<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Hikaye Oku &#187; İbretlik Hikayeler</title>
	<atom:link href="http://www.hikayeoku.com/category/ibretlik-hikayeler/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.hikayeoku.com</link>
	<description>Hikaye okumak, gerçeğe tanık olmaktır.</description>
	<lastBuildDate>Sun, 07 Mar 2010 14:52:04 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.9.1</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Güneşe Yazı Yazılmaz</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/alternatif-tarih-hikayeleri/gunese-yazi-yazilmak.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=gunese-yazi-yazilmak</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/alternatif-tarih-hikayeleri/gunese-yazi-yazilmak.htm#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 05 Mar 2010 14:38:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Alternatif Tarih Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[İbretlik Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[ahmet]]></category>
		<category><![CDATA[alev yangını]]></category>
		<category><![CDATA[ama]]></category>
		<category><![CDATA[aman]]></category>
		<category><![CDATA[arkadaşlık hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[bir]]></category>
		<category><![CDATA[daha]]></category>
		<category><![CDATA[ders veren öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[dillere]]></category>
		<category><![CDATA[durmadan]]></category>
		<category><![CDATA[duygusal hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[duygusal hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[gezmeye]]></category>
		<category><![CDATA[güneşe yazı yazmak]]></category>
		<category><![CDATA[hayaller ve gölgeler]]></category>
		<category><![CDATA[hayat öyküleri]]></category>
		<category><![CDATA[hediyelerini]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye özeti]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye paylaş]]></category>
		<category><![CDATA[hikayeni yayınla]]></category>
		<category><![CDATA[kaynar kazan]]></category>
		<category><![CDATA[kimsesize]]></category>
		<category><![CDATA[Kurbanlar]]></category>
		<category><![CDATA[masal oku]]></category>
		<category><![CDATA[memleketin birinde]]></category>
		<category><![CDATA[mevsim]]></category>
		<category><![CDATA[ödül alan öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[ödüllü hikayeler oku]]></category>
		<category><![CDATA[ödüllü öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[öykü okey]]></category>
		<category><![CDATA[öykü okumak]]></category>
		<category><![CDATA[öykülerimiz]]></category>
		<category><![CDATA[prenslerinin]]></category>
		<category><![CDATA[saraya]]></category>
		<category><![CDATA[serdar tuncer]]></category>
		<category><![CDATA[serdar tuncer öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[serdar tuncer öyküleri]]></category>
		<category><![CDATA[sonra]]></category>
		<category><![CDATA[türk edebiyatı öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[ünlü hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[uzun öyküler oku]]></category>
		<category><![CDATA[verecekti]]></category>
		<category><![CDATA[writingsun]]></category>
		<category><![CDATA[yapmak]]></category>
		<category><![CDATA[yemyeşil öykü]]></category>
		<category><![CDATA[yeni öykücüler]]></category>
		<category><![CDATA[yeni öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[yeni türk hikayecileri]]></category>
		<category><![CDATA[yeni türk hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[yeni türk öyküleri]]></category>
		<category><![CDATA[yumuk]]></category>
		<category><![CDATA[zeller]]></category>
		<category><![CDATA[zenci]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeoku.com/?p=585</guid>
		<description><![CDATA[Serdar Tuncer
Çok eski zamanlarda çok uzaklarda bir ülke vardı. Dağların arkasında yemyeşil bir ovaya kurulmuş, insanların yüzünden gülücük eksik olmayan, pırıl pırıl bir ülkeydi burası. Bu ülkenin insanları şimdi her zamankinden daha mutluydular. Çünkü yıllar sonra padişahlarının nihayet bir çocuğu olmuştu.
Nur topu gibi, güzeller güzeli, elleri yumuk yumuk, yanakları al al bir kız bebek. Kurbanlar [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><span style="color: #808080;"><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/writingsun.jpg" rel="lightbox[585]"><img class="alignright size-medium wp-image-586" style="border: 4px solid black; margin: 4px;" title="writingsun" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/writingsun-300x284.jpg" alt="" width="300" height="284" /></a>Serdar Tuncer</span></h2>
<p>Çok eski zamanlarda çok uzaklarda bir ülke vardı. Dağların arkasında yemyeşil bir ovaya kurulmuş, insanların yüzünden gülücük eksik olmayan, pırıl pırıl bir ülkeydi burası. Bu ülkenin insanları şimdi her zamankinden daha mutluydular. Çünkü yıllar sonra padişahlarının nihayet bir çocuğu olmuştu.</p>
<p>Nur topu gibi, güzeller güzeli, elleri yumuk yumuk, yanakları al al bir kız bebek. Kurbanlar kesildi, günlerce ziyafetler verildi, eğlenceler yapıldı. Günler günleri kovaladı, yıllar yılları. Güzelliği dillere destan bir prenses olmuştu o minik kız. Civar ülkelerden her gün bir haberci geliyor, ya prenslerinin ya krallarının hediyelerini sunuyorlar, evlenme tekliflerini iletiyorlardı.<br />
<span id="more-585"></span><br />
Prenses mutluydu, babası üstüne titriyor, aman kızım, diyordu, acele etme karar vermekte. Bakalım zaman ne gösterir…</p>
<p>Padişah bir gün âdeti olduğu üzere tebdil-i kıyafet, ülkesini gezmeye çıktı. Akşama kadar halkının arasında dolaştı. Ne aç bir insana rastladı ne bir dertliye ne de bir kimsesize. Sevinç içinde sarayının yolunu tuttu.</p>
<p>Dönüşte ırmağın kenarında oturan bir ihtiyar uzaktan dikkatini çekti. İhtiyar, yerden aldığı taşları birbirine bağlıyor, bir şeyler söyleyip ırmağa atıyordu. Padişah yaklaştı, selam verdi ve sordu:</p>
<p>- Hayırdır ihtiyar, ne yapıyorsun böyle?</p>
<p>- Kısmetleri birbirine bağlıyorum, dedi ihtiyar adam.</p>
<p>Padişah güldü:</p>
<p>- Öyle mi, şu attığın kimin kısmetiymiş bakalım?</p>
<p>- O mu? O padişahın kızıyla, uşağı Ahmet’in kısmeti…</p>
<p>Saraya döndüğünde bir sıkıntı bastı padişahı. Böyle bir şey olabilir miydi? Kısmetleri birbirine bağlamak… Şu zenci uşak ve güzeller güzeli prenses… Gözününbebeği yani, canı, ciğerparesi, sevgili kızı… Olmaz öyle şey, dedi, ama şüphe kurdu düşmüştü bir kez içine. Sabaha kadar uyuyamadı. Sağa döndü, sola döndü, uyku girmedi gözüne. Arada bir dalıyor, sıçrayarak uyanıyordu. Kısmetler böyle bağlanmazdı, biliyordu bunu, ama ya doğruysa?</p>
<p>Sabah olduğunda kararını vermişti. Uşağını geri dönemeyeceği bir yere yollayacak, ondan kurtulacaktı. Bunu yapmak zorunda kaldığı için kendinden utanıyordu ama işi sağlama almak lâzımdı. O ihtiyarı bulup kellesini vurdurmayı bile düşündü bir ara. Ama en ehveni Ahmet’i yollamak, ondan ve bu kısmet meselesinden kurtulmaktı.</p>
<p>Alelacele bir mektup yazdı, uşağını çağırttı. Karşısında durup kendisine şaşkın şaşkın bakan zavallı zenci uşağın gözlerine bakmaya çekiniyordu. Yüzünü pencereye döndü, elindeki mektubu gösterdi uşağa.</p>
<p>- Ahmet, dedi, şimdi bu mektubu alacaksın ve hiç durmadan yürüyeceksin. Bunu güneşe götürmeni istiyorum senden. Bu hepimiz için çok önemli. Sakın bu mektubu vermeden geleyim deme!</p>
