<br />
- Ben mektebe  gitmiyorum ki.<br />
- Neden?<br />
- Öğretmen beni dövüyor.<br />
- Neden?<br />
-  Yaramazlık ediyorum da ondan.<br />
- Sen de yaramazlık yapma.<br />
- Ben  yaramazlık ne demek bilmiyorum ki.<br />
- Öğretmenin yapma dediği şey,  dedim.<br />
- Belli olmuyor ki!.. Bir gün arkadaşımın biri “Çamaşırcının  piçi” dedi. Ben de döğdüm onu. Öğretmen de beni döğdü. Ondan sonra hep  çamaşırcının piçi diye çağırdılar. Hiç kimseyi döğmedim. Yaramazlıkmış  diye. Bir kaç gün sonra yanımdaki arkadaşın iki kalemi vardı. Birini  aldım. Hırsızsın sen diye döğdüler. Benim kalemim yoktu aldım. Sonra o  da yaramazlıkmış, hem de çok fena bir şeymiş. Bir daha kimsenin kalemini  almam dedim. Defterini aldım. Bu sefer hem döğdüler, hem mektepten  koğdular.<br />
- Çok fena yapmışsın.<br />
- Fena yaptım. Ben adam olmak  istemiyorum ki.<br />
- Ne olmak istiyorsun ya?<br />
- Boyacı olacağım  dedim ya. Ahmet ağabeyim de boyacı.<br />
- Sever misin Ahmet ağabeyini?<br />
-  Tabiî severim. Annem de sever. Bazı gece bizde kalır. Para verir bize.  Aç bile kalsak o bulur bize ekmek.<br />
- Asıl ağabeyin değil mi?<br />
-  Nasıl asıl ağabeyim?<br />
- Bayağı asıl ağabeyin, babanın oğlu değil mi o  da?<br />
- Değil tabiî.<br />
- O kimin oğlu?<br />
- Bilmem.<br />
- Kaç  yaşında?<br />
- Benden büyük.<br />
- Sen kaç yaşındasın?<br />
- Dokuz.<br />
-  O?<br />
- Büyük işte.<br />
- Ne kadar?<br />
- Senin kadar var.<br />
- Ha şu  mesele. Peki boyacı olunca nolacak?<br />
- Para kazanacağım.<br />
-  Sonra?<br />
- Sonra rakı içeceğim.<br />
- Sonra?<br />
- Sonram yine potin  boyayacağım.<br />
- Sonra?<br />
- Sonra sigara içeceğim.<br />
- Sonra?<br />
-  Elinin körü!<br />
- Bu lâf ayıp işte. Senin kulaklarını çekerim.<br />
-  Anneme söylersem seni.<br />
- Bir de selâm söyle.<br />
Öteden baş örtülü,  yüzü yuvarlak, tatarımsı bir kadın geldi.<br />
Çocuk ona doğru koştu.<br />
-  Anne, bak zeytin, dedi.<br />
Kadın &#8211; At onları elinden.<br />
Çocuk bir  dakika atıp atmamak için düşündü. Bana doğru ilerledi. Zeytinleri  kadının:<br />
- Ne yapıyorsun hınzır?<br />
Demesine vakit kalmadan  suratıma attı.<br />
Ben güldüm:<br />
- Üzülme hanım, dedim, çocuktur.<br />
Çocuk  &#8211; Anne be, dedi, iki saattir beni lâfa, tutuyordu.<br />
Kadın &#8211; Seni  sevmiş de konuşuyor oğlum, öyle nobran olma.<br />
- Ben onu sevmedim  ki&#8230; Ahmet ağabeyim gibi boyacı olacağım dedim. Bana doktor olacaksın  sen diyor.<br />
- Bak ne güzel söylüyor.<br />
- O kendisi olsun doktor.  Sen bana demiyor muydun? Allah kahretsin o herifleri! Gözlerini toprak  doyursun! diye.<br />
- Öyle mi dedim? Allah muhtaç etmesin demedim mi?<br />
-  Öyle dedin.<br />
Kadın bana döndü:<br />
- Değil mi beyefendi, dedi. Allah  hekime, hâkime muhtaç etmesin.<br />
- Doğru, etmesin dedim.<br />
Çocuk  şimdi arsızlaşmıştı. Annesinin eteklerinde idi. Düşmanca bakıyordu.<br />
-  Anne be, dedi, ben boyacı olacağım değil mi?<br />
Kadın &#8211; Başka ne  olabilirsin ki?<br />
Çocuk &#8211; Benim babam neciydi anne ? dedi.<br />
Kadın &#8211;  Boyacıydı.<br />
Çocuk bana:<br />
- Na gördün mü ? Babam da boyacı imiş  işte.<br />
Kadına:<br />
- Öyle mi? dedim.<br />
Kadın &#8211; Evet, dedi.<br />
-  Muharebede ölmüş, hangisinde? dedim.<br />
Kadın &#8211; Muharebede ölmedi,  dedi.<br />
Çocuk &#8211; Sen bana öyle söylemedin miydi anne?<br />
- Kim  söylemiş sana muharebede öldü diye?<br />
- Ahmet ağabeyim.<br />
- Ahmet  ağabeyinin Allah belâsını versin.<br />
- Ama ekmeği o getiriyor.<br />
-  Sus artık, hadi şuradan!<br />
Çocuk yeniden zeytinler toplamıştı. Kadın:<br />
-  At o zehir gibi şeyleri, dedi.</p>
<p>Çocuk yine suratıma attı. Anası bu sefer suratına tokadı yapıştırınca  hızlı hızlı viraneliğe doğru uzaklaştı. Orada yıkık bir mescit  duvarının kenarından:</p>
<p>- Al, herifi de götürsene mahzene, dedi.<br />
Annesi &#8211; Utanmaz,  hınzır.</p>
<p>Diyerek çocuğa doğru koştu. Bana da bir göz atmağı unutmadı.  Büyülenmiş gibi kadını takip ettim. Kapı yerine takılmış bir çuvalın  yırtığından içeriye girdik. Arkasında hamamlarda olduğu gibi bir tokmağı  olan bir kapı açtık. İçerisi yıkanmamış bir sefil insan kokusu ile  aptesane kokuyordu. Muşamba ile örtülü masanın üstünde iki domates, iki  hıyar vardı. Kadın:</p>
<p>- Rakı alalım mı? dedi.<br />
- İstemez, dedim.<br />
- Paran yok galiba?</p>
<p>İçimi ezen bir şehvet havasını kaçıracağımdan korkar gibi:</p>
<p>- Var var, dedim, ama rakı içmek istemiyorum öğle sıcağında.</p>
<p>Gözlerini gözüme dikti. Eliyle cüzdan cebime vurdu. Bir iki buçukluk  çıkardım. Beğenmedi. Bir ikinciyi zorla buldum.</p>
<p>- Başka meteliğim yok, dedim.</p>
<p>Güldü. Kollarını boynuma doladı. Dizlerime oturmuştu. Küçük çocuk  kulübenin kenarına yığılmış taşlardan yukarda bir deliğe sıkışmıştı.  Kafasını uzatmış mavi mavi bize bakıyordu.</p>
<p>- Çocuk? dedim.<br />
Kadın &#8211; Aldırma, dedi. Alışıktır.</p>
<p>Belki yarım saat çocuk sabit gözlerle bize baktı. İkide bir ne zaman  cebine koyduğunu hatırlamadığım yeşil zeytin tanelerini kafamıza  atıyordu.</p>
<p>Birdenbire kafasını ellerime aldı. Bir hayvan çığlığı ile kıpkırmızı  bağırmağa başladı:<br />
Kadın ısılık gibi bir sesle:</p>
<p>- Beş on para at ona sussun. Yoksa susmaz, diyordu.</p>
<p>Evvelâ iki çeyrek attım. Olmadı. Bir çeyrek daha attım. Sonra bir  yirmi beşlik attım. Beş dakika bir sükût oldu. Sonra mahzenin içini çın  çın öttüren bir zil gibi öttü. Şimendifer düdüğü sesi çıkardı. Gözleri  bende idi.</p>
<p>- Şimdi Ahmet ağabeyim yetişsin de görürsün sen, diyordu.<br />
Bir  yirmi beşlik daha attım.<br />
- Bir tane daha atmazsan&#8230;</p>
<p>Demeğe kalmadı, anası dizlerimden kalktı. Beni bile yere yıkacak bir  tokat aşketti. Bana :</p>
<p>- Ver bir yirmi beşlik daha şimdi, dedi.</p>
<p>Çocuğun küçük kara eli uzandı. Yirmi beşi aldı. Bize arkasını döndü.  Şimdi kulakları seslerimize dikilmiş bir köpek gibi yatıyordu.</p>
<p>Oradan âdeta erimiş bir öğle aydınlığına çıktığım zaman şakaklarında  bir zonklama vardı. Hemen plâja koştum.</p>
<p>Plâja temizlenmek, bir şeyden silkinmek, ferahlanmak için mi koştum.  Hayır, yalnız mahzenden çıkar çıkmaz kuyudan sıcağa çıkarılmış bir testi  gibi terlemiştim. En çok kafam terlemişti, parmaklarımı şakaklarımın  diplerine sürdüm. Tırnaklarımın ucu tarafından emilen, yahut bana emilir  gibi gelen bir ıslaklık duymuştum. Elime baksam bu ıslaklığın ter  olmadığını, tepemden kan sızdığını anlayacakmış gibi oldum.</p>
<p>İşte o zaman tepemden kan sızdığını sanarak denize koşmuştum. Yolumun  üzerinde denize girinceye kadar hiç bir şey görmediğimi sanıyordum.  Halbuki serinlik vücudumu kaplar kaplamaz bir yeşil ot, bir harabe, bir  çocuk, bir duman, bir tren yolu, bir köpek gördüğümü hatırladım. Sonra  kadının çocuğunun gözlerini gördüm. Sırtımda idiler. Piç ne biçim  bakıyordu adama.</p>
<p>Deniz suyu iyi geldi. İyi gelmesi de mühim bir şey değil. Yalnız şunu  anladım da rahatladım ki kafamdan sızan kan değil, termiş. Öyle olsa  deniz kıpkırmızı kesilirdi. İşte deniz suyunun yalnız bu faydası oldu.  Yoksa hâlâ şakaklarım zonkluyordu. Hâlâ serinliğin; denizin içinde  terliyordum. Hâlâ o abdesthane kokulu, serin, çok serin bir mahzen  havası, gözlerini bize dikmiş mavi gözlü, elleri arpa ekmeği gibi kara  ve çatlak çocuk bir duman halinde, ama; ne zaman istesem vücut haline  getirebileceğim bir ruh halinde beynimle gözüm arasında bir yerde  uçuyordu. Durmadan geziniyordu.</p>
<p>Şimdi size aynayı kırmamın sebebini buldum gibi gelir. Bana sen  aynada kendini apaçık bütün vuzuhiyle, çirkinliğiyle, pisliği adiliği  ile görmüşsün. İşte onun için de&#8230; Şiddetle hayır, derim. Siz gülümser  aynada bütün insanlığı, bütün çirkinliği ile kendi vasıtanla sezer gibi  olduğun için, insanların bütün denaetlerini,. sefaletlerini&#8230; Vallahi  de hayır, billâhi de hayır</p>
<p>O halde sen bayağı delirmişsin, diyeceksiniz. Neden böyle  söylüyorsunuz canım? Bir plâjın pis aynasını hiçbir şey düşünmeden,  şuursuzca eğilip yerden bir taş alarak, hatta o taşı denizin durgun  yüzünde dört beş kere sekdirmek içinmiş gibi alarak, aynayı isteyerek  bile değil kazara da denemez, şöylece kırıvermek&#8230; Neden olmasın?</p>
<p>Herifler koştu Ben koştum. Yakalayamadılar. Neden sonra ben döndüm,  plâjı apaçık gören bir ağacın altına yüzükoyun yattım. Hepsi plâj  sahibinin kulübesi önüne toplanmışlardı Yarım saat geçtiği halde hâlâ  benden bahsediliyordu. Daha bir saat öyle ayakta durdular, konuştular,  gülüştüler, fikir beyan ettiler Sonra bir polis geldi. Mesele ona da  anlatıldı. O da dinledi. O da fikrini söyler gibi idi.</p>
<p>Ben başka yoldan vapur iskelesine gitmek için. yolu çok uzun, kendimi  çok yorgun buldum. Ağacın altında geceyi bekledim, Sarı bir ay doğdu.  Gazinolardan sesler, kahkahalar, şarkılar gelmeğe başladı. O zaman elimi  saçlarıma attım ki karmakarışıklar. Tarağımı çıkarıp saçlarımı taradım.  Bir cigara yaktım. Dudağıma bir vals yapıştırdım. Pantolonumun cebine  ellerimi soktum. Plâjın önünden ıslık çalarak, herkes gibi, mesut bir  adam gibi, aynayı kıran ben değilmişim gibi geçtim.<br />
<strong><br />
Sait Faik, Mahalle Kahvesi, Varlık  Yayınları, Sayı 45, Ocak 1950</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/gizemli-hikayeler/plajdaki-ayna.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ayşe&#8217;nin Yazgısı</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/tarih-hikayeleri/aysenin-yazgisi.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=aysenin-yazgisi</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/tarih-hikayeleri/aysenin-yazgisi.htm#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 15 Feb 2010 12:36:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Klasik Öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[Tarihi Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[eski öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[halit karay öykü]]></category>
		<category><![CDATA[köşk öykü]]></category>
		<category><![CDATA[öykü oku]]></category>
		<category><![CDATA[öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[Refik Halid Karay]]></category>
		<category><![CDATA[refik halit karay]]></category>
		<category><![CDATA[türk öykücüleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=235</guid>
		<description><![CDATA[Refik Halid Karay
Anası, Antikacıların evini oğmak için gittikten sonra yalnız kalan Ayşe bahçedeki çıkrıklı kuyudan çektiği suyu sabahtan beri ocağın üstünde duran kazana döktü ve patiska entarisinin eteklerini kuşağına sıkıştırıp çömeldi; sepetteki çamaşırları çitilemeye başladı.
