<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Hikaye Oku &#187; Hayat Hikayeleri</title>
	<atom:link href="http://www.hikayeoku.com/category/hayat-hikayeleri/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.hikayeoku.com</link>
	<description>Hikaye okumak, gerçeğe tanık olmaktır.</description>
	<lastBuildDate>Sun, 07 Mar 2010 14:52:04 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.9.1</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Annenin Gözyaşları</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/hayat-hikayeleri/annenin-gozyaslari.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=annenin-gozyaslari</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/hayat-hikayeleri/annenin-gozyaslari.htm#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 25 Feb 2010 14:40:52 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hayat Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Spekülatif Kurgu Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[ahmet ünal çam]]></category>
		<category><![CDATA[anne hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[anne oku]]></category>
		<category><![CDATA[anne öykü]]></category>
		<category><![CDATA[anneciğim]]></category>
		<category><![CDATA[aşk hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[duygusal hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikayelerimiz]]></category>
		<category><![CDATA[öykü oku]]></category>
		<category><![CDATA[öykü yazmak]]></category>
		<category><![CDATA[öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[öyküleri]]></category>
		<category><![CDATA[yeni hikayeler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeoku.com/?p=532</guid>
		<description><![CDATA[Ahmet Ünal Çam
Orta yaşlı kadın, evin içinde telaşlı bir haldeydi. Eşyaların yerini değiştiriyor, örtüleri düzeltiyor, arada bir mutfağa gidip pişmekte olan yemeğe bakıyor, tekrar salona dönüyordu. Sokaktan gelen her seste pencereye koşuyor, her duyduğu kapı zilinde de, başkasının zili olduğunu anlayıp üzülüyordu.
Başka şehirde iş bulan oğlu, hem uzak yerde olduğundan hem de izin alamadığından 2 [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><span style="color: #888888;"><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/babanne.jpg" rel="lightbox[532]"><img class="alignright size-medium wp-image-533" style="border: 4px solid black; margin: 4px;" title="babanne" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/babanne-300x224.jpg" alt="" width="300" height="224" /></a>Ahmet Ünal Çam</span></h2>
<p>Orta yaşlı kadın, evin içinde telaşlı bir haldeydi. Eşyaların yerini değiştiriyor, örtüleri düzeltiyor, arada bir mutfağa gidip pişmekte olan yemeğe bakıyor, tekrar salona dönüyordu. Sokaktan gelen her seste pencereye koşuyor, her duyduğu kapı zilinde de, başkasının zili olduğunu anlayıp üzülüyordu.</p>
<p>Başka şehirde iş bulan oğlu, hem uzak yerde olduğundan hem de izin alamadığından 2 aydır gelememişti. Orta yaşlı kadın, büyük bir özlemle oğlunun gelmesini ümit ediyor, kulağı zil sesinde, ayak sesinde telaşla bekliyordu. Her anneler gününde, çocuğunun ona “Anneciğim, annler günün kutlu olsun” diyerek, boynuna sarılmasına öyle alışmıştı ki, sanki oğlu kapıdan giriverecek ve koşup boynuna sarılacaktı, sonra da onun için hazırladığı tatlılardan yiyecekti. Oysa oğlu geleceğini söylememişti ki. Kadın, boynu bükük düşündü, “-ya gelmezse, ya izin alamadıysa.” İçini özlem dolu bir alevin yalayıp geçtiğini hissetti.<br />
<span id="more-532"></span></p>
<p>Kadın sabahtan hazırlığa başlamıştı.. Telaşlı halini gören eşi, sorup durmuştu;” Bu telaşın niye?” diye ama cevabını bir türlü alamamıştı. Sonunda da kadın; “-Bu gün evde işim çok, sen git-gez biraz” diye ısrar ederek, eşini rica-minnet dışarı çıkarmıştı. “Ya, telaşımın nedenini anlarsa, ya saatlerce beklediğim halde oğlum gelmezse” diye düşünmüştü. “Gelmezse” düşüncesiyle bir daha yüreği titremişti.</p>
<p>Saatler geçip gidiyordu, öğlen olmak üzereydi; “-Gelemiyorsan, bir telefon et bari, ‘anneciğim’ de..” İçinde sıkıntı armaya başlamıştı; “-Anneler gününü kutlamak için bir telefon bile etmeyecek mi acaba? Ben böyle bekliyorum ama o belki hatırlamadı bile. ‘Gözden ırak olan, gönülden de ırak olur’ sözü anneler için de geçerli olur mu hiç. Olamaz canım, bir telefon eder en azından. Hoş telefon yetmez, özledim yavrumu, kara gözlerini, yaramaz gülüşünü. Hıh.. yaramaz, dediğimi duysa yine darılır, ‘Beni çocuk gibi sevme’ der. Sanki nasıl seveceksem…”</p>
<p>Çocuğunu düşündükçe, onunla konuştuğunu düşündükçe yüzü gülüyor, farkında olmadan bir anda neşeleniyordu. Sonra duvardaki saate gözü takılıyor, yeniden durgunlaşıyordu. “-Gelmeyecek, telefon bari etse..” diye düşündü istemeye istemeye. “-Sesini bari duymuş olurum”. Tam böyle düşünürken, cep telefonunun sesiyle irkildi, omuzlarında bir yorgunluk, bakışlarında bir burukluk telefona uzandı., ekranına baktı, arayan oğluydu.</p>
<p>Sevinmeli miydi? sevinemedi. …acaba …acaba gelemeyeceğini söylemek için mi aramıştı. Telefonda kutlayıp geçecek miydi anneler gününü, sarılamayacak mıydı yavrusuna?</p>
<p>Açtı telefonu;</p>
<p>-Alo..<br />
-Alo, nasılsın anneciğim?<br />
-Sağol yavrum, sen nasılsın?<br />
-İyiyim anneciğim.<br />
-Ne yapıyorsun, işler nasıl?<br />
-Biraz zor oldu ama alıştım, hem bu şehre, hem de işe alıştım.<br />
-Öyle mi yavrucuğum.</p>
<p>Söylemiyordu işte ne telefonda kutluyordu, ne de gelmiyeceğini söylüyordu. Sonunda dayanamayıp sordu;</p>
<p>-İzin aldın mı yavrum?<br />
-Evet anneciğim, izin aldım. Sen nerden bildin.<br />
-Nerden mi, anneler günü için izin almadın mı?<br />
-Ha, anneler günü doğru ya. Anneler günün kutlu olsun anneciğim.<br />
-Sen sen.. bunun için izin almadın mı?<br />
-Ah anneciğim, çok sevdiğim, benim için çok önemli bir bayanı görmeye gideceğimi söyledim. Şefim de izin verdi. Şimdi onun yanına gidiyorum.</p>
<p>Orta yaşlı kadın durakladı, sesine hakim olmaya çalıştı.</p>
<p>-Öyle mi, nasıl biriymiş bu?<br />
-Anneciğim, emin ol bana, senin daha önce yaptığın yemeklerden daha lezzetlisini, daha önce yaptığın tatlılardan daha tatlısını yapmıştır, beni bekliyor şimdi.<br />
-Ben… şey… tamam yavrucuğum. Şey, umarım o da seni seviyordur.<br />
-Sevdiğine eminim anne, zaten bu ilk iznimi sırf onu görmek için aldım. Babam nerde anne?<br />
-Dışardaydı yavrum. Hah.. kapı çalıyor, sanırım baban geldi.<br />
-Tamam anne selam söyle, ben de mis gibi kokuların geldiği, dünya da en çok değer verdiğim bir dünya güzüelinin kapısındayım.<br />
-Tamam yavrum, söylerim. Sonra yine ara yavrum. Allah’a emanet ol.</p>
<p>Telefonu kapattı. Oysa ne kadar özlemişti oğlunu, ne kadar görmek istiyordu. Kapıya eli uzanırken, gözünden süzülen yaşlara engel olamıyordu.</p>
<p>Kapıyı açtığında, boynuna atılan oğlunun “-Canım anneciğim, anneler günün kutlu olsun!” diye bağırması sanki bir rüya sahnesiymiş gibi geldi. Oğlu; “-Anneciğim, seni sevindirecek bir sürpriz yapayım dedim, lütfen ağlama” dese de, annesi sevinçten hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.</p>
<p>Ahmet Ünal ÇAM</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/hayat-hikayeleri/annenin-gozyaslari.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Uzaktan Gelen Sevgiliyi Beklemek</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/ask-hikayeleri/uzaktan-gelen-sevgiliyi-beklemek.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=uzaktan-gelen-sevgiliyi-beklemek</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/ask-hikayeleri/uzaktan-gelen-sevgiliyi-beklemek.htm#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 14 Feb 2010 16:57:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Aşk Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Otobiyografik]]></category>
		<category><![CDATA[Romantik Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[gerçek hayat hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[gerçek hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye paylaş]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye yaz]]></category>
		<category><![CDATA[hikayeler oku]]></category>
		<category><![CDATA[umut taydaş hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[umut taydaş hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[umut taydaş oku]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=7</guid>
		<description><![CDATA[Umut Taydaş
&#8220;&#8230;hasktir saat daha 10 buçuk. vakit geçmiyor lan. canım benim, beni ne kadar seviyorsa, şu şartlarda ve namüsait bir vaziyette olmasına rağmen yarın geliyor. böyle de beklemekle geçmez ki zaman. en iyisi kafayı vurup yatmak, uyuyabilirsem ne ala.
&#8216;o an bütün kalbim doluydu; geçmiş bazı anılar ruhumun yüzüne çıkmak istiyordu, gözlerim yaşlanıyordu.&#8216; lan göthe, seni [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><span style="color: #808080;">Umut Taydaş</span></h2>
<p><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/1323754333_74e6ac2cb01.jpg" rel="lightbox[72]"><img class="alignright size-medium wp-image-440" style="border: 4px solid black;" title="1323754333_74e6ac2cb0" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/1323754333_74e6ac2cb01-300x221.jpg" alt="" width="300" height="221" /></a>&#8220;&#8230;hasktir saat daha 10 buçuk. vakit geçmiyor lan. canım benim, beni ne kadar seviyorsa, şu şartlarda ve namüsait bir vaziyette olmasına rağmen yarın geliyor. böyle de beklemekle geçmez ki zaman. en iyisi kafayı vurup yatmak, uyuyabilirsem ne ala.</p>
<p>&#8216;<span style="color: #003366;"><em>o an bütün kalbim doluydu; geçmiş bazı anılar ruhumun yüzüne çıkmak istiyordu, gözlerim yaşlanıyordu.</em></span>&#8216; lan göthe, seni de bi okuduk harbi iflahımızı sktin. &#8216;<em>lan bu werther aşık mı, değil mi, ibne mi, yoksa evrensel mevzularla mı yakmış kafayı?</em>&#8216; diye düşündüre düşündüre koca kitabı okuttun bize. çok naif, pek utangaç, kafası güzel ama ol lan aşık işte. bana baksana oğlum, dünyada bildiğim en güzel heyecan bu. aşığım ve o da bana aşık sanırım ki, taa nerden benimle biraz olsun birlikte olabilmek için geliyor. belki benimle olma çabası, benimle olmanın, onun kendisiyle olabilmesini sağladığındandır. kadınlar kendileriyle olabilmeyi, birinin yanındayken kendilerini dinleyebilecek kadar özgür olmayı severler değil mi donki şönt? olsun be oğlum, ne güzel bir hissiyat. patlat ordan bir &#8216;<em>beni böyle sev seveceksen</em>&#8216;, yaz bi tane hissiyat dökümü şiyar formunda, yat aşşa, mışıl uyku, dümdüz&#8230;&#8221;<br />
<span id="more-72"></span></p>
<p>kendi, kendime konuşmamın biteceği yoktu. zaten kendi kendime konuşmadığımda da kendimle neden konuşmadığımı düşündüğümden ve popüler psikolog ağzıyla aynada suratıma suratıma &#8220;<em>kendimizle daha çok konuşmalıyız belki de. belki de&#8230;</em>&#8221; diye seslendiğimden şizofreni benim için bir yaşam biçimiydi. oturdum şiyarımı yazdım, &#8220;<em>vay şöyle seviyoruz, gece saat iki falan</em>&#8221; temalı. bitti, acayip havalara girdim, dokunaklıydı, bunu mutlaka okumalıydı&#8230; gururlandım. lakin uykum yoktu, uyumaya çalışırsam, atatürk gibi, karanlıktan korkmam an meselesiydi. hem çağıracak yaverim de yoktu benim&#8230; zaten uzun süredir uyku benim için sızmaktan ibaret olmuştu. ya şarap, ya yorgunluk, bitkinlik. e şarabı da fondiplediğimize göre uyumanın tek çaresi bitap düşmekti. ancak şimdi uyuyabilirsem, erken kalkıp, tam olarak saat kaçta geleceği belli olmayan &#8220;o&#8221;nun (çünkü o zamanlar &#8217;sevgili&#8217; kelimesi benim şerh koyduğum kelimelerdendi) gelişine hazırlık yapabilir, sürprizlerimle onu mutlu edebilirdim.</p>