<p>Neye uğradığını şaşıran uşak, çaresiz emre itaat etti. Yol hazırlığını yaptı, mektubu sıkı sıkı sarıp sarmaladı, koynuna sakladı ve yola düştü. Hiç durmadan yürüyecekti, mektubu güneşe verecekti. Tastamam böyle demişti padişah. İyi de güneşi nasıl bulacaktı, bulsa da mektubu nasıl verecekti? Sıkıntı bastı Ahmet’i. Kafasını kaldırıp gökyüzüne baktı, güneşin olduğu yöne doğru yürümeye karar verdi.</p>
<p>Yürüdü uşak. Aylarca yürüdü. Azığı bitti, elbiseleri parçalandı, ayakları kan revan içinde kaldı, o yürümeye devam etti. Koynundaki mektubu arada bir çıkarıp bakıyor, sağlam olduğunu görünce gülümseyerek yürümeye devam ediyordu.</p>
<p>Bu arada her şey yine eskisi gibiydi ülkede. Padişah mutluydu, güzel kızının üstüne daha çok titriyor, onu daha bir seviyordu. Halk huzur içindeydi, her yer pırıl pırıldı yine. Baharın gelişiyle beraber bütün ülke çiçeklerle donanmıştı. Prenses, evlenmesi için babasının niçin bu kadar acele ettiğine anlam veremese de, yağmurlar, çiçekler, cıvıl cıvıl kuşlar, bahar güzeldi işte…</p>
<p>Padişah Ahmet’in dönemeyeceğinden emindi. Çoktan ölmüş olmalıydı. Sadık bir uşaktı, verilen görevi yapmak için elinden geleni yapacaktı kuşkusuz. Ama güneşi bulmak, mektubu ona vermek, olacak şey miydi hiç? Zekâsına bir kez daha hayran oldu padişah.</p>
<p>Gün geçtikçe ümidi tükeniyordu uşağın. Üç mevsim geçmişti yola çıktığından beri. Bu güneşe varmak belli ki mümkün olmayacaktı. Koynunu yokladı, mektup sağlamdı. Kendisi kan revan içindeydi, tanınmayacak hale gelmişti ama olsun, mektup sağlamdı yinede. Son bir gayretle yürümeye çalışıyordu. Tepedeyken bir ırmak görmüştü, oraya kadar bir varabilse, kana kana bir içse buz gibi suyu, üç mevsim daha yürürdü Ahmet.</p>
<p>Irmağa yaklaştığında ayakları vücudunu taşıyamıyordu artık. Dizlerinin üstünde sürünerek geldi suyun kenarına. Avuç avuç içti. Başını soktu ırmağın serin suyuna. Avuçlarını bir kez daha daldırdı. Bir de kafasını kaldırdı ki ne görsün? Güneş işte orada, tam karşısında, ırmağın içinde bir mücevher gibi parlıyor ve öylece durup sanki kendisini görmesini bekliyordu.</p>
<p>Uşağın gidişinden beri beş mevsim dönmüştü ülkede. Dört bir yanda düğün hazırlıkları yapılıyor, tellallar prensesin düğününe bütün halkın davetli olduğunu haber veriyorlardı. Prenses sonunda sevebileceği bir adam bulmuştu. Çok uzaklardan bir ülkenin padişahıydı bu genç adam. Padişah kızının mutluluğunu gördükçe daha bir seviniyor, kısmetleri birbirine bağlamakmış, diyordu gülerek, kısmetleri birbirine bağlamak… Hani nerede?</p>
<p>Padişah çok sevmişti damadını. Uşak değildi her şeyden önce, hele zenci hiç değildi. Hem onda yıllardır tanıdığı birinin kokusu vardı sanki. Üstelik bu padişah her kimse, çok zengin biri olmalıydı. Prensese hediye ettiği bir tek mücevher, o zamana kadar verilenlerin hepsine bedeldi çünkü. Nihayet günü geldi, muhteşem bir düğün yapıldı ülkede.</p>
<p>Düğünün üçüncü gününün akşamıydı. Padişah ve yeni evliler akşam yemeğinde birlikteydiler. Padişahın hemen yanında damadı ve tahtının vârisi, karşısında karısı, onun yanında sevgili kızı… Mutluluk buydu işte!</p>
<p>Bir yandan sohbet edip gülüşüyorlar, bir yandan yemeklerini yiyorlardı. Genç damat kılıç kullanmayı nasıl öğrendiğini anlatıyor, av maceralarından bahsediyor, masadakileri kahkahaya boğuyordu. Bir ara eline bir bıçak aldı, ilk kılıç kullanmaya başladığı zamanlardaki acemiliklerini anlatıyordu. Elinden düşürdüğü bıçağı almak için eğildiğinde padişahın kendisine baktığını fark etti. Prenses kahkahalar atıyordu. Birden doğrulup açılan belini kapattı. Ama belindeki siyahlık gözünden kaçmamıştı padişahın.</p>
<p>O gece yine uyuyamadı padişah. Kendisi gibi bembeyaz bir adamdı damadı, ama beli bir zencininkinden farksızdı. Ahmet’i hatırlamaya çalıştı, yüzünü, konuşmasını, gülüşünü… Benziyorlar mıydı, böyle bir şey olabilir miydi? Olamazdı tabi. Hem o kadarda benzemiyordu. Ama genç adam neden telaşla belini kapatmıştı.</p>
<p>Yatağına tekrar uzandı, gözlerini tavana dikti. Kısmetleri birbirine bağlayan ihtiyarın yüzünü gördü. Gülüyordu. Çıldırdığını düşündü bir an. Gözlerini kapatıp, tekrar açtı, ihtiyar yoktu. Derin bir nefes aldı, hele bir sabah olsun, dedi, bunu anlamanın bir yolu bulunur elbet.</p>
<p>Günün ilk ışıkları sarayın camlarına vurduğunda, prenses ve kocası çoktan bahçede gezmeye çıkmışlardı bile. Pencereden onları gören padişahın aklına bir plân geldi. Aceleyle üstünü giyindi, bahçeye çıktı. Onlara iyice yaklaştı, birini çağırır gibi arkadan seslendi:</p>
<p>- Ahmet!</p>
<p>Genç adam birden irkilerek dönüp padişaha baktı. Göz göze geldiler. Delikanlı gözlerini kaçırmaya çalışıyordu ama nafile. Çaresiz padişahın yanına gelip durdu, başından geçenleri anlatmaya başladı.</p>
<p>Güneşi bir ırmağın içinde bulmuştu. Mektubu vermek için suya daldığında içleri mücevher dolu, açık kapaklarından ışıltılar şaçan onlarca sandık görmüştü. Sudan çıktığında, kuşağının sımsıkı sardığı beli hariç, bütün vücudu bembeyazdı. Sandıkları bir bir ırmağın kenarına taşımış, oturup en son sandıktan çıkan mektubu okumuştu. Sonrası, sonrasını biliyorlardı zaten. Padişah hayretle doğruldu oturduğu yerden;</p>
<p>- Mektup, dedi, o mektup nerede şimdi?</p>
<p>- Hiç yanımdan ayırmadım ki, diye cevapladı genç adam koynundan çıkardığı mektubu padişaha uzatarak.</p>
<p>Padişah aceleyle mektubu açtı, okumaya başladı:</p>
<p>“Güneşe yazı yazılmaz, yazılan yazı bozulmaz!”</p>
<p><strong>Serdar Tuncer</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/alternatif-tarih-hikayeleri/gunese-yazi-yazilmak.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bedrana</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/hayat-hikayeleri/bedrana.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=bedrana</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/hayat-hikayeleri/bedrana.htm#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 11 Feb 2010 11:39:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hayat Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Klasik Öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[Suç Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Trajik Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[İbretlik Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[acıklı hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[bekir yıldız hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[Bekir Yıldız hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[bunalım hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[duygusal hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[gerçek hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye paylaş]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye yaz]]></category>
		<category><![CDATA[hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[öykü oku]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=124</guid>
		<description><![CDATA[Bekir Yıldız
İlkin kara bir yel esti günlerce. Hafifi önüne kattı, güçsüzü yere yıktı. Ardından ince, sonra kalın yolları sildi kar, bir bir. Karadağ&#8217;ın sivri doruğu düzleşince de, kurtlara yol göründü, Meçmenbahir köyüne doğru&#8230;
Bedrana dizlerini örten yorganı kaldırdı. Tandır ateşini eşeledi. Yorgundu ateş.
&#8220;Ben yatacağım,&#8221; dedi.
Naif başını kaldırdı. Bir süre baktı karısına. Konuştuğunda dudakları titredi nedense.