Ana kız &#8220;Abdinin köşkü&#8221; denilen bu yıkık, korkunç, yalnız kovukta bekçi gibi oturuyorlardı. Bundan kırk sene önce, kimbilir nasıl bir eğlence [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><span style="color: #888888;"><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/67yalovayuruyenkoskb.jpg" rel="lightbox[235]"><img class="alignright size-medium wp-image-333" style="border: 4px solid black;" title="67yalovayuruyenkoskb" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/67yalovayuruyenkoskb-300x221.jpg" alt="" width="300" height="221" /></a><strong>Refik Halid Karay</strong></span></h2>
<p>Anası, Antikacıların evini oğmak için gittikten sonra yalnız kalan Ayşe bahçedeki çıkrıklı kuyudan çektiği suyu sabahtan beri ocağın üstünde duran kazana döktü ve patiska entarisinin eteklerini kuşağına sıkıştırıp çömeldi; sepetteki çamaşırları çitilemeye başladı.</p>
<p>Ana kız &#8220;Abdinin köşkü&#8221; denilen bu yıkık, korkunç, yalnız kovukta bekçi gibi oturuyorlardı. Bundan kırk sene önce, kimbilir nasıl bir eğlence fikrine hizmet için yapılmış, fakat o zamandanberi kullanılmayan bu ev, yıkık duvarları, çökmüş çatısı, dökülmüş kafesleri, her taraftan ayrılmış sıvalarıyle eski bir mezar gibi ölümü düşündüren bir hal almıştı. Onda her ilişen bakışı korkutan bir renk, her geçene: &#8220;Siz de herkes de benim gibi olacaksınız, yıkık duvarlar kirli yosunlu, iğri bir taş; üzerinde eşinen bir iki köpek, o kadar!&#8221; diyen bir ses vardı. Her yönünden deve dikenleri fırlamış olan bahçesinde, hep açık kapısından mahzen gibi karanlık bir oyuk içinde tavan tahtaları seçilen ahırında, samanlı gübreler yığılmıştı; üzerinde bir sürü tavuk sürekli eşiniyordu. Kuyunun yanındaki incir ağaçları bu yıkıntının eksiğini tamamlıyor, her yıl daha fazla kuvvetlenerek nankör dallarıyle eve yaslanıyordu.<br />
<span id="more-235"></span></p>
<p>Uzakta, bir yönde denize doğru çoğu zaman sisler, buğular içinde kalan şehir görünüyor, geniş bir çiftlik arazisi olan öbür yönünde, ilerideki dağlara kadar ise bir ağıl bile göze çarpmıyordu.</p>
<p>Ayşe&#8217;nin önündeki leğenden sabun köpükleri taşıyor, bembeyaz buruşuklarla büzülmüş olan ellerinin her hareketinde saçlarına, çıplak bacaklarına, arasıra gözlerine fırlıyordu; bunların içinden bazı inatçıları da sürekli karnına düşüyor, soluk entarisini pembe etine yapıştırıyordu.</p>
<p>Kazandaki su kaynadıkça kireç gibi bir renk alıyor, içindeki baloncuklar irileşerek şişiyordu.</p>
<p>Dışarıda sıcak bir güneş iki gün önceki yağmurlarının nemini bu süprüntülükten çekiyordu.</p>
<p>Şimdi, hiçbir yönde bir nefes bile yoktu; fırtınadan önceki ağır, dertli durgunluk içinde; gübreleri karıştıran serçelerin cıvıltısı işitiliyordu. Ayşe mutfağın demir parmaklıklı yüksek penceresinden, arasıra doğrularak göğe bakıyor, semanın bir tarafından barut renkli şişkin bulutlar vadide gölgelerini sürükleyerek yürüyor ve yürüdükleri yerleri hep karaya boyuyorlardı. Üzerlerindeki karartının, kanatlarına yansımasıyla karasineklere dönen arılar, ahırın teneke kaplı penceresinin yanındaki delikten içeri kaçıyordu.</p>
<p>Ayşe nalınlarını sürükleyerek bahçedeki çamaşırları topladı, fistanı benek benek çıplak vücudüne yapışıyordu; ocağın ateşini çekti, yağmuru bekledi.</p>
<p>Önce avlunun su birikintisine bir iki damla düştü, sonra gök şiddetle çatladı, incirin yapraklarında bir gürültü koştu, yağmur dökülmeğe başladı. Yağıyor, yağıyor, sonu gelmiyordu. Her taraf ocağın içi gibi kapkara olmuştu. Bir kenarda yanan odunların gittikçe parlayan ışığı kirli sularda altın menevişlerini gezdiriyordu.</p>
<p>Ayşe bir yere vuruluyor gibi bir ses duydu, pencereye koştu; kapının siperinde bir erkek gördü; başında kalpak arakasında aba vardı. Kolunda asılı duran tüfeğin namlusu, yanındaki iri köpeğin kulaklarına dokunuyordu. Birden anladı, Antikacının oğlu avdan dönerken yağmura tutulmuş, evlerinde her zaman çamaşır yıkıyan, tahta silen bu kadının kulübesine sığınmıştı. Hatırına hiçbir şey gelmeyerek: &#8220;Kim o, ne istersin?&#8221; diye sordu.</p>
<p>Öbürü beklemediği bu ince, genç sesten şaşırarak: &#8220;Fatma Hanım burda değil mi?&#8221; dedi.</p>
<p>Ayşe hemen cevap verdi:</p>
<p>- O size gitti, tahta silmeğe, ne yapacaksınız?</p>
<p>Avcı yağmura tutulduğundan, yoluna devam etse sırılsıklam olacağından kapıyı açmasını söyledi, Ayşe ipi çekti, mutfağa kaçtı.</p>
<p>Yağmur saçma gibi yapraklara vuruyor; camlara serpiliyor, oluksuz damın her tarafından çarşaf gibi dökülüyordu.</p>
<p>Ali Bey, sofanın yıkık yerinden yağmur altında garipleşen, çamurları açılan yola bakıyordu. Ayşe kapının aralığından onu seyrediyordu. Erkek dönünce kızı, orada açık açık kendine bakar gördü; iki iri siyah gözün lezzetle bakışlarından bir şey; gururunu, şehvetini kışkırtan bir etki duydu, gülerek dedi ki:</p>
<p>- Kız sen, burada yalnız korkmuyor musun?</p>
<p>O, belki yalnız değildir diye bir tecrübe ediyordu; Ayşe cevap vermeden, vahşi bir utanç içinde kaçtı, Ali Bey arkasından atıldı. Kız, elleriyle yüzünü kapamış, üzerinde ıslak entarisi, ayağında nalınları, kazana dayanmış duruyordu. Vücudunda yabancı bir elin sıcak dokunmasını duyunca korkarak bağırdı, öbür köşeye kaçtı. Ali Bey bu yağmurdan, bu karanlıktan, bu çıplak, ateş gibi yanan vücuddan gitgide artan bir haz duyarak, izleyip kollarını açarak atıldı. Fakat mutfağın bir köşesinden yavaş yavaş dışarı sızan pis sular üzerinde ayakları kaydı, başı ocağın sivri taşlarına doğru yüzüstü bir korkuluk gibi devrildi. Öbürü dışarı fırladı. Bir süre evde yağmurun şakırtısından başka bir şey duyulmadı&#8230; Ayşe bu uzun bekleyişten bir şey anlamayarak, fakat bir korku duyarak kapıya yaklaştı, aralıktan baktı&#8230; Ali Bey arkasında abası, ayağında poturları, kirli sular içinde, o halde upuzun yatıyordu. Kız, kalbi bir canavar pençesi altında boğulmuş, her tarafı titreyerek önce oyun sanmak istediği bu yatışta bir ölü hali gördü, içeri koştu. Yerdeki suyun üzerinde pembe bir yol açılıyordu. Dokunmağa korkarak uzaktan baktı. Bu, pis sulara Ali Beyin çatlamış beyninden sızıyordu. Artık o bir ölü idi.</p>
<p>Ayşe&#8217;nin gözleri bulandı, yüreğinden sanki bir şey koptu; sapsarı, halsiz, orada bir yere dayandı. İnanamıyordu inanmak istemiyordu. Korktu. Kelimenin bütün anlamıyla korktu, gözünün gönünde bir halk kalabalık gördü; onun içinde askerler vardı, tüfekler parlıyordu, kılıçlar çekilmişti. Hemen yerinden fırladı, bir dürtüye uyarak bu pislenmiş cesedi oradan kaldırmağı düşündü; nasıl? Yöresine bakıyor, her yönü dinliyor, korkuyordu. Yağmur deminki şiddetle kaplamalara çarpıyordu. Camdan dışarıya uzandı; daha ilk bakışta ahırı, açık kapısından bir mezar gibi karanlığı kendine bakıyor gördü. Bunda bir çağırı sezdi. Yerini bulmuştu, iş onu oraya kadar götürmekti. Kendinde, on dokuzunu bulmamış bu soluk, sıska vücudu taşıyabilecek bir kuvvet duydu; iğrenerek ellerini sürdü, sırtüstü sürüklemeğe cesaret edemeyerek onu çevirdi. Ölünün açık duran gözleri bu davranışla kendi kendine kapandı.</p>
<p>Bu sırada sokak kapısını biri salladı, sonra tırmalamağa başladı. Ayşe deli gibi pencereye koştu. Ölenin köpeği iki ayağı üzerine kalkmış, sahibini arıyor, sabırsızlık gösteriyordu. Kız, cesareti bütün bütün kırılarak donakalmıştı; peki onu ne yapacaktı? Cesedi ahıra götürmek için bahçeden geçecekti, köpek sahibinin böyle çamurlar içinde bacaklarından sürüklenerek taşınmasına razı olacak mı? Hayvana yeniden baktı, kulaklarını dikmiş, içeriyi dinliyor, kısık sesler çıkarıyor, gözleri kapının aralığında bekliyordu&#8230; Ayşe şakaklarına doğru kesintisiz bir ağırlık çöktüğünü, ensesindeki damarların şiştiğini duyuyordu. Kalbi parçalanacak gibi vuruyor, gözlerinin önünde sinek gibi bir şeyler ağır ağır uçuyordu.</p>
<p>Ölmeğe özlem duydu. Fakat artık kararını vermişti, anası dönmeden her şeyi, hepsini temizliyecekti. Bakır maşrapayı mutfaktan kaptıktan sonra kapıyı iki parmak aralık etti, köpek kokluyarak burnunu uzattı, yavaş yavaş üç parmak, sonra bir o kadar daha açtı, mengene içinde gibi uzanan bu müthiş başa kuvvetinin bütün elverişiyle bir vuruş indirdi; maşrapa bir yöne düştü, köpek de oraya devrildi, bir süre çabaladıktan sonra kaskatı kaldı.</p>
<p>Yağmur şiddetini azaltmıştı, gene de yağıyordu. Önce ahırda paslı, kırık bir kürekle geçici bir çukur kazdı, sonra iki cesedi oraya sürükledi. Ölünün cebindeki saat daha işliyordu, onu alıp almamak için duraksadı, sonra bıraktı; gübre ile üzerini örttü, iliklerine kadar ıslanmıştı. Mutfağı temizledi, ocağa tencereyi astı; su kaynadıktan sonra fasulyeleri attı. İşi bitmişti; anasını bekledi.</p>
<p>Ertesi gün, sabahtan akşama kadar ahırda kalıp derin bir çukur kazdı, Ali Beyle köpeğini oraya sakladı, üzerlerine gübre çekti ve gece vücudunun yorgunluğu yardımiyle fikri uyuşmuş ölü gibi uyudu.</p>
<p>Köpeğiyle beraber izine raslanmayan Ali Beyin bu esrarlı kayboluşu her zaman olduğu gibi bir süre hayattakileri oyaladı, sonra yavaş yavaş silindi, gitti.</p>
<p>Bir ay sonra, genç bir köylü, yolda Ayşe&#8217;nin anasını çalışmağa gider gördü; o anda evde yalnız kalan kızını düşündü; hemen koştu, bahçenin yıkık bir deliğinden içeri atladı. Ayşe mutfakta odun kırıyordu. Kapının gıcırtısı üzerine başını çevirdi, ayakta kendine bakarak sırıtan köylüyü gördü; eliyle gözlerini kapadı; onu da düşürmemek, öldürmemek, o üzüntü ve acıyı bir daha çekmemek için, korunmasız kendini bıraktı.</p>
<p><em>Erenköy, 1909</em></p>
<p><strong>Karay, Refik Halid (16. Basım) &#8220;Ayşe&#8217;nin Yazgısı&#8221;</strong>. Memleket Hikayeleri. İstanbul: İnkılap Yayınları. Ss: 171-176<br />
Bu öykü METAFOR sitesinde yayınlanmıştır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/tarih-hikayeleri/aysenin-yazgisi.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Leonidov</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/alternatif-tarih-hikayeleri/leonidov.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=leonidov</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/alternatif-tarih-hikayeleri/leonidov.htm#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 15 Feb 2010 12:06:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Alternatif Tarih Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Klasik Öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[asker hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[leonidov]]></category>
		<category><![CDATA[mitoloji]]></category>
		<category><![CDATA[mitolojik hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[öykü oku]]></category>
		<category><![CDATA[Yaman Kayıhan]]></category>
		<category><![CDATA[yaman kayıhan öykü]]></category>
		<category><![CDATA[yeni öyküler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=229</guid>
		<description><![CDATA[Yaman Kayıhan
 
Kahramanımızın adı  Leonidov. Neden bu tiplemelere &#8216;kahraman&#8217; veya &#8216;anti-kahraman&#8217; denir pek  anlamı yok galiba, ama bu sefer bizimkinin adı Leonidov işte. Tabii  Leonidov olmasının çok fazla bir önemi yok. Belki de biraz anlamlıdır bu  isim, neyse ..