<p>odanın bahçeye açılan kapısına doğru yaklaştım. bir sigara yaktım, acaba kediler ne yapıyorlardı? dünyadaki varlıklarını bile umursamadığım &#8220;kedi&#8221; hayvanı, onun bir kedisinin olmasından olsa gerek, artık benim için incelenmeye değer canlılardandı. eğer kedilerin sosyal etkileşimlerini, insanla ilişkilerini, davranışlarını doğru çözümleyebilirsem, beni kedisini sevdiği kadar sevmesi garantiydi hocam: fair deal.</p>
<p>tam da kedileri incelerken o gerizekalı horoz tekrar bahçeye girdi. zaten bremen mızıkacıları&#8217;na ek olarak bir bilgisayar, birkaç film/kitap, posterler ve ben&#8217;den oluşan mabedimde bu horozun yeri büyüktü. o horozu kim bilir 50 kere kedilerden kurtardım. hatta bir keresinde onu kedilerden uzaklaştırmak için, bana maddi olarak çok şey ifade eden bozuk paralarımı ona fırlatarak, komşunun neredeyse 3 metre aşağıda olan bahçesine düşmesini sağlamış ve o gün güzel bir uyku çekmiştim. tabii ki uyandığımda horoz bir mucizeyi gerçekleştirip 3 metre uçtu mu nasıl yaptı bilmiyorum, tekrar, benim bahçeme gelmişti. çin malı, plastik boncuk atan desert eagle&#8217;ımla birkaç uyarı atışı yaptım. kediler kaçıştı, horoz saklandı. şimdilik yine kurtulmuştu. izmariti bahçeye atıp perdeyi kapattım. saatten haberim yoktu ama gerçekleştirmek istediklerim için çok geç olduğunu anlamıştım. acilen yorulmam gerekiyordu, uyuyabilmek için.</p>
<p>tamamen &#8220;o&#8221;nunla kırlarda koşuştuğumuzu, dünya tarihini tartıştığımızı, sinemadan çıktığımızı ve en neticesinde uyumak için boşalmam gerektiğini düşünerek gönülsüz bir 31 patlattım. ardından bir daha. ardından &#8220;bir daha&#8221;yı denerken dizlerimin bağı çözüldü, yatağa koştum. &#8220;içimden hiçbir kötülük geçmiyordu.&#8221; zaten cinselliğin &#8220;kötülük&#8221; olabilmesi yeterince dokunaklıydı. en azından hükmedebildiğim tarafımı susturdum ve diğer yarımla tartışmadı. böylece uyuyabildim.</p>
<p>istediği saatte uyanabilen ve hep çakı gibi olan bir babanın oğlu olarak biyolojik saatime güvenim tamdı ama horoz işi şansa bırakmadı. kendisini kurtardığımı anlamış olacak ki, üürüüüüüük&#8217;ler arasında yeniden doğdum. mevlana öyle diyorsa, o gün öyleydi harbiden. bugün çok acayip sevilecektim. bugün beni sevmek için taa nerelerden geliyordu. horoza göz kırptım ve soğuk duşa girdim. `ihlas elektrikli su ısıtıcı` bozulduğundan ve demlikle su ısıtmayı bekleyecek vaktim olmadığından, tek çare buydu. belki duş almak isterdi, &#8220;yok lan kesin ister&#8221;di, bugün bu işi de halletmeliydim. maaşımın yatmış olmasını, o zamana kadar bu kadar içten dilememiştim.</p>
<p>ardından sağlıklı bir şekilde başladığım günü, sağlıklı bir şekilde devam ettirmek için kahvaltı yapmaya karar verdim. tabii adet olduğu üzere, mutfağa gidince önce buzdolabının altından süzülen ve birikinti haline gelen suyu temizledim. onun burada olduğu sürece buzdolabının bu ayıbını örtmek için hepi topu üç kazağım olmasına rağmen, birini buzdolabının altına bir güzel sıkıştırdım. yün kazaktı. suyu emerdi. arada gider gizlice sıkar, tekrar geri koyardım. bu da çözüldü. şahane gidiyordum.</p>
<p>buzdolabında ışıl ışıl parlayan, arkadaşımın annesinin izmir&#8217;den gönderdiği halis muhlis ev yapımı salça adeta vitamin, mineral deposuydu. 5-6 gün önce aldığım sandviç ekmeklerinden nemden dolayı ıslananlarının nemli taraflarını kestim, küflenenlerin de küfünü tabii ki. dolaptaki en besleyici ikinci şey olan margarini bir ayin gibi usul usul geride kalan ekmeklere sürdüm. sonra üzerine bir güzel salça döşendim. üç tane ekmeğim vardı: margarinli, salçalı, kekikli; margarinli, salçalı, mayonezli ve margarinli, az salçalı, limon suyu+bol biberli. onları musluk suyuyla bir güzel yuttuktan sonra, artık hazırlıklara başlayacak enerjiye sahiptim. bu arada, iki tane beşlik su almanın hiç de fena bir fikir olmadığını düşündüm. alışık olmadığından musluk suyu, onun ağzının tadını kaçırabilirdi. beni kötü tanımasını istemezdim.</p>
<p>hemen içeri gidip &#8220;housework songs&#8221; kategorisinden bir playlist hazırladım ve odamı temizlemeye başladım. üçüncü şarkıdan sonra çok gayvari geldiğinden olsa gerek, özüme dönerek, birkaç gün mümkün mertebe gizlemem gerekeceği için, arabesk ruhumu beslemek adına, en damar parçaları, orhan ve ahmet kaya başta olmak üzere art arda sıraladım. tahminlerimden hızlıydım. odayı cillop gibi yapmış olmamı bırak, bu odanın dünyanın en anlamlı, en keyifli, en hüzünlü ve aşka en müsait oda olduğuna dair iddiaya girebilirdim.</p>
<p>dışarıdaki işlere başlamadan evvel bahçedeki kedilerin yoklamasını almak üzere cama yaklaştım. bahçemdeki kedileri görmesi lâzımdı. zira, kedilerle birlikte sürdürdüğüm bu özverili yaşam, onun kedi sevgisiyle birleşince bana sevgisi katmerlenecekti eminim. manzara rezildi. 5 tane kedi, ortaya aldıkları bir kediye, gündüz vakti sırayla tecavüz ediyorlardı. basbayağı, tamamen gerçekti bu. hayvanların seks yaşamının vahşiliği beni fena hırpaladı. kedilerden nefret ettim. &#8220;<em>bi de hayvan olacaksınız, bizden de betersiniz ulan</em>&#8221; diye kızdım. bunu, o bahçeye bakarken yaparlarsa, moralinin bozulması kaçınılmazdı. çin malı platik desert eagle&#8217;ımın plastik boncuklarını şarjöre yerleştirirken tek düşündüğüm, bu yürek dağlayan manzarayı onun görmemesi için, kedilere sağlam bir ders vermem gerektiğiydi. kaçmasınlar diye camı incecik aralayıp, o sırada tecavüzü gerçekleştirmekte olan sarı kediye iki tane salladım. mermi kediye değdiği anca duvara çapmış gibi yere düşüyor, sarı kedi &#8220;nooldu lan&#8221; bile demiyordu. çin malına yatırımın zafiyetinden bahseden aklımın öbür yarısına aldırmadan &#8220;<em>sktirin gidin, sktir lan, lassiktir&#8230; hoşt lan.</em>&#8221; diye bağırarak pencereyi 7-8 kere hızlı hızlı açıp kapattım. sesten ürküp kaçmışlardı. &#8220;inşallah o burdayken, bahçemde tekrar bir tecavüz vakası yaşanmaz yalabbi&#8221; diyerek camı sıkıca kapattım. giyindim ve dışarı çıktım.</p>
<p>çılgın kalabalığın ortasında üzerine spot tutulmuş &#8220;truman&#8221; gibi dolaşıyordum. ben bir başkaydım diğerlerinden. pozitif ırkçılık diye bir şeyi keşfediyor ve aşka inanmadıkları için sokaktaki herkesi küçümsüyordum. ben aşka inanmış, sonunda kazanmıştım ve en geç bu akşam acayip sevilecektim. bununla gurur duydum, özgüvenim tavan yapmıştı. hazırlık yapacak olmasam bunların arasına karışmazdım ya, neyse. acayip aşıktım ve dışarıda başıboş gezinen kadınlara göz ucuyla bile bakmıyordum. böylesine ulvi kabul ettiğim bir noktada durabildiğim için kendimi şövalye ilan ettim. demek, bana arada bir &#8220;şövalyem&#8221; demesi bundandı.</p>
<p>ilk evvela bankamatiğe gittim. hesabımda kapı gibi 375 milyonum beni bekliyordu. 150&#8217;siyle kredi kartını yatırıp kredi kartını kullanmaya başlayabildiğimde sınırsız param olacaktı ve herşeyi gerçekleştirebilecektim. garanti&#8217;nin &#8220;tek hesap&#8221; mevzusundan &#8220;-200&#8243;e düşme hakkım olduğundan, bir yere gidersek eğer nakit sıkıntısı da yaşamayacaktım. &#8220;<em>mayıs&#8217;ta nakit sıkıntısı</em>&#8221; isimli bir filme malzeme olmak istemezdim açıkçası herbırt.</p>
<p>bu arada gidip evin ve dış kapının anahtarlarından birer kopya yaptırdım. anahtarları ona verecektim. bu sayede belki de bir gün, biz sözleşmeden, gizlice gelip kapıyı açacak, içeri girecek, ben uyurken gelip bana sarılacak ve yalnız olmadığımı gösterecekti. bu, o ana kadarki hayatımın doruk noktası olurdu herhalde. &#8220;<em>insanı çarpan bir elektrik akımı gibi aşklarım da beni çarptı, onları yaşadım, hissettim, fakat görmeyi ya da düşünmeyi asla başaramadım.</em>” diyen proust&#8217;a harbiden üzülüyordum. bir zafer peker şarkısı romantizmiydi belki ama &#8220;bir sabah karşımda aşkı görmek istiyordum&#8221; ve zaten ondan başka bir şey düşünemiyordum. anahtar, bunun anahtarı olacaktı. buna tüm varlığımla inanıyordum.</p>
<p>diğer ufak tefek alışverişleri yaparken bir yandan da &#8220;bahçedeki kediler&#8221;i düşünüyordum. &#8220;kedilerin tecavüzü&#8221;nü kameraya çekip bu doğaüstü olayı insanlıkla paylaşmak istiyor, tecavüze uğrayan kedinin acısını paylaşıyordum. yolda bunu düşünürken &#8220;<em>hayvan alemi biğiğir hooooş, sarııı kedii amman, sarı kediii aman, deli-veranceğğ</em>&#8221; diye bir türkü tutturdum. deliverance&#8217;in aklıma gelmesiyle bünyemi saran insanlıktan tiksinme duygusu yerini, bu akşamdan itibaren, önümüzdeki beş günün safi saf, hep bi içten ve hayli ulvi sevilmeyi; ve tüm varlığını armağan derek sevmeyi yaşamanın tarihe, en azından kişisel olarak bildiğim tarihe, en önemli tarihi olay olarak yazılacağı düşüncesine bıraktığında markete girmiştim zaten.</p>
<p>marketofobimden dolayı marketlere girmekte zorlandığımdan, &#8220;endi market&#8221; beni en az geren marketti. sakindi, küçüktü, hem biraz öğrenci işiydi ve hem de alkol satıyordu. genelde oraya gidiyordum ama bu defa kaliteden şaşmayacağımdan dev tanşaş&#8217;ı gözüme kestirmiştim. buzdolabında hazır bulunup, her ihtiyacımızı karşılayacak tüm eksikleri aldım. &#8220;yalnızlık kalesi&#8221;ni evrenin en şahane aşk mabedine dönüştürecek her şey hazırdı; kokular, mumlar, sıvı el sabunu ve tabii sefil sarhoşluğunun bildiği bütün içkiler: tekel votka, iki şişe güzel marmara ve aristokrat imajından ödün vermemek adına paraya kıyıp bir şişe kavaklıdere. 250 lira falan tuttu. &#8220;<em>olsun lan çalışır öderiz</em>&#8221; dedi biri, öbür yarımdan desteği de almışken, verdim kredi kartını, tek çekimde ödedim. &#8220;<em>heyyyt. alışveriş yaptım lan ben marketten. aşkım için, markete bile girdim.</em>&#8221; hem benim, hem de öbür yarım için bir dönüm noktasıydı.</p>
<p>eve dönüşte pasajdaki elektrikçiye uğradım. şans yaverin yanındaydı yine. ikinci el, yeni bir elektrikli su ısıtıcıyı hemen takabilecekti elektrikçi. onunla birlikte eve geldik. banyodaki ihlas&#8217;ı bir çırpıda söktü ve işe girişti. kendi hariç tüm elektrikçileri aforoz ediyordu. evin tesisatınını beğenmemişti:</p>
<p>- abi bak burda 3,5 kablo kullanmış bu burayı dayandırmaz.<br />
- olsun abi, şofben alacağım zaten bu geçici.<br />
- abi bak, burdaki kablo telefon kablosu gibi bir şey, bu ihlas&#8217;ın termostatı yok, allah&#8217;tan yangın çıkmamış. hüüüamına koydumun adamı, üç kuruş kâr etmek için insanların canıyla oynuyorlar bunlar.<br />
- hüüüamınagoyin abi, ev sahibi kendi çekmiştir kabloyu, cimri gıcık bi herif.<br />
- he tanıyorum, hüseyin abinin evi bura, biliyorum ben ya, 25 senelik komşum benim.<br />
- ha işte evet abi iyi bi adam. işte onunla konuşup şofben taktırayım diyorum.<br />
- sen şeyap, ben montajını yaparım, dükkânın kartı var mı sende, gelmene gerek yok abi ararsın ben gelir takarım.<br />
- aliym abi kartı, o zaman ariym ben seni.<br />
- kart yok da yanımda, elimde iş var şimdi, bi kağat varsa yaz ikiyüzyirmi&#8230;<br />
- ha, dur usta alıym geliym bi dakka.</p>
<p>kağıt almaya giderken &#8220;kendini pazarlama konusunda amatör, özgüveni üstdüzey esnaf&#8221; konusunu ekşi sözlük&#8217;te irdelemem gerektiğini düşündüm. ama başlık bu olmamalıydı.</p>
<p>- abi prizde sorun var. ha, yaz abi ikiyüzyirmi vesaire vesaire&#8230;</p>
<p>&#8220;the one&#8221; elektrikçi abi prizle uğraşırken ben kılkuyruk ev sahibi sonradan ister diye 25 milyonluk ihlas ısıtıcıyı gözü rahatsız etmeyecek bir yere saklamaya gittim. salon çöplüktü zaten. salonda herhangi bir yere bırakabilirdim. ne de olsa salon benim yaşama alanıma dâhil değildi. ama benim odam; kral suiti olacaktı.</p>