&#8220;Tandıra ataş [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/sinemadevri_com_bedrana1.jpg" rel="lightbox[124]"><img class="alignright size-full wp-image-420" style="border: 5px solid black;" title="sinemadevri_com_bedrana1" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/sinemadevri_com_bedrana1.jpg" alt="" width="300" height="200" /></a><span style="color: #808080;">Bekir Yıldız</span></h2>
<p>İlkin kara bir yel esti günlerce. Hafifi önüne kattı, güçsüzü yere yıktı. Ardından ince, sonra kalın yolları sildi kar, bir bir. Karadağ&#8217;ın sivri doruğu düzleşince de, kurtlara yol göründü, Meçmenbahir köyüne doğru&#8230;</p>
<p>Bedrana dizlerini örten yorganı kaldırdı. Tandır ateşini eşeledi. Yorgundu ateş.<br />
&#8220;Ben yatacağım,&#8221; dedi.<br />
Naif başını kaldırdı. Bir süre baktı karısına. Konuştuğunda dudakları titredi nedense.</p>
<p>&#8220;Tandıra ataş bas,&#8221; dedi. &#8220;Bu gece, o mesele çözümlenecek.&#8221;</p>
<p>Bedrana korktu. Şekeri suya düşmüş gibi, aceleciliğe yöneldi.</p>
<p>&#8220;Viş,&#8221; dedi. &#8220;Ne meselesiymiş? He&#8230; gözünün yağına kurban olduğum, yine indirip kaldırma.&#8221;</p>
<p>Başı öne düştü Bedrana&#8217;nın. Yüzü sarardı. Korkudan yüreği pır pır etti.<br />
<span id="more-124"></span></p>
<p>Naif tandırdan çıktı. Sıcağa alışmış ayakları üzerine dikilemedi hemencecik. Keçeleşmiş bacaklarını ovaladı. Bedrana&#8217;nın başı dikilmişti şimdi. Kocasını izlerken, bedeni bir pençe korkuyla karılmıştı nedense. İlk gece bile böyle olmamıştı oysa. Kocasının yumuşak davranışı umutlandırmıştı belki de onu. &#8220;Hıı,&#8221; demişti Naif. &#8220;Zorla olduysa, aceleye gelmesin bu iş. Şehir kanunlarını belledik hele.&#8221;</p>
<p>Naif odanın kapısını açtı. Geceyi kar ışıklandırmıştı. Bir hafta önce jandarmaya saldıkları adamın gittiği yöne doğru baktı. Kurtlar uluyordu. Dün geceye göre, daha beriye gelmişlerdi.</p>
<p>Karın ak rengi kara oldu ansızın. Dişlerini sıktı Naif. Tüm umutların yüzüne kapatırcasına, kapıyı çarptı.</p>
<p>Eşiklikten bir parça tezek alıp tandıra vardı. Yıkılmış ateş yavaş yavaş ayağa kalkıyordu şimdi.</p>
<p>Naif tandıra sokulduğunda, Bedrana&#8217;nın uykudan arınmış gözleri üzerindeydi. Bir süre bakıştılar. Yel, odanın duvarlarını kudurgan deniz dalgaları gibi hırpalamamış olsaydı, belki de nefeslerini bile duyacaklardı birbirlerinin.</p>
<p>&#8220;Gözlerin niye faltaşı gibi ayrıldı?&#8221; diye sordu Naif ansızın.</p>
<p>Bedrana&#8217;nın başı, kollarıyla kucakladığı ayakları üzerine düştü. Tandırdan sıcak nefesi, yorganın bir tutamına yayıldı.</p>
<p>&#8220;Senden korkmaya başlamışam,&#8221; dedi. &#8220;Gözlerin benden bir şey alacakmış gibisine.&#8221;</p>
<p>&#8220;He&#8230;&#8221; dedi Naif. &#8220;Ölmelisen gayri. Günler var ki evden dışarı çıkamaz olmuşam. Herkesin kulağı bizde. Ha patladı, ha patlayacak. Saldığımız adam da gelmedi. Besbelli yollar kapandı.&#8221;</p>
<p>&#8220;Sabah olsun kurban olduğum. Bakarsın Hızır gibi çıkıp geliverir. Hemin de iki candarmaylan.&#8221;</p>
<p>Naif yüzünü buruşturdu.</p>
<p>&#8220;Günlerin ardı yitti,&#8221; dedi. &#8220;Bu karda, kışta hökümat adamı kıpırdamaz yerinden. Belkim de haberci ulaşamamıştır şehre. Kurtlar, kuşlar ne güne&#8230;&#8221;</p>
<p>&#8220;Suç ben de mi, ağam? Zorla oldu. Obada bilmeyen var mı işin esasını&#8230;&#8221;</p>
<p>Naif kuşağında sokulu olan tabancasını çıkarıp tandırın üzerine koydu. Bedrana çıktı tandırdan. Odanın bir köşesine gidip sindi.</p>
<p>&#8220;Kokma ulan,&#8221; dedi Naif güvenilir bir sesle. &#8220;Vurmayacağım seni. Söz olsun. Kadoların Şahin&#8217;i değilim ben, onun başına gelenleri unutmamışam. Seherde hakhukuk var deyilerdi, oğlanı attılar içeri.&#8221;</p>
<p>Bedrana bir umut ışığı sezinlemişçesine atıldı hemen.</p>
<p>&#8220;Eyi ya,&#8221; dedi. &#8220;Zorla olduğuna göre, ben açığa çıkaram, o alçağı içeri atarlar. Daha ne?&#8221;</p>
<p>Naif bağırdı ansızın.</p>
<p>&#8220;Hah! Nerde hökümet?&#8221;</p>
<p>Bedrana emekleyerek biraz beri geldi. Yalvarıyordu.</p>
<p>&#8220;Bakarsın geliverir kurban olduğum. Gün ışığısın hele&#8230;&#8221;</p>
<p>&#8220;Allanın günü çok, gözü yassı. Hem atalarım hökümat günü mü saymış? Ulan, Kadoların Şahin&#8217;i, hökümat eline düştün de aklımızı çeldin. Eski usulün gözüne kurban, eyiyle kötü kardaş mı olurmuş? Kötünün canı, seher kanunlarıylan yola mı gelirmiş?&#8221;</p>
<p>Sustular bir süre. Birbirlerine bakmıyorlardı şimdi. Bedrana boynunu bükmüş, gözleri dalıp dalıp gidiyordu.</p>
<p>Naif kolunun birini uzattı yavaşça. Tandırın üzerindeki tabancaya koydu elini. Aldı oradan. Bedrana tabancalı eli görünce hopladı yerinden.</p>
<p>Naif&#8217;in aklına yeni bir düşünce düştü o sıra. Tabancayı tekrar koydu yerine. Yüzü bir yumuşadı, bir iyilikten yana oldu ki, Bedrana tuttuğu nefesini rahatlayıp boşaltıverdi.</p>
<p>Odanın tavanına baktı Naif. Tavana, önce kavak ağacından kesilmiş mertekler sıralanmış, sonra hasır ve toprakla örtülmüştü. Merteklerin birinde, kalınca bir halka vardı. Naif&#8217;in gözleri bu halkaya takıldı uzunca bir süre.</p>
<p>Bedrana da halkayı gördü. O biliyordu bu halkayı zaten. Karnında birkaç ay önce oluşan çocuğu için, gönlünün bir yerini ayırmıştı ona.</p>
<p>Naif pamuktan yumuşak bir sesle Bedrana&#8217;ya sordu.</p>
<p>&#8220;İster misen,&#8221; dedi. &#8220;Bu işten, burnumuz kanamadan kurtulak?&#8221;</p>
<p>Bedrana kocasına bir daha yanaştı.</p>
<p>&#8220;Bu da sorulur mu ağaların paşası,&#8221; dedi. &#8220;Gözüne kurban olduğum di, kansız çıkış yolunu söyle yiğidim.&#8221;</p>
<p>Naif gözünün birini kıstı. Bir süre düşündü.</p>
<p>&#8220;Bak, avrat,&#8221; dedi. &#8220;Ben iğnenin deliğinden Hindistan&#8217;ı görmüşem. Yaşım yiğit emme, aklım şahtır. Hemin hökümata, nemin de obaya, öyle bir oyun oynayacağım ki, şaşarsan. Heyyoof, demelisen, aklına, cümle âlem kurban olsun demelisen.&#8221;</p>
<p>&#8220;Off&#8230; Zemzemlerin Kameri de çatlasın işte&#8230; Eeee?..&#8221;</p>
<p>&#8220;Asılacaksan.&#8221;</p>
<p>Dışarda yağan kar, sanki Bedrana&#8217;nın yüreğine yağdı ansızın.</p>
<p>&#8220;Bu da ölmek,&#8221; dedi. &#8220;Sevinmek niye?&#8221;</p>
<p>Naif başını iki yana salladı umut verircesine.</p>
<p>&#8220;Yalandan kız,&#8221; dedi.&#8221; Yalandan asacaksan sen seni.&#8221;</p>
<p>&#8220;Sözünün önü, ardından gür gele kurbanım, demek yalandan sallanacağam.&#8221;</p>
<p>&#8220;He&#8230; Bize göz ışığı vermediler gevvatlar. Ömrümüz, kapaksız tencerede pişmiş tuzsuz aş gibi tatsızdır avradım. Kadın dar bir pabuçtur, sıkınca atılır, emme, işin içine namussuzluk karışınca, atamazsın, vurmak düşer er kısmına. Seni ben bağışlasam baban, kardasın sırada. Bakalım onlar bağışlar mı? Günlerden beri, şu bir göz dama tepilip kaldık. Oba kan ister benden.&#8221;</p>
<p>Bedrana can kulağıyla dinliyordu kocasını. O susunca nefeslendi. Ama gözlerini çevirmedi hiçbir yana. Naif yeni bir şeyler düşündü bir süre daha. Sonra tabancasını tandırın üzerinden alıp kuşağına yerleştirdi.</p>
<p>&#8220;Bak Bedraney,&#8221; dedi. &#8220;Obamızda şehre benzeyen heçbir şeyimiz yoktur. Kara dağlar yol vermez ki, ne gelinsin, ne gidilsin. Okur yazarımız yok ki, hökümat kapısından içeri alsınlar. Obanın sesi, soluğu ancak, birisi öldüğünde duyulur. Kadoların Şahin&#8217;ine ne demiş yeşil yakalı adam: Yeni kanunda öldürmek kalktı demiş. Gönüldür, sever de sevmez de. Karın, madem ki başkasıyla yatmış, heç sesini çıkarmayacaktın. Karın dostuyla bir olunca gelip haber verecektin. Biz de gidip basardık onları, olur biter&#8230; Ne biçim yeşil yakalı vatandaştır o, dağları hesap etmemiş, candarma gelinceye dek, günler, haftalar, aylar geçer, heç bilememiş. Bunlar ne demeye getirmişler işi, Bedraney, anlamışam ben?&#8221;</p>