Hani &#8216;düşman ayağa bakar&#8217;  veya &#8216;tepeden tırnağa&#8217; gibilerden deyimler vardır ya, ister [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/3398700678_4308a12243.jpg" rel="lightbox[229]"><img class="alignright size-medium wp-image-341" style="border: 4px solid black;" title="3398700678_4308a12243" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/3398700678_4308a12243-300x229.jpg" alt="" width="300" height="229" /></a><span style="color: #888888;">Yaman Kayıhan</span></h2>
<h2><span style="font-family: Arial; font-size: small;"> </span></h2>
<p><span style="font-family: Arial; font-size: small;">Kahramanımızın adı  Leonidov. Neden bu tiplemelere &#8216;kahraman&#8217; veya &#8216;anti-kahraman&#8217; denir pek  anlamı yok galiba, ama bu sefer bizimkinin adı Leonidov işte. Tabii  Leonidov olmasının çok fazla bir önemi yok. Belki de biraz anlamlıdır bu  isim, neyse ..</span></p>
<p><span style="font-family: Arial; font-size: small;">Hani &#8216;düşman ayağa bakar&#8217;  veya &#8216;tepeden tırnağa&#8217; gibilerden deyimler vardır ya, ister istemez  anlatmaya aşağıdan veya yukarıdan başlanacak; bu anlatımın başı da  ayaklar olsun isterseniz.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial; font-size: small;">Pek de kocaman ayaklar  denemezdi Leonidov&#8217;unkilere. Numarası ile söylemek gerekir mi bilmem,  ama galiba 44 veya 45 olmalıydı. Hoş zaten o neredeyse devasa  postalların içinde kaç numara ayak olduğunu anlamak pek mümkün de  sayılmazdı ya .. Postallar epeyce eski olmalıydı, ama pek de  aşınmışlıklarını belli etmiyorlardı. Hatta boyalı olduklarında yenice  bile görülebilirlerdi. Siz isterseniz bu postalların üzerinde şu açık  renkli (beyaz demeye dilim varmadı) tozlukların da olduğunu  düşünebilirsiniz, size kalmış.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial; font-size: small;">Üzerinde ise ütülü  gözüksün diye yukarıdan aşağıya bir dikiş izi olan, belki de  üretildiğinden bu yana hiç ütülenmeyen bir pantalon vardı. Pantalonun  renginin belirtilmesinin anlamsızlığının yanı sıra, paçalarının  postalların içinde mi, yoksa dışında mı olduğunu da söylemek gereksiz  sanki.<br />
<span id="more-229"></span></span></p>
<p><span style="font-family: Arial; font-size: small;">Böylece Leonidov&#8217;un  yaşadığı zamanı istediğiniz gibi yakıştırabilirsiniz. Sözgelimi, bizim  Leonidov pekala şu ünlü Napoleon Bonaparte&#8217;ın ordusunda görevli  olabilir. Sahi onun asker olduğunu söylememiştim, değil mi ..? Boşverin;  asker tabii. Eh, bir Fransız ordusu askeri olup da neden ismi Leonidov  diye soracak olursanız bu tamamen başka bir konu. Ya da Leonidov belki  de ismine layık bir Rus askeri olabilir. İsterseniz Leonidov ismini bir  yakıştırma veya lakap olarak da kabul edebilirsiniz, nasıl isterseniz ?</span></p>
<p><span style="font-family: Arial; font-size: small;">Gelelim ceketine: Ceket  açıkça daha hoş bir görünüme sahipti. En önemli özelliği de  kollarındaydı: Pırpırlardan söz ediyorum tabii. Evet, Leonidov tam  tamına onbaşıydı. Üstelik kıdemli. On erden, askerden, insandan o  sorumluydu. Başka bir deyişle on kişinin komutanıydı. Gerçi bütün  fırçaları üstlerinden o yerdi, ama iş malum on kişiye gelmeye görsün,  tartışmasız o komutandı. Diğerleri bir dediğini iki etmeden dediklerini,  bazan da istekleri yerine getirirlerdi .. O kadar.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial; font-size: small;">Ceketinin üzerinde,  belini sıkan bir de palaskası vardı ki, sorma gitsin. Silahı da bu  palaskaya takılıyordu. İşte gene size kalmış bir durum: İsterseniz  tabanca, dilerseniz de kılıç deyin, siz bilirsiniz. Ama şurası kesin ki  bir silah bu palaskaya takılıydı. Bu onbaşılara özgü bir ayrıcalıktı.  Leonidov da bunu bütün ihtişamıyla yansıtmayı pek sever, sanki her an  silahına ihtiyacı olacakmışcasına sağ elinin baş parmağı genellikle  palaskasına takılı dolaşırdı. Gerçi üstlerine selam vermesi gerektiği  çoğu zaman bu hafif kabadayı görünümlü tavrı pek de işine yaramaz, adeta  gizlemeye çalışılırdı, ama sıra astlarına, ordu kalabalığına ve hatta  kendi takımına geldiğinde pek alımlı ve güçlü görünürdü doğrusu.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial; font-size: small;">Sıra geldi şapkaya ..  Şapka deyip geçmeyin hemen, birazcık sabrederseniz neden önce  postallardan anlatmaya başladığımı, neden şapkanın şu yemeklerde sona  bırakılan lokma gibi önemli ve özellikli olduğunu anlayacaksınız. Şapka  Leonidov&#8217;a biraz küçük geliyordu. Diyeceksiniz ki &#8216;gene mi bir koca kafa  hikayesi&#8217;, değil tabii. Zaten konumuz da bu değil. Ama şapkanın hafifçe  küçük olması Leonidov&#8217;un onu arkaya doğru iterek giymesine daha bir  izin verir gibiydi. Öyle ya, şapka arkaya itilir, önden de hafifçe  saçlar gözükür .. Biraz da yana eğimli yaptın mı, deme gitsin. Şapka  dediysek öyle basit bir şey sanmayın sakın. Şapka gibi şapka işte.  Üstelik üzerinde şu askerlerin takmayı pek sevdikleri metal yapraklı  süslerden ve kocaman da bir arma vardı pırıl pırıl.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial; font-size: small;">Hep görünümünü anlattın,  ya yaptıkları, yaşamı nasıl diye meraklandığınızı biliyorum, ama  beklediğinize değecek pek bir özelliği maalesef yoktu Leonidov&#8217;un. 20 &#8211;  25 Yaşlarında olmalıydı. Erlerden biraz yaşlıca, yüce komutanlardan da  genç .. Zaman zaman şapkasını eline alır gibi yapıp kafasını kaşıyan,  burnunu karıştıran, ilkokulun ötesinde eğitimi olmayan, arada sırada &#8211; o  da eline geçerse &#8211; bir kaç bir şey okuyan (siz bunu okumaktan saymayın,  ama okuma &#8211; yazması var sayılabilir), askerliğin de kısıtlamaları ile  pek yıkanamayan, sık olmayan sakalları ile iki &#8211; üç günde bir ancak traş  olan, tırnaklarının arası çoğunlukla kirli, bekar, kadın peşinde, saçma  sapan sayılabilecek biri işte .. Ne oldu, beğenmediniz mi ? İşte size  Leonidov&#8217;un portresi, gördünüz mü hiç de beklediğinize değmedi işte.  Önemli olan onun sıradanlığı, asker ve hatta onbaşı olması, o kadar.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial; font-size: small;">Adam (eğer adam sayılması  gerekirse) asker olduğuna göre artık savaştan bahsetmenin sırasıdır,  ama doğrusu Leonidov&#8217;un ordusu savaşta değildi. Yani şu bildiğimiz Mısır  seferi, Balkan savaşı veya II. Dünya savaşı gibi bir savaşta değildi  ordusu, fakat dünyada savaş ne zaman eksik olmuş ki. Elbette irili  ufaklı pek çok savaştan bir kaçı her zaman vardır, ve Leonidov da bu her  zaman olan savaşlardan birinin içinde sayılabilirdi ..</span></p>
<p><span style="font-family: Arial; font-size: small;">O gün her zamanki  günlerden birisiydi. Bütün askerler gibi Leonidov da erkenden kalktı.  Bugün traş olacağı günlerden birisiydi. Özensiz ama uzun süren bir  traştan sonra (onbaşıların bazı şeyleri biraz uzatma hakkı olmalıydı,  değil mi ?) zaten pantalonu ile yattığından ceketini giydi. Ceket  önemliydi, palaska ve şapka tabii daha da önemli .. Çift çorabının  üzerine (hava soğuk olmalı) postallarını da geçirdi. Artık onbaşılığa  hazırdı.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial; font-size: small;">Söylemeyi unuttum sigara  da içiyordu Leonidov ve günün ilk sigarasını yaktı daha hiç bir şey  yiyip, içmeden.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial; font-size: small;">Askerlikte onbaşılar ne  iş yapar ? Takımını yürütür, küçük nöbetleri, sıradan kaçamakları  halleder falan filan, ama Leonidov&#8217;un bu gibi takıntıları fazlasıyla  yoktu. Onun görevi diğerlerinden çok farklıydı. Pek de umursamazdı,  hatta üzerinde hemen hemen hiç düşünmezdi. Fakat bazan kendisini şöyle  yarım bir tanrı gibi gördüğü bile olurdu. Neden mi ..? Sormamayı tercih  ederdiniz, ama ne yapalım onun böyle bir görevi vardı işte.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial; font-size: small;">Sarsak adımlarla, parmağı  gene palaskasında, şapkası arkaya kaykılmış, sigarası ağzında  binbaşının odasına yöneldi sabah sabah. Öyle çavuşun, üst çavuşun,  teğmenin, üsteğmenin, yüzbaşının filan değil, doğrudan binbaşının  odasına. Merak ettiniz, değil mi ? Öyle ya kimdi bu Leonidov dedikleri.  Yoksa bir yerlerden torpilli birisi olmasın sakın. Hayır, torpilli  birisi değildi. Hatta belki de en torpilsiz, en talihsiz askerlerler  birisiydi.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial; font-size: small;">Önce kapının dışındaki  kağıtlara şöyle bir baktı. Okuma &#8211; yazması işte bu noktada çok işine  yarıyor, görevi eğer asılmışsa, binbaşının odasına girmeye gerek  kalmadan öğreniyordu. Doğrusu binbaşı ile öyle her gün konuşuyor olmak  bir tür ayrıcalık gibi geliyorsa da, sıkıcı ve bunaltıcı tarafları daha  fazlaydı. Ayrıca binbaşı da kendisinden pek hoşlanmazdı. Zaten kimse  Leonidov&#8217;dan pek hoşlanmazdı ya, neyse ..</span></p>
<p><span style="font-family: Arial; font-size: small;">Bugün şanslı günlerinden  birisiydi. Görev emri erkenden &#8211; şu binbaşı da işgüzarın tekiydi  vesselam &#8211; asılmıştı bile. Sadece bir görev, ama olsun. Boş oturmaktan  iyi denebilir, fakat bu görev için &#8211; en azından başkalarının gözünde &#8211;  boş oturmak kesinlikle daha iyiydi .. Leonidov için değil tabii. Ne  olursa olsun, o bir onbaşıydı ve bir de görevi vardı.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial; font-size: small;">Her zaman üç kopya olarak  asılan görev emrinin üstteki iki kopyasını hafifçe yırtarak aldı.  Özensizce katlayarak ve ayrıntılarını okumadan cebine tıkıştırdı. Daha  vakit vardı ne de olsa. Acele etmeden takımının kahvaltı ettiği &#8211;  kahvaltı denebilirse &#8211; binaya yollandı. Kahvaltının sonuna doğru ancak  yetişebilmişti. Zeytine, pek kalmamış peynire iltifat etmeden bir parça  ekmek aldı. Koca lokma ağzındayken adamlarına seslendi. Öyle pek bağıra  çağıra askerce bir sesleniş değildi, ama her zaman olduğu gibi adamları  ve binada bu sesi duyabilen herkes sanki şöyle bir sessizleşti.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial; font-size: small;">On er keyifsizce  kalktılar ve sıraya girdiler. Hala vakitleri vardı. Leonidov&#8217;un  komutasında &#8211; gerçi hiç komut vermemişti ama &#8211; emir almışçasınanın  alışkanlığı ile yürümeye başladılar. Meydanlık yere geldiklerinde sigara  içecek zamanları kalmıştı. Leonidov da yaktı bir sigara daha  kayıtsızca.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial; font-size: small;">Görevin saati geldiğinde  on kişi kendiliğinden sıraya girdi yanyana. Leonidov biraz  uzaklarındaydı.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial; font-size: small;">Nihayet asker olduğunu  hatırlatan adımlarla, sertçe yürüdü, neler söylediği anlaşılamıyordu,  ama sigara ve bir de göz bağı uzattığını herkes görebildi. Yerine döndü,  sakince ve alışkanlıkla &#8220;ateş&#8221; dedi.</span></p>
<div><span style="color: #000099;"><span style="color: #000000;"><span style="font-family: Arial; font-size: small;"><strong>Yaman Kayıhan</strong><br />
23 Ekim 2001<br />
Bu öykü </span><a href="http://vision1.eee.metu.edu.tr/%7Emetafor/index.html.htm" target="_blank"><span style="font-family: Arial; font-size: small;">METAFOR</span></a><span style="font-family: Arial; font-size: x-small;"> sitesinde yayınlanmıştır.</span></span></span></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/alternatif-tarih-hikayeleri/leonidov.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Beni Seven Bana Gelsin ya da Ben Kendimden Gideyim</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/spekulatif-kurgu-hikayeleri/beni-seven-bana-gelsin-ya-da-ben-kendimden-gideyim.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=beni-seven-bana-gelsin-ya-da-ben-kendimden-gideyim</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/spekulatif-kurgu-hikayeleri/beni-seven-bana-gelsin-ya-da-ben-kendimden-gideyim.htm#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 13 Feb 2010 15:04:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Klasik Öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[Otobiyografik]]></category>
		<category><![CDATA[Spekülatif Kurgu Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Trajik Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[bunalım hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[gerçek hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[gergin hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[güzel hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[hayat hikayesi]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye paylaş]]></category>
		<category><![CDATA[otobiyografik hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[umut taydaş hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[umut taydaş hikayeleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=19</guid>
		<description><![CDATA[Umut Taydaş
ziyadesiyle kişiler &#8220;kendilerine gelinmesini&#8221; pek sever, önemserler. gerçekten de önemli bir ihsas, değerli bir hissiyat, memnun edici bir oluştur bir insan için &#8220;kendisine gelinmesi&#8221;.  kişi kendini aziz hisseder, kendisine kıymet verildiğini düşünür. hele hele &#8220;misafir seven&#8221; bir kişisyse söz konusu, memnuniyetin ve doğal olarak egonun eriştiği hazzın daha yoğunlaşması mümkündür.