<p>elektrikçi abi işini bitirdiğinde suyu test ettik. bu evde, sıcak su. dönüm noktası iki. medeniyetle tanışıyordum. duvardaki prizi sökmüş ve ellerime medeniyeti, ucu çıplak iki faz halinde teslim etmişti. onları duvardaki deliklere nasıl sokmam gerektiğini, artıyı eksiyi anlattı. duvardaki deliklere de kalemle artıyı eksiyi işaretledi. ters sokarsam çeşitli sorunlar olma ihtimalinin altını çizdikten sonra, taktığı aletin iki katı işçilik ücretini de alarak evden ayrıldı.</p>
<p>buzdolabını tıka basa temizledim. kendi dişlerimi bile bu kadar özenli temizlemiyordum. bende bu temizleme potansiyeli olduğu halde anneme evi temizlerken hiç bu kadar detaylı temizlik yaparak yardım etmediğimi anımsadım. onun buzdolabındaki pislikleri temizleyip, aynı böyle biriktirsem ve göstersem, benimle gurur duyar, dayanamaz ağlardı eminim. annemi fena özlemiştim. hayatımın annesizlik evresinin, karakterim üzerinde ödipal dönem veya anal evreden çok daha fazla etkili olacağı kesindi. &#8220;<em>sevilmek iyiydi, güzeldi ama karşılıksız sevilmek de apayrıydı lan.</em>&#8221; diyen ve benimle hep<em> lanlı lunlu</em> konuşan içimdeki ses annemi arayıp, onu biraz onu sesimle sevmemi öğütlese de artık farklı bir boyuta geçen bu bahçede sararan ataerkil duygulara yer yoktu. en azından bugünlük.</p>
<p>o, uçağa binmeden evvel, son telefon görüşmemizi yaptık. kıçıma sürat motoru takmam gerektiğini işaret eden görüşme saatini takiben yaklaşık dört saatim vardı. kısa bir süre, mutfağın apartmanın rögarına bakan penceresinin altındaki duvara yaslanıp &#8220;o&#8221;nun mükemmelliğine, aşkını sunuşuna, onsuz bir dünyanın tahammül edilemezliğine otobüsler kaldırdım. otobüsteki tüm yolcularla öpüp koklaşıp vedalaşarak otobüsten inmeye hazırlanırken zilin çalmasıyla hızla otobüsten inip kapıya koştum. gelen tomturbaz&#8217;dı. hemen mevzuuya girdi:</p>
<p>- nağber yakışıklı?<br />
- şu verdiğin motivasyon bugün en lazım olan şey biliyon mu?<br />
- hayırdır, neşeliyiz bugün?</p>
<p>salakça gülümsedim.</p>
<p>- salakça gülümsedin&#8230;</p>
<p>tekrar salakça gülümsedim. pis pis sırıtarak, ortamı kendine getirdi:</p>
<p>- he he&#8230; kovayı bi doldurabilir miyiz?<br />
- boşa koysam dolar mı dersin?<br />
- doldurup versen daha iyi, ben de alır giderim. daha şimdi burdan üç apartmana gideceğim, onlar bitinc&#8230;<br />
- hemmen geliyorum.</p>
<p>tomturbaz&#8217;ı içeri çağırıp sevincimi paylaşabilirdim. zira halimi, neşemi, bu kutsanmış halimi birinin bilmesi, görmesi lazımdı. &#8220;dünyada böyle bi aşk yok lan&#8221; diyen bir ses habire içimde bağırırken, benim buna inanmamam ve bunu dünyaya göstermek istemem kadar doğal bir şey yoktu herhalde. ama ihtiyacım olan herşeye sahip olduğumdan dolayı, tomturbaz&#8217;ı ve dâhi tüm insan ırkını sallamıştım. hızla kovayı doldurup teslim ettim ve &#8220;kolay gelsin, hadi görüşürüz cyrano&#8221; diyerek kapıyı kapattım.</p>
<p>son sürat odama gidip mumları yerleştirdim. &#8220;benim balonlarım vardı&#8221; diye düşünüp, balonları şişirdim ve odaya gelişigüzel dağıttım. ortalama ayda bir kez yorganını düzelttiğim yatağımın nevresimini değiştirip, annemin yeni evimin eve benzediğini sanarak verdiği, kendisi için kuşak kuşak, tepe bayır, paso hüzün ifade eden yatak örtüsünü hiç gerekmeyeceğini, üstelik zaten &#8220;o&#8221;nun da hiç gelmeyeceğini sanarak sakladığım yerden çıkardım. ütülüydü ve onu örttüğümde yatağımın bende çilehane olarak imgelenen görüntüsü, son derece modern, özenli, anlamlı bir hale bürünmüştü. odam bir başka olmuştu. yerleri sildim. halıfleksteki kılları tırnaklarımla topladım. sonsuza kadar sürebilirdi, topak topak kıl, tüy, yün; içerisinde cips parçaları, çekirdek kabukları, burun tatakları ve desert eagle mermileriyle birleşerek gittikçe büyüyordu. bu kadarının yeterli olduğuna karar verip biriken pisliği atmak üzere banyoya gittiğimde, ona &#8220;<em>seni bir daha görene kadar sakallarımı kesmeyeceğim</em>&#8221; diyerek kendimce bir kurusıkı şov biznısa giriştiğimden beri sakallarımın ne derece uzadığını fark ettim. kılların içinden iki tane göz bana bakıyordu. onu havaalanında karşılarken, ona beni ilk kez takım elbiseyle görme keyfini yaşatma süprizim bu kıllar yüzünden fiyaskoyla sonuçlanabilirdi. zira dâhil olduğu tarikattan son anda caymış ama duruşmaya çıkmadan önce tıraş olursa dikkat çekeceği için tıraş olmayıp, yine de hakime düzgün görünmek adına simgesel kıyafetini bırakıp takım elbise giymiş bir aczmendi gibi görünecektim. tırnak keseceğiyle permatiğin kenarındaki platikleri kesip, jileti istediğim keskinliğe getirerek sakalımı düzlemeye başladım. plastikleri keserken yanlışlıkla jiletin de ucundan bir parça kestiğim için şekli bozulan jilet yüzümde her kaydırışımda bir kesik atıyordu. sakallarımdan kanlar süzülüyordu. lâkin sakalı düzeltmeye o kadar odaklanmıştım ki kanlar umrumda değildi. tıraş bittiğinde işportacıdan tırnak makasıyla birlikte aldığım kan taşıyla kanayan yaralarımı dağladım. yakıyordu. suratıma kolanya sürdüm, fön makinesiyle kanımı kuruttum. dışarı çıkmam gerekiyordu ama yüzümü de evde bırakmak zorundaydım.<br />
dışarı çıkacak halde değildi. yaraları örtsün diye pudrayla bir şeyler denedim. kapağı bozuk olduğu için pudra olduğu gibi, en fiyakalı pijamama döküldü ve artık herşey bembeyazdı. eğer orada halam olsaydı, yere pudra dökülmesiyle ilgili mutlaka olumlu bir şey söylerdi: &#8220;ansızın en güzel pijamaya pudra dökülmesi, aşk hamuruyla yoğurulacağına işarettir&#8221;, &#8220;sakaldan süzülüp yeri kaplayan beyaz pudraya damlayan kan hem hoş bir görüntü oluşturur hem de dudaktan öpüleceğine delalettir&#8221; derdi mesela. buna çok ihtiyacım vardı. ya da  &#8220;oğlum ziytin çekirdaanı yutma südüklüğüne daş durur&#8221; diyebilirdi. bunu ihtiyacım olsun veya olmasın sürekli söylüyordu zaten. en önemli sözüydü benim için sarf ettiği.</p>
<p>herşeyi temizledim, pijamayla bayağı uğraştım. fiyakalı takım elbiseleri çektim. yüzüm biraz kesik olsa da, yılan gibiydim lan. &#8220;yılan gibisin lan&#8221; dedi. &#8220;sen mi ben mi?&#8221; diye sordum. ikimiz kafa kafaya verip &#8220;aslansın, kaplansın, kralsın, yakışıklısın, yürü be&#8221; gazlarıyla özgüveni üst seviyelere çektik. hemen köşedeki çiçekçiye koştum. oradan çeşit çeşit çiçekler aldım, geldim, odama giden yolu efsanevi bir biçimde dekore ettim. evvelce aldığım hediyeleri dar odanın ancak benim bilebileceğim gizemli yerlerine sakladım. ben yokken eve biri gelir, içkileri lüpletir diye, içkileri de odaya transfer ettim. yola çıkmak için hayli gecikmiştim ve nakit tükenmişti. taksiden başka çarem yoktu havaalanına yetişmek için. takım elbisenin verdiği beyefendiliği bir kenara bırakıp, 6-7 taksiyle pazarlık yaptım. sonunda biriyle anlaşıp havaalanına gittim.</p>
<p>beklerken yaşadığım heyecanın bir benzerinin daha bir ömürde olabileceğini sanmıyorum. tam da saf aşkı kucaklayacak olmanın yarattığı aura beni transandantal bir yolculuğa çıkarmışken, kapı açıldı ve etraftaki herkes, herşey dondu. sadece biz hareket ediyorduk koca havaalanında. bir çocuğun donmakta zorlandığını görüp ona izin verdim hareket etmesi için. arka planda, neşeli, başıboş bir çocuk, dramatik altyapıyı kuvvetlendirmişti. geldi, koştu, koştum, koştuk, güm diye çarpışarak sarıldık. burada alkış lâzımdı aslında ama o anın bizim olmasını istediğim için, diğerlerini aktivasyon key&#8217;lerini girmeyip, onları biraz daha donmuş durumda bekletmeyi yeğledim. bu ara çocuğu da dondurdum. çünkü onu dudağından öpmek için içimde artık karşı koyamadığım bir istek vardı, bu olacaktı, demek ki böyle oluyordu, demek ki, o öpücük, kendiliğinden oluyor ve olmasını hiçkimse engelleyemiyordu. bizim oralarda dudaktan öpüşmek, televizyon filminde olsa bile, gözlerimizi ellerimizle kapatmamızı gerektiren, ayıp bir şeydi. arkaplandaki çocuk, daha üç yaşında bu travmayı kaldıramazdı.</p>
<p>tekrar taksiyle eve dönerken, kutlu aşkın, kudretli bir sihirbaz gibi dünyayı yok edişine şahit oldum. bizden başka kimse yaşamıyordu dünyada, haberim yoktu. onun için de böyle olduğunu hissedebiliyor; bana sığınışıyla, kollarımın altına girişiyle, ona kanat gerişimle romantizm denen şey yeniden tanımlanıyordu. ara ara &#8220;of&#8221; çeken taksicinin varlığını hissettirişiyle, şoför kardeşimizin de, bize &#8220;ulan ne aşkmış bu be!&#8221; dercesine baktığını idrak edebiliyorduk. dikiz aynasından kendime baktım. takım elbise ve bu sakal hayatımdaki en rezil halimdi.</p>
<p>mutluluğun tüm inanç olasılıklarını yok ettiği, aşkın, &#8220;<em>aslında neye inanmalıyım?</em>&#8220;ın cevabını verdiği bir gece sonunda, ben, onun bana ta oralardan getirdiği, hayatımda ilk kez içtiğim &#8220;yeni&#8221; içkileri onunla içmiş olmaktan dolayı bayağı huzurluydum. beni ahmet kaya ve orhan gencebay dinlerken sevdi. uykusu geldi. onu uyuttum. adını duymuş olmama rağmen o gece ilk kez içtiğim martini&#8217;nin bundan sonrasında bizim için bambaşka bir anlamı olacaktı. bir şişe martiniyi onu uykusunda severken içtim. ara sıra, uzaktan gelen bir sevgiliyi beklemenin, belki de yakında olan bir sevgili ile daima birlikte olmaktan çok daha aşk dolu, çok daha yüce bir duygu olduğunu düşündüm. uyandığında, bana bu &#8220;bekleme&#8221; sürecinin, aşkı bekleme süreci olduğunu ve ara sıra yaşanması gerektiğini ama aynı zamanda, aşık olduğun insanla birlikte olmanın asıl huzur, asıl mutluluk, asıl anlam, asıl varlık olduğunu öğretti.</p>
<p>bahçede erik yedik.</p>
<p>o gittiği gün ben de işe gittim ve döndüğümde tecavüze maruz kalan kedi, camdan odama girip, yatağımın altına yavrulamıştı.</p>
<p>yavru kedileri dışarı çıkarıp, yatağın altını temizlemiştim; arabesk bir playlist&#8217;le arta kalan şarapları bitirmeye çalışırken saate baktım. saat daha 10 buçuktu ve bir şekilde sızmazsam, yatağa girip uyumaya çalışmak işkence olabilirdi. saatlerce hayal kurdum. saat daha 10 buçuğu bir geçiyordu ve onu en erken altı ay sonra tekrar görebilecektim. aradım. anlattım.</p>
<p>sızdım.</p>
<p>uyandığımda saçımı okşuyordu.</p>
<p><strong>Umut Taydaş </strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/ask-hikayeleri/uzaktan-gelen-sevgiliyi-beklemek.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ve-Şaire</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/hayat-hikayeleri/ve-saire.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=ve-saire</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/hayat-hikayeleri/ve-saire.htm#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 12 Feb 2010 13:05:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hayat Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Romantik Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Armağan Altay]]></category>
		<category><![CDATA[armağan altay öyküleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[öykü oku]]></category>
		<category><![CDATA[türk hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[türk öyküleri]]></category>
		<category><![CDATA[ve-şaire]]></category>
		<category><![CDATA[yeni öykücüler]]></category>
		<category><![CDATA[yeni öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[yeni türk hikayeleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=200</guid>
		<description><![CDATA[Armağan Altay
“Nasıl bir anlatım  olmalı?&#8221; diye sordu kendine, alnını dayadığı camın soğuğunu, içtiği  sütlü kahve ile yok etmeye çalışırken. Orman bugün huzursuzdu; ağaçlar  yağmurun habercisi olan rutubetli rüzgârdan dolayı rahatsız olmuşçasına  hızlı hızlı kımıldanıyor, tarih ile aynı sofrada oturmuş felsefecilere  özgü bir ciddiyetle düşünüyordu.