<p>Naif sustu. Yerinden kalktı. Çengelin takılı olduğu merteğin altına gelip durdu.</p>
<p>&#8220;Kalın urganımız var mı?&#8221; diye sordu.</p>
<p>Bedrana da kalktı. Kocasının yanına ulaşamadan bir titreme sardı bedenini. Yalandan da olsa asılmaktan korkmuştu.</p>
<p>&#8220;Var,&#8221; dedi lif lif olmuş bir sesle. &#8220;Eşeğimize geçen güz almıştın ya bolcana&#8230;&#8221;</p>
<p>&#8220;Getir,&#8221; dedi Naif. &#8220;Endeze düzmenin gereği yok gayri. Vakit epeyce oldu. Yarına hazırlanmalı. Küçük kuşlukta asacaksan sen seni. Yalandan&#8230; Şimdi bir sefer sınayalım hele&#8230;&#8221;</p>
<p>Bedrana ansızın kocasının bacaklarına kapandı. Ağlıyordu da.</p>
<p>&#8220;Yalandan da olsa korkmuşam,&#8221; dedi. &#8220;Başka bir mümkünü yok mudur? Biliysen ki, zorla yapmıştır gevvat. Benim hiçbir suçum yok. Yedi cihan bunu böyle bilsin &#8230;&#8221;</p>
<p>Naif bacaklarına sarılı kolları çözdü.</p>
<p>&#8220;Biliyem,&#8221; dedi. &#8220;Zorla olmuştur. Yoksa o saat kurşunlardım seni. Emme haberin olsun, zorlamorla baban, kardaşın yine de razı değil yaşamana. Birkaç gün önce haber salmıştır. Oba homurdanmadaymış. İlk sıra bende olmasa, çoktan ölmüştün. Ve de Kadoların Şahin&#8217;i hökümat kanunlarının hışmına uğramasaydı, şimdiye dek ben de sani öldürmüş olacaktım, bal gibi. Yeşil yakalı adam, sizin usuller tarihe karıştı demiş. Kadoların Şahin, kanunlardan hiç haberimiz olmadı, obamızda okur yazar yoktur. Yoktur emme bir aracıyla gelip obada tellal bile dolaştırmadınız, yeşil yakalı ağam, demiş.&#8221;</p>
<p>Bedrana sabırsızlandı. Yargıcın tutumunda, bir umut ışığı aradı.</p>
<p>&#8220;Yeşil yakalı ağa, nasıl cevaplamış?&#8221; diye sordu.</p>
<p>&#8220;Bilmemek özür değil demiş.&#8221;</p>
<p>&#8220;Sonra, ağama kurban?&#8221;</p>
<p>&#8220;Babası hesapladı, ihtiyarlayınca salıvereceklermiş garibi.&#8221;</p>
<p>&#8220;Eee?..&#8221;</p>
<p>&#8220;Ne esi?&#8221;</p>
<p>&#8220;Heç&#8230; Yani&#8230; Günah değil mi diyem bana, sana, kardaşıma, babama&#8230; Eyisi mi yalandan as beni. Yere girsin seher. Kanunları bize göre değilmiş. As emme, yalandan olunca, elimize ne geçecek yiğidim?&#8221;</p>
<p>Naif sözcükleri dışarıya vermedi. Uzun bir süre aklında tuttu.</p>
<p>Kurtlar pek yakındaydı şimdi. Kapı açılsa ulumalarıyla birlikte içeriye girivereceklerdi sanki. Ve soğuğa güç yetiremeyen tandır, ihtiyarlamaya yüz tutmuş gecenin içinde Naifin ve Bedrana&#8217;nın gönlünden çoktan silinmişti.</p>
<p>Bedrana bakışlarını kocasının dudaklarından silmeden bir kez daha sordu.</p>
<p>&#8220;Yalandan olunca, elimize ne geçecek yiğidim?&#8221;</p>
<p>Naif aklından geçenleri toparlamıştı.</p>
<p>&#8220;Bak Bedraney,&#8221; dedi. &#8220;Bu çifte bir oyundur. Hem yeşil yakalı adamı aldâtacaam, hem de aşiretimizin üzerine çöken kara belayı silip süpürecağam. Nasıl mı? Küçük kuşlukta, sen kendini asmış gibi yapacağsan. Ben koşup gelecağam. Heyvağ, Bedrana asmış kendisini diyecağam. Ve de seni kucaklayıp aşağıya alacağam. Sen zaten yalandan boynuna geçirmiş olacağsan urganı. Yerde, usul usul kıpırdayıp sözde yeniden dirileceksen. Bunu gören duyan obalı, yiğit kadınmış, kendini astı emme, Hûda riza göstermedi diyecek. Sonunda atalarımızın koyduğu ölüm fermanı da, kendiliğinden bozulacak. Yeşil yakalı adama gelince&#8230;&#8221;</p>
<p>Naif sustu. Bedrana sabırsızlandı ama.</p>
<p>&#8220;Eeee,&#8221; dedi. &#8220;Ya yeşil yakalı ağa?&#8221;</p>
<p>&#8220;Onu da anlatıram. Sen urganı getir. Bir sefer sınıyalım hele.&#8221;</p>
<p>Bedrana duruyordu. Nedense çözülmek istemiyordu yerinden. Naif omzuna cîbkundu yumuşacık.</p>
<p>&#8220;Yalandan ölmeye bile nazlanisan,&#8221; dedi. &#8220;Deveden düşmüşsen, hop hopu arama. Alt tarafı yalandan, Bedranay. Di, nazlanma ha&#8230;&#8221;</p>
<p>&#8220;Karayazım,&#8221; dedi Bedrana duyulur duyulmaz bir sesle. Sonra gidip urganı getirdi.</p>
<p>Naif her şeyi daha önce planlamış gibi gözle kaş arası, halkanın alt hizasına ne kadar minder varsa yığdı.</p>
<p>&#8220;Hadi, Bedranay,&#8221; dedi. &#8220;Kancaya geçir. Önce urganın bir ucunu, boyuna göre halkala emme.&#8221;</p>
<p>Bedrana&#8217;nın ellerine bir titreme doldu. Yüreği parpazlandı. O bunun bir oyun olduğunu bildiği halde bedeninin böylesine, süt gibi kesilmesine şaştı kaldı.</p>
<p>&#8220;Can şirinmiş,&#8221; dedi. &#8220;Yalandan da olsa korkmuşam&#8230; Düğümü sen at. Çangala geçir.&#8221;</p>
<p>&#8220;Olmaz,&#8221; dedi Naif bilmişçesine. &#8220;Her bir şeyi kendi elinden ve de gönülden yapmalısan. Oyunumuzun hüneri bürda&#8230;&#8221;</p>
<p>Bedrana urganı bir ucundan halkaladı güçlükle. Sonra başını çengele doğru dikti. Bu sıra Naif karısının taze bedeninin orta yerine kollarını dolayıp minderlerin üzerine hoplattı onu. Bedrana gönülsüz kalkan sağ kolunu uzatıp urganın bir ucunu halkaya geçirdi. Sonra yere inmek istedi.</p>
<p>&#8220;Olmaz,&#8221; dedi Naif. &#8220;Daha işin bitmedi. Urgana düğüm vurmalısan.&#8221;</p>
<p>Naif bacaklarından kavrayıp yukarıya verdi onu. Bedrana bunu da başarmıştı. Şimdi odanın ortasına yakın bir yerde, urgan sallanıyordu.</p>
<p>&#8220;iyi,&#8221; dedi Bedrana yumuşak bir sesle. &#8220;Sabah olsun, takarım boynuma. Yalandan olduktan sonra&#8230;&#8221;</p>
<p>Naif engel oldu karısına. Şimdi titreme sırası ona sıçramıştı nedense. Ama Bedrana sezmedi kocasındaki bu değişikliği.</p>
<p>&#8220;Sabah olanda asılacaktım, hani ya?&#8221; dedi Bedrana tekrardan.</p>
<p>Naif sözcükleri tez tez sıraladı.</p>
<p>&#8220;Doğru söylüsen, Bedraney,&#8221; dedi. &#8220;Doğru söyliysen emme, bir sefer sınıyalım. Oyunumuzu pekiştirmek gerek ceylan gözlüm&#8230;&#8221;</p>
<p>Gerçekten ceylanın sürmeli gözlerine benziyordu bu gözler. Ve ömrünün yarısına bile bakamamıştı bu karaak ışıklar henüz.</p>
<p>Bedrana halkayı çenesinin altına getirdi.</p>
<p>&#8220;Böyle mi olacak ağam?&#8221; dedi.</p>
<p>&#8220;Biraz daha kaydır,&#8221; dedi Naif çapaklı bir sesle. &#8220;Boynuna iyice yapışsın. Ha şöyle&#8230;&#8221;</p>
<p>Bedrana halkayı boynuna iyice yerleştirdi. Kara gözleri aşağıya dönmüştü. Naif&#8217;in bakışlarıyla buluştular.</p>
<p>Bu sıra kurtlar, ulumalarını uzaklara taşıyorlardı küçücük adımlarıyla. Naif de gün horozların ağzına düşmeden, uzun bir süreden beri kurduğu ve bu gece oluşturduğu işini bitirmek istedi. Karısının ayakları altındaki yastıklara bir tekme attı. Ardından Bedrana&#8217;nın çırpınışlarına dayanamayıp gaz lambasını söndürdü.</p>
<p><strong>Bekir Yıldız</strong></p>
<p><a href="http://www.sinematurk.com/film_genel/2100/Bedrana"><strong>Sinema Türk &#8211; Bedrana Filmi</strong></a></p>
<div id="_mcePaste" style="position: absolute; left: -10000px; top: 0px; width: 1px; height: 1px; overflow: hidden;">
<h5>İlkin kara bir yel esti günlerce. Hafifi önüne  kattı, güçsüzü yere yıktı. Ardından ince, sonra kalın yolları sildi kar,  bir bir. Karadağ&#8217;ın sivri doruğu düzleşince de, kurtlara yol göründü,  Meçmenbahir köyüne doğru&#8230;</h5>
<h5>Bedrana dizlerini  örten yorganı kaldırdı. Tandır ateşini eşeledi. Yorgundu ateş.</h5>
<h5>&#8220;Ben yatacağım,&#8221; dedi.</h5>
<h5>Naif başını kaldırdı. Bir süre baktı karısına.  Konuştuğunda dudakları titredi nedense.</h5>
<p style="text-align: justify;">