peki &#8220;beni seven bana gelsin&#8221; [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><span style="color: #808080;">Umut Taydaş</span></h2>
<p><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/depression.jpg" rel="lightbox[71]"><img class="alignright size-medium wp-image-459" style="border: 5px solid black;" title="depression" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/depression-300x235.jpg" alt="" width="300" height="235" /></a>ziyadesiyle kişiler &#8220;kendilerine gelinmesini&#8221; pek sever, önemserler. gerçekten de önemli bir ihsas, değerli bir hissiyat, memnun edici bir oluştur bir insan için &#8220;kendisine gelinmesi&#8221;.  kişi kendini aziz hisseder, kendisine kıymet verildiğini düşünür. hele hele &#8220;misafir seven&#8221; bir kişisyse söz konusu, memnuniyetin ve doğal olarak egonun eriştiği hazzın daha yoğunlaşması mümkündür.</p>
<p>peki &#8220;beni seven bana gelsin&#8221; doğru bir arzu ve bekleyiş midir? eğer herkes kendisine gelinmesini isterse, kimse kimseye yaklaşamaz gibi olur sonra. bunun böyle olmaması için, birilerinin kendilerinden vazgeçip, egolarını ve &#8220;kendilerine gelinmesi&#8221; dolayısıyla erişecekleri hazzı bir yana bırakıp, sevdiklerine gitmeleri gerekli.</p>
<p>kendinden vazgeçip sevdiklerine gitmek mi, oturup sevenlerinin gelmesini beklemek mi asıl saadet, olgun olanın seçeceği, onguna eriştiren hangisi?</p>
<p>derken kapı çaldı:<br />
<span id="more-71"></span></p>
<p>kapıyı çalan tomturbaz&#8217;dı ve acele etmeme gerek yoktu. yataktan zeybek ağırlığında kalktım. sabahın 9&#8242;u daha bitmeden, evde olduğumu tahmin ederek eve gelebilecek, kapıyı çalacak, benim &#8220;karşılamayı bilmez&#8221;liğimle sabahın 9&#8242;u bitmeden baş etmeyi göze alabilecek ve maalesef beni merak edip, belki özleyip, kapıma dayanabilecek tek insan tomturbaz&#8217;dı. bu günleri de görebileceğimi hiç tahmin etmezdim, tahmin edebilseydim belki bir çaresini arardım. uzun zamandır tomturbaz&#8217;dan başka arayıp soranım yok, alışmış olmalıydım. alışamadım. &#8220;bana gelinmesini&#8221;, yaşadığımı hissetmem için, arada bir yaşamam lâzım sanki. kendimi buna çok fena bağlamışım. &#8220;bana gelinmesini&#8221; çok sevmişim ve demek ki ihtiyacım da varmış. birden &#8220;gelinmez&#8221; kalınca, gerçekten bir evin bir insanı boğabileceğini, evden çıkıp da dışarılara kaçarsan, işte o dışardaki yalnızlığın boğmaktan beter, katiyyetle ruha tecavüz olduğunu tatbik ederek öğrenmiş oldum. biliyorum, &#8220;bana gelindiği gibi&#8221; kimseye gelinmemiştir. ya da sadece bana öyle gelmiştir. öylece gelmişlerdir. bu &#8220;gelinmeler&#8221;in doruğunda bir şevki tattığım için, artık hiç &#8220;gelinmez&#8221; olmanın yapabileceği tahribatı siz düşünün. &#8220;<em>ne de güzel gelirdin&#8230; gelir, olduğum yerden beni kımıldatmadan, beni alır, gidilebilecek en güzel yerlere götürürdün. o güzel yerlerden aslında hiç birine götürmeden ve hiç birinden diğerine götürmeden, hepsinde birden kalıvermemi sağlar, en güzel dünyam olurdun&#8230;.</em>&#8221; türk sanat müziği şarkısı olur mu bundan? ahmet özhan belki yapabillirdi. zil tekrar çaldı&#8230; tomturbaz.</p>
<p>&#8220;kafaya çok takıyorum herhalde&#8221; diye düşündüm, ama aslında bunları düşünürken terliklerimi aradığımı farkettim. öyleyse fazla düşünmüyor, terliklerimi ararken fırsattan istifade hem de düşünüyordum. düşündüğüm şeyler bir şeylere çare miydi peki? olsun ya da olmasın, bir düşünmek&#8217;in illa da çare olması gerekmiyor. &#8220;bin tane düşünürsün, bir tane bulursun&#8221; gibi kabullenmek ilâzım. düşündüğün kadar büyürsün. gerçi düşünme evrenin, senin entelektüel birikiminle alakâlıdır. lakin düşünmeden, birikime ihtiyacın olup olmadığını bile anlayamazsın. dolayısıyla düşünmek, ya da üşenmeyip gidip kapıyı açmak gerekli.</p>
<p>kapıyı açtım. görünende kimse yok. yoksa aklımın oyunu muydu bu? &#8220;bana gelindiğini&#8221; görmemek için &#8220;kimse yok&#8221; gibi mi görüyordum. bunu başkalarına da yaptım mı acaba? yaptıysam çok kırmışımdır kırılabilecek kim varsa.</p>
<p><em>- kimse var mı?</em></p>
<p>&#8216;kimse yok!&#8217;. var mı yoksa? yani yok da bir var değil midir? bu durum için de gerekli olduğunu varsayayım. acaba neden, &#8220;bana gelindiğini&#8221; görmek istemiyor olabilrim? çünkü korkuyor olabilirim. benim de onlara bana geldikleri gibi gelip gelmeyeceğimi bilmiyor, belki öğrenemiyorumdur, ondan. ben onlara gittiğimde, onlara nasıl gelirim? belki hissedemiyorum, hissetmeyle ilgili bir sorunum olabilir. anlatamazlar mı? illa ki benim mi hissetmem, uzaktan anlamam gerekli? her gittiğimde, &#8220;iyi ki geldin, çok mutlu oldum&#8221; diyemezler mi? sarıldıklarında anlamam gerekli, ama ya korkuyorsam?</p>
<p><em>- alooooo</em></p>
<p>bu defa ses geldi:</p>
<p><em>- yettim, yetiştim, dur celallenme. </em></p>
<p><em>- tomturbaz?</em></p>
<p><em>- oğlim, bu saatte sana benden başka kim gelir?</em></p>
<p><em>- &#8220;dinsizin hakkından imansız gelir*&#8221; &#8220;davulun sesi uzaktan hoş gelir*&#8221;, &#8220;belki şehre bir film gelir*&#8221; gerisi &#8220;hayal meyal gelir*&#8221;&#8230;</em></p>
<p><em>- nek&#8217;kader komigsin. nek&#8217;kadar ağlenceli.</em></p>
<p><em>- hoşgeldin.</em></p>
<p><em>- sağol. çok yoruldum. çok yamuldum.</em></p>
<p><em>- olur.</em></p>
<p><em>- ver bakalım malı.</em></p>
<p><em>- tertemiz. burda. senden başlıyorum.</em></p>
<p><em>- ilk bana geldiğin ve dibindeki pisliği bana vermediğin için teşekkürler.</em></p>
<p><em>- dur ama saçma oldu.</em></p>
<p><em>- niye yahu&#8230; önce ben&#8230;</em></p>
<p><em>- olmaz, yorgunluk kafama vurdu, sabah da yumırtayı çok yemişim, afallamışım. önce yukarı çıkmam lâzım.</em></p>
<p><em>- bir gün hepimiz yukarı çıkacağız, bu kadar acele etme, canın bedenindeyken yaşamaya bak.</em></p>
<p><em>- ay çok komig.</em></p>
<p><em>- ver malı geri.</em></p>
<p><em>- vermem. önce ben&#8230;</em></p>
<p><em>- oğlim laftan anlasana, geleceğim tekrar sana.</em></p>
<p><em>- dibindeki pisliği getirirsin bana.</em></p>
<p><em>- ver şunu, hadi gülüm. hadi&#8230;<br />
</em><br />
verdim&#8230; dibindeki pisliği kesin bana getirecekti. şimdi gidip en üst kattan su alacak önce, kovaya dolduracak, merdivenleri silecek, bana getirdiğinde kovanın dibinde bir dolu çamur, pislik olacak. apartmanı yıkasın diye, tomturbaz&#8217;a su vereceğim zaman kovayı bana verdiğinde, dibinde birikmiş olan bu pisliği nereye dökeceğimi şaşırıyorum. klozete dökünce, çok kötü görünüyor. sağa sola sıçrıyor dökerken, banyo berbat oluıyor.</p>
<p>gittiğine göre, en alt katı silmeye geldiğinde tekrar benim zilimi çalacaktı. demek ki bu gün, iki kere &#8220;gelen&#8221;im olacaktı ve daha fazla konuşabilecektim bir insanla, bir günde. aslında belli etmiyordum, belki belliydi, yine de tomturbaz&#8217;ın gelmesi çok önemliydi. çünkü evin kapısı ve zili vardı, zili kendim için çalıp, kapıyı kendime açmaktan bıkmıştım artık. işin kötüsü bunu kendime de belli etmiyordum. bu hep sorunum oluyor. bir şeyi anlıyorum, biliyorum ama kendime belli etmiyorum. birisi beni seviyor, birisi dostum oluyor, birileri beni arıyor, birisi bana çok geldi, geliyor ama ben bunu kendime belli etmiyorum. çünkü korkuyorum. bunları bilirsem bunlara alışırım. alıştığımda kaybedersem ve yalnız kalırsam diye korkuyorum&#8230; bu paradoksun üstesinden gelebilecek ve bana yardım edebilecek birisi umarım vardır. &#8220;yardım istemiyorum.&#8221; tomturbaz ikinci kez geldikten sonra, bir günde üçüncü kez gelmeyeceğini bildiğim için rahatlayacaktım. yani yalnız kaldığımı bilip, oturup, rutin üzülme ritüelimi yaşabilecektim. bu bir ayin gibidir. yalnız kaldığınıza inanır buna şartlanır ve o saatten sonra bir dahaki kımıldamanızın şart olduğu zamana kadar kımıldamaz, üzülürsünüz. buna başladınız mı bir daha bölünemez. yani şimdi ben içeri gidip, bu ayine başlasam, ikinci kez tomturbaz geldiğinde ona kapıyı açmayacağım ya da açsam bile yüzüne bakmayacağım, konuşmayacağım. o yüzden onun ikinci gelişine kadar, bana iyi geliyormuş olduğunu sandığım bir şeyler yaparak vakit geçirmem gerekliydi.</p>
<p>ben, bu gibi durumların ilacı olarak hep televizyonu veya futbolu kullanmışımdır. ikisi de bir nevi afyon. eskiden kitap okurdum. kitap ağır geliyordu, düşünmem gereken şeyler artıyor, evren genişliyordu o zaman, ve ben yalnız başıma büyük bir evrende çok perişan olurdum. okumayı bıraktım. &#8220;oturup habire televizyon izle öyleyse&#8230;&#8221; demek kolay, televizyonun bir sorunu var. günde yalnızca bir saat çalışıyor. sonra 23 saat dinlenmesi gerekiyor. o yüzden bu süreyi çok verimli kullanmalı, ikmal molası veren makinistler gibi, mola olarak ya da çölde su gibi kullanarak, bu &#8220;ilaç&#8221;tan maksimum faydayı sağlamalıyım. hali hazırda futbol da olmadığına göre, tek çarem televizyon. dilerim tomturbaz geç kalmaz. gelmesi 1 saat sürerse, bütün günü yalnızlıkta geçirebilirim.</p>
<p>yüzümü yıkadım. bundan çok hoşlandım. yatağımı düzledim, bu da güzeldi. odamı topladım. daha ne olsun. aslına bakarsan iyi vakit geçirmeyi sağlayacak bir sürü îhtimal vardı. sanırım bunların hepsini yalnız yapmaktan sıkılmıştım ben. koşup televizyonu açtım. ve futbol vardı. sabahın 9&#8242;u bitmeden üstelik. belki 9 bitmişti. farketmez. futbol bana neden iyi gelsin ki? ya da şöyle soranlar hep oldu &#8220;<em>futbolda ne var ki?</em>&#8220;. sormak kolay, ama şöyle demeye çalışayım. yalnız yaşıyorsan, yalnız kalıyorsan ve kalmalar çok ağır geliyorsa, düşüncede yalnızsan, bir şeylerin sana mutlaka &#8220;hisler&#8221; yaşatması gerekli. üzülmen, sevinmen, öfkelenmen, şaşırman, heyecanlanman, vakit geçirmen, takip etmen, tutunman, bir şeylere göre planlar yapman, bir şeylere alıştırman gerekli kendini. çünkü bunlar senin doğal ihiyacın. ben aradıklarımı futbolda bulmayı seçtim. futbolda buldum demiyorum ama bulmayı seçtim. bunun sebebini de düşünecek olursam tomturbaz gelir. acaba televizyonu kapatıp düşünsem mi? hayır. futbolu izlemek daha iyi. belki bir serbest vuruş olur, tam benim dediğim yere gönderir topu ya da tam benim vereceğim gibi bir pas verir. ya da bir gol olur, sevinirler&#8230; onların sevinmesi beni en çok mutlu eden. her insan sevinişinde onun yüzünü, onun hallerini, onun mutluluğunu görüyorum çünkü. kendime biraz daha dokunursam ağlayacağım. o yüzden sesi biraz daha açtım.</p>
<p>&#8220;<em>metin&#8230; oynuyor prekazi&#8217;ye&#8230; prekazi şık bir çalımla geçti, arkasına baktı, ilerliyor. sağdan koşan savaş, savaş bugün çok boş alan buldu, savaş&#8217;a oynamadı, prekazi ilerliyor. önünde goldbaek, onu da geçti, top açıldı&#8230; prekazi koşuyooor, yetişiyor. içerde tanju ve uğur var, prekazi ortalıyooor ve gooooooool. tanju attı. tanjuuu. kral attı&#8230;.</em>&#8221;</p>
<p>ulan ne gol be, üç yüz kere seyrederim. ama göstermezler. kuşları öldürüyorlar. kafeslere tıkıp tıkıp öldürüyorlar. bir ayda iki tane ölü muhabbet kuşu gördüm, ellerimde öldüler. arkadaşım gibiydi ikisi de. ben koymadım kafese onları, yalvararak öldüler. muhabbet kuşu kafesin dışında nasıl yaşar istanbul&#8217;da. ben bile yaşayabiliyorum belki, onlar da yaşar kim bilir? kuşları öldürüyorlar. az önce &#8220;tanju attı diyordum&#8221; &#8220;tanjuuu, tanjuuuu, tomturbaaaz&#8221;. kuşları öldürüyorlar değil, zil çalıyor hayvan kafa. tomturbaz ne dese haklı.</p>
<p>tek terlik koşup kapıyı açtım.</p>
<p><em>- biravo. tebrik ediyorum</em></p>
<p><em>- duymadım ya. televizyonun sesi&#8230;</em></p>
<p><em>- çok biravo sana. kış ulan, dondum kapıda.</em></p>
<p><em>- kusura bakma. ver aleti hemen doldurayım.</em></p>
<p><em>- buyur.</em></p>
<p><em>- al işte dibi pis. bunu diyorum işte.</em></p>
<p><em>- senin pisliğin, senin kapının önünü sildim.</em></p>
<p><em>- sensin pis.</em></p>
<p><em>- get, kafana vururum viledayı.</em></p>
<p><em>- eki eki&#8230;kah kah.</em></p>
<p><em>- bekliyürüm beyefendı.</em></p>
<p>aldım kovayı banyoya gittim. dibi pis. bu defa bir değişiklik yapmak istedi canım sonra. kovayı banyonun orta yerine boşalttım. suyun altına koydum. haydaa. televizyon açık kaldı. hemen gidip kapatmalıydım ki koştum kapattım, terliğimin tekini de buldum o sırada. oh, rahatladım. kovayı banyonun ortasına boşalttım ki, banyo berbat olsun, bana iş çıksın, zorunlu olarak banyoyu temizleyebileyim. mis gibi kokular olsun, hijyenikten sevinç olayım. annelerde var mı acaba bu, kadınlarda ya da? banyo temizliği yapanlar daha çok kadınlar olduğu için yani. her neyse bende var. banyoyu temizlediğimde her yer pırıl mırıl, misk gibi okuyor oluyor gibi oluyorsun ya lavaboyu falan, iç ferahlatıcı bir mevzu. derken doldu kova. kucakladım götürdüm. tamturbaz&#8217;a verdim.</p>
<p><em>- eline sağlık. sağol.</em></p>
<p><em>- recederim. her zaman.</em></p>
<p><em>- 5 milyon da merdiven parası topluyoruz.</em></p>
<p><em>- merdiven mi yaptırıyoruz?</em></p>
<p><em>- temizliğinin parası.</em></p>
<p><em>- artist miyiz bugün biraz?</em></p>
<p><em>- dondum diyorum, dışarı çok soğuk.</em></p>
<p><em>- öyle hakkatten.</em></p>
<p><em>- ev sıcaktır.</em></p>
<p><em>- fena değil idare ediyoruz.</em></p>