&#8220;Şiir gibi olmalı o halde&#8221; diye düşündü. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/vesaire.jpg" rel="lightbox[200]"><img class="alignright size-medium wp-image-357" style="border: 4px solid black;" title="vesaire" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/vesaire-254x300.jpg" alt="" width="254" height="300" /></a><span style="color: #808080;">Armağan Altay</span></h2>
<p>“Nasıl bir anlatım  olmalı?&#8221; diye sordu kendine, alnını dayadığı camın soğuğunu, içtiği  sütlü kahve ile yok etmeye çalışırken. Orman bugün huzursuzdu; ağaçlar  yağmurun habercisi olan rutubetli rüzgârdan dolayı rahatsız olmuşçasına  hızlı hızlı kımıldanıyor, tarih ile aynı sofrada oturmuş felsefecilere  özgü bir ciddiyetle düşünüyordu.</p>
<p>&#8220;Şiir gibi olmalı o halde&#8221; diye düşündü. &#8220;Öz, fakat  ahmakların anlayabileceğinden daha anlamlı bir şekilde. Herkes anlarsa  anlamsız olur. Sadece o ve ben anlamalıyız. Daha neye dair olduğunu bile  bilmediğimiz sırrı öğrenmeliyiz. Bu sadece öğrenme, kavramayla sınırlı  kalmalı. Ondan sonra benim sınırsızlığım başlayacak. Evet, öyle.&#8221; Kirli  kupasındaki iyi pişmemiş kahvesinden bir yudum aldı. Uzaklarda, göğün  grisinin tanrının tonunu aldığı yerde bir şimşek çaktı. Gök gürültüsünü  bekledi, duyamadı.</p>
<p>&#8220;Üç kişi olacak. Üçümüz de insanın ne demek olduğunu  göreceğiz. Belki biraz korkutucu, fakat müthiş bir deneyim olacak.  Anlamayan acınası bir hal alacak. Gerçekten. Öyle olmalı.&#8221;</p>
<p>Kupasının dibindeki son yudumu da boğazından aşağı akıttıktan  sonra oturduğu çürük sandalyeden kalktı. Düşündüklerini uygulamak için  eyleme geçerken, arkasındaki kalorifer borusundan sırat köprüsü kadar  ince bir ağ ile sarkan örümceğin onun ağzından çıkan buhara bir anlam  veremediğini düşünerek, düşünemeyenlere kin ve merhamet duydu.</p>
<p>* * *<br />
<span id="more-200"></span></p>
<p>&#8220;Evin  burası mı?&#8221; dedi güzel yüzlü fahişe, yüzünde yapmacık ihtiras izleri  ile. &#8220;İnsanlar hep böyle bir ev hayal eder.&#8221;<br />
&#8220;Nasıl?&#8221; diye sordu adam, verandanın merdivenlerinde  sigarasını söndürerek. Yağmur hafifçe yağmış, sonra yerini yine o iç  karartıcı rüzgâra bırakmıştı. Arada bir yine o insanı doğaya hayran  bıraktıran ve korkutan şimşekler çakıyordu.<br />
&#8220;Böyle işte&#8221; dedi adının Simone olduğunu iddia eden fahişe.  Adam onu ara sokak barlarından birinde bulmuş, para ile ikna etmiş ve  evine getirmişti. &#8220;Şehirden uzakta, ormanın içinde, büyük, eski bir  malikane.&#8221;<br />
Kapıyı açmak için siyah pardösüsünün cebinden anahtarını  çıkaran adamın solgun, kemikli yüzünde bir sırıtış belirdi. Bir şey  söylemedi, sadece karşısında cüretkâr tavırlar sergileyen bu kadının  daha önce böyle bir sırıtış görüp görmediğini merak etti. Belki  sigaradan sararmış dişleri çok görmüştü, fakat böyle bir gülüş?  Sanmıyordu.<br />
Kadın da ona gülümsedi. Bahçede duran eski, boyaları  kabarmış Cadillac&#8217;ı gösterip &#8220;Beni tekrar şehre bırakacaksın, değil mi?&#8221;  diye sordu.<br />
Adam kapıyı açtı, ardına kadar. Eliyle buyur edercesine bir  hareket yaptı. &#8220;Belki bırakmam&#8221; dedi. &#8220;Bu evin hasretle beklediği kadın  olursun. Malikanenin kraliçesi…&#8221;<br />
Simone gülümsedi. Kırmızı, dolgun dudakları şehvetle  kıvrılmasına rağmen, adam en ufak bir arzu, ihtiras bile hissetmedi.  Aksine, tiksindi. Nitekim Simone evin içine girdiğinde artık  gülümsemiyordu.</p>
<p>* * *</p>
<p>Midesi tamamen boşalmıştı, artık kusamıyordu. Burnuna  karanlık bodrumun kesif kokusu geldikçe midesi kasılıyor, ağzına sıkı  sıkı bağlanan bezin arkasından boğuk boğuk öğürüyordu. Vücudu neredeyse  tamamen uyuşmuştu, bağlı olduğu tahta kolonun üzerinde yürüyen böcekler  ensesinden içine girmiş, sırtını ısırmıştı. Gözleri kan çanağıydı;  gözyaşlarını da, naylon urganın kestiği bileklerinin tiz acısını  hissetmeyen kirli bedeni içiyordu.<br />
Şehrin en pahalı mağazasından aldığı kazağını düşünmüyordu,  ya da her gün özenle yıkayıp, taradığı saçlarını. Sadece o karanlık  cehennemden kurtulmak, acı çekmeden nefes almak istiyordu.</p>
<p>Gördüğü, tahta kapının altından sızan cılız ışığın  aydınlattığı taş basamaklardı, sadece. Arkasından da fare tıkırtıları  duyuluyordu. Acaba o kemirgenler onu ne zaman kemirmeye başlayacaklardı?  Ne zaman acıkacaklardı?<br />
Derken kapı açıldı, genç kız yüzüne vuran ışığın etkisiyle  gözlerini kıstı. Üzerine doğru yürüyen silueti zar zor seçebildi.<br />
&#8220;Prensesimiz bugün nasıllar acaba?&#8221; dedi, onu o mahzene  hapseden adam. Adamın küçük, zarif ellerini saçlarında hissetti. &#8220;Hâlâ  çok güzelsin, biliyor musun?&#8221; Parmaklar yüzünde dolaşmaya başladı, çok  hafif, sanki kırmaktan korkuyormuşçasına. Ürkek. &#8220;Seni hâlâ çok  seviyorum. Peki bu sana acı vermeme engel mi? Olmamalı. Acı olgunluktur.  Olgunlaşacak ve benim seviyeme ereceksin.&#8221;<br />
Adamın yüzünü gördü; gözlerindeki çılgın parıltıyı. O  parıltıların kendi gözlerine de yavaş yavaş yerleştiğinin farkında  değildi. Sadece titredi ve ağlamaya, kusmaya çalıştı.<br />
&#8220;Şimdi göz kapaklarına bir krem süreceğim. Bir çeşit  biberden yapılmış. Gözlerini kaparsan, çok acı çeker ve kör olursun.  Bunu şunun için yapıyorum, birazdan buraya bir misafir getireceğim ve  sen de olanları seyredeceksin. Çok romantik şeyler olacak, inan bana. Ve  sesini çıkarmayacaksın, bundan emin olmam için de gırtlağına küçük bir  iğne yapacağım. Birkaç saatliğine ses tellerin işlevini göremeyecek.&#8221;<br />
Adam elindeki teneke, daire biçimindeki kutucuktan parmağına  bulaştırdığı kremi, alıkoyduğu kızın gözkapaklarına sürerken gülümsedi;  fakat az önce o fahişeye gülümsediği gibi değildi. Çok farklı, çok  gerçek ve çok güzeldi. Kulun çılgınlığının tanrısına bulaşması gibi.  Muazzam.<br />
Genç kızın gırtlağına şırıngayı nazikçe sokup iğneyi  yaptıktan sonra, bodrumun orasına burasına gelişigüzel bir şekilde  atılmış eşyaları etrafına dizerek onu kamufle etti. Tabii kız, zavallı  kız, önünü görebiliyordu. Görecekti.<br />
Adam, kızın önüne geçip yarattığı tabloya bakan bir ressam  edasıyla başını hafifçe yana doğru eğdi. Kız, adamın gülümsediğini  göremedi; gördüğü başını yana eğen, uzunca boylu bir deliydi. Belki deli  değildi. Sadece alışılagelmişin dışındaydı. Toplumun yontamayacağı  kadar sert bir ruhtu. Üstelik seviyordu. Âşıktı.<br />
&#8220;Ben gelene kadar uslu dur, siyah prensesim. Her şey çok  güzel olacak. Bu sıkıntılar bitecek, güzel günler yaşayacağız seninle!  Pis orospu, seni seviyorum!&#8221;</p>
<p>* * *</p>
<p>&#8220;Sen şair misin?&#8221; diye sordu Simone, adam kâğıt  kokan geniş salona geri geldiğinde. Elinde bir kitap vardı. &#8220;Adın Cenk  Oğuz Alaca mı? Gerçek adın bu mu?&#8221;<br />
Adam sinirlenmedi. Bir ucuz fahişe tarafından olsa da,  okunmak her zaman hoşuna giderdi. Yumuşak bir ses tonuyla &#8220;Hayır&#8221; dedi;  &#8220;Adım o değil.&#8221;<br />
Simone kitabın arkasını çevirip adama doğru tuttu.  &#8220;Arkasında resmin var ama.&#8221; Yüzünde hınzırca bir ifade vardı. Belki  gerçekten seviniyordu. Ayyaşlar ile yatmaktan farkı olacağına  inanabiliyordu belki, belki de… Belki de günün birinde bir insanla aşk  için sevişebileceğine inanabiliyordu, hâlâ.<br />
Adam kitabı hemen tanıdı: &#8221; Yalnızlıkların Katili &#8220;. Gençken  yazdığı şiirlerin bulunduğu bir kitaptı. Aklına anıların doluşmasına  izin vermeden, &#8220;Biliyorum, o benim kitabım. Fakat gerçek adım Cenk Oğuz  Alaca değil&#8221; dedi. Nazik bir hareketle kitabı kadının elinden aldı,  çalışma masasının üzerine bıraktı. &#8220;O isim bir rumuz. Yazarların çoğu  kendisini ispatlayana dek takma isim kullanır.&#8221;<br />
&#8220;Yani sen şimdi meşhur bir şairsin.&#8221; Simone, adama usulca  sokuldu, bir elini kalçasına, diğerini de omzuna koydu. Adam, fahişenin  ağır parfümünün altındaki bulanık kokuyu duyabiliyordu; kirliliğin ve  dayatmaların kokusu.<br />
&#8220;Pek meşhur sayılmam.&#8221; Simone&#8217;un bir zamanlar körpe, masum  olan yüzü, yüzüne yaklaşıyordu. Yeşil gözleri gerçekten güzeldi.  Dudakları… dudakları… Adamın dudaklarının önünde durdu ve hafifçe  aralandı:<br />
&#8220;Bana da bir şiir yaz, olur mu?&#8221;<br />
Cevap beklemeden dudakları şairinkiyle birleşti. Derin derin  nefes alarak, ağzını alabildiğine açarak, elleriyle adamı okşayarak  öptü. Bu öpüşme bir dakika kadar sürdü. Sonra Simone yüzünü adamdan  uzaklaştırmadan, gözlerinin içine bakarak &#8220;Hadi, ne duruyorsun? Bir şiir  yaz vücuduma&#8221; dedi.<br />
Şair adam &#8220;Yazacağım&#8221; dedi, &#8220;fakat burada değil.&#8221; Çalışma  masasının üzerindeki gaz lambasını aldı. &#8220;Karanlık mabedime gideceğiz.  Eski şiirlerimin beni görmesini istemiyorum, çünkü kıskanıp bana zarar  vermeye çalışabilirler.&#8221;<br />
Simone güldü. &#8220;Peki , beni mabedine götür.&#8221;<br />
Dışarıda yağmur vardı, tüm hızıyla sahneye çıkmış,  malikanenin çatısında damlacık orkestrası konserine başlamıştı.  Şimşekler de gök gürültüleri ile barışmış olacak ki, televizyon  konseptinde melankoliye hizmet veriyorlardı. Ve rüzgâr hâlâ tahtındaydı,  fırtına orgazm olana kadar da orada kalacaktı.</p>
<p>* * *</p>
<p>Kapı açıldı. Kızın  kalbi hızlı hızlı atmaya başladı. Siluetler iki taneydi bu sefer; biri  uzun saçlı, dolgun vücut hatlarını gösterecek dar elbiseler giymiş bir  kadındı. Diğerini zaten tanıyordu. O adam onun için zalim bir tanrıydı.  Tanrı âşık olunca böyle oluyordu işte. Ya da aşık olan tanrı oluyordu.  Zulüm, zalim, mezalim!<br />
&#8220;Burası kötü kokuyor ama!&#8221;<br />
&#8220;Umurunda olmasın. Benim kokumu duy. Hisset, haydi!&#8221;<br />
Kapı kapandı. Şimdi bir gaz lambası, bodrumun giriş katını  titrek aleviyle aydınlatıyordu.<br />
Kadın, adamı yavaş yavaş soymaya başladı. Ayaktaydılar. Adam  kıpırdamadan duruyordu. Kadın, adamı okşayarak, öperek soyuyordu. Bir  yandan soyunuyordu da.<br />
Üstündekileri çıkarıp, göğüslerini adamın kasıklarına  sürttü. Elleriyle cinsel organını okşadı. Adam kıpırdamadan duruyordu.  Penisi iyice büyüdü, uzadı, şişti.<br />
&#8220;Bununla mı şiir yazacaksın bana?&#8221; diye sordu kadın. Adam  cevap vermedi, önünde çömelmiş olan kadına baktı sadece. Soluğunun  hışırtısı duyuluyordu.<br />
Kadın kafasını adamın kasıklarına gömdü. Emme, yalama  sesleri ile gidip gelmeler başladı. Adam hâlâ kıpırdamadan duruyordu;  fakat inlemeye başlamıştı. Hızlandılar, körüklendiler, coştular.  Dışarıda fırtına da öyleydi, hissediliyordu.<br />
Adam, kadının saçlarını eline dolamıştı. Kadın boynunu  çeviriyor, kıvırıyordu. Arada bir başını çekiyor, şairin kaleminin ne  halde olduğuna bakıyordu. Sonra devam ediyordu, şairin masa başındaki  bunalımı : Gaz lambasında, eski bir kâğıda, saçlarını yolarak,  sıkıntıyla inleyerek.<br />
Sonunda doruğa varıyorlardı, adamın inlemeleri haykırışlara  dönmüştü. Arada bir bodrumun karanlığında kalan kıza bakıyordu. Gidip  gelmeler hızlanıyordu, hızlanıyordu.<br />
Kız gördü. Adamın elinde bir bıçak vardı. Uzunca, hançer  gibi kavisli bir bıçak. Adam! Adam başını arkaya atıp &#8220;Ben tanrıyım!&#8221;  diye bağırdı, sonra bıçağı kasıklarında çırpınan kadının kafasına  sapladı. Kafatasından yumurta kırılmasına benzer bir ses geldi kadının;  gidip gelmeler durdu. Fırtına patladı, adam boşaldı, kadın can verdi.<br />
Sonra her şey duruldu, dindi, sakinleşti.<br />
Adam, kana ve meniye bulanmış penisini kadının ağzından  çıkarmadı. Ölü kadın, adamın bacaklarına sıkıca sarılmıştı. Sanki  ölmemişti.<br />
Sessizlik.<br />
Sessizliği şairin ünlemi bozdu:<br />
&#8220;Hayır! Bırak! Isırma ulan! Bırak ulan! Bırak onu, orospu!&#8221;<br />