<p>&#8220;Tandıra ataş bas,&#8221; dedi. &#8220;Bu gece, o mesele  çözümlenecek.&#8221;</p>
<p>Bedrana korktu. Şekeri suya düşmüş gibi,  aceleciliğe yöneldi.</p>
<p>&#8220;Viş,&#8221; dedi. &#8220;Ne meselesiymiş? He&#8230; gözünün  yağına kurban olduğum, yine indirip kaldırma.&#8221;</p>
<p>Başı öne düştü  Bedrana&#8217;nın. Yüzü sarardı. Korkudan yüreği pır pır etti.</p>
<p>Naif tandırdan  çıktı. Sıcağa alışmış ayakları üzerine dikilemedi hemencecik. Keçeleşmiş  bacaklarını ovaladı. Bedrana&#8217;nın başı dikilmişti şimdi. Kocasını  izlerken, bedeni bir pençe korkuyla karılmıştı nedense. İlk gece bile  böyle olmamıştı oysa. Kocasının yumuşak davranışı umutlandırmıştı belki  de onu. &#8220;Hıı,&#8221; demişti Naif. &#8220;Zorla olduysa, aceleye gelmesin bu iş.  Şehir kanunlarını belledik hele.&#8221;</p>
<p>Naif odanın  kapısını açtı. Geceyi kar ışıklandırmıştı. Bir hafta önce jandarmaya  saldıkları adamın gittiği yöne doğru baktı. Kurtlar uluyordu. Dün geceye  göre, daha beriye gelmişlerdi.</p>
<p>Karın ak rengi kara oldu ansızın. Dişlerini  sıktı Naif. Tüm umutların yüzüne kapatırcasına, kapıyı çarptı.</p>
<p>Eşiklikten bir  parça tezek alıp tandıra vardı. Yıkılmış ateş yavaş yavaş ayağa  kalkıyordu şimdi.</p>
<p>Naif tandıra sokulduğunda, Bedrana&#8217;nın uykudan  arınmış gözleri üzerindeydi. Bir süre bakıştılar. Yel, odanın  duvarlarını kudurgan deniz dalgaları gibi hırpalamamış olsaydı, belki de  nefeslerini bile duyacaklardı birbirlerinin.</p>
<p>&#8220;Gözlerin niye  faltaşı gibi ayrıldı?&#8221; diye sordu Naif ansızın.</p>
<p>Bedrana&#8217;nın başı,  kollarıyla kucakladığı ayakları üzerine düştü. Tandırdan sıcak nefesi,  yorganın bir tutamına yayıldı.</p>
<p>&#8220;Senden korkmaya başlamışam,&#8221; dedi. &#8220;Gözlerin  benden bir şey alacakmış gibisine.&#8221;</p>
<p>&#8220;He&#8230;&#8221; dedi Naif. &#8220;Ölmelisen gayri. Günler var  ki evden dışarı çıkamaz olmuşam. Herkesin kulağı bizde. Ha patladı, ha  patlayacak. Saldığımız adam da gelmedi. Besbelli yollar kapandı.&#8221;</p>
<p>&#8220;Sabah olsun  kurban olduğum. Bakarsın Hızır gibi çıkıp geliverir. Hemin de iki  candarmaylan.&#8221;</p>
<p>Naif yüzünü buruşturdu.</p>
<p>&#8220;Günlerin ardı  yitti,&#8221; dedi. &#8220;Bu karda, kışta hökümat adamı kıpırdamaz yerinden. Belkim  de haberci ulaşamamıştır şehre. Kurtlar, kuşlar ne güne&#8230;&#8221;</p>
<p>&#8220;Suç ben de mi,  ağam? Zorla oldu. Obada bilmeyen var mı işin esasını&#8230;&#8221;</p>
<p>Naif kuşağında  sokulu olan tabancasını çıkarıp tandırın üzerine koydu. Bedrana çıktı  tandırdan. Odanın bir köşesine gidip sindi.</p>
<p>&#8220;Kokma ulan,&#8221; dedi  Naif güvenilir bir sesle. &#8220;Vurmayacağım seni. Söz olsun. Kadoların  Şahin&#8217;i değilim ben, onun başına gelenleri unutmamışam. Seherde hakhukuk  var deyilerdi, oğlanı attılar içeri.&#8221;</p>
<p>Bedrana bir umut ışığı sezinlemişçesine atıldı  hemen.</p>
<p>&#8220;Eyi ya,&#8221; dedi. &#8220;Zorla olduğuna göre, ben açığa çıkaram, o  alçağı içeri atarlar. Daha ne?&#8221;</p>
<p>Naif bağırdı ansızın.</p>
<p>&#8220;Hah! Nerde  hökümet?&#8221;</p>
<p>Bedrana emekleyerek biraz beri geldi.  Yalvarıyordu.</p>
<p>&#8220;Bakarsın geliverir kurban olduğum. Gün  ışığısın hele&#8230;&#8221;</p>
<p>&#8220;Allanın günü çok, gözü yassı. Hem atalarım  hökümat günü mü saymış? Ulan, Kadoların Şahin&#8217;i, hökümat eline düştün de  aklımızı çeldin. Eski usulün gözüne kurban, eyiyle kötü kardaş mı  olurmuş? Kötünün canı, seher kanunlarıylan yola mı gelirmiş?&#8221;</p>
<p>Sustular bir süre.  Birbirlerine bakmıyorlardı şimdi. Bedrana boynunu bükmüş, gözleri dalıp  dalıp gidiyordu.</p>
<p>Naif kolunun birini uzattı yavaşça. Tandırın  üzerindeki tabancaya koydu elini. Aldı oradan. Bedrana tabancalı eli  görünce hopladı yerinden.</p>
<p>Naif&#8217;in aklına yeni bir düşünce düştü o sıra.  Tabancayı tekrar koydu yerine. Yüzü bir yumuşadı, bir iyilikten yana  oldu ki, Bedrana tuttuğu nefesini rahatlayıp boşaltıverdi.</p>
<p>Odanın tavanına  baktı Naif. Tavana, önce kavak ağacından kesilmiş mertekler sıralanmış,  sonra hasır ve toprakla örtülmüştü. Merteklerin birinde, kalınca bir  halka vardı. Naif&#8217;in gözleri bu halkaya takıldı uzunca bir süre.</p>
<p>Bedrana da halkayı  gördü. O biliyordu bu halkayı zaten. Karnında birkaç ay önce oluşan  çocuğu için, gönlünün bir yerini ayırmıştı ona.</p>
<p>Naif pamuktan  yumuşak bir sesle Bedrana&#8217;ya sordu.</p>
<p>&#8220;İster misen,&#8221; dedi. &#8220;Bu işten, burnumuz  kanamadan kurtulak?&#8221;</p>
<p>Bedrana kocasına bir daha yanaştı.</p>
<p>&#8220;Bu da sorulur mu  ağaların paşası,&#8221; dedi. &#8220;Gözüne kurban olduğum di, kansız çıkış yolunu  söyle yiğidim.&#8221;</p>
<p>Naif gözünün birini kıstı. Bir süre düşündü.</p>
<p>&#8220;Bak, avrat,&#8221;  dedi. &#8220;Ben iğnenin deliğinden Hindistan&#8217;ı görmüşem. Yaşım yiğit emme,  aklım şahtır. Hemin hökümata, nemin de obaya, öyle bir oyun oynayacağım  ki, şaşarsan. Heyyoof, demelisen, aklına, cümle âlem kurban olsun  demelisen.&#8221;</p>
<p>&#8220;Off&#8230; Zemzemlerin Kameri de çatlasın işte&#8230;  Eeee?..&#8221;</p>
<p>&#8220;Asılacaksan.&#8221;</p>
<p>Dışarda yağan kar, sanki Bedrana&#8217;nın yüreğine  yağdı ansızın.</p>
<p>&#8220;Bu da ölmek,&#8221; dedi. &#8220;Sevinmek niye?&#8221;</p>
<p>Naif başını iki  yana salladı umut verircesine.</p>
<p>&#8220;Yalandan kız,&#8221; dedi.&#8221; Yalandan asacaksan sen  seni.&#8221;</p>
<p>&#8220;Sözünün önü, ardından gür gele kurbanım, demek yalandan  sallanacağam.&#8221;</p>
<p>&#8220;He&#8230; Bize göz ışığı vermediler gevvatlar.  Ömrümüz, kapaksız tencerede pişmiş tuzsuz aş gibi tatsızdır avradım.  Kadın dar bir pabuçtur, sıkınca atılır, emme, işin içine namussuzluk  karışınca, atamazsın, vurmak düşer er kısmına. Seni ben bağışlasam  baban, kardasın sırada. Bakalım onlar bağışlar mı? Günlerden beri, şu  bir göz dama tepilip kaldık. Oba kan ister benden.&#8221;</p>
<p>Bedrana can  kulağıyla dinliyordu kocasını. O susunca nefeslendi. Ama gözlerini  çevirmedi hiçbir yana. Naif yeni bir şeyler düşündü bir süre daha. Sonra  tabancasını tandırın üzerinden alıp kuşağına yerleştirdi.</p>
<p>&#8220;Bak Bedraney,&#8221;  dedi. &#8220;Obamızda şehre benzeyen heçbir şeyimiz yoktur. Kara dağlar yol  vermez ki, ne gelinsin, ne gidilsin. Okur yazarımız yok ki, hökümat  kapısından içeri alsınlar. Obanın sesi, soluğu ancak, birisi öldüğünde  duyulur. Kadoların Şahin&#8217;ine ne demiş yeşil yakalı adam: Yeni kanunda  öldürmek kalktı demiş. Gönüldür, sever de sevmez de. Karın, madem ki  başkasıyla yatmış, heç sesini çıkarmayacaktın. Karın dostuyla bir olunca  gelip haber verecektin. Biz de gidip basardık onları, olur biter&#8230; Ne  biçim yeşil yakalı vatandaştır o, dağları hesap etmemiş, candarma  gelinceye dek, günler, haftalar, aylar geçer, heç bilememiş. Bunlar ne  demeye getirmişler işi, Bedraney, anlamışam ben?&#8221;</p>
<p>Naif sustu.  Yerinden kalktı. Çengelin takılı olduğu merteğin altına gelip durdu.</p>
<p>&#8220;Kalın urganımız  var mı?&#8221; diye sordu.</p>
<p>Bedrana da kalktı. Kocasının yanına ulaşamadan  bir titreme sardı bedenini. Yalandan da olsa asılmaktan korkmuştu.</p>
<p>&#8220;Var,&#8221; dedi lif  lif olmuş bir sesle. &#8220;Eşeğimize geçen güz almıştın ya bolcana&#8230;&#8221;</p>
<p>&#8220;Getir,&#8221; dedi  Naif. &#8220;Endeze düzmenin gereği yok gayri. Vakit epeyce oldu. Yarına  hazırlanmalı. Küçük kuşlukta asacaksan sen seni. Yalandan&#8230; Şimdi bir  sefer sınayalım hele&#8230;&#8221;</p>