<p><em>- iyi öyleyse bari. 5 milyon var mı şimdi, yok mu?</em></p>
<p><em>- hah. dur getireyim bir dakika.</em></p>
<p>tamturbaz çok üşümüştü demek ki. ayakları su içinde akşama kadar. içeri gelesi, dinlenesi vardı biraz. &#8220;içeri gel&#8221; dese miydim? ama deseydim de, yalnız kalamazdım o zaman. o, ikinci kez kapıyı çalmıştı ve gittiğinde ben yalnız kalacaktım tamamen. aslında hiç istemiyordum yalnız kalmayı ama eninde sonunda yalnız kalacaktım. yalnız kalmaktan korkuyordum ve bu yüzden yalnız kalmayı seçiyordum. lanet olsun, birisi yardım etmeli. tamturbaz mıydı acaba yardım edecek olan? belki ilahi güçler göndermişti onu? yok yok, benim yalnız kalmam gerekliydi. pantolunumun cebine aceleyle daldırdım elimi. oh, hali hazırda 5 milyon. yani altı-üstü muhabbeti olmayacak. parayı alacak ve gidecek tomturbaz. tomturbaz gidecek oh. ama bir yandan da tomturbaz gidecek ve konuşacak hiç kimse kalmayacak of. televizyonun da 40 dakikası falan kalmıştır.</p>
<p>parayı uzattım:</p>
<p><em>- sağol.</em></p>
<p><em>- rica ederim tomturbaz.</em></p>
<p><em>- ay çok kibarsinız. çok naziksiniz yav.</em></p>
<p><em>- lisede ekskrim yaptım ben.</em></p>
<p><em>- bu göbeknen mi? ekiskrim mi? oy oy oy.</em></p>
<p><em>- bu kardeş göbek oğlum, yalnızlık göbeği, dost göbek, depresyon göbeği, sen ne anlarsın?</em></p>
<p><em>- tembel göbeği.</em></p>
<p><em>- kardeşim lan o benim, arkadaşım.</em></p>
<p><em>- uzatma arkadaşım, işim var.</em></p>
<p><em>- tamam, haydi kolay gelsin.</em></p>
<p><em>- sağol. haydi eyvallah.</em></p>
<p>kapattım kapıyı. televizyonun 40 dakikalık dostluk ömrü vardı, yalnız kalmıştım ve banyo pislik içindeydi.</p>
<p>gidip yattım.</p>
<p>tek çaremin sen olduğunu düşündüm yatarken. sen yalnızlığımı anlıyor, sarıyor sarmalıyor, beni her yerlere götürüyor, yanından ayırmıyordun. bir yalnızın &#8220;sen&#8221;&#8216;den başka arayacak kimi olurdu ki ve &#8220;sen&#8221;&#8216;ler yalnızları hiç yalnız bırakmazdı&#8230; uyanınca, &#8220;sen&#8221;i arayacaktım&#8230;<br />
&#8230;<br />
..<br />
.</p>
<p>Umut Taydaş<br />
09.01.2004<br />
(<a href="http://www.eksisozluk.com">ekşi sözlük</a>&#8216;ten alınmıştır)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/spekulatif-kurgu-hikayeleri/beni-seven-bana-gelsin-ya-da-ben-kendimden-gideyim.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Konçinalar</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/fantastik-hikayeler/koncinalar.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=koncinalar</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/fantastik-hikayeler/koncinalar.htm#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 11 Feb 2010 16:37:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Fantastik Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Klasik Öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[Spekülatif Kurgu Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[haldun taner hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[haldun taner hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[haldun taner koçinalar]]></category>
		<category><![CDATA[haldun taner öykü]]></category>
		<category><![CDATA[handun taner öyküleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye yaz]]></category>
		<category><![CDATA[koçinalar oku]]></category>
		<category><![CDATA[öykü oku]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=164</guid>
		<description><![CDATA[Haldun Taner
İskambil destesinin en sevdiğim kağıtlarından biri, üzerine The Jolly Jocker yazılı, o delişmen, o uçarı, o biraz cambaz, biraz sihirbaz, bir miktar da düzenbaz, ama neşe dolu, hayat ve hareket dolu, kanı sıcak delikanlıdır. Ne yazık ki, Jockerlere Kanasta’dan, Kumkan’dan, Remi’den başka oyunlarda pek yer verilmiyor. Verilse, her girdikleri oyuna renk ve hareket, canlılık [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/joker.jpg" rel="lightbox[164]"><img class="alignright size-medium wp-image-386" style="border: 4px solid black;" title="joker" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/joker-300x200.jpg" alt="" width="300" height="200" /></a><span style="color: #808080;">Haldun Taner</span></h2>
<p>İskambil destesinin en sevdiğim kağıtlarından biri, üzerine The Jolly Jocker yazılı, o delişmen, o uçarı, o biraz cambaz, biraz sihirbaz, bir miktar da düzenbaz, ama neşe dolu, hayat ve hareket dolu, kanı sıcak delikanlıdır. Ne yazık ki, Jockerlere Kanasta’dan, Kumkan’dan, Remi’den başka oyunlarda pek yer verilmiyor. Verilse, her girdikleri oyuna renk ve hareket, canlılık ve şaklabanlık katarlardı.</p>
<p>Jolly Jockerler bir yana, destenin en itibarlı kağıtları, bilindiği gibi, Beyler yani Aslar oluyor. Ayıp değil ya, ben Aslardan oldum bittim hoşlanmam. Belki kendim hiçbir zaman As olamadığım, As olamayacağım için. Kabul etmeli ki, onların dördünde de bir kral havası, bir padişah cakası vardır. Hele bazı takımlarda bunları daha da şatafatlı resm ederler.</p>
<p>Karamaça beyinde meşum bir şeyler sezilir. Onun sarayında herhalde birtakım karanlık dalavereler dönüyor, gece, mahzenlerinde, bir sürü kelleler uçuyor olmalıdır.</p>
<p>İspati beyini ben bir Bizans prensine benzetirim.</p>
<p><span id="more-164"></span>Bunlara kıyasla, Kupa beyi daha bir bizden gibidir. Kupa beyi herhalde Osmanlı hanedanına mensup olmalı.</p>
<p>Karo beyine gelince, bakınız, o bir Selçuk sultanıdır. Çelebi, zarif, nazik… Aksi gibi, Tekel damgasını da hep onun üstüne vururlar. Buna rağmen öylesine asil ve kibar bir havası vardır ki, bu damga bile onu çirkinleştirmez, inadına daha bir açar, daha bir sevimli yapar. Öyle ki, damgası olmayan bir Karo beyi görsek, bayağı yadırgar, bir eksiklik duyarız.</p>
<p>Resimli kağıtlar içinde kanım en çok Kupa kızına kaynar. Kupa kızı, etine dolgun, duru beyaz, hanım hanımcık bir tazedir. Üniversiteyi felan bir kalem geçin, güç hal ile bitirdiği ortadan sonra, liseyi bile okuyamamıştır. Olsa olsa, sanar enstitüsü mezunudur. Herkesin okumaya merakı olmaz, buncağızın da başka marifetleri var: Dikişle nakışın her türlüsü, örgü işlerinin daniskası… Eteği belinde, bütün evi o çeviriyor. Yeni yetişirken mahalledeki oğlanlarla mektup alıp verdiği olmuş gerçi. Cahillik işte. Hoş görmeli. Ama evlenince eşi bulunmaz bir hayat arkadaşı olacaktır. Buna eminim. Bir kere kocasına ukala ukala karşılık vermez. Sonra bu cins kadınlar çocuklarına düşkün olurlar Daha ne?</p>
<p>Onunla evlendiğiniz takdirde, kaynınız Kupa oğlu olacaktır ki, Allah için, uslu akıllı, yumuşak başlı, kendi halinde bir çocuktur.</p>
<p>Babaları Kupa papazına gelince, sizden iyi olmasın, pek babacan, pek cana yakın bir adamdır. Hoş fıkralar anlatıp göbeğini hoplata hoplata güler. Daha coşarsa, küt küt karşısındakinin sırtına vurur. Evde teklif tekellüf hak getire… Sen de sen, ben de ben. Candan insanlardır vesselam. Öyle bir aileye damat gitmek isterim. İspati kızına gelince, bakın ondan her türlü sinsilik umulur. Siz onun öyle sakin ve masum göründüğüne bakmayın, o ne hinoğlu hindir o, o ne içinden pazarlıklı aşüftedir o… İskambilin üstünde gördüğünüz onun bayramlık resmi. O, bir masum bakire pozunu, fotoğrafçıda resim çektirirken bir, bir de pazarları kiliseye giderken takınır. Şöyle kulağınızı verin de bir dinleyin mahalleyi.</p>
<p>Maçanın oğlu ile sinema localarında, plaj kabinelerinde yapmadığı kalmamış. Hal böyle iken, yine de bilmeyenlere karşı kendini dirhem dirhem satar. İspatinin oğlu ablasının kirli çamaşırlarını herkesten iyi bilir, bilir ama gel gör ki ablası da onun kumar borçlarını öder, evden şunu bunu götürüp satışını gizler. Babaları da zaten itin biri. Bu yaşa gelmiş hala sefih, kumarbaz, bir gün olsun ayık gezdiği görülmemiş. Tencere dibin kara hikayesi, kimin kime ne demeğe hakkı<br />
var.</p>
<p>Karolara gelince, onlar kişizade, görmüş geçirmiş bir ailedir. Bakmayın şimdi biraz düştüklerine. Babaları hariciyeden emekli. Zannedersem şehbendermiş. Eski usul, mukaffa ve musanna bir İstanbul Türkçesi konuşur. Kızları, nörsler, matmazeller, el bebek gül bebek büyütüldü. Beş senedir İngiliz Filolojisi’ne gidiyor, bitiremedi. Bitiremez de elbet. Allah’ın günü kantinde ha ha ha, hi hi hi, akşam üstü de oğlanlarla altı buçuk matinesi… Erkek kardeşini sorarsanız, al onu vur ona. Karonun oğlu da, hoppala paşam, hoppala beyim dadılar tayalarla şımartılmış, kuş sütüyle beslenmiş, beyaz, tüysüz, oğlandan çok kıza yakın, tasvir gibi bir civan. En iyi mekteplere verdiler, okumadı. Günahı boynuna, bir takım uygunsuz, meymenetsiz heriflerle geziyormuş. Allah bilir, eroin de çekiyordur. Gözlerinin her daim mahmur bakışını ben pek hayra yoramıyorum. Öyle efendi babanın çocuğu böyle soysuz çıksın, yazık çok yazık…</p>
<p>Maçalar bir Ermeni ailesidir. Gedikpaşa’da oturuyorlar. Peder koyu bir Katolik papazı. Bas bariton, tumturaklı bir sesi vardır. Oğlu Mahmutpaşa’da bir tuhafiye mağazası işletiyor. İspati kızı ile maceralarına yukarda az buçuk dokunduk. Ablası Maça kızı, esmer, kara kaşlı, kara gözlü, bazı yerleri muhakkak ki aşırı tüylü, gerçi sıcak, gerçi güzel, ama neme lazım, duasında niyazında, dini bütün bir tazedir. Belli ki babasına çekmiş, istavrozunu bir gün olsun göğsünden eksik etmez. Kardeşinin İspati kızıyla yaptıklarını duysa, utancından yerin dibine geçer. Öylesine kaba sofu ki, malum günlerde erotik rüyalar gördüğü zaman bile, şuuraltısının kendine oynadığı bu oyuna içerler, sabahleyin alelacele banyo yapıp tövbe istiğfar eder. İyi bir drahoması var. Şimdi genç değil, şöyle kırkını, kırk beşini aşmış, efendiden ağırbaşlı bir kısmet bekliyor. Hayırlısı. ( Bakmayın, Maça kızının adı edebiyata kötü geçmiş. Onun, kendisine yorulan uğursuz kadın, çok bilmiş dul, yuva yıkan vamp-dişi vasıfları ile ilişiği yoktur. İftira, tevatür, hele bizim klasik Tekel takımlarındaki, Maça kızının, İspati kızınınki gibi numaradan değil, gerçekten masum yüzüne bakınca, bana büsbütün hak vereceksiniz.)</p>
<p>Resimli kağıtlardan sonra, ilk ağızda, Onlularla Dokuzlular gelir. Onlularla Dokuzlular, resimsiz kağıtlar içinde önemli olan oyunlara katılma imtiyazına sahip, başlıca kağıtlardır. Bundan ötürü de hallerinde görgüsüzce bir çalım, budalaca bir kurum sezilir. Haydi ‘Onlular, Asların halktan yetişme vezirleridir’ diyelim. Ya Dokuzlulara ne buyurulur? Bunlar, kendilerini sayıdan bile saymadıkları halde yine de oyunlarına alan, oyunlarına alıp onlara öbür resimsiz kağıtlardan üstün bir değer sağlayan aristokrat kağıtlara yaranmaktan, siftinmekten hoşlanırlar. Bu halleriyle Dokuzluları, efendilerinin önünde yerlere kadar eğilen, ama saray parmaklıkları dışındaki halka tepeden bakan, mabeyinciler veya stile uşaklar makulesinden saymak yanlış olmaz sanırım.</p>
<p>Dokuzlar mabeyinci veya stile uşak olursa, Sekizlilerle Yedililere de, el ulaklığı, bahçıvan yamaklığı gibi daha aşağılık işler düşüyor.</p>
<p>Bütün bunlardan sonra sıra nihayet Konçinalara gelir. Konçina diye, bilindiği gibi Altılıdan aşağı kağıtlara deniyor. Konçinalar, ismi üstünde işte, Konçinadır. Geçin Bezik gibi, Poker gibi kibar oyunları, Aşçı İskambili gibi en pespaye oyunlarda bile hiçbir işe yaramaz, üzgün ve küskün, oyunu dışardan seyrederler. Diyeceksiniz ki, Pinakl’da Kanasta’da oyuna alınıyorlar ya… Ben ona oyuna alınmak mı derim. Zavallılar, çıtır kozların at oynattığı meydanlarda habire gelir gider, ayak altında dolaşıp trafiği tıkar, itilip kakılır., muştalanır dururlar. Hasılı abur cuburdurlar. Böyle oynamaktansa ben yeşil çuhanın üstüne kapanıp yüz üstü uyuklamayı tercih ederim. Konçinalar bu bakımdan iskambillerin paryasıdırlar. Var oluşlarının sebebi sırf öbür kağıtlara basamak olmak, onların üstün mevkiini sağlamaktır. Alt basamak olmasa üst basamak neye, kime öğünecek?</p>
<p><strong>Haldun TANER<br />
1953</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/fantastik-hikayeler/koncinalar.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>On İkiye Bir Var</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/felsefi-hikayeler/on-ikiye-bir-var.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=on-ikiye-bir-var</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/felsefi-hikayeler/on-ikiye-bir-var.htm#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 11 Feb 2010 16:25:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Felsefi Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Klasik Öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[Trajik Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[haldun tane rhikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[haldun taner hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[haldun taner oku]]></category>
		<category><![CDATA[haldun taner öyküleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye yayınlatmak]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye yaz]]></category>
		<category><![CDATA[hikayeni yayınla]]></category>
		<category><![CDATA[Kurgu Öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[kurmaca öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[öykü oku]]></category>
		<category><![CDATA[öykü özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[öykü yaz]]></category>