Adam, kadının kafasındaki bıçağı tuttu, çekti, çıkardı. Acı  acı haykırıyordu. Bıçağı telaşla kadının ensesine soktu, aynı telaşla  karpuzu keser gibi ileri geri oynattı, yardı, kan fışkırttı. Kadın  sessizdi, adam haykırıyordu.<br />
&#8220;Bırak ulan! Bıraksana! Bırak!&#8221;<br />
Kafası kadının bedeninden ayrıldı. Kanlar, alevin ışığında  yer yer lav gibi parlıyordu. Bakırımsı koku da katıldı bodrumdaki sefil  kokular tarikatına.<br />
&#8220;Bırak!&#8221;<br />
Kadın dişlerini kenetlemiş olmalıydı; kafasından ayrılan  vücudu bir un çuvalı gibi yere serilirken, kesik başı hâlâ adamın  kasıklarında asılı duruyordu.<br />
Metalik bir ses işitti karanlıktaki kız, onu oraya hapseden  adam, elindeki bıçağı yere düşürmüştü. Yakına. Belki kurtuluş kadar  yakına.<br />
Adam haykırarak kadının kafasını kasıklarından çekip,  çıkardı. Bunu yaparken bir yabani otun köklerinden koparıldığı anda  çıkardığı o ritmik &#8220;çıt&#8221; sesleri duyuldu.<br />
Şair kalemine baktı; kökünden kırılmış, kirli sayfanın kanlı  satırında kalmıştı.</p>
<p>* * *</p>
<p>&#8220;Nasıl bir anlayış olmalı?&#8221; diye sordu kendine, alnına  dayadığı camın soğuğunu, içtiği sütlü kahve ile yok etmeye çalışırken.  Penisi (ya da bir zamanlar penisinin olduğu yer) kanıyordu. Üşüyordu.  Başı dönüyordu. &#8220;Ben birazdan bilincimi yitirecek ve öleceğim. O fahişe  zaten öldü. O kız da orada ölecek. Bu mutsuz bir son mu? Böyle mi  olmalıydı? Sanırım evet. Son şiirim de diğerleri gibi şaşırtıcı,  beklenmedik ve vurucu oldu. Sevdiğim insanın yanında olamadım,  olamayacağım. Sonsuza dek acı çekeceğiz. Fakat onu çok seviyorum ve bu  da sonsuz… Bu da sonsuz…&#8221;<br />
Şair kahvesini bitiremeden öldü. Örümcek onun cansız,  kıpırtısız bedeninde dolaşmanın zevkini yaşadı.</p>
<p>* * *</p>
<p>Bodrumdaki genç kız, ayağının ucundaki bıçağa  ulaşamadı. Bağlarını kesip, özgürlüğe ve hayata kavuşamadı. Pislik  içinde ölmeden önce, şairi ve onu çok sevdiğini anladı. Şairi çok  seviyordu. Tanrısını çok seviyordu.<br />
Ölümden de çok.</p>
<p><strong>Armağan Altay</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/hayat-hikayeleri/ve-saire.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Takas</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/ask-hikayeleri/takas.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=takas</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/ask-hikayeleri/takas.htm#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 12 Feb 2010 09:11:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Aşk Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Romantik Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[alelacele]]></category>
		<category><![CDATA[duygusal hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[eğlenceli hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[feridun dönüp]]></category>
		<category><![CDATA[feridun öykü]]></category>
		<category><![CDATA[güncel hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye yaz]]></category>
		<category><![CDATA[saime hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[yeni hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[yeni türk hikayecileri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=176</guid>
		<description><![CDATA[Melih Özuysal
“Geldiğimden beri iki laf etmedin” der, Saime. Feridun masanın kenarındaki sandalyeye oturmuş, dirsekleri masaya dayalı, elindeki gazeteyi bükerek, “Etmedik!” diye düzeltip, sinirlenir. Saime, neden böyle olduğunu anlamamış gibi bakınca, “Çünkü” der, Feridun, “başından beri, en başından beri uzağız birbirimize.”  Saime cam kenarındaki sedirde her an kalkabilirmiş gibi eğreti otururken, başını eğer, yirmisine gelmektedir, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/Justice-Scale-Image.jpg" rel="lightbox[176]"><img class="alignright size-medium wp-image-374" style="border: 4px solid black;" title="Justice-Scale-Image" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/Justice-Scale-Image-300x300.jpg" alt="" width="300" height="300" /></a><span style="color: #808080;">Melih Özuysal</span></h2>
<p>“Geldiğimden beri iki laf etmedin” der, Saime. Feridun masanın kenarındaki sandalyeye oturmuş, dirsekleri masaya dayalı, elindeki gazeteyi bükerek, “Etmedik!” diye düzeltip, sinirlenir. Saime, neden böyle olduğunu anlamamış gibi bakınca, “Çünkü” der, Feridun, “başından beri, en başından beri uzağız birbirimize.”  Saime cam kenarındaki sedirde her an kalkabilirmiş gibi eğreti otururken, başını eğer, yirmisine gelmektedir, sıkılır, “Ee?” gibisinden, başını kaldırıp bakar. Feridun yüzünde sivilceler, o da yirmibeşinde, “Olmuyo işte, yani beceremiyoz. Ya, hep böyle değil miydik zaten biz?”  Saime fabrikada işçi, iplikte, başını önüne eğmiş, “Evlencez de demiyon.”  Feridun elindeki gazeteyi önce kaldırır sonra bırakır, ellerini üzerine koyar, “N’oldu şimdi?”  Saime başını kaldırmadan, “Ne bilem… Hep böle&#8230;” Feridun sinirlenmeye hevesli, “Nası?”  Saime, sıkıntılı, “Hep böle susuyon”  Feridun, biraz azarlayarak, “Susuyoruz. Susuyoruz çünkü böyleyiz!”. Saime bıkkın, “Neden böleyiz?” Bakışırlar. Feridun, sesini yükseltmemeye çalışarak, “Sen bilmiyosun da ben nerden bilcem?”  Sonra parmaklarını birbirine bağlayıp çıtlatır, biraz anlamlı, “Sen biliyosun neden böleyiz.” Uzun bir sessizlik olur, Saime, “Ben gideyim artık.”  Feridun, sinirlenmeyle yalvarma arası, “Hani çok kalacaktın bu sefer?”  Saime omuzlarını oynatır. Feridun, “Hem çay da koyarım şimdi.” Saime, bir güçlenme içinde, küskün ve hırçın, “İçmediğim şey mi?”  Feridun kızmamaya çalışarak, “İçmediğinden değil, ikimiz birlikte içelim diye.”  Saime hemen uysal, “İyi.”<br />
<span id="more-176"></span></p>
<p>Feridun bitişik bölmeye geçer. Saime sedirde biraz doğrulup dışarı bakar, keyifsiz bir sesle “Yağmur yağcak.”  Feridun, onu duyduğunu belli etmek için bölmeden karşılık verir, “Yağsın!” Saime uyarır, “Babam!”. Feridun, “A, evet ya.”  Saime biraz yılgın, yeniden arkasına dayanır. Feridun içeri girer, biraz keyfi yerine gelmiş gibidir. Kırmızı yüzü, dökülmüş saçlarıyla çekingen bir görünüşü vardır, işten yeni çıkartılmıştır, “Birazdan kaynar.” deyip, odanın ortasında durur, ne yapacağını bilemez. Sonra, Saime’ye bakmamaya çalışarak sakin ve kararlı adımlarla gelip yanına oturur. Saime irkilir, dönüp bakar, Feridun da ona bakar. Saime hemen başını önüne düşürür, yan gözle Feridun’u süzer, tedirgindir. Onlara uzun gelen bir sessizlik olur. Saime, “Artık yaz gelse.” Biraz bekler, Feridun’dan ses gelmez; “Özledim” der, yine bekler. Feridun biraz yanaşır. Saime, endişeli, çabukça, “Sen istemez misin?” Feridun’un sesi heyecandan  titrer, “Neyi?”  Saime tedirgin, “Yazı.”  Feridun elini yavaşça Saime’nin omzuna koyarken, “Hangi yazı?”. Feridun elini koyunca, Saime siner, kıpırdamaz, ikisi de susar. Araları açık kaldığı için, Feridun’un duruşu, Saime’ye biraz ağırlık yapmaktadır. Bu sırada gökgürültüsü duyulur, ikisi birden, “Yağmur” der, yağmur yağmaya başlar.</p>
<p>Saime hem yorulmuş, hem de sıkılmış görünür, ama bir şey yapmaya kalkışmaz, çünkü ne yapacağını bilemiyordur. Hava biraz kararır, içeriden çaydanlığın sesi duyulur, yağmurun taneleri cama vurmaya başlar, hiç kıpırdamazlar. Feridun’un da kolu yorulmuştur ama yerini kaybetmemek için sabreder. Bir an Saime Feridun’a doğru eğrilmeye başlayınca, canhavliyle, “Beni seviyon mu?” der. Feridun bunu duyar duymaz, hafif bir şahlanmayla Saime’yi kendine çekip, “Seviyom.” der. Saime bu beklemediği çekilmeyle, boş bulunup Feridun’a doğru devrilince, Feridun da desteksiz kalır, çarpışırlar. Ama çok hızlı toparlanırlar. Saime şaşkındır, Feridun gelişi güzel, “Sen beni seviyon mu?” diyerek, dağılan havayı toplamaya çalışır. Saime, onu coşturmaktan ürker ama artık elin omzunda olmamasına ve aralarının öncekinden daha açık olmasına güvenerek, “Biliyon&#8230;” der, biraz utanarak. Feridun hafif horozlanır, “Nası biliyom?” Saime atağı görerek tedbirli davranır; fısıltıyla, üstelik yüzünü de öteki tarafa çevirerek, “Baya.”. Feridun bu savunmaya sinirlenir, “Bilmiyom işte!” diye kişner. Saime, yeni bir şahlanma olasılığına karşı onu yatıştırmak için, evcimen bir sesle, “Hadi git çaya bak!”</p>
<p>Feridun yeterli zamana sahip olduğunu bilerek kalkar, ama yine de tutumlu olması gerektiğini düşünerek ağırdan almaz, bölmeye doğru yollanır. Sonra geri gelip, samimi bir sesle, “Sen yabancı mısın ki; burası senin de evin, hadi çayları sen koy.”</p>
<p>Saime, anlamsız bir gülümsemeyle kalkıp bölmeye geçer, Feridun da alelacele tuvalete gider. Döndüğünde çaylar konmuştur, havaya uyum sağlamak için, “Güzel olmuş mu?” diye sorar. Saime, “Olmuş” diye geçiştirir. Yine bir sessizlik yaşarlar. Saime çaydan bir yudum daha alıp sıkılır, “Hava karardı, daha çok kararmadan gideyim artık ben.”. Feridun yine masanın yanındaki sandalyededir, çayını ikinci kere karıştırmaya başlar, Saime’nin çayını içmemesi, hem bir şey içmek isteyip hem de içmeden kalkıp gitmeyi huy edinmiş insanların olduğu yabancı bir filmi aklına getirir bir an, “Artık burda kal.” der. Sesi beklemediği kadar güven verici çıkmıştır, bunu korumak için gömleğindeki bir lekeyi çıkartmaya çalışır gibi yaparak, “Bak, hem bekleyenin de yok. Baban iki günden önce dönmez. Hem sizin oralar göl olmuştur şimdi&#8230;” Saime’ye bir gözatar; yüzünde yumuşayan çizgileri görünce boşluk bırakmaması gerektiğini düşünüp, “Bizim burası da farklı değil tabii, burda zaten çamurdan yürünmez.” diye ekler&#8230; Saime ikna olmaya razı, “Zekiye teyze ışığımı görmeyince yarın sorar ama.”</p>
<p>Feridun, zaferini kesinleştirmek ister, “Bak ayaklarım nası şiş. Götürmesine götürürüm, ama bak.” Ayağını gösterir, “Zor girer valla ayakkabıya.” Saime inanacağından değil de, gerçek olsun diye dönüp Feridun’un ayağına bakar. Sonra da çayına sığınarak bardağı eline alır ve ne düşündüğünü kendinden de gizleyerek, arka arkaya yudumlar. Boş bardağı koyarken, “Babam yatmıştır artık. İyice dinlense bari.” Feridun bir kurgu içindedir; ayırdında olmadan konuyu değiştirir, “Yarın seni eve bırakmadan önce taşlı parka gidelim mi?” Saime’den ses çıkmaz, dalmış gibidir. Feridun yavaşça kalkarak Saime’nin yanına oturur. Saime sakin, “Olur, gidelim.”. Feridun biraz sokulur, koklamaya çalışarak, “İstersen gitmeyiz. Geç çıkarız evden”. Saime dalgın, “Olur.” Feridun da başka bir dalgınlıkla, Saime’nin elini tutmak ister. Saime, dalgınlığından çıkmaya kalkışmadan, parmaklarını birbirine geçirip avuçlarını kapatarak, “Yarın gelmezler de mi?” Feridun, yasaklanmış ellere bakarak, “Gelmezler dedim ya on kere. Öteki gün bile kesin değil.” Bunu söylerken ürkütmemeye çalışmıştır; tekrar denemek için elini uzattığında, Saime yavaşça kalkar. Feridun’un sözcük olup ağzına kadar gelmiş olan özlemleri, yine yutulup, karnında itişip kakışan boşluklara dönüşürken, Saime de bir gölge olup “Işığı yakayım mı?” diye sorar. Feridun, “Yakarsan yak!”</p>
<p>Işık yanınca yağmurun sesi dışarı kaçar, oda birden sessizleşir, birbirlerine bakarlar. Saime ürperir, bardakları toplamaya başlar. Feridun arayı açmamak için yardım ederken, “Yorgunuz, erken yatalım, hem yarın uzun olur.” diyerek, tezgahın üstünü gelişi güzel bırakıp bölmenin ışığını kapatır. ‘Bardakları çalkalama zamanı’ hayali elinden alınmış olan Saime biraz kaygılı odaya girerken, hemen ardından -gölgesinden önce- Feridun girer. Saime çabuk, “Ben yerde yatarım.”. Feridun cevap vermez, düşünerek yüklüğe doğru gider, yatak çıkarır, yere, sedire yakın serer. Saime, ses yapmak için “Çayı söndürdün mü?” diye sorar. Feridun sediri de kendine hazırlıyordur, “Söndürdüm. Sana Emin’in pijamalarını vereyim mi?” Saime, “Cık.” der. Feridun dönüp Saime’ye bakar, ama yüzüne değil de vücuduna bakmıştır. Saime bir sakınmayla, içinden, “Ne bakıyosun?” der. Feridun da gıcık olur, “Ne bakması be!” diye, içinden yanıt verir, sonra da alınıp, sinirli bir şekilde, “Işığı söndürürsün!” diyerek yatağa girer.</p>