<p>Bedrana ansızın kocasının bacaklarına kapandı.  Ağlıyordu da.</p>
<p>&#8220;Yalandan da olsa korkmuşam,&#8221; dedi. &#8220;Başka bir  mümkünü yok mudur? Biliysen ki, zorla yapmıştır gevvat. Benim hiçbir  suçum yok. Yedi cihan bunu böyle bilsin &#8230;&#8221;</p>
<p>Naif bacaklarına  sarılı kolları çözdü.</p>
<p>&#8220;Biliyem,&#8221; dedi. &#8220;Zorla olmuştur. Yoksa o saat  kurşunlardım seni. Emme haberin olsun, zorlamorla baban, kardasın yine  de razı değil yaşamana. Birkaç gün önce haber salmıştır. Oba  homurdanmadaymış. İlk sıra bende olmasa, çoktan ölmüştün. Ve de  Kadoların Şahin&#8217;i hökümat kanunlarının hışmına uğramasaydı, şimdiye dek  ben de sani öldürmüş olacaktım, bal gibi. Yeşil yakalı adam, sizin  usuller tarihe karıştı demiş. Kadoların Şahin, kanunlardan hiç haberimiz  olmadı, obamızda okur yazar yoktur. Yoktur emme bir aracıyla gelip  obada tellal bile dolaştırmadınız, yeşil yakalı ağam, demiş.&#8221;</p>
<p>Bedrana  sabırsızlandı. Yargıcın tutumunda, bir umut ışığı aradı.</p>
<p>&#8220;Yeşil yakalı ağa,  nasıl cevaplamış?&#8221; diye sordu.</p>
<p>&#8220;Bilmemek özür değil demiş.&#8221;</p>
<p>&#8220;Sonra, ağama  kurban?&#8221;</p>
<p>&#8220;Babası hesapladı, ihtiyarlayınca salıvereceklermiş garibi.&#8221;</p>
<p>&#8220;Eee?..&#8221;</p>
<p>&#8220;Ne esi?&#8221;</p>
<p>&#8220;Heç&#8230; Yani&#8230;  Günah değil mi diyem bana, sana, kardaşıma, babama&#8230; Eyisi mi yalandan  as beni. Yere girsin seher. Kanunları bize göre değilmiş. As emme,  yalandan olunca, elimize ne geçecek yiğidim?&#8221;</p>
<p>Naif sözcükleri  dışarıya vermedi. Uzun bir süre aklında tuttu.</p>
<p>Kurtlar pek  yakındaydı şimdi. Kapı açılsa ulumalarıyla birlikte içeriye  girivereceklerdi sanki. Ve soğuğa güç yetiremeyen tandır, ihtiyarlamaya  yüz tutmuş gecenin içinde Naifin ve Bedrana&#8217;nın gönlünden çoktan  silinmişti.</p>
<p>Bedrana bakışlarını kocasının dudaklarından  silmeden bir kez daha sordu.</p>
<p>&#8220;Yalandan olunca, elimize ne geçecek yiğidim?&#8221;</p>
<p>Naif aklından  geçenleri toparlamıştı.</p>
<p>&#8220;Bak Bedraney,&#8221; dedi. &#8220;Bu çifte bir oyundur.  Hem yeşil yakalı adamı aldâtacaam, hem de aşiretimizin üzerine çöken  kara belayı silip süpürecağam. Nasıl mı? Küçük kuşlukta, sen kendini  asmış gibi yapacağsan. Ben koşup gelecağam. Heyvağ, Bedrana asmış  kendisini diyecağam. Ve de seni kucaklayıp aşağıya alacağam. Sen zaten  yalandan boynuna geçirmiş olacağsan urganı. Yerde, usul usul kıpırdayıp  sözde yeniden dirileceksen. Bunu gören duyan obalı, yiğit kadınmış,  kendini astı emme, Hûda riza göstermedi diyecek. Sonunda atalarımızın  koyduğu ölüm fermanı da, kendiliğinden bozulacak. Yeşil yakalı adama  gelince&#8230;&#8221;</p>
<p>Naif sustu. Bedrana sabırsızlandı ama.</p>
<p>&#8220;Eeee,&#8221; dedi. &#8220;Ya  yeşil yakalı ağa?&#8221;</p>
<p>&#8220;Onu da anlatıram. Sen urganı getir. Bir sefer  sınıyalım hele.&#8221;</p>
<p>Bedrana duruyordu. Nedense çözülmek istemiyordu  yerinden. Naif omzuna cîbkundu yumuşacık.</p>
<p>&#8220;Yalandan ölmeye  bile nazlanisan,&#8221; dedi. &#8220;Deveden düşmüşsen, hop hopu arama. Alt tarafı  yalandan, Bedranay. Di, nazlanma ha&#8230;&#8221;</p>
<p>&#8220;Karayazım,&#8221; dedi  Bedrana duyulur duyulmaz bir sesle. Sonra gidip urganı getirdi.</p>
<p>Naif her şeyi daha  önce planlamış gibi gözle kaş arası, halkanın alt hizasına ne kadar  minder varsa yığdı.</p>
<p>&#8220;Hadi, Bedranay,&#8221; dedi. &#8220;Kancaya geçir. Önce  urganın bir ucunu, boyuna göre halkala emme.&#8221;</p>
<p>Bedrana&#8217;nın  ellerine bir titreme doldu. Yüreği parpazlandı. O bunun bir oyun  olduğunu bildiği halde bedeninin böylesine, süt gibi kesilmesine şaştı  kaldı.</p>
<p>&#8220;Can şirinmiş,&#8221; dedi. &#8220;Yalandan da olsa korkmuşam&#8230; Düğümü  sen at. Çangala geçir.&#8221;</p>
<p>&#8220;Olmaz,&#8221; dedi Naif bilmişçesine. &#8220;Her bir şeyi  kendi elinden ve de gönülden yapmalısan. Oyunumuzun hüneri bürda&#8230;&#8221;</p>
<p>Bedrana urganı bir  ucundan halkaladı güçlükle. Sonra başını çengele doğru dikti. Bu sıra  Naif karısının taze bedeninin orta yerine kollarını dolayıp minderlerin  üzerine hoplattı onu. Bedrana gönülsüz kalkan sağ kolunu uzatıp urganın  bir ucunu halkaya geçirdi. Sonra yere inmek istedi.</p>
<p>&#8220;Olmaz,&#8221; dedi  Naif. &#8220;Daha işin bitmedi. Urgana düğüm vurmalısan.&#8221;</p>
<p>Naif bacaklarından  kavrayıp yukarıya verdi onu. Bedrana bunu da başarmıştı. Şimdi odanın  ortasına yakın bir yerde, urgan sallanıyordu.</p>
<p>&#8220;iyi,&#8221; dedi  Bedrana yumuşak bir sesle. &#8220;Sabah olsun, takarım boynuma. Yalandan  olduktan sonra&#8230;&#8221;</p>
<p>Naif engel oldu karısına. Şimdi titreme sırası  ona sıçramıştı nedense. Ama Bedrana sezmedi kocasındaki bu değişikliği.</p>
<p>&#8220;Sabah olanda  asılacaktım, hani ya?&#8221; dedi Bedrana tekrardan.</p>
<p>Naif sözcükleri  tez tez sıraladı.</p>
<p>&#8220;Doğru söylüsen, Bedraney,&#8221; dedi. &#8220;Doğru  söyliysen emme, bir sefer sınıyalım. Oyunumuzu pekiştirmek gerek ceylan  gözlüm&#8230;&#8221;</p>
<p>Gerçekten ceylanın sürmeli gözlerine benziyordu  bu gözler. Ve ömrünün yarısına bile bakamamıştı bu karaak ışıklar  henüz.</p>
<p>Bedrana halkayı çenesinin altına getirdi.</p>
<p>&#8220;Böyle mi olacak  ağam?&#8221; dedi.</p>
<p>&#8220;Biraz daha kaydır,&#8221; dedi Naif çapaklı bir  sesle. &#8220;Boynuna iyice yapışsın. Ha şöyle&#8230;&#8221;</p>
<p>Bedrana halkayı  boynuna iyice yerleştirdi. Kara gözleri aşağıya dönmüştü. Naif&#8217;in  bakışlarıyla buluştular.</p>
<p>Bu sıra kurtlar, ulumalarını uzaklara  taşıyorlardı küçücük adımlarıyla. Naif de gün horozların ağzına  düşmeden, uzun bir süreden beri kurduğu ve bu gece oluşturduğu işini  bitirmek istedi. Karısının ayakları altındaki yastıklara bir tekme attı.  Ardından Bedrana&#8217;nın çırpınışlarına dayanamayıp gaz lambasını söndürdü.</p>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/hayat-hikayeleri/bedrana.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yağmurdan Kaçırılan Kuş Kafesi</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/ask-hikayeleri/yagmurdan-kacirilan-kus-kafesi.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=yagmurdan-kacirilan-kus-kafesi</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/ask-hikayeleri/yagmurdan-kacirilan-kus-kafesi.htm#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 09 Feb 2010 11:24:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Aşk Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Trajik Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[İbretlik Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Gerçek Öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye incele]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul öyküleri]]></category>
		<category><![CDATA[jale sancak öyküleri]]></category>
		<category><![CDATA[sulukule hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[sulukule öyküleri]]></category>
		<category><![CDATA[ünlü hikayeler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeoku.com/?p=21</guid>
		<description><![CDATA[
&#8220;SULUKULE ISSIZLIĞIN KUCAĞINDA BUGÜN&#8230;&#8221;
Ben  Sulukule&#8217;de doğdum
Babam Sulukule&#8217;de doğdu
Dedem Sulukule&#8217;de doğdu
Çocuklarım  Sulukule&#8217;de doğdu
Burada benim tarihim var
Sizin için ara olan  yerde İstanbul var.