		<category><![CDATA[türk öykücüleri]]></category>
		<category><![CDATA[türk öyküleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=160</guid>
		<description><![CDATA[Haldun Taner
Nasıl başladı, ne vakit başladı, bilemiyorum. Ama ilk belirtiler, dokuz  yaşımda iken patlak verdi. Misafirlerle bahçede oturuyorduk. Yaşlı bir  zat saati sordu. Aksi gibi, kimsede saat yoktu. Eniştem içeri, saate  bakmaya koştu. Ben o aralık: &#8220;Üçü yirmi geçiyor&#8221; deyivermişim. Bu  tutturuşa, önce kimse şaşmadı. Boğazda, geçen vapurlara bakıp zamanı  [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/AmethystPendulum1.jpg" rel="lightbox[160]"><img class="alignright size-medium wp-image-394" style="border: 4px solid black;" title="AmethystPendulum1" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/AmethystPendulum1-300x192.jpg" alt="" width="300" height="192" /></a><span style="color: #808080;">Haldun Taner</span></h2>
<p>Nasıl başladı, ne vakit başladı, bilemiyorum. Ama ilk belirtiler, dokuz  yaşımda iken patlak verdi. Misafirlerle bahçede oturuyorduk. Yaşlı bir  zat saati sordu. Aksi gibi, kimsede saat yoktu. Eniştem içeri, saate  bakmaya koştu. Ben o aralık: &#8220;Üçü yirmi geçiyor&#8221; deyivermişim. Bu  tutturuşa, önce kimse şaşmadı. Boğazda, geçen vapurlara bakıp zamanı  bazen dakikası dakikasına kestirmek mümkündür. Görünürde vapur filan  olmadığı anlaşılınca gözler faltaşı gibi açıldı: &#8220;Peki ama nasıl  bildin?&#8221; &#8220;Bilmem&#8221; dedim. &#8220;Dilimin ucuna geliverdi işte.&#8221; Rahmetli halam:  &#8220;Tesadüf a canım&#8221; dedi. &#8220;Attı tuttu işte. Olmaz mı böyle şeyler.&#8221;  Öbürküler de: &#8220;Evet&#8221; dediler. &#8220;Tesadüf. Ama bu kadar olur yani.&#8221;<br />
<span id="more-160"></span></p>
<p>İnsanlar, mantıklarının normal akışına uymayan olayları bu üç hece ile  ne güzel ortadan kaldırıverirler. Kahinliğimin sırf bu tesadüfe  dayandığı oybirliği ile kabul edildi. Hatta ben bile buna inandım.  İnanacaktım. Aradan iki hafta geçmiş geçmemişti ki, bir gece, ter içinde  yatağımda uyandım: &#8220;Bire beş var. Bire beş var&#8221; diye sayıklıyordum.  Kalktım. Lambayı yaktım. Dededen kalma ihtiyar duvar saati, bire beş  kalayı gösteriyordu. Niye uyanmıştım? Bu sayıklama neden? Saatin bire  beş kalayı gösterdiğini rüyada mı görmüştüm. Yoksa, uyku ile uyanıklık  arasında mı içime doğdu. Biraz sonra saat &#8220;dan&#8221; diye biri vurunca kafama  tokmak yemiş gibi ayıldım. Hayır. Bu defa ki tesadüf olamaz. Başım  dönüyor, kulaklarım uğulduyordu. İçimi, tarifsiz bir korku kapladı. O  güne kadar benden gizli içime işlemiş durmuş bir saatin tik taklarını,  ilk defa o anda duyar gibi oluyordum. Bu tik tak, kalbimin atış  temposunda olsa şaşmayacağım. Ama değil. Acele işleyen bir cep  saatininkine de benzemiyor. Çok ağır, daha tok&#8230; Tıpkı, ağırbaşlı bir  pandül gibi&#8230; Önce, bir kabus geçiriyorum sandım. Kalkıp elimi, yüzümü  yıkadım. O tempo, hala kulaklarımda zonklayıp duruyor. Yalının boş  odalarından birine kapandım. Boşuna&#8230; Gecelikle bahçeye çıktım. Rıhtıma  vuran dalgaların temposu da, şaşılacak derecede içimdeki ölçüye uyuyor.  &#8220;Lamı cimi yok, tozutuyorum&#8221; dedim. Ter içinde yığılmışım. Gelip beni  ayıltmışlar, yatağıma yatırmışlar. Boş odalarda ne aradığımı, bahçeye  neden çıktığımı sordular. Söylemedim. Hastalıktan, doktordan oldum  bittim korkarım. Bunu, bir delilik başlangıcı sanmıştım. Söylemezsem,  sanki kendi kendine düzelecekti. Sırrımı, evdekilere açmamakla iyi  etmemişim. Belki o zaman bir çaresine bakar, önüne geçerlerdi.İlk  korkularım yatışınca, bu keşfimden övünç bile duymaya başladım. Saate  bakmadan saati bilişim, mektep arkadaşlarım arasında duyuluverdi. Saati  olanlar saatlerini düzeltiyor, olmayanlar dersin bitmesine kaç dakika  kaldığını benden soruyorlardı. Benim, bu marifetimi bilmeyenlerle bahse  girip, sırtımdan para kazanan açıkgözler bile oldu. Üniversiteye  geçince, bu melekem daha da kesinleşti. Şimdi artık yalnız akreple  yelkovanın değil, saniye ibresinin bile kaçta bulunduğunu bildiğim  oluyordu. Bir keresinde bir atletizm maçında sekiz yüz metre derecesini  daha kronometrörler ilan etmeden bilişim, o zamanki gazetelere bile  geçti. Hatta bunun üzerine, zamanın en tanınmış ruh doktorlarından biri,  beni arayıp buldu. Birtakım sualler sordu. Saat tahminleri yaptırdı.  Sonra doktorlar cemiyetinde, hakkımda bir tebliğ yayınladı.Hiç unutmam,  rapor: &#8220;Süjede, aşırı derecede gelişmiş bir samia hassası ve altıncı his  derecesinde bir zaman hafızası müşahede edildi&#8221; diye başlıyordu. Bana  kalırsa, ben bunu soyaçekimle izah taraflısıydım. Şeceremi araştırdım,  bulmadım. Ama soyumda muhakkak zamanla, saatle fazlaca uğraşmış bir  insan, ne bileyim ben, bir saatçi, bir muvakkit bulunmalı. Yoksa  doktorun dediği gibi, bütün suçu odamdaki duvar saatine yüklemek, bana  biraz tek taraflı bir izah gibi geliyor.</p>
<p>Odamdaki saat, atalarımdan  kalma bir duvar saatidir. Tam karşımda, dedemin bir hattı ile büyük  babamın üniformalı resmi arasında, sanki onlardan bir şeymiş gibi durur.  Dünyaya ilk geldiğimde kulağımın ilk aldığı ses, onun tik takları  olmuş. Çocukluğumun, sade çocukluğumun mu ya, gençliğimin de gecesini  gündüzünü o saatin tik takları noktaladı. İçimdeki pandülün tik takları  da tıpı tıpına tam onun pandülünün temposunda. Öyle ağır, öyle tok. İmdi  doktorun tezi şu: Normal üstü bir duyma hassam olduğu için şuuraltım,  bu pandülün temposunu adeta bir plak gibi zapt edip kendisine sindirmiş.  Şimdi ben o yokken bile onu duyar gibi oluyor, bir yankısı gibi onun  temposunu idame ettiriyormuşum. Hasılı, onunla denk işleyen canlı bir  saat olup çıkmışım. Bu durumda bana: &#8220;Öyleyse neden çeyrekleri, yarım  saatleri, saat başlarını çalmıyorum?&#8221; diye sormaktan başka bir şey  kalmıyor. Kötü, çok kötü&#8230; İster misin büsbütün azıtayım da, sade  sorulunca değil, sorulmadan da, tıpkı Telefon Merkezindeki konuşan saat  gibi, her geçen dakikayı durmadan söyleyeyim. Doktora vız geliyor. Bir  sinir doktoru için, saatleşen bir insan kendini at sanan, tren sanan,  olmuş bir armut sanan kadar olağandır. Sapıklık, böyle böyle başlar.  Hangi doktor hastasına resmen &#8220;sen tozutuyorsun dostum&#8221; demiştir. Bunu  ben kendi irademle alt edemezsem beni doktor mu kurtarır, ilaç mı,  telkin mi? Hemen, kesin bir prensip kararı verdim: Bundan böyle saat  tahminlerine paydossss&#8230; O güne kadar lüzumsuz saydığım için hiç saat  kullanmazken ilk defa kendime bir sat aldım. Hem de aylı günlü, en  modernlerinden&#8230; Saati soranlara saate bakmadan cevap veriyordum.</p>
<p>Üç  dört hafta hiç falso vermedim. Fakat sonra&#8230; Tevekkeli, huy canın  altında dememişler. Mesela büroda çalışırken biri saati sorsa, unutup  kafamdan cevap verdiğim oluyordu. Sonra zamanla insanın içine bir de  bityeniği giriyor a canım. Tahmin yapmaya yapmaya ya bu melekem büsbütün  körleşirse. Arada bir, irademin dalgın anlarından faydalanarak, kaçamak  tahminler yapmaya başladım. Günde bir kere mesela. Yahut iki&#8230;  Kontrolü, kendi saatimle yapmayacak kadar onurluyum çok şükür. Dirseğini  bük, kolunu aç, saate bak. Nerede kaldı, verdiğim prensip kararı?  Halbuki meydan saatlerinin altından geçerken, insanın gözü pekala  yanlışlıkla şöyle bir yukarı doğru kayabilir. Çoğu defa, kendimi tongaya  bastırmak istediğim oldu. Bile bile, sırf yanılmış olmak için, 8.15  diye atıyordum mesela. Sonra bakıyorum: Tutturmuşum; sekizi gerçekten on  beş geçiyor. Bütün gayretime rağmen, yine doğru saati bilmiştim.  Yalnız, hiç unutmam, bir sabah Kadıköy Belediyesinin yanındaki saatin  altından geçerken yine böyle kaçamak bir tahmin yaptım. &#8220;7.11&#8243; dedim.  Baktım. Yediyi yirmi bir geçiyor, evet, yirmi bir. Gözlerime inanamadım.  Bir sevineyim, bir sevineyim. Dünyalar benim oldu sanki. Kendi kendime  &#8220;Al kalemi&#8221; dedim. &#8220;Bugünün tarihini defterine kaydet. Bugün senin  normal insanlar sırasına girdiğin mutlu ve tarihi bir gündür.&#8221; Fakat  sevincim içimde kaldı. Tam o sırada işçinin biri saate merdiven dayamaz  mı? &#8220;Meret yine on dakika ileri gidiyor.&#8221; diye tamire kalkışmaz mı? Kaç  doktor değiştirdim. &#8220;Korkacak bir şey yok&#8221; diye yemin ediyorlar.  İnşallah doğrudur. &#8220;Geçer mi?&#8221; diye sordukça, &#8220;bilinmez&#8221; diyorlar. &#8220;Hem  bunun size ne zararı var kuzum? Faydaları da caba.&#8221; Doğru. Faydasını  neden inkar etmeli. Mesela ben bugüne kadar tren, vapur kaçırmış insan  değilim. Gece saat kaçta yatarsam yatayım, içimde zilli bir saat  kurulmuşçasına sabahleyin istediğim saatte uyanabiliyorum. Doğru  işleyişimden de, ayrıca küçük bir böbürlenme duyduğumu saklamayacağım.  Bugüne bugün, radyo saat ayarı ile geri kaldığım görülmemiştir. Bunlar  iyi. Kabul&#8230; Ama zihnimi, benliğimi, şuuraltımı hassas bir anten gibi,  alabildiğine zaman kavramına böylesine açık ve uyanık tutmak acaba bir  gün, radyomun akümülatörünü yormayacak mı? Doktor: &#8220;Zamanı unut,  alakadar olma&#8221; diyor. &#8220;Saat kaçsa kaç. Sana ne be kardeşim.&#8221; İyi ama, bu  sade bir saat işi değil ki birader. Bu, her şeyden önce bir tempo  meselesi. Haydi hiç saate bakmadık, saatle, ilişiğimizi kestik diyelim,  içimdeki bu tempodan nasıl kurtulmalı? Her an bu tempoyu duymamı, her  şeyde ona uyan veya uymayan tempolar aramamı kim, nasıl önleyecek?  Pandül temposuna uyan her şeye hayran, uymayan her şeye düşmanım. Yavaş  giden bir takanın pat patı, döşemeyi kemiren bir kurdun tıkırtısı&#8230; bir  musluktan şıpırdayan damlalar, tren tekerlerinin ray kesiminde  çıkardığı gürültü, dörtnala giden bir atın şakırtısı, gece asfaltta  uzaklaşan topal bir ihtiyarın adımları. Bütün bunlar yorgunsam beni bir  anda dinlendirir, neşesizsem keyiflendirir. Tersine, bu tempoya uymayan  seslerden de öylesine sinirleniyorum. Mesela vapurlar. Rıhtıma çarpan  dalgaların aralığını bozduğu için bütün vapurlara kızıyorum. Vapur geçip  de deniz, sahili art arda, hızlı hızlı dövmeye başlayınca, beni bir  huzursuzluktur alır. Çalışıyorsam dururum, düşünüyorsam kafam işlemez  olur, oturuyorsam kalkarım, uyuyorsam uyanırım. Hasılı rahatım kaçar.  Hızlı akan bir nehir de, insana saat temposunu şaşırttırıyor. Üç yıl  boyu, içinden böyle bir akar su geçen bir şehirde oturmuştum. Bahar  gelip de nehir çağıl çağıl kabarmaya başlamaz mı, içimi, geri kalmış bir  saat huzursuzluğu kaplardı. Bu pandül temposu öylesine sinmiş ki  benliğime, sokakta yürürken adımlarımı bile bu tempoya göre atıyorum. Ne  daha hızlı, ne daha yavaş&#8230; Sokağa başka biriyle çıkmak istemeyişim,  bundan. Nişanlımdan, sırf bu tempo uyuşmazlığı yüzünden ayrıldım. Ben  bir adım atarken o iki, üç atabilse yine uyuşacaktık. Adımları küsurlu  idi. İki buçuk, iki buçuk. Bu durumda bir insanın ruh temposu benimle  nasıl uyuşur? Batı müziğini neden seviyorum. Her bestenin atında bir  metronom tiktakı sezdiğim için. Geçende Balkan radyolarından birinde  Beethoven&#8217;in 8&#8242;inci Senfonisini dinliyordum. Üstadın, metronomu bulan  Maelzel&#8217;e armağan olarak, ritmik metronom temposunda çalınsın diye  bestelediği o ikinci mouvement&#8217;ı, o her dinleyişimde kendimden geçtiğim  caanım Allegrotto Scherzendo&#8217;yu herifler tutup da Rubato çalmazlar  mı?&#8230; Yakalayıp radyoyu yere çalasım geldi. nefesimi en tıkayan bir şey  de, durmuş saatler. Topkapı Müzesi&#8217;ne her gidişimde saatler bölümüne  uğramadan edemem. Ama her seferinde de boğulur gibi olup hemen kendimi  dışarı atarım. Ne kadar değerli, ne kadar hünerli olursa olsun, durmuş  saat, sönmüş fenere benziyor. Ne var ki, durmuş saatlerin bir meziyeti,  hiç değilse günde iki defa doğru saati göstermesidir. Ayarsız saat, bunu  bile beceremez. Saatin kalitesi, kurgu mekanizmasında, yani  zembereğindedir. Zemberek saatin değil, hayatın da özü, temeli. Bir  bakıma, hepimiz kurulu birer saat değil miyiz? Yaşama bir kurulma ve  çözülme, bir dolma ve boşalmadan başka ne? Yaşlılıkta ölen, kurgusu  biten; gençlikte ölen, zembereği bozulan&#8230; Eğitim, kültür bile az çok  bir kurgu mekanizmasına benzetilemez mi? Kurarlar bizi, kurulduğumuz  gibi konuşur, hareket ederiz. Kimi hala alaturka saat ayarı üzerine  işler. Kimi Greenwich ayarıdır, kimi San Fransisco&#8230; Bazımız ileri  gider, kimimiz geri kalırız. Memleket saat, yahut standart ayarından  ileri gidecek olursak, kanun denilen muvakkitbaşı tutar bizi geri alır.  Daha kafası kızarsa, büsbütün durduruverir. Geri kalacak olursak&#8230;  İleri alır diyecektim ama, geri kalana pek aldırmaz. Yurdumuz, Yenicami  duvarındaki ezani saat ayarı ile işleyen nice alaturka saatlerle dolu.  Bunları laf olsun diye söylemiyorum. İnsanlar, her bakımdan saate  benziyorlar. Hatta güleceksiniz belki; boş zamanlarımda öbür insanları  da kendim gibi saate benzetmek en sevdiğim hayal oyunlarımdan biri.  Tanıdıklarıma, yakınlarıma bakıp bu, saat olsa nasıl bir saat olurdu  diye düşünürüm. Yahut tersine, saatten hareket edip insana geldiğim,  belirli saatlerin insan olunca nasıl birer kişilik göstereceklerini  düşündüğüm de olur. Mesela odamdaki duvar saatini alalım. Ben onun  huzurunda mambo çalamam, bir kıza sarılamam. Camekanlarının altından  büyük peder bakıyormuş gibi gelir bana. Bu saat, odaya, radyo İtri&#8217;den,  Dede Efendi&#8217;den bir şey çalarken daha bir yaraşır, kendini o zaman daha  bir evinde hisseder. Halinde, vuruşunda, işleyişinde bizlere karşı, bir  küçümseme sezerim. Kim bilir, derim; zamanında ne ağırbaşlı ne efendice,  ne olgun ve dolgun saatler vurmuştur da şimdi bizim bu havai, bu  fasafiso, bu çocukça ve budalaca saatlerimizi vurmaktan sıkılıyordur. Bu  saat konuşsa, muhakkak ağdalı, terkipli bir divan edebiyatı Türkçe’si  konuşacaktır. Vuruşları bile, aruz üzre şiir okur gibidir. Sanki her  saat başı Ziya Paşa ile birlikte: &#8220;Sanma ki saat çalar Bil başına tokmak  vurur&#8221; diye bizi azarlamaktadır. Misafir salonunda fanus içinde duran  konsol saati büyükannemin çeyizi imiş. Büyük valde saat olsa herhalde  böyle tertipli, kıvrak, pırıl pırıl, hanım hanımcık minyon bir saat  olurdu, diye düşünürüm. Politikacıları neye benzetiyorum biliyor  musunuz? Topkapı Müzesinde gördüğüm, istenince nihavent, istenince  acemaşiran makamında çalan çalgılı eski saatlere&#8230; Tahsildarlar saat  olsa, muhakkak sayaç mekanizması gibi işlerlerdi. Geçen gün dairede,  bizim şefin tepesindeki sessiz işleyen elektrikli duvar saatine dikkat  ettim. Eminim ki şef saat olsa, tıpkı böyle işlerdi. Sin<br />