<p>Saime yer yatağının içinde ayakta dikilmektedir, Feridun’un son durumunu yoklayan bir sesle, “İyi geceler.” der. Feridun yastığa gömdüğü küs ağzıyla, “Sana da”diye uğuldar. Artık o da mızıkçı olmak istiyordur. Sonra acıklı bir iç çekişle sessizleşir. Saime ayakta biraz daha dikilir, sonra üstündekileri çıkarmadan yavaşça yorganın altına girer ve Feridun’un üstündekileri çıkarıp çıkarmadığını anımsamaya çalışır. Uzun süre birbirlerinin gözkırpışlarını dinlerler.</p>
<p>Saatler sonra Saime, sessizce tuvalete gider gelir. Kapıyı yavaşça itip odaya girerken, Feridun, dalmak için pencereye doğru döner.</p>
<p>Sonra odadaki sessizlik kaybolur, nerde olduklarını, birbirlerini ve kendilerini unuturlar derin bir uykuya düşerler.</p>
<p>İkisi de rüyasında birbirini görmektedir. Saime rüyasında, tasla su dökünerek yıkanıyordur. Yıkanırken, kapıdan Feridun’un seyrettiğini görür ve elindeki tasla orasını kapatır. Feridun buna çok kızar, Saime’yi eşkiyalara satar. Saime ağlamaya başlar. Feridun, “Madem beni istemiyorsun seni ne yapayım?” der. Bir de ayıp bir laf eder, ama Saime bunu anlamaz. Sonra adamlarla dağlardan geçerlerken, Feridun adamlarla kavga etmeye başlar. Adamlar Feridun’u döverler, taşa bağlarlar, Sonra da akıllarına gelmiş gibi, birden Saime’ye tecavüz etmeye başlarlar. Feridun ağzı burnu dağılmış halde başını çevirip, “Güzel bi şey ama demi?” diye sorar. Saime kıpırdayamıyordur, hayır anlamında başını sallar. Feridun yine ayıp bir şey söyler, ardından tekrar, “Hoşuna gitti ama demi?” diye sorar. Saime başını sallayarak, üzerindeki adamı itmeye çalışır, ama adam giderek daha da ağırlaşmaktadır.</p>
<p>Feridun’sa rüyasında Saime’yi sinemaya götürmüştür. Film başlar başlamaz, Saime Feridun’un elini tutup eteğinin içine sokar. Feridun şaşırıp elini çeker. Saime bu sefer Feridun’un orasını tutar, “Beni özledin mi?” Feridun utanarak, “Şimdi özlemedim” der. Saime biraz yılışık, “Neden özlemiyosun” diyerek çekiştirir. Feridun titreyen bir sesle, “Burda özlenmez” diye fısıldar. Saime, “Nerde özlenir?” diyerek biraz daha çekiştirir, Feridun inler.</p>
<p>Saime kan ter içinde uyanır. Tuhaf bir ağırlık içindedir. Vücudunda bir hantallık vardır, kalkmaya çalışır ama hareketlerindeki uyumsuzluktan dolayı bir türlü kalkamaz. Vücudunu istediği gibi kullanamaması çok saçma gelir, telaşlanır. Sonunda zorlukla ayağa kalktığında, bilmediği bir nedenden dolayı korkuyla titremeye başlar. Lambayı yakmak ister ama düğmeyi bir türlü bulamaz&#8230;</p>
<p>Bu sırada Feridun Saime’ye, “Yapma.” diye, rica etmektedir. O anda film kopar ve karanlıkta, perdenin üzerinde belli belirsiz gölgeler dolaşırken balkon tarafından birinin “Feridun” diye seslendiğini duyar. “Ama bu benim sesim&#8230;” diyerek şaşırır “Kendimi neden çağırıyorum?” diye düşünürken, gazozcu bir şişe düşürür, ışıklar yanar.</p>
<p>Saime ışığı yakar yakmaz kendini yerde yatıyor halde görünce “Hii!” diye korkunç bir çığlık atar. Feridun bağırıştan çok, kendi sesine sıçrar ve gözlerini açıp da kendini ayakta görünce “Bu ne ya?” diye bağırıp gözlerini kapatır. Fakat ağzından çıkan sesin Saime’nin sesi olduğunu farkedip gözünü yeniden açtığında, karşısında tuhaf bakışlarla, kendisine bakan kendini görünce, iyice afallar ve öylece kalır.</p>
<p>Saime, “Bana n’oldu?” diye yeniden çığlık atarken, Feridun da, “N’oldu len?” diye bağırır ve kendisini görmeye dayanamayıp, tekrar yatağa geri atar. Saime, ellerini çaresizlikle yanlara açmış, yerde yatan kendisini izleyerek, hıçkırıp ağlamaya gayret ederken, kendi gözleri irileşmiş bir halde, yeniden bakmak için doğrulunca, ağzından arka arkaya kısa çığlıklar çıkar. Aslında tek bir çığlık atmıştır ama Feridun’un ses telleri uygun olmadığı için kesik kesik çıkmıştır. Bu sırada Feridun, bir şeyler geveleyerek elleriyle yüzünü kapatır, sonra elleri memelere gidince, “Bu ne! Bunlar ne be!” diye bağırıp, yatağın içinde debelenmeye başlar, minderi yorganı savurur, kafası sedire çarpınca ara verir. Bir süre odada sadece deli gibi soluk alıp verişler, duyulur. Sonra, Saime titreye titreye dizlerinin üzerine çöker ve kendi kılığına girmiş Feridun’a yaklaşır ve içini çeke çeke, açılan bacaklarını örtmek için eteğini düzeltir.</p>
<p>Feridun önce, üzerine eğilmiş olan yüzüne bakar, sonra eteği tekrar yukarı çekip bacaklara bakar, derinden bir hıçkırık atarak, eteği yeniden düzeltir. Saime, karık Feridun sesiyle, dizlerinin üzerinde biraz daha yaklaşarak, “Sensin demi?” Feridun ellerini yanlara açar. Saime ağlar, “Sensin demi?” Feridun cırtlak bir sesle “Sus len!” diye bağırır. Saime öfkeyle hırlar, “Korkuyom ” Feridun gözlerini kapatır, dudakları dua eder gibi oynayıp titremeye başlar. Saime, sobanın parlamasından korkan birinin, kibriti çakmazdan önceki gibi bir yüz ifadesiyle, “Eyvah” der. Feridun, kendi yüzünün korkmasından korkarak, çaresiz bir sesle “Korkma!” diye, sakinleştirir gibi yapar. Saime, “Sen&#8230;” diye, başlar ama devam edemez, ağlar, “Ben..” diye, yeniden dener, ama ne dediği anlaşılmaz. Birden ağlamayı kesip, bir şey bulmuş gibi zindeleşmiş bir halde, avuçlarına bakarak “İçimizle dışımız yer değiştirdi sanırsam.” der. Feridun şaşkın, sümüğünü çeker, eliyle de gözlerini siler “Ne içi dışı?” derken sümük yine akar, eliyle yine siler. Saime sümüğe bakıp üzülür. Sümük akmaya devam edince, Feridun bu kez eteğin ucuyla siler. Saime aklı başından gitmiş halde, açılan bacaklarına bakıp, Feridun’ a bir tokat patlatır. Feridun beklemediği bu kuvvetli tokatla yatağın içine saçılır, donu görünür. Şaşkınlıktan hemen toparlanır, ama sersemlemiştir, bakınır, sonra kalkar, yalpalayarak gidip masanın yanındaki sandalyeye oturur. Nereye bakacağını bilemez, gözü gazeteye ilişir, tuhaf bir hali vardır, birden telaşla, belki de umutla -sanki bütün bu olanlar, okuduğu bir habermiş gibi- gazeteye bakmaya başlar. Saime, Feridun’un dikkatinden heyecanlanmıştır, hemen kalkıp yanına gelirken, sert bir sesle “Okusana!” diye azarlar. Feridun, sıkışmış eteği düzeltir, sonra ellerini başına götürür, saçlara değince yeniden gazetenin üzerine indirir. Saime, daha fazla yaklaşmadan “Ne yazıyo!”. Feridun yüzüyle gazeteyi göstererek, “İki salağın kendilerini nasıl kaybettiklerini yazıyo.” der. Bu lafla biraz havaları değişir; ikisi de dışardan bakıp kendilerini hafif sıyırmış gibi görürler, sanki zihinlerinin arkasında belli belirsiz bir oyun hissi oluşmuştur. Saime, “Daha önce hiç böle bişi duymadıydım. Sen duydun mu?” Feridun, “Ohoo çoook!”. Saime tatlılıkla,“Düş olmasın?”. Feridun sinirlenir, sertçe memelerini avuçlayıp mıncıklar, “Şu halime bak! Düşmüş…” Saime bakakalır. Sonra dudaklarının kenarından sızan incecik kanı görünce, “Hih! Diye bağırır ve silmek için yaklaşırken, Feridun kanı elinin tersiyle siler, ayağa kalkıp, eteklerini uçuşturarak pencereye gider. Saime de, hızlı vurduğu için, hem kendine hem de ona acıyarak arkasından gider. Feridun cama yaklaşıp dışarı bakar. Havanın hala karanlık olması, içine biraz umut ışınlar. Bu sırada pervazın üzerinde, bir osuruk böceği görür; ışınlanmış umut hemen büzülüp bekler aklının bir köşesinde. Fakat -belki bir ipucu bulmak için- parmağını uzatıp böceği dürtmesiyle, -ağzından önce aklında patlayan bir “Pöf!” le- güzelim umudun kokuya dönüşmesi birolur.</p>
<p>Osuruk böceği hızla, görev yerinden uzaklaşırken, Feridun da yeni bir bilinçle içeri dönüp, -Saime’yi yok sayarak- ikizine söyler gibi, tiz ve cılız bir sesle, “Gerçek! Valla gerçek! Yandık.” diye ayaküstü dertlenir. Saime yine kendine ağlar, “Günahımız neydi bizim? Neydi?” Feridun daha da cırtlaklaşmış sesiyle, “Uyuz, uyuz zırlama! Günahı neymişmiş!” Sonra birden, bir şey anlamış gibi, “Eveeettt” diye uzatır, “doğru ya, tabii ya; evet bu bir ceza.”. Durumu biraz çözdüğünü düşünür, “Hımm… Tabii.. Çekicez!” Saime yüzü yine allakbullak “Ne çekicez?”. Feridun, “Cezamızı tabii, Allahın cezası..”. Saime isyankar “Günahımız ne ki, ne çekicez?”, yaklaşır, “Naptık biz be?” Feridun ona arkasını döner ve sürgüne gönderilen bir kraliçe havasıyla gidip sedire kurulur. Alaylı bir tonda, “Ne mi yaptık? Utandık! Bütün bunlar var ya, utandığımız için. Bütün bunlar… ” Duraksar, kendi kendine söylüyor gibi olması ve üstelik Saime’nin sesiyle konuşması, düşüncelerinin ayarını bozmaktadır ama yine de bir iki şey daha mırıldanmadan edemez: “Evet, uzaktık. Yani çok utandık. Yani sen çok utandın, en çok kendinden. Asıl benden, hem de benden!” Neredeyse oturuşunu bozmadan kendini sedirden aşağı kaydırıp yere oturur, “Sonra da böyle oldu tabii.” Eteği sıyrılmıştır, ikisi de açılan bacaklara bakarlar. Saime elleriyle yüzünü örterek sızlanır. Feridun bacakları örterek, “Bak, zırlayıp durma böyle, deli oluyom ha!” Saime iççekerek, “İyi ki pazar bugün.”. Feridun, “Pazar mı? E,yarın ne? Sonra nolcak peki? Devrisi gün, ha?” Saime ağlayarak, “Hep böle mi kalcaz?” Feridun sinirli, “Ne bilim len ben!” Bir an düşünüp, “Bir günlük olcak değil ya!” diyerek yerden, yine eteksiz günlerindeki gibi kalkınca, yine Saime’nin içi kıyılır, başını çevirir ama Feridun’un odadan çıkmak üzere olduğunu görünce bağırır, “Nereye?” Feridun cırlar, “Sana ne!” Saime acıklı erkek sesiyle “Nereye gidiyon?” diyerek atılıp, tam kapıda ayağının birini kapar ve iç karartıcı yılgın bir sesle ne dediği anlaşılmadan söylenir. Feridun, yüzünde üzgün ve çaresiz bir anlam oluşturarak, “Tuvalete.” der. Saime, mızıldayarak ayağını bırakmadan yere kapanır, yalvararak, “Utanıyom.”. Feridun’un tepesi atar, çığlıklar halinde, “Akıllanmadın! Bak hala akıllanmadın! Ekmek çarpsın bunu hak etmiyorsan. Hem gitmeyip napcam len? Utancaksan, utan, bana ne! Ben&#8230;” ne diyeceğini bilemez, susar. Saime, “Olmaz!” diyerek bacağına daha sıkı yapışır. Feridun odadan çıkmak için bir hamle daha yapar ama kurtulamaz, eğilip, yerde sürünen Saime ’ye -hem de onun sesiyle olmasına sevinerek- bağırır, ”Ulan bu sana az bile, sen&#8230;” ama yine kendisiyle karşılaştığı için susar; Saime’ye ‘ortalıkta görünmediği için’ daha da gıcık olur. Üstelik bu arada -yine görünmeden- ötekini bacağını da kapmıştır. Feridun, zorlamasının hiç bir anlamı olmadığını bilerek biraz daha dikilir, sonra da bıkıp yanına çöker.</p>
<p>İkisi de hızlı soluk alıp verişlerden ürkerler, yavaşlatmaya çalışırlar, sonra sakinleşirler. Bir süre sonra, Saime eline değen ılıklığa bakar, sonra yerde biriken çişi görünce Feridun’un eteğini toplamak ister ama vazgeçer, ne yapacağını bilemez, bir yere, bir eline bakar. Feridun “Ben ne yapayım?” diyen bir pozda, gözlerini kapayıp başını duvara dayamıştır. Saime, başını yukarı kaldırıp, yakarmaya başlar: “Ben naptım? Bu halim ne? Niye bu hale geldim? Günahım neydi? Ne yap&#8230;” Feridun azarlayarak keser, “Sus artık be! Hem suçlu, hem şey&#8230;. Bi de beni ağlatıyo ya! Kes artık!”.Saime birden atılıp Feridun’u sarsarak “Nası kurtulcaz, hadi söle!” Daha sert sarsmaya başlar, “Nası kurtulsak? Ha? Nası? Nası?” Feridun sarsıntının etkisiyle aydınlanmış gibi, tane tane konuşmak ister ama aynı nedenle de sözcükler birbirine yapışıp uzar, “Seeenböböööööyleyyykkenkukuurtulamayızzz..” Saime sarsmayı kesince tekrarlar, “Böyle yaparsan hiç kurtulamayız”. Saime heyecanlanır, “Yapmıcam”. Feridun alaycı, “Bence böle daha iyi olur… Aklımız başımıza gelir belki.” Saime “Yapmıcam!” Feridun uzaklara bakarak, “Ne geldiyse başımıza&#8230;” Bir an için başına ne geldiğini düşünecek gibi olur ama hemen vazgeçer, “Bunlar hep, senin o şeyi anlamamandan, yani aslında o şeyi anlamak istememenden oldu” Saime sessizce susup beklemektedir. Feridun da onun “Neyi?” diye sormasını bekler. Saime başını kaldırıp bakar, ama sormaz. Feridun aslında onun, soruyu bu bakışla sormak istediğini bilir ve buna sinir olur, “Bak sormuyorsun bile?” Saime dönüp, “Neyi?”. Feridun daha da sinirlenir, “Soruyu sorup sormadığı bile belli olmuyo ya&#8230; Of ya, of! Başımıza ne geldiyse senin bu… Senin bu, utanmaların yüzünden geldi… Anladın mı?” Saime dönüp bakar. Feridun doğrudan bakmamaya çalışarak, “Anlamadın yine demi?”. Saime, aynı biçimde bakmaya devam edince,”Noldu? Ne var? Surata bak!”. Saime sanki canlıların en çaresiziymiş gibi, duyulmamasına çalıştığı bir sesle, “Tuvalet!” der. Feridun uyarır hemen, “Sakın buraya yapayım deme! Anladın mı? Sakın!”. Azarlar, “Hadi git!”. İtmek ister, ama tutar kendini. Aklına gelir, ekler, “Bu bir fırsat anladın mı, fırsat!”. Saime, ‘fırsat’la ne anlaması gerektiğini bilmeden, ama önemseyerek yerden kalkar ve -karmaşık duygularını, ikirciklerini gideremediyse de, erteletmiş olan atölye şefinin yanından çıkar gibi-  odadan çıkar.</p>