Hepimiz Sulukuleliyiz,
Sulukule İstanbul&#8217;dur.
(Sulukule&#8217;deki bir duvar afişinden)

Yuh olsun be!  Ruhum hâlâ acı çekiyor be! Nasıl bir ruh bu anlamadım yahu! Terk-i dünya  ettim güya, hâlâ Sulukule&#8217;de Roman inadıyla dolaşmakta ruhum! Ah [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h4><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/sulukule.jpg" rel="lightbox[21]"><img class="aligncenter size-medium wp-image-22" style="border: 3px solid black;" title="sulukule" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/sulukule-300x136.jpg" alt="" width="407" height="165" /></a></h4>
<h4>&#8220;SULUKULE ISSIZLIĞIN KUCAĞINDA BUGÜN&#8230;&#8221;</h4>
<p>Ben  Sulukule&#8217;de doğdum<br />
Babam Sulukule&#8217;de doğdu<br />
Dedem Sulukule&#8217;de doğdu<br />
Çocuklarım  Sulukule&#8217;de doğdu<br />
Burada benim tarihim var<br />
Sizin için ara olan  yerde İstanbul var.<br />
Hepimiz Sulukuleliyiz,<br />
Sulukule İstanbul&#8217;dur.</p>
<p>(<em>Sulukule&#8217;deki bir duvar afişinden</em>)<br />
<span id="more-21"></span></p>
<p>Yuh olsun be!  Ruhum hâlâ acı çekiyor be! Nasıl bir ruh bu anlamadım yahu! Terk-i dünya  ettim güya, hâlâ Sulukule&#8217;de Roman inadıyla dolaşmakta ruhum! Ah be  mezarda da başıma bela be!</p>
<p>Gırnatacı Sami&#8217;nin ruhu bir vakitler  yaşadığı evin önüne dek geldi. Bahçede yalnız bir incir ağacı, incirin  dibinde Sami&#8217;nin oğluna miras bıraktığı, kırk yıllık yayları pırtlamış  koltuk, ayağı kırık ceviz sehpa, sehpanın üstünde üç şarap şişesi,  yeşermemiş, kalık toprağın üstüne bırakılmış birkaç bira kutusu, kediler  hafiften kafayı bulmuş olmalı, şişelerle sevişmekte… Yani her şey  Sami&#8217;nin bıraktığı gibi.</p>
<p>Ah bu tuhaf, sancılı ruh, ah!</p>
<p>Sokaklarda  iplere asılmış çamaşır manzarası, ahşap ve kâgirlerin, yani  numaralanmış evlerin üzgün hafızası ve çocukları bekleyen asırlık çınar  ağacı, hani bir dokunsan bin ah işiteceksin, az ötede terk edilmiş bir  at arabası, kapı önlerinde sigara tüttüren, vaktinden önce kocamış,  saçları oksijen sarısı gacılar, küfür kıyamet çocuklarına bağıranlar,  öte yanda çocukların yaygarasını umursamayan gamsız analar, dövülüp de  cami duvarına serilmiş yıprak halılar, salına salına dolanan badem  gözlü, taş gibi kızlar, odalardan sokaklara taşan arabesk şarkılar,  arada bir uyuntu bir tef sesi, hevesi kaçmış bir zil, ağlamaklı bir  pandele,(1) bakma bu dokuz sekizlik gezintiye, o eski cümbüşler şimdi  hayal, neşe-i muhabbet desen aynen öyle, yağmur hafiften, pabuçlara sarı  bir çamur sırnaşmakta, Romanlar aslında yıkıma mıkıma pabuç  bırakmamaktan yana. Belediyeye de, başkabakana da ateş püskürmeler  gırla. Seçim yakın, baksınlar bakalım onlardan oy alabilecekler mi bu  defa? Yok öyle köfte abicim, hem bizi Sulukule&#8217;den et, hem de oy iste, o  ne âlâ!</p>
<p>Nurgül Pembegül, kimseye çaktırmadan gözyaşlarıyla çıktı  evden. Bugün günlerden ne? Mayısın ikinci pazarı, yani anneler günü!  Şıpıdık terliklerini sürüye sürüye yürüdü, gelip geçen kimseye bakmadı,  yüz vermedi birine bile, omuzlarını çökertmiş yüküyle birlikte bitişik  evin bahçe duvarına çöktü. Anam öleli üç yıl oldu mu? Oldu. Ona  Topraktepe&#8217;de bir mezar yaptırdı mı? Yaptırdık. Adasını paftasını  parselini aldık mı? Aldık. Tapusunu? Onu da. Sonra mezarı başkasına  sattılar mı? Sattılar. Anamın üstüne başkası gömüldü mü? Gömüldü. Anamın  mezarı kayıp mı? Kayıp.</p>
<p>Kıytırık bir yağmurun altında Sulukule  vallahi ve billahi de hüzün deryası. Tırnak Memet, &#8220;ekmek yok, para yok,  iş yok, sokakta kalıyorum&#8221; diyerek yoldan geçen yabancılara sarkmakta,  hüznü yırtsa yırtsa plastik bidonda ritm tutan küçük kız yırtar, amma  velakin o da ritmin içinde kaybolup kaybolmamakta henüz kararsız.  Saksılardaki sardunyalar, begonyalar, camgüzelleri kararsız. Şarapcı  meyhanesinin sarmaşığı… belkisi yok o da öyle. Bu yıl ilkyaz enikonu  hayırsız. Kemancı Ali, yedi göbek Sulukuleli ve gözleri dumanlı gri,  aynı zamanda şimdiki dernek başkanının babası, çok uğraştı kurtarsın  diye mahallesini, hani nerdeyse çalmadık kapı bırakmadı, dil dökmedik  muhterem zat, lâkin nafile. Sulukule yıkılacak ya da kaldırılacak, ikisi  de aynı kapıya çıkıyor zaten, eski Sulukule yok olacak, Romanlar  Taşoluk denilen cehennemin bir bucağına alenen sürülecek.</p>
<p>Sulukule  yağmurun altında bir kuş kafesi.</p>
<p>Kemancı Ali havayı koklayarak  derneğin bahçesine girdi.</p>
<p>Tuhaf ruh Sami, hayattayken olduğu gibi  aksayan sol bacağını sürüye sürüye üst sokağa doğru seğirtti. 3645…  3643… 3562… Pandeleci kıllı Sami&#8217;nin evi değil mi bu? 3557… 3558… Bu da  tepsi kıçlı Zarife&#8217;ninki. Yuh ulan, hepsini numaralamışlar evlerin.  Yollayacaklar bizimkileri buradan. Ne yapar be bu çileli millet  oralarda? Zati dokuzyüz doksaniki&#8217;de teşkilat bastı buraları, kırdılar  evlerin kapılarını, sazları kırdılar, eğlenceyi engellediler, ekmek  parasını. Güya fuhuş yaparmışız evlerde be. Ne fuhuşu be! Amirim, biz  müzisyeniz be, canavar değiliz. Hem de yedi sülaleden be. Dedem ud  çalardı, halam cümbüş, amcam namlı klarnetçi, babam has darbukacı… Ben  amcama benzemişim, na şunacık çocuğum, klarnete yazıldım. İstanbul bizi  bilir be. Bizden sorulurdu gazinolar. Adnan Pekak&#8217;a, Adnan Şenses&#8217;e çok  çaldık be, çok! Sonracığıma Sibel Can da buralardan çıkmıştır.  Karagümrük iki adım, Karagümrük dedin mi Türkan Şoray bir, Sibel Can  iki. Fuhuş bunun neresinde?</p>
<p>Kuruçınar, Çalı Çıkmazı, Neslişah,  Zuhuri, surdipleri… Yıkılmaya hazır tapulu tapusuz evler, kirli  sokaklar, kapkaç, tokar, diğer adıyla esrar, yoksunluğun katlanılmaz  kokusu, parya muamelesi görmekten yorgun Sulukule ahalisi, usanık, ezgin  ve olup bitenlerin sonucunda kindar. Aralarında yıkım olacak diye ruh  halleri bozulup hastaneye düşenler, mal paylaşımı yüzünden birbirine  girenler, cinayet işlemeye yeltenenler var. Anlayacağınız bizi  birbirimize kırdıracaklar.</p>
<p>Hüzün birdenbire dağılıveriyor. Beyaz  gelinliğiyle incecik, esmer güzeli bir kız evinden çıkıyor. Damat  alesta, kapıda süslü mü süslü fiyakalı bir araba; gelinin anası,  kardeşleri camda, çocuklar bahçeye üşüşmüş, akrabalar sokağa dizilmiş;  zurna yaman mı yaman, oynak, kıvrak bir hava serpiliyor üstlerine; kız  babası biraz alarga, belki yüzünü saklıyor, kaygılarını belki… Büyüdü de  kızanı gelin oluverdi ne çabuk! Ne çabuk karışıverdi ele! Vay başıma!</p>
<p>Gelin  arabasının kornası sabırsız, şoför abi, yani damadın kardeşi  mutluluktan esri, sıkıyor havaya üç eli, şakası yok tabanca sahici, para  zarfları atılıyor çocuklara, bir sevinç bir neşe; pembe ibikli horozun  teki böbürlenerek dolaşıyor; biri çift kâğıtlı sarıyor, küçük bir kız  çalmadan oynuyor; sen dur da namın yürüsün be Sultan mahallesi, ayrı  gayrı yok herkes düğüne davetli.</p>