si sinsi. Hiç  işlediğini belli etmeden. Bir bakarsın yelkovan hareketsiz duruyor, bir  bakarsın bir dakika atıvermiş. Müzisyenlere gelince, onların metronom  gibi işlediklerine eminin. Hele orkestra şefleri&#8230; Bir Toscannini, bir  Karayan, bir Furtwangler, şahıslaşmış, mükemmelliğin doruğuna ermiş en  hassas birer metronom değil de nedirler? Öbür saatlere kıyasla  Metronomun bir iyiliği; temposunun istediği gibi hızlandırılıp  yavaşlatılabilmesi&#8230; Çekersin ağırlığı yukarı, tempo yavaşlar. Tik&#8230;  tak&#8230; tik&#8230; tak&#8230; İndirirsin aşağı hızlanıverir. Tiktak&#8230; tiktak&#8230;  Böyle bir ağırlık da öbür saatlere takılabilse&#8230; Bunu, geçen gün bizim  doktora açtım. Güldü: &#8220;Ne o, şimdi de zamanı mı yavaşlatmak istiyorsun?&#8221;  dedi. Hem de nasıl&#8230; Eskiden hiç böyle bir zorum yoktu. Bu, bana şu  son günlerde arız oldu. Son zamanlarda içimde, kurgusunun bitmekte  olduğunu sezen bir saat çaresizliği var. Belki de kuruntu. Belki de  kurgum bitmeden zembereğim bozulacak. Zamanı durdurmak, yavaşlatmak, o  akibeti kabil olduğu kadar geriye atmak merakı herhalde buradan geliyor.  Eskiden beri az yaşamaktan, erken ölmekten korkarım. Sade ben mi,  herkes korkar. Bu neden ileri geliyor? Ben düşündüm ve buldum: Hayatı  kesif yaşamamaktan. Hayatı kesif yaşamaktan neyi anlıyorum? Sevmek,  sevilmek, eğlenip yan gelmek, çubuğunu yakıp gününü gün etmek mi?  Hayır&#8230; Karınca gibi durmadan çalışmak, para biriktirmek, ev kurmak,  çoluk çocuk yetiştirmek mi? Bunlar da boş lakırdı. Kesif yaşamaktan  sadece zamanın geçişini hissetmeyi anlıyorum. Zaman geçiyor. Bizler  zamanın içinde yüzdüğümüz halde zamanın geçişini değil de, o geçtikten  sonra, sadece geçmiş olduğunu hissedebiliyoruz. O da şakağa düşen  aklarda, alnımızdaki kırışıklıklarda, bele yapışan lumbago ağrılarında,  nihayet hastalıkta, ölümde&#8230; Ama zaman daha geçmeden, henüz geçerken,  onun geçişini adeta gözle görür gibi şuurlu ve uyanık bir şekilde  hissedebildiğimiz gün, öyle geliyor ki bana, bizden habersiz geçmiş  zamanın bizde yaratabileceği bütün acı sürprizleri ortadan kaldırmış  olacağız. Bu keşfimi nerde yaptım biliyor musunuz? Bir yılbaşı gecesi,  Kadıköy vapurunun güvertesinde&#8230; Paltoma bürünmüş gidip ta buruna  oturmuştum. Bir ara uyuklar gibi olup, birden silkindim. &#8220;On ikiye bir  var&#8221; diye söyleniverdim. Çakmağı yakıp saate baktım ki; doğru&#8230; Saniye  yelkovanı döndü, döndü, altmışın üstüne gelince çıt&#8230; Saat 11.59&#8242; ken,  12 oluverdi. Gün kadranında Çarşamba, yerini Perşembe ile değiştirdi. 31  Aralık çekilip yerini 1 Ocak&#8217;a bıraktı. Saat, yılı göstermiyordu ama,  1952 bitip 1953 başlamıştı. Bütün bunlar, bir küçük an&#8217;ın marifeti.  Hepsi şu ufacık yayın &#8220;tık&#8221; diye atıvermesi ile oluyor&#8230; An an&#8217;ı  kovalıyor, an&#8217;lar sonsuzlukta eriyor. Çarşamba perşembeyi, perşembe  cumayı sürüklüyor. Kasım, aralık oldu, aralık ocak, ocak şubat olacak.  Şubat da mart. Ve biz, karanlığın içinde şu vapur gibi zamanı yara yara  ilerliyoruz. Nereye? Bir zamansızlık ülkesine doğru. Karşımda sahil  göründü. Esrarlı ve karanlık. Yaklaştıkça yaklaşıyoruz&#8230; Ah şu vapur  bir dursa&#8230; İyisi, geri geri gitse&#8230; Akreple yelkovan, yollarını  şaşırıp ters işlemeye başlasalar. Gün kadranı perşembeden çarşambaya  dönse, aylar sondan başa doğru sayılsa, halden geçmişe, yeniden eskiye,  neticeden sebebe doğru ters bir akış başlasa&#8230; Başladı diyelim ne  olacak? Vapur geri geri gitse, ulaşacağımız sahil, bu sefer de ilk  kalktığımız zamansızlık ülkesi olmayacak mı? İster öne git, ister geri;  dünyanın denizleri biter efendi&#8230; Madem zamanı durdurmanın çaresi yok.  Madem zaman akacak. Bari, geçişini iyice hissetsek.Vapur, Kızkulesi  açıklarında&#8230; İşte Salacak&#8217;a yaklaşıyoruz&#8230; Na şurası Selimiye. Şu  yeşil ışık Haydarpaşa mendireği&#8230; Şu mavi lambalar Kordon Otelinin  değil mi? Vapur yana dönüyor. İşte Kadıköy İskelesi. Bir böyle, geçişin  adım adım bilincine vararak gelmek var. Bir de aşağı kamarada gazete  okuyup, &#8220;a gelmişiz&#8221; diye şaşakalmak&#8230; Ömrümüz, alt kamarada gazete  okuyan yolcununkine ne kadar benziyor&#8230; Dakikalarının değerini biz  ancak yılbaşından yılbaşına anlıyor, onların geçişini o gece -o da  11.55&#8242;ten 12&#8242;ye kadar- dikkatle takip ediyoruz. O da neden? Aklımız  sıra, geçen bir yılı kapayıp, gelen bir yılı açtıklarından. Yılbaşı  geçince de yine alt kat kamaraya inip gazetemize dalıyoruz. Halbuki  hangi günün hangi dakikası, bir eski yılı kapayıp yenisini açmıyor?  Neden bu dikkati her günün her saatinde, her dakikasına, her saniyesine  çevirmiyoruz? Biz kendisini unutunca, coşkun bir sel gibi geçen zaman  dikkatimizi her saniyesine çevirince, düz ovada kıvrıla kıvrıla akan  tembel bir nehre dönecektir.</p>
<p>Bütün mesele, dikkatimizi saniyelerin  geçişi üzerine toplamada. Peki, bunu nasıl yapacağız. Onu da buldum:  Kendimizi saatlerin tiktakına vererek. Zamanın, dolayısıyla yaşamanın  şuuruna varabilmenin en iyi yolu saatler ortasında yaşamaktır.Siz de  deneyin bakın: Bir odanın kapısını, pencerelerini sımsıkı kapayın.  Sırtüstü yatıp gözlerinizi kara bir bezle bağlayın. Kafanızdaki bütün  fikirleri kovarak, bütün dikkatiniz saatin tiktakında, zamanın geçişini  düşünün. Yaşadığınızı düşünün. Bir vapur olduğunuzu, zamanı yara yara  ilerlediğinizi, hayatın saniye saniye yanınızdan kayıp gittiğini&#8230; Saat  koleksiyonu yapmaya merak sarışım da, işte buradan geliyor. Açık  arttırmalardan, antikacılardan, her çeşit saat toplamağa başladım. Çift  kurgulu cami saatleri, elektrikli saatler, gümüş kapaklı eski Serkizof  saatleri&#8230; hatta geçen gün eve, işe yaramaz diye Tramvay idaresi  deposuna atılmış koca bir meydan saati bile getirdim. Sabahleyin otuz  beşinin de kurgusunu tazeliyor, akşam eve gelince sırtüstü yatıp,  kulağım onlarda, her dakikanın, her saniyenin, her salisenin şuuruna  vararak yaşadığımı olanca kesafetiyle hissediyorum. Dört tarafı ayna  kaplı bir salon nasıl mekanı sonsuzlaştırır gibi olursa, insanı dört  yandan saran saat tiktakları da zamanı adeta dondurup şuurlaştırıyor.  Parmaklarımız arasından ince bir su gibi uçup giden zamanı ancak böylece  iki elimizle kavrar gibi oluyor, sonunda yine parmaklarımız arasından  kaçırsak bile, varlığını dokunmuşçasına kuvvetle duyuyoruz. Saatlerin  her biri kendi kişiliğine göre işliyor. Kimi acele acele, işgüzar  işgüzar. Kimi ağırbaşlı, yavaş. Kimi genç bir kadın gibi sekmekte&#8230;  Kimi dörtnala almış başını gidiyor. Şurada biri pamuk atan hallaç  temposunda&#8230; Öbürü, üstündeki örste demir döven demircinin çekiç  gürültüleri içinde. Hasılı odam, otuz beş saatin çeşitli tik takları ile  dolu. İşte&#8221; diyorum&#8230; Bir dakika geçti&#8230; İki dakika geçti geçti, üç  dakika&#8230; dört, beş, altı&#8230; bir çeyrek&#8230; Katı kalpli duvar saatim,  şimdi hayatımdan eksilen çeyrek saati klasik melodisi ile kutlamaktadır:  La si do laaa&#8230;Sonra yine: Tiktak, tiktak, tiktak; tiktak, tiktak,  tiktak, tiktak. Yirmi dakika geçti, yirmi üç, yirmi beş, otuz&#8230; Ve  yarım saati kutlayan ikinci melodi: Do si la miii&#8230;Bir otuz dakika daha  geçince, duvar saatimin keyfine diyecek yoktur artık. Hayatımın koca  bir saatini yemiş bitirmiş olmanın neşesi ile deminden beri kesik kesik  çaldığı melodisini şimdi artık bütünlemektedir: La si do laaa do si la  miii&#8230; Sonra kafama tokmak vurur gibi: &#8220;Dan, dan, dan, dan, dan, dan.&#8221;  Onun ilk &#8220;dan&#8221;ı duyulur duyulmaz, orkestra şefinden komuta almış gibi,  irili ufaklı bütün öbür saatler de hep birden boşanıveriyorlar. Kimi  yangıncı kampanası gibi: Lingir, lingir, lingir. Kimi kapı çalınır gibi:  Zırrrt. Bazısı kibar, edebli, sakin; bazısı acar, şirret, ciyak  ciyak&#8230; Guguklu saatin küçük kuşu da geri kalır mı: Guguk&#8230; guguk&#8230;  guguk&#8230; Bu gürültüden sonra yine sükut: Tiktak, Tiktak, tiktak, tiktak.  Bir dakika daha geçti. Üç dakika daha geçti, beş dakika daha&#8230; bir  çeyrek: La si do laaa&#8230;Sonunda ya sapıtacağım. Yahut da aradığıma  erişeceğim: Zamanın şuuruna varıp, hayata doyacağım. Yaşadığımı,  herkesten kuvvetli anlayacağım. Ölüm korkusundan, kurgusu bitmek,  zembereği bozulmak kaygısından kurtulacağım. Üçüncü bir ihtimal daha  varmış ki onu hiç düşünmemiştim. İlkin, ikinci ihtimal en kuvvetlisi  görünüyordu. Her akşam iş dönüşü tiktaklar içinde geçirdiğim bir iki  saat beni her gün biraz daha zamanın akış şuuruna erdiriyor, aradığım  cinsten bir kozmik huzura, bir kozmik doygunluğa doğru götürüyordu.  Daireden yıllık iznimi alınca, iki saatlik zaman şuuru kürümü günde on  iki saate çıkardım. Yirmi gün odama kapandım, bir yere çıkmadım. Kürüme  sebatla devam ettim. İznimin son günü idi. Saat 12&#8242;ye geliyor. Koltukta  başım yana dönmüş, uyuyakalmışım. Böyle her uyuklayıp uyanışta aklıma  ilk gelen, saat olur. Bu defa inanılmayacak bir şey oldu: Silkinince  saat aklıma gelmedi. Olacak iş mi bu? Saatlerce baktım. Hepsi 12&#8242;ye 1  var. Ama tiktakları duyulmuyordu. Önce durmuşlar sandım. Hayır,  işliyorlardı. Duvar saatinin pandülü bir sağa, bir sola gidiyor. Demir  döven demirci, durmadan çekiç sallıyor. Saat on iki oldu. Söz birliği  etmişçesine hiç birinin saat başını vurduğu yok. Belki saati de  vuruyorlardı da ben duymuyordum. Belki ne kelime, bal gibi vuruyorlardı.  Zillere tokmakların vurup durduğunu, küçük kuşun kafesinden fırlayıp  fırlayıp haykırdığını gayet iyi görüyordum. Ama sesleri çıkmıyordu.  Gözümü kapayıp içimi dinledim. İşin kötüsü, içimdeki pandülün temposu da  yok olmuştu. Çıldıracak, tıkanacak gibi oldum. Bu durumda normal bir  insan ya kulaklarının sağır olduğuna, yahut da sapıttığına hükmederdi.  Bense, o an öldüğümü anladım.</p>
<p>Doktor, &#8220;Ölmedin&#8221; diyor. &#8220;Ölsen  bunları yazabilir misin?&#8221; Artık doktorlara da inancım kalmadı. Değil mi  ki, saatlerin sesini alamıyorum. Değil mi ki, içimdeki pandülü  duyamıyorum. Ne derlerse desinler, ben artık durmuş bir saatim. Hem kim  bilir, belki de en doğru saati asıl şimdi gösteriyorum.</p>
<p><strong>Haldun Taner<br />
27 Ekim 1953 /  Moda</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/felsefi-hikayeler/on-ikiye-bir-var.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Eski Roma&#8217;da Yaşayan Biri</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/alternatif-tarih-hikayeleri/eski-romada-yasayan-biri.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=eski-romada-yasayan-biri</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/alternatif-tarih-hikayeleri/eski-romada-yasayan-biri.htm#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 11 Feb 2010 13:40:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Alternatif Tarih Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Klasik Öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[Mizahi Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[aziz nesin hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[aziz nesin öyküleri]]></category>
		<category><![CDATA[eski öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye yaz]]></category>
		<category><![CDATA[kurgu hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[öykü oku]]></category>
		<category><![CDATA[roma hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[yeni hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[yeni öyküler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=139</guid>
		<description><![CDATA[Aziz Nesin
Anlatacağım olay, milattan önce 128 yılında geçti. Dikkat buyurun, geçmiş demiyorum, geçti diyorum. Ben bu olayı tarih kitaplarından almadım, kendi başımdan geçti.