<p>Saime döndüğünde içeri çekinerek girer, bir sıkıntısı var gibidir; Feridun’ un, meraklı bir ‘nerde kaldın’ bakışı atmasıyla, direnci kırılır, kendini yere bırakır. Feridun dizlerinin üzerinde atılır, onu omuzlarından tutup sarsmak ister ama tutamaz, ellerini havada sallayarak “Noldu?”. Saime çekinerek, “Tuvalet” der. Feridun biraz sert, “Nası yani?”. Saime gözlerinden yaşlar savurarak hıçkırmaya başlar, “Yapamadım!”. Feridun iyice telaşlanır, hızla merak edip orasına bir gözatar, “Nası ya?”. Saime bağırır, “Utanıyom! “.  Feridun içinden, çok gizli ve hızlı bir ‘oh!’ çeker; korktuğu şeyin başına gelmemesine sevinmiştir, ama yine de emin olmak ister, “Pantolonu açamıyon, demi?”. Saime başını sallayınca çok rahatlar, alay bile eder, “Öyle ya, nası tutcan?”. Birden rüyasındayken nasıl çekiştirmiş olduğu aklına gelir, sinirlenir, elini kaldırarak çıkışır “Ulan bi dokun gebertirim zaten!”. Saime, irkilip kalır.</p>
<p>Feridun kızgın ama sakin görünür, saçlarını düzeltir, “Ömür boyu böyle kalalım. Sonunda alışırız nasılsa&#8230; Daha iyi olur&#8230;”. Saime cançekişir gibi inler. Feridun aniden deli gibi çığlık atarak ayağa fırlayıp, “Ben çocuk doğurmam bak! Doğurmam!” diyerek Saime’nin karşısına dikilir. Bu sırada aklına osuruk böceği gelir; böyle bir derdi olmadığı için ona gıpta edip etmemeyi düşünür, ama karar veremez. Parmağını koklar. Evet, az da olsa hala kokusu vardır. Bir inanç edinir, şansını denemek ister; doğaçlama bir büyü oluşturmaya çalışarak parmağını ağzına sokar ve gözlerini kapatır. Parmağındaki kokuyu tamamen emip yuttuğunda gözlerini açacak ve açtığında karşısında Saime’yi görecektir. Biraz bekler, belki süre önemlidir diye düşünür, ama bu sırada Saime heyecanla, “Noldu, neden kapattın gözlerimi?” gibisinden bir soruyla konuşursa büyü bozulur diye korkup gözlerini açar. Ama ne yazık ki, karşısında mızmız bir ayna gibi kendisi durmaktadır; yıkılır; gerçek, şu ana kadar yaşadığından çok daha gerçek gelir. Yoksa kendisi mi Feridun değildir? Birden, yüzmeye çalışırken sandal olduğunu anlayan bir adamın öyküsü gelir aklına, ürperir.</p>
<p>Saime öğleye kadar tutar çişini. Feridun da o kadar zaman ayakta dikilir. Bir ara çok sakin bir sesle,“Artık bu huyu bırak. Utanmayı bırak.”. Birden bağırır, “Yoksa öldürcem bak artık kendimi!”. Düşünme zorluğu çekerek devam eder, “O zaman ikimiz de ölürüz! Senin de namusun kurtulur. Gözün arkada kalmaz!”  Saime, beklenmedik bir çeviklikle kalkıp, “Babam ne der?” diyerek, aşama yapmış bir halde gidip sedire oturur. Bunu ilk defa, gerçekten merak etmiştir. Feridun ne diyeceğini bilemez, “Baban ne desin, ne diceğini biliyo mudur ki?” Saime’nin merakı devam etmektedir, “Babam ne yapar?” Feridun, yüksek tonda başlattığı sesin, Saime’nin cırtlak sesi olduğunu her ayrımsayışında yaptığı gibi, sonunu kısarak, “Sen, biz napcaz ona bak.!” diye cızırdar. Bir şimşek çakar, Feridun sanki bunu bekliyormuş gibi, apartopar gidip Saime’nin karşısına geçer ve gök gürültüsüyle birlikte, elini kaldırarak gürler, “Bak bunlar utandığımızdan geldi başımıza. Bu utanmayı yenmemiz gerek. Anlıyon mu? Yenersek kurtulcaz.” Susar. Parmağındaki tek taşlı yüzük dikkatini çekmiştir; hatırlar; fabrikadaki işçiler, Saime’ye asılmasın diye, borçla aldığı ve hala da ödemediği, taşı aşağı gelecek şekilde çevrilince, alyansa benzeyen yüzüktür bu. Konuşmasını, umarak bitirir, “Kurtulcaz bak!”  Saime inanmak için, kendini incelemek üzere Feridun’a bakar ve hemen dener “Nası?”</p>
<p>Feridun, yine tıpkı dünkü gibi sokularak, aynı yerdeki Saime’nin yanına oturur; sadece görünüşte, erkekle kızın yeri değişmiştir. Ama bu kez Saime, Feridun’un yaklaşmasına pek aldırış etmemektedir çünkü Feridun, fazla yaklaşamamakta ve söylenmektedir, “Çok zor&#8230; Ne kadar zor ya… Off! ”  Saime şikayet üzerine dönüp bakar. Feridun, “Biraz bakma!” diye rica eder. Saime başını tekrar öteki tarafa çevirir. Feridun kendi ensesine bakarak, “Yatmalıyız.” der. Saime, farkında olmadan yüksek sesle “Nereye?” Feridun, derin bir nefes alıp sabretmek ister, ama zaman yoktur; Saime’nin tekrar soracağından korkup acele eder, “Bir erkek gibi davranmalısın!” diye vızıldar, ama bu biraz garip gelir ve hemen, “Bir kadın gibi…” Duraksar, “Yani ben senin için&#8230; Senin yerine&#8230;” Bunalır, susar. Ama bu sözlerin Saime’nin kullandığı ensede patinaj yaptığını görüp, derideki seğirme gözüne çarpınca anlar ki, Saime ölümcül bir soru sormak için hazırlanmaktadır; hemen devam eder : “Yani biz, yani ikimiz, şimdi bir erkekle, bir kadının yaptığını yapmalıyız.” Umutsuzdur ama sormadan yapamaz, “Anladın mı?”  Saime de Feridun’a dönmeden edemez, “Nası?” Feridun her şeye karşın, bu dönüşü beklemiyordur, kendi gözlerinin içine bakarak, “Bilmem.”  Sonra büyülenmek ya da büyülemek için, Saime’nin elini uzatır ve ondaki elini tutup, memelerin üzerine koyar. Saime biraz titrer ama Feridun için kolay olur nedense. Yavaş yavaş, içleri ve dışları, yani dördü de durumu benimser, kimse bir şey söylemez ve Saime biraz daha Feridun’a döner, daha doğrusu artık kimin kime döndüğü karışır, yüzlerine renk gelir. Feridun çok daha iyi görünmeye başlar, öyle ki, neredeyse rüyasında orasını çekiştiren Saime’nin yüz ifadesine ulaşmak üzeredir. Ama aralarında duran memeler, tıpkı babalarından birinin düğünündeki gibi, düşüren çifttin oyun dışı kaldığı balonlara benzemektedir. Saime biraz sıkılır gibi olur, Feridun kendisinin de hoşuna giden tatlı bir dille fısıldar “Hiç utanmazsak, sonuna kadar yani, eski halimize döneriz.” Saime birden sesini yükselterek, “Ama ama başka bi yolu&#8230;” diye başlayacak olur, Feridun’un hem büyülenmesi, hem de Saime’deki büyümesi durur, sinirden soluklaşmış cırtlak bir sesle kestirip atar, “Aması maması yok! Benim bildiğim bu. Biliyosan sen yap!” Aralarındaki mesafe çok açılmamıştır, buraya kadar gelmişken devam etmek, emeklerin boşa gitmemesini ister; “Başka yolu yok. Bunu anla artık!” Saime sedirde kendini biraz geri kaydırarak sinirli bir sesle, “Bunun için yaptın! Bunun için de mi?” Feridun, anlamadan Saime’ye bakar. Saime bu sessiz bakışlara daha da sinirlenip, kalıbına güvenerek ayağa kalkar, kükreyerek, “Mahsus yaptın de mi? Ha? Mahsus yaptın! Sen yaptın!” Gerçeği suçüstü yakalamış gibi teşhir etmek istemektedir. Feridun, şaşkınlığını çabuk atlatır, “Tövbe tövbe&#8230;” ellerini açar tavana doğru seslenir, “Artık sen bi yol göster!” Sonra da uzaktan o minik elini yumruk yaparak kaldırıp Saime’ye gösterir. Saime, tuzağa düşürülmüş bir av öfkesiyle diklenir, “Vur bak noluyo, kim kime vuruyo!”  Sonra birden başka bir tonla, sedirde iyice yayılmış olan Feridun’u uyarır, “Doğru otur!” Feridun sinirlenir eteği yukarı çekip Saime’ye donu gösterir. Saime hemen küsüp pencerenin önüne gider, dışarı bakmaya başlar. Feridun uyarır, “Otur len görcekler şimdi!” Saime, isyankar, “Görsünler!”. Feridun söylediği lafın saçmalığını fark etmemiştir, Saime’nin isyanını bastırmak ister, “Bak öğlen oldu, akşama eve nası gitcen? Baban, kardeşin&#8230;” derken, birden heyecanlanır panik olur, “Ulan bizimkiler! Yandım! Napcam şimdi ben?” Saime dönüp tekrar, ağlayacak gibi yüzünü buruşturunca, Feridun, “Hiç başlama, sakın başlama, boşuna ağlama, zaman kaybı.”, hızını alamaz ellerini, kollarını savurup sesini yükseltir, “Kes artık! Kes! Bıktım bu surattan, bıktım valla, takas bitsin aynaya bakanı siksinler. ” Saime anlamadığı sözcüğe dokunmaz, “Evlenmeden nası olur? Olur mu ki?” Feridun, ilk defa ona acır, “Unut artık evlenmeyi filan&#8230; Başımız belada. Eski duygularımızı, şeylerimizi&#8230;” sinirlenir, “O geri zekalı zekamızı bırakalım artık.” Sesi titrer, acıyla öfke birbirine karışmıştır, “Aptal, aptal düşünmeyi bırak, şu başımıza gelene bak! Başımızda böyle bir şey var, sen tutmuş&#8230;” Saime sert bir sesle kestirip atar, “Hayır olmaz” Feridun, “Ne olmaz be?” Saime, “Evlenmeden&#8230;”  Feridun yılgın, ellerini beline koyup, “Ben en iyisi gidip birine verip geleyim de, rahat edelim. Başka türlü olmıcak! Ulan amma cinsmiş bu be! Meğersem benim işim ne kadar zormuş ya!”  Buluşunu beğenmiştir, “Ulan var ya, ulan bunu yapabilcek olsam var ya! Bir saniye durmam&#8230;” Saime hem korkarak hem şaşarak sinirlenir, “Başkasının koynuna sokcan beni ha, peşkeş çekcen ha? Tuh sana!” Tükürür. “Yazıklar olsun!”</p>
<p>Bu sırada zil çalar. İkisi de irkilir. Tekrar çalar. Feridun, panik olur, üstünü düzeltir, “Ulan, bu kim ya?” Zil daha uzun çalar. Saime telaşla sorar, “Napcaz?”  Feridun, “Dur ya bu Cahit’tir; evdeyim, dediydim. Cinstir, açmazsam merak edip kapıyı kırar dangalak. Bu manyak uğraştırır şimdi beni ya&#8230;” Birden hatırlar, sevinir, “Aa, benim iş oldu galiba” Kapıya doğru fırlar, Saime bağırır, “Dur!” Feridun, geri dönüp,“Git çabuk aç!” Saime iyice şaşkın bakarken, Feridun onu tutup kapıya doğru iteler, bir yandan fısıltıyla, “Bugün acayip hastayım, Saime bakmaya geldi. O var içerde, de. İş noldu, diye sor!” Zil uzun uzun çalmaya devam eder, Feridun Saime’yi kapıya kadar götürüp, kapının arkasında kalacak şekilde duvara dayanır. Ama Saime’nin açmadığını görünce, kapıyı açıp tekrar yerine geçer. Saime ürkerek kapıyı aralar. Cahit sırıtarak, “Napıyon lan, bi saattir çalıyoz? “Küçümseyerek, alaylı, “Sanki garı attın&#8230; Garı mı attın?” Kıkırdar, başıyla bir evi işaret eder, “Seninki bile zili duyup cama çıktı.” Saime önce bir karşıya bakar ama sonra hemen yere indirir bakışlarını. Cahit biraz meraklı, “Hayrola beyimiz değişik bi havada? Uyuyon mu olum?” Hafif dokunacak gibi elini uzatınca, Saime irkilip geri çekilir. Cahit, şaşırır biraz, endişeli, “Neyin var lan, şişt! Rüya mı görüyon len? Uyansana olum!” Saime çabucak, “İş noldu diye soruyo” der. Cahit, elini bıyıklarında gezdirerek dikkatle Saime’ye bakar, “Kim?” Saime öylece bakmaktadır. Gözgöze gelirler. Cahit, abi edasıyla, “Ruhun fena dağılmış be olum.” İçeri doğru eğilip bakacak olur. Saime alçak sesle “İçerde.” Cahit, duraksar, “Saime mi?”  Saime, buluşundan dolayı keyifle başını sallar. Cahit hemen biraz geri çekilir, “Desene olum.” Sonra da, Saime’nin bakmaktan gözünü alamadığı bir sırıtışla sesini alçaltarak, “O gine vermemiştir, sen de çırpınmışındır. Kahrolmuşun belli!” diyerek, çenesiyle Saime’nin pantolonunu işaret eder. Saime utanır, eliyle önünü kapatır. Cahit iyice şaşırır, “Olum, var ya, sen yarın iş görüşmesinden önce bi doktora git. Valla. Senin durumun iyice sakat. Böyle başlama. İş yatar bak.” Saime’yi biraz daha süzer, “İyi misin lan?” Saime başını sallar&#8230; Cahit yaklaşıp, sululuk yapmak için parmağıyla Saime’yi dürter, “Noldu olum, sölesene!” Feridun dayanamayıp ortaya çıkarak, ikisine de küfretmeye karar vermek üzereyken Saime’nin geri çekilmesiyle duraksar. Saime geri çekildiğinde Feridun’u hissettiğinden, Cahit’i uyarır “Tam ortada geldin.” Cahit’in gözlerine bakmaya çalışarak, “Ortasındayız dedim…” Cahit şaşırır, “Deme be! Desene lan!” Hayranlıkla geriler, “Tamam sen gir.” Gülümseyerek, manalı manalı, “İçeri yani… Yarın öğlen artık kahvede anlatırsın milli oluşunu.” deyip, uzaklaşır. Saime, onun gitmesinden çok memnun olup, ona el sallar.</p>