<p>Bir kadın eli uzanıyor usulca…</p>
<p>Sulukule  yağmurdan kaçırılan bir kuş kafesi.</p>
<p>Kemancı Ali dumanlı  gözleriyle kahveyi şöyle bir taradı. Allah vere de bir gazeteci ya da  bir televizyoncu düşmüş olsun… Yok, yabancı yok aralarında, oğlan bizim  kız bizim, hem dernek hem kahve burası, pişpirikciler, tavlacılar  azınlıkta, okeye sardırmış delikanlılar, çayların biri geliyor biri  gidiyor, iki orta kahve, köpüklü olsun, bir de sade, Kemancı Ali gibi  çoğu işsiz artık, çaresizlikten bir rivayete kanıp define bile aradılar  su kuyularında, ne ki bir şey çıkmadı. Şimdi umut derme çatma evleri  satıp buradan bir an önce fıymakta. Elli metra kare yeri iki yüz bin  liraya satıyorlar, tapuların nereye, kime gittiği belirsiz. Ola ki  yakında milyarlık apartmanları dikecekler buralara. Bıçkın bir kadın  dalıyor içeriye, dernek başkanına hesap sormaya gelmiş. Kahvenin  bitişiğindeki top sahası kıraç, sol bekler, forvetler, kaleciler  keşfedilme derdinde. Ali çok istemişti oraya okul yapılsın, çocuklar  okusun, okusun da Sulukule&#8217;nin yazgısı değişsin, yoksulluk, cehalet  bitsin. Kemancı Ali&#8217;yle gırnatacı Sami&#8217;nin ağzı neredeyse bir: Tamam  bilinçli değiliz, ama kabadayı da değiliz be cancağazım, müzisyeniz biz,  müzisyen!</p>
<p>Bir gazeteci gelmiş olsaydı, Ali ilkin bir türlü  kapanmayan yarasını gösterecekti elbette.</p>
<p>Nurgül Pembegül bir  sigara yakıp kahırla soluklandı. Annem Neziha Erdem&#8217;in mezar yeri  Tokmaktepe / 4907. Cilt 33, sayfa 3. Sıra no&#8217;su 264 olarak kayıt  düşüldü. Mezarın eni 1.20, boyu 2 metre. İsmail Bey, yani mezarlıklar  müdürü, onu her defasında kapısından çevirdi. Ah keltroş İsmail Bey,  Romanım diye, di mi? Romanım, on çocukluyum, okuma yazmam yok, mangırım  yok, kocamdan dayak yerim diye, di mi? İyi de ben de senin gibi insan  değil miyim? Ha? Anamın başında dua edip içimi dökemez miyim? Dalgın  bakışları köşede çalmadan oynayan kız çocuklarına takıldı, efelenmeye  hazır civanım delikanlılar, işsizlikten sararıp solmuş herifler… Yarın  diye bir şey var mı bizim için? Yeşile boyanmış tarihi çeşmenin tatlı mı  tatlı suyunu da kestiler. Kahrol emi mezarlıklar müdürü!</p>
<p>Bak sur  duvarları da ağıt dokumakta be ablam, binlerce yıldır neler gördüler,  kimler geldi kimler geçti, kimler kovuldu bu şehirden, kimler hırstan,  hınçtan delirdi, kimler ayaklar altında ezildi kim bilir? Biz ne ilkiz  ne de sonuncuyuz be ablacım. Yaz bak, sen bunu aynen böyle yaz. Ah bir  gazeteci düşecekti ki bu gün, Ali iyice bir döktürsün.</p>
<p>Sulukule  ıssızlığın kucağında bugün.</p>
<p>Zuhuri sokak, Kuru Çınar, Çalı  Çıkmazı, Neslişah…</p>
<p>Ne arayan ne soran. İnsan hayatı pilaçka,(2)  üstüne üstlük sipali nakka.(3)</p>
<p>Mahalleli topyekûn düğüne  hazırlanmaktaydı ki, Sami&#8217;nin ruhu incir ağacının dibine, yayları  pırtlamış koltuğa bir güzel kuruldu, 3558… 3681… 3713… on üç uğursuzdur  malum… 3721, 3722… bir süre evlerin, sofaların, kırık camların  çığlıklarını dinledi, şişenin dibinde birkaç damla şarap kalmıştı,  şişeyi başına dikti, anılar ayaklandığında ruhların içip ağlayacağına  kimse inanmazdı, sonra masada uyuklayan klarneti dudaklarına dayadı, şu  bahçede ne cümbüşler, ne muhabbetler yaşanmış, yürekler nasıl da  yıkanmıştı nağmelerle. Kediler kuyruklarını havaya dikip dikkat kesildi,  çınar ağacı ürperdi, güvercinler takla üstüne takla, si bemoller uzayıp  sokaklara dağıldı, Nurgül Pembegül bir an duraksadı, kemancı Ali  yerinden sıçradı… Bu ses, bu klarnet, bu hovarda üfleyiş Sami ağabeyin  üfleyişi değil mi?</p>
<p>Bu coşturan ve yürek yakan hava!</p>
<p>Ali  besmele çekti, oynatıyor muyum ne?</p>
<p>Evvel zamanda Sulukule  sokaklarında, annem Neziha Erdem&#8217;in bu üfleyişe âşık olduğu rivayeti  dolaşırdı. Klarnet turlamaya çıktığında babam öfkeden kudururdu da,  imansız klarnet gene de bizim kapının önünde nöbete dururdu. Aşk mıydı?  Rivayete göre aşktı. Aşk, ayrılıktı. Öyle de olsa annem Neziha Erdem  hiçbir vakit sevdaya kıydı mı? Kıymadı? Kocam beni alsın diye kapılarda  yattığında, ona acımadı mı? Acıdı. &#8220;Ben mesut olamadım, bari kızım  olsun&#8221; diye güçbela razı etmedi mi babamı? Etti. Eee annem Neziha  Erdem&#8217;e nasıl kıydılar peki?</p>
<p>Taşlar silkindi, yıkıldı yıkılacak  ahşaplar gidip geldi, rakamlar ayaklandı, 3721 güney batıya kanat açtı,  3722 kuzey doğuya, 3546 kıbleye indi, 3548 avazı çıktığı kadar bağırdı,  ardına dek açık kapılar, pencereler çarpıp çarpıp kapandı, saksılar  devrildi, sakız çamaşırlar iplere dolandı… yalnızca sokak soluğunu tutup  dinledi. Nurgül Pembegül apacı inledi, &#8220;Sami amca hortladı mı ne?&#8221;</p>
<p>Düğüne  gidiyoruz, düğüne! Kimi evlerde bir telaş, kravat bağlamayı  beceremeyenler, dudağına ruj beğenmeyenler, gözlerine sürme çekenler,  yeşil, mavi, mor, allı güllü giysiler, erkenden kafayı tütsüleyenler…  Umurunda mı? Oturamaz, yerinde duramaz oldu kemancı Ali. Baktı, kahvede  kimsede tık yok. Her şey olağan, yani her zamanki höpürtüler, pul  şakırtıları, acaba bizim iki göz haneyi kaça okuturuz hülyaları&#8230;  Öyleyse bu sesi ondan başka duyan da yok. Öyleyse keçileri kaçırıyor  usuldan usuldan. Bir ölü klarnet çalsın… Yok, daha neler! Ondan başka  biri çıkıp da klarneti böyle çalsın… onun da mümkünü yok. Ne ki  aldanması da imkânsız, kulağının pası ilk bu sesle silindiydi çünkü.</p>
<p>Esmer  güzeli gelinle, mahcup damat salona girdiler, düğün Trakya karşılaması  ile açıldı. Sami, kıvırta kıvırta, göbeceğini ata ata yürüyen Nurgül  Pembegül&#8217;ün ardından hüzünle baktı. Ahh ah, anasının tıpkısının aynısı!</p>
<p>Nurgül  ayırdına varmadan adımlarını ve bedeninin her yanını Sulukule göğünü  tutan ezgiye uydurmuştu, öylece de yürüyüp ağlaya oynaya kahveye  yollandı. Onun bu halini gören kemancı Ali, şaşkınlıkla uzun bir destur  çekti, bu da mı oynattı ne? &#8220;Kız dur!&#8221; dedi, &#8220;sıyırdın mı balataları?&#8221;  Anlamadan baktı ona Nurgül Pembegül, &#8220;Şey… şu şey var ya Ali abi, şu…&#8221;</p>
<p>Gözyaşı  sağanağı, durmak bilmeyen, durmadan kıvrılan kalçalar, üzüntüsünü  öfkeye dönüştürdü, sigarasını hırsla atıp Ali, pabucunun ucuyla ezdi,  &#8220;Bak mezar lafı falan etme, çekemem bu gün, zırnık çekemem! Zaten kafayı  yiyecem be bacım! Soluğu alan burada!&#8221;</p>
<p>&#8220;Yok be&#8221; dedi Nurgül,  &#8220;onun için gelmedim. Sesi duyuyor musun, sesi?”</p>
<p>Gırnatacı Sami  üflemenin en hasında almış başını gidiyordu.</p>
<p><strong>Jale Sancak</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/ask-hikayeleri/yagmurdan-kacirilan-kus-kafesi.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