&#8220;Tenasüh&#8221; denilen ruh göçüne, yani şimdiki insanların çok daha önceki yıllarda başka kişilerin, hatta hayvanların kalıplarında yaşadıklarına inanır mısınız? İster inanın, ister inanmayın, bu beni ilgilendirmez. Ben dün gece, bundan ikibinseksendört yıl onceki [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/death_brutus_hi.jpg" rel="lightbox[139]"><img class="alignright size-medium wp-image-408" style="border: 5px solid black;" title="NUL131599" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/death_brutus_hi-300x229.jpg" alt="" width="300" height="229" /></a><span style="color: #808080;">Aziz Nesin</span></h2>
<p>Anlatacağım olay, milattan önce 128 yılında geçti. Dikkat buyurun, geçmiş demiyorum, geçti diyorum. Ben bu olayı tarih kitaplarından almadım, kendi başımdan geçti.</p>
<p>&#8220;Tenasüh&#8221; denilen ruh göçüne, yani şimdiki insanların çok daha önceki yıllarda başka kişilerin, hatta hayvanların kalıplarında yaşadıklarına inanır mısınız? İster inanın, ister inanmayın, bu beni ilgilendirmez. Ben dün gece, bundan ikibinseksendört yıl onceki hayatımı yeni baştan yaşadım. Daha &#8220;ruh-ül-kudüs&#8221; ebedi bakire Hazret-i Meryem&#8217;in karnına girmemiş, yani ortada Hazret-i İsa&#8217;nın ne adı, ne sanı var. Yıl, milattan önce 128&#8230; Ben Romalı bir yurttaşım. Plafium dağının eteğinde çok geniş bir bahçe içinde büyük bir villam var. Üç gece önce villama bir sürü konuk geldi: Valustus, Yulius Perus, Sompeius, Tiseron ve daha başkaları. Bütün dostlarım gelmişlerdi. Siz bunların hiçbirini tanımazsınız. Onun için kimler olduklarını kısaca anlatayım. Dostum Valustus, ünlü bir gladyatördür. Daha geçenlerde Kolesseum&#8217;da çok tanınmış bir gladyatörle dövüştü. Bu sıkı dövüşü görmenizi çok isterdim. İki gladyatör ortaya çıkınca, Kolesseum&#8217;u dolduran altmışbin kişinin uğultusu insanı sağır edecek kadar yükseldi. Şimdiki zamanda parti toplantılarında, bir de milli takımların futbol maçlarında ancak bu kadar gürültü olur. Dostum Valustus, saygıyla Konsül&#8217;ün locasına döndü, Konsül&#8217;ü selamladıktan sonra,<br />
<span id="more-139"></span></p>
<p>- Elveda saygıdeğer konsülümüz, Şimdi ölecek olanlar seni selamlıyor!.. diye bağırdı.</p>
<p>Halk öyle alkışladı ki, siz bu kadar gürültüyü ancak striptiz&#8217;e çıkan bir dansöze yapılan gösteride duymuş olabilirsiniz. İki gladyatör tam üçbuçuk saat dövüştüler. Sonunda dostum Valustus düşmanını amansız bırakıp yere yıktı. Yerdeki gladyatörün, pınl pırıl parlayan tunç zırhlarının altında göğsünün kalaycı körüğü gibi nasıl inip çıktığı görülecek şeydi. Yenik gladyatör, elinin iki parmağını konsüle doğru uzattı. Öldürmemesi için af diliyordu. Coşan seyirciler,</p>
<p>- Ölüm, ölüüüüüm!.. diye bağırdılar. Bu, tıpkı, futbol maçlarında seyircilerin,<br />
- Kovaaa! Kova! Ye onu!.. diye bağırmalarına benziyordu.</p>
<p>Konsül, aslan pençesine benzeyen elini, locasının önünü örten, altın sırma işlemeli kadifeye uzattı, güldü. Başını yavaşça aşağı indirdi. Bu, Valustus&#8217;a işaretti. &#8220;Düşmanın işini bitir!&#8230;&#8221; diyordu. Valustus, mızrağını kaldırdı, yerdeki düşmanın kalbine sapladı.     İşte, dostum Valustus, böyle bir adamdır.</p>
<p>Çağırdıklarımdan öbürü Yulius Perus benim savaş arkadaşım. Ünlü bir generaldir. Hellenizm krallığını yıkan ordunun başındaydı.</p>
<p>Dostum Sompeius&#8217;e gelince, o eskiden köleydi. Ama ünlü bir hekim ve felsefeci olduğundan, efendisinin hastalığını iyi edince efendisi de onu azat etti. Kölelikten patrici&#8217;ler arasına katılan Sompeius aklı ve bilgisiyle Tribuna Meclisinde tribun oldu.</p>
<p>Dostum Tiseron gençliğinde Roma&#8217;nın en iyi araba yarışçısıydı. Şimdi şiirler, piyesler yazar.</p>
<p>Evimdeki şölen çok iyi geçti. Çalgıcılar harp, lir, gitar, filavtalar çaldılar. Dansözler en iyi rakslarını oynadılar. İçki sel gibi aktı. Valustus, şölenin şampiyonu oldu. Üç günde, uzandığı divanın önüne tam yirmi defa yiyecek, içki ve yemişle dolu sini geldi. Volustus dört defa kustu, sonra yeni baştan yedi, içti. Böylece şölenin şampiyonu oldu. Bu kadar yiyen adamı siz belki gazetecilere verilen ziyafetlerde görmüş olabilirsiniz. Çok güzel bir şölen oldu. Üç gün yenildi içildi. Sonra yemekten, içmekten hepimiz baygın düştük. Şimdiki açılış törenlerindeki ziyafetler gibi bişeydi bu. Üç gün sonra kendimize gelebildik.</p>
<p>Banyodan sonra vücuduma kokular sürdüm, harmaniyemi omuzuma alıp dışarı çıktım. Nereye gideceğimi bilmiyordum. Komşum Plebius&#8217;un villasına gittim. Plebius,<br />
- Yarın ava çıkacağız, adamlarınla hazırlan!.. dedi.<br />
- Yarınki iş kolay, dedim, bugün ne yapacağız?</p>
<p>Plebius parti arkadaşımdır. Bizim partiye büyük hizmeti vardır.<br />
- İstersen yarışlara gidelim, dedi, iddialı koşular var.<br />
- Yorgunum Plebius&#8230; dedim.<br />
- Öyleyse Büyük Amfi&#8217;ye gidelim, iyi oyun var.. dedi.</p>
<p>Dostum Plebius&#8217;la Büyük Amfi&#8217;ye gittik. Hesapianus&#8217;un bir komedisi vardı. Bu alçak herifi ben hiç sevmem. Dili koparılacak bir heriftir, zehir gibi dili vardır hergelenin. Her oyununda da ya Senatus&#8217;a çatar yada Kuria Meclisine&#8230; Ya Konsül&#8217;ü yerer, yada Pretur&#8217;u. Kaç defa &#8220;Şu herifin işini bitirelim, şölende zehirli şarap verelim&#8230;&#8221; dedim. Bizim felsefeci Sompeius,<br />
- Roma cumhuriyettir. Bir cumhuriyette böyle şey olmaz. Herkes istediği gibi yazar da söyler de&#8230; dedi.</p>
<p>Çok kızıyorum bu Hesapianus denen hergeleye. Ben Konsül&#8217;ün yerinde olsam, onu sirkte kudurmuş aç kaplanlara parçalatırdım. Onun leşini yiyen kaplanlar bile zehirlenirdi, pis herif..</p>
<p>Halka da kızıyorum. Şu hergelenin yazdığı oyun oldu mu, Büyük Amfi&#8217;yi tıklım tıklım dolduruyorlar. Ama gelenlerden çoğu pleb&#8217;ler. Patrici&#8217;lerden, yani öz yurttaşlardan pek az gelen var.</p>
<p>Hesapianus o günkü oyununda yine bizim partiyi yeriyordu. Güya bizimkiler seçmenleri kandırmışlar. Düpedüz böyle söylemiyor ama, ne kadar dolambaçlı söylerse söylesin, anlaşılıyor yine. Oyun bitince alkıştan Büyük Amfi yıkılıyordu. Çok canım sıkıldı. Söve saya villama geldim. Ama ne o? Ne oluyor? Villamın önünde bir kalabalık. Kölelerim dışarı fırlamışlar.<br />
- Ne oluyor?.. diye sordum.</p>
<p>Kölelerimden biri,<br />
- Efendimiz, dedi askerler oğlunuz Kabakius&#8217;u tutuklamaya geldiler.</p>
<p>Oğlumu tutuklamaya gelen askerlerin başında dostum Yulius Perus vardı.<br />
- Bu ne iş bre Perus? Oğlumu neden tutukluyorsunuz?.. dedim. Perus,<br />
- Sebebini bilmiyorum ama, söylentilere bakılırsa, oğlun Kabakius bir şiir yazmış. Şiirin bir mısrasında &#8220;Roma&#8217;ya giden yollar kapalı&#8221; demiş.<br />
- E, bunda ne var? Lağım çukurları kazıldığı için yollar kapalı. Yalan mı söylemiş?<br />
- Belki de suçu bu değildir. Belki budur. Bilmiyorum. Herkesin bildiği gerçekleri açıkça söylemek bazan suç olur. Mercimekius&#8217;un neden öldürüldüğünü hatırlarsan. Roma&#8217;nın cumhuriyetle yönetildiğini herkes bildiği halde o, &#8220;Roma bir cumhuriyettir!&#8221; diye bağırdığı için öldürülmüştü. Ben tutuklama sebebini bilmem. Ama elimde tutuklama buyruğu var.<br />
- Yulius Perus, bu emri kim verdi? Çabuk söyle Jupiter hakkı için leşini sereceğim onun.</p>
<p>Hançerimi kınından çıkardım. Yulius Perus elindeki kağıtları uzattı:<br />
- İşte senin düşmanın bu kağıtlar, dedi. Emir burada. Mars&#8217;ın üzerine yemin ederim ki, oğlunu ben kendiliğimden tutuklamıyorum. Sen de bilirsin ki ben ancak görevimi yapıyorum.<br />
- Evet, görev görevdir, dedim. Ama sana bu buyruğu veren kim?<br />
- Bucak Müdürü Polakius.</p>
<p>Harmaniyemi savura savura Bucak Müdürü Polakius&#8217;e giderken yolda dostum felsefeci Sompeius&#8217;la karşılaştım.<br />
- Beberius, nedir bu telaşın, arkadan cehennem tanrısı mı kovalıyor?.. dedi.<br />
- Plüton beni çarpsın ki, bu Bucak Müdürü Polaikus&#8217;un canını cehenneme yollayacağım. Oğlum Kabaikus&#8217;un tutuklanması için buyruk çıkarmış.<br />
- Polakius kendiliğinden bişey yapmaz. 0 da biyerden emir almıştır.<br />
- Ben halis yurttaş patrici&#8217;lerden değil miyin Sompeius?.. diye sordum.<br />
- Evet, dedi, sen eski bir Romalısın. Romalı ana babadan dünyaya gelen soylu yurttaşsın.<br />
- Ben toprak, çiftlik ve köle sahibi değil miyim?<br />
- Evet Beberius.<br />
- Bu herifleri iş başına getirmek için oy vermedim mi?<br />
- Verdin Beberius.<br />
- Öyleyse bu iş bana yapılır mı? Bu haksızlık değil mi?<br />
- Haksızlık Beberius.<br />
- Öyleyse bu haksızlığı yapan bir suçlu var. Jupiter hakkı için onu öldüreceğim.<br />
- Yemin etme Beberius. Eğer gerçek suçluyu bulabilirsen öldüremezsin. Hançerin suçlunun kalbine değil, kınına girer.<br />
- Büyük yemin ettim. Görürsün&#8230; dedim.</p>
<p>Harmeniyemin eteklerini uçura uçura, hançerim elimde, firladım. Bucak Müdürü Polakius&#8217;a,<br />
- Doğruyu söylediği için oğlumu tutuklayan sen misin?.. diye sordum.<br />
- Benim suçum yok, işte kaymakamın verdiği yazılı buyruk&#8230; dedi.</p>
<p>Kaymakama koştum. O da,<br />
- Ben aldığım emri yapıyorum, o kadar, dedi. İşte Roma Valisi Zıbarius&#8217;un emri. Valiye koştum.<br />
- Oğlumu sen mi tutukluyorsun?<br />
- Hayır Beberius. Doğru söylediği için bir gencin tutuklanmasına ben de üzüldüm.<br />
- Öyleyse suçlu kim? Bana bir sürü kağıt parçaları, dairelerin taş duvarlarını gösteriyorlar. Oğlumu, doğruyu söyledi diye bu kağıtlar, bu mermer duvarlar mı tutukluyor? Kağıtları mı hançerleyeyim? Duvarları mı dişleyeyim? Söyle, düşmanım kim?<br />
Zıbarius da bir sürü kağıt uzattı,<br />
- İşte Tribuna Meclisi&#8217;nin emri, dedi, üstünde üç tribün&#8217;ün imzası var. , Hemen soluk soluğa tribünlere koştum<br />
- Ben Roma için kanım döken Beberius değil miyim?<br />
- Kahraman Roma yurttaşı, partimizin en iyi üyesi Beberius&#8217;u selamlanz&#8230; dediler.<br />
- Selam da, kahraman da yerin dibine batsın! diye bağırdım. Oğlumu siz mi tutukluyorsunuz?<br />
- Biz bu işi nasıl yaparız? dediler. Konsül emir verdi.<br />
- Konsül mü? İsterse Konsül olsun, bu haksızlığın cezasını çekecektir.</p>
<p>Hançerim elimde Konsül Oktamirus&#8217;un karşısına çıktım.<br />
- Söyle, benim düşmanım sen misin?.. diye bağırdım.<br />
Konsül Oktamirus,<br />
- Çıldırdın mı Beberius, dedi, ben kral değilim, diktatör de değilim. Roma cumhuriyetle yönetiliyor. İşte oğlunun tutuklama emri burda.<br />
- Yine mi karşıma kağıtlar çıktı? Oğlumu bu kağıtlar mı tutukluyor? Birisi çıksın karşıma!<br />
- Bu emri Senatus verdi, Beberius. Senatus üyelerinin kararıyla oluyor.</p>
<p>Rüzgar gibi fırladım. Mutlaka düşmanımı bulacaktım. Yolda o uğursuz herife rastladım, hani Şu Senatus aleyhinde yergiler, taşlamalar, alaylar yazan oyun yazan Hesapianus&#8217;la karşılaştım.<br />
- &#8220;Roma&#8217;ya giden yol kapalı&#8221; dediği için oğlumu tutukluyorlar Hesapianus, dedim. Bu haksızlık değil mi?<br />
- Evet, haksızlık&#8230; dedi.<br />
- Bu haksızlığı yapan kim? Düşmanım kim? diye soruyorum, bana üstünde emirler yazılı bir sürü kağıt gösteriyorlar. Söyle, ben kağıtları mı parçalayayım? Bu haksızlığı yapan suçlu nerede?<br />
- Suçluyu ne yapacaksın?<br />
- Jupiter hakkı için leşini akbabalara yem yapacağım. O da tıpkı dostum felsefeci Sompeius gibi.<br />
- Suçluyu bulsan bişey yapamazsın&#8230; dedi.<br />
- Yapamaz mıyım? Görürsün. Büyük yemin ettim. Bu kağıtları ilk çıkaran yeri arıyorum.<br />
- Hiç şüphesiz Senatus&#8230; dedi.<br />
- Evet&#8230; dedim.<br />
- Senatus üyeleri kimler?<br />
- Bizim partililer.<br />
- Onları kim seçti?<br />
- Ben!<br />
- Öyleyse daha suçluyu mu arıyorsun?<br />
Hançerimi kaldırdım, göğsüme sapladım. Beyaz harmaniyem ala boyandı. Suçluyu öldürmüştüm..</p>
<p>İnsanın, eskiden hangi çağda, hangi kalıplarda yaşadığını hatırlaması kadar kötü hiçbişey yok. Aranızda benim gibi milattan önce 128 yılında Roma Cumhuriyetinde yaşamış biri daha var mı?</p>
<p><strong>Aziz Nesin<br />
Memleketin Birinde</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/alternatif-tarih-hikayeleri/eski-romada-yasayan-biri.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