<p>Saime kapıyı kapattıktan sonra, duvara yaslanmış olan Feridun’u bitkin ve üzgün görüp, “Gitti.” der. Feridun, “Siz konuşurken anladım ki, yapacak bir şey yok. Sanırsam artık böle yaşıcaz. Hep böle.” gözleri dolarak içeri doğru yürür. Saime telaşlanır, onu izleyerek, “Hani bi çaresi var dediydin?” Feridun gözlerinden yaşlar süzülerek, yer yatağının üzerine çıkıp çiğneyip ezer gibi yapar, “Yokmuş.” Saime ağlamaklı, “Var dediydin!”  Feridun, “Düşündüm, düşündüm ama çok zor. Zor bile değil&#8230;” Ne diyeceğini bilemez, Saime’ye arkasına dönüp, “Kendimi öpemem&#8230; Anlıyo musun?” Saime arkasından Feridun’a yaklaşarak, “Öpersin belki” Biraz daha sokulur, sarılacak gibi olur ama duraksar, “Yalnız babam duyarsa beni keser.” Feridun, “Seni mi keser?” Şuh bir kahkaha atar, “Beni kesmesin de!” diyerek Saime’ ye döner ve kendi yüzüne bakarak, “Vay be, meğer önceden ne kadar kolaymış ya!” diye hayret eder. Saime, Feridun’u omuzlarından tutar, kendine çeker, gözlerini kapatarak fısıldar, “Korkma.” İkisi birden yatağa çöker, yorganı üstlerine çektiklerinde, yağmur birden öylesine indirir ki, damlalar çinko çatıdan onları alkışlar</p>
<p>Saime, süpürülüp faraşa doldurulan cam kırıklarının sesiyle gözlerini açar ve eli saçlarında, merakla Feridun’u arar, görür görmez de içi kuş gibi havalanır… Tekrar saçlarını okşayarak, bastırdığı bir sevinçle, “Feridun!” diye seslenir. Feridun dönüp, “Evet?” der. Saime öylece bir süre bakmaya devam eder. Feridun, “Noldu?” diye sorar. Saime öylesine sorar, “Bi şey mi kırdın?” Feridun, yan bölmeye geçerken “Kolonya şişesi kırılmış. Kahvaltı hazır, ama sen biraz daha yat istersen” Saime merak eder, “Neden yatayım ben?” Feridun, “İstersen yani?” Saime tedirgin olmuştur, Feridun’u izlemeye başlar, Feridun bölmeden masaya bir şeyler taşımaya devam ederken, yattığı yerden sorar, “Ne zaman evlencez?” Feridun, “Nerden çıktı şimdi bu?” Saime sevinir, “Nerden mi çıktı? Hiç!” Feridun, elindeki haşlanmış yumurtaları masaya bırakmadan, “Çocuğumuz olunca adını ne koymak istersin?”  Saime afallar, “Çocuk mu?” Feridun, şaşırmasına anlam veremez. “Evet, çocuk.” Saime ne diyeceğini bilemez. Feridun ona bakarak, “Hani çocukları çok seviyorum, diyordun? Artık sevmiyor musun?” Saime suratsızlaşıp, “Seviyorum ama nerden çıktı şimdi bu?” Feridun gülerek, elindeki yumurtaları gösterir, “Bunlar getirdi aklıma.”  Saime yeniden keyiflenir, gülümseyerek yatağın içinde kıpırdanıp şımarır, sonra tavana bakarak, “Oğlan olursa, “Güven’ koyarız.”  Feridun, “Peki kız olursa?”,</p>
<p>Saime, yattığı yerden başını çevirip Feridun’a bakarak, “Sevinç.”</p>
<p><strong>Melih Özuysal</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/ask-hikayeleri/takas.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Alkış Tutuyorum</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/hayat-hikayeleri/alkis-tutuyorum.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=alkis-tutuyorum</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/hayat-hikayeleri/alkis-tutuyorum.htm#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 11 Feb 2010 15:03:13 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hayat Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Otobiyografik]]></category>
		<category><![CDATA[Romantik Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Trajik Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[bunalım hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[duygusal hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[gerçek hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye dersleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[öykü defteri]]></category>
		<category><![CDATA[öykü dersleri]]></category>
		<category><![CDATA[öykü oku]]></category>
		<category><![CDATA[öykü yaz]]></category>
		<category><![CDATA[pelin erdoğan öykü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=152</guid>
		<description><![CDATA[Pelin Erdoğan
Sabahın fersiz ışığı griye boyamış sokakları. Şöyle güzel, pırıltılı  bir güneş olsa, sokaklar pembe-sarı görünse! Kaldırım kenarında üç dört  kedi dedikodu yapıyor. Tüh! El arabası: gıcııır, gırç!.. Kaçıştılar her  biri bir yana. Tam da en heyecanlı yerindeyken! Şişman hanım balkondan  çarşaf silkeliyor. Göz ucuyla bu yana bakıyor. Doğru. Ne ayıp! [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/493958686_614e36fa20.jpg" rel="lightbox[152]"><img class="alignright size-medium wp-image-399" style="border: 4px solid black;" title="493958686_614e36fa20" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/493958686_614e36fa20-300x183.jpg" alt="" width="300" height="183" /></a><span style="color: #808080;">Pelin Erdoğan</span></h2>
<p>Sabahın fersiz ışığı griye boyamış sokakları. Şöyle güzel, pırıltılı  bir güneş olsa, sokaklar pembe-sarı görünse! Kaldırım kenarında üç dört  kedi dedikodu yapıyor. Tüh! El arabası: gıcııır, gırç!.. Kaçıştılar her  biri bir yana. Tam da en heyecanlı yerindeyken! Şişman hanım balkondan  çarşaf silkeliyor. Göz ucuyla bu yana bakıyor. Doğru. Ne ayıp! Aylardır  silinmez mi bir pencere? Perdem de temiz sayılmaz. Ya şu bakışına ne  demeli şimdi! Bu kadar da olmaz ki! Dikiyorsun gözünü. Ötekine. Daha  küçük olana. Güneye bakana. Kırık, evet. Tüm kışı böyle geçirdim. Gazete  kaplı. Böylesi, camlısından daha iyi. Okuyorum arada bir. Can  sıkıntısına iyi geliyor.</p>
<p>Rüzgârın gıdıkladığı kol altlarım. Leş gibi. Ter. Tenimde. Yosun  kokusu. Yakıcı. Denizde. Dans edişi rüzgârın, solunda ter, sağında  yosun. Ben de girsem aranıza. Yer açsanız! Meloş’la. Tombul kolları.  Boynumdan göğsüme bıraktığı. Tüm ağırlığı bedeninin. Gülümsetir yüzümü.  Bir şey var, belki engeller gülüşümü: yanaklarıma sarkan göz altlarım.  Halka halka. Ya da dağınık sakallarım? Batar mı gülüşüme? Acıtır mı?  Meloş’un yüzünü. Cildim ne buruşuk öyle, çarşafım! Kederin telvesi.  Yüzümde donan. Aynadaki siluetim: kirli bir kahve fincanı.<br />
<span id="more-152"></span></p>
<p>Sabahları bu kadar yalnız, bu kadar yılgın oluşum. Normal mi?  Saklanma isteği, kaçma… Neden? Kimden? Tarifsiz bir çaresizlik.  Kurtarıcısız. Dinmez bir ağrı. Sıkıntı. Göğsüme batıyor. Boğazıma  sarılan eller. Sigara mı yaksam, yatağa mı atsam kendimi? Yatağım. Hep  daha baskın. Acının en kolay tükendiği yer. Uyku. Battaniyemi yüzüme  kadar çekiyorum. Kurtuluyorum. Kendimden? Bir gün ne çok ağlamıştım  öyle. Hıçkıra hıçkıra! Gözüme konan bir resim: babam! “Erkek adam ağlar  mı hiç,” diyordu, “sus!..” Pencereleri kapatmıştım. Işığı. Gözlerimi.  Sıkı sıkı. Kulaklarımı. Ama gitmemişti babam. Ben susana dek. O günden  beridir yatak da pek cazip değil ya…</p>
<p>Bugün yatak yok. Sigara da. Doğru sokağa! Daha çekici dışarısı  kimileyin. Kahvede sohbet. Çay, simit. Reyhan kokusu güzel. Kâzım’ın kaş  çatışı güzel. Elinde tepsi. Üstünde akrobatik bardaklar. Of, her şey  güzel olmasına güzel de, yine de otur otur gün bitmiyor. Midem kazındı.  Bir simit daha mı? Ben oturdukça. Kahveye çöken kararsız karanlık. Gün  ışığını yok etme telaşı. Dünyanın dönüşünün. Eve gitmeli artık. Ağır  ağır yürümeli. Belki gün ben sokaktayken tükenir.</p>
<p>Rüzgâr bir ara sert esmiş olmalı. Gazetenin ucu yırtılmış.  Penceremdeki. ‘Esenyurt’ta dün gece yarısı,’ demiş kalmış. Neydi gerisi?  Bin defa da okuduydum. Hay allah! Tüm kış yırtılmayan gazete,.. Rüzgâr  yine hızlandı. Perdem. Sokağa kaçıyor. Ben içeri kaçayım o zaman. Anam!  Ah başım! Masa! Düşmek! Bilinç! Dua okuyor. Kim? Anam. Sahiden geldin  mi? “Susma, devam!” Niye mi? Anlamasam da ne olduğunu, bu seste, bu  ezgide bir huzur buluyorum. “Meloş, yoksa sen misin?” Hayır, masanın  ayağı. Burun burunayız. Göz göze. Ne kötü kokuyor. Yalnızlık. Kan gibi.  Masanın ayağının pası. Yatağım!.. Neredeyim? Yerde? Ne yeri? Masanın  ayağı. Gözüme gözüme bakıyor hâlâ. Başım. Ne çok ağrıyor. Kanıyor mu?  Çok korkarım ölmekten. Yalnızken… “Gel Meloş, gel, ge…”</p>
<p>Uzun bir boşluk. Hatırlamıyorum. Meloş’u istediğimi hatırlıyorum bir  tek. Gözlerimi yeni açtım. Baygınlık ya da uyku hali? Başım. Ağrıyor da  ağrıyor. Bugünlerde daha sık oluyor. Baş dönmesi. Gerisi boşluk. Yerden  topluyorum kendimi. Kocaman adam düşer mi böyle durup dururken!  Gülüyorum kendime. Arkası hıçkırık: kömür ocağından gelen inilti.  Gördüğüm: kara bir ağ. Kömür tozlarından. Anıların ördüğü: “Ölmüş mü?”  diyordu anası. Ne deseydim: “Yaşıyor” mu? “Kurtaramadım” mı? “Kocaman  taşın altından. Bedenini Bilâl’in.” Öldüğünü söyledimdi. Yaşlı, nahif  bacakları kadının. Külçe gibi. Yığıvermişti kadını yere. Beynime çakılan  o düşme ânı. O günden bugüne dek. Belki düşmelerimin sebebi. Bağrış  çağrış, sonrası. Ağdalı bir kalabalık: kabaran bir çaydanlık. Fokur  fokur. Sıçrayan sesler. Benim de katıldığım ağıtlar. Gözyaşlarım. Kurban  bayramlarının yağmurları gibi. Kanı toprağa katmak için yağan. Kokuyu  bastırmak. Bilemediğimiz garip hüznümüzü belki. Babamın ‘sus’  işaretleri. Bozmuştu yağmurumu. Orada kocaman, biz bize bir  kalabalıktık. Acımız. Gidene bakakalmak. Hiç gelmeyeceğini bilerek.  Kömür tozlu öksürükler. Ardından öfkelenmek. Bazen onu bile becerememek.  Duygumuzu donduran rüzgâr. İçimize esen. Tek bir yaprağı bile  oynatmadan. Hepimizin kafasındaki o ‘bir gün’. Ölümü bekleyişimiz. Neden  tuhaftı öyleyse kendi acımıza yağmam. Gözyaşlarımda? Biraz da  gökgürültüsü gibi inlemem, için için?</p>
<p>Masanın ayak ucu. Burun burunayım hâlâ.</p>
<p>Meloooooooooş!..</p>
<p>Olmayacak böyle! Kalkmalıyım. Tıraş olmalı, tütün kolonyası  sürünmeliyim. Gitmeliyim Meloş’a.</p>
<p>Karanlık. Sokak ışıkları yanmazsa. Alnımdaki morluğu örtecek.  Kolonyamı sürünmeden tutuyorum Karaköy’ün yolunu. Tıraş olmadan. Sanki  geç kalmışım gibi. Telaşlı. Gece yarısı öncesi. Meloş yok. Henüz erken.  Çıkmaz bu saatte. Güleçtir yüzü. Kahkahası baykuş çığlığını andırır.  Esrarengiz. Böler geceyi. Dörde, beşe, yüze… Delici bakar. Karanlık  yüreklere. İyi bilir mutlu etmeyi. Bir kıvraktır, bir cilvelidir,  sormayın! Zıpkın gibi aletimi. Eritir bedenimi. Haftada iki sabah kızına  gider. Cezaevinin kapısından kalçasını savurmadan geçer. Ya bir kutu  lokum, ya bir torba dolusu gofret vardır çantasında. Biraz da temiz don,  gömlek, atkı. Kızı pek güzel. Uzaktan görürüm. Meloş’u beklerken. Ama  belli. Belli işte. Pek bir güzel. Minicik çenesi. Kaşı kalın. İri  gözleri. Akıllı da. İçli. Okumuş şiirlerimi, kimselerin okuyamadığı.  Eskiden yazardım. Kocası onu terk edip gitmiş. Aylarca gelmemiş. Sonra  bir gün. Belirmiş kapıda. Şaşkın bakmış kadın. “Neredeydin?” diyecek  olmuş. Demesine kalmamış. Tekme inmiş beline. Kocasının gözleri kırmızı.  Alkolden? Dövmüş, dövmüş. Tecavüz etmiş. Öyle diyor kendisi. “Tecavüz  etti bana, ben de soktum bıçağı!” “Tecavüz olur mu hiç, kocan o senin,”  demiş mahalleli. Göstermiş morluklarını. Çürümüş etlerini. Bacak  arasından sızan koyu siyah kanı. Anlatmış ağrıyı. Kasıklarındaki. Düşük  yaptığını. Beş altı kere. Karın boşluğundaki yumruyu. Büyüyen. “Hastalık  getirdi adam bana,..” diyecek oluyormuş, susturuyormuş mahalleli.  Tınmamış kimse. Canına yetmiş onun da. Dellenmiş bir gün. Kocası  abandığında yine üstüne. Bacaklarından kan sızarken. Canı bir yanmış,  bir yanmış. Çığlık çığlığa, “İn üstümden, ölüyorum!” diye haykırırken,  inmeyince üstünden kocası, yastığın altından çekmiş bıçağı, düşünmüşmüş  bunu önce, karnına saplamış. Şiirimde diyormuşum ki,</p>
<p>‘Her şeye rağmen …………..<br />
…buradayım. Kömür kokan yüreğinde.’</p>
<p>Bilâl’in nişanlısı “Yüreğindeyim daima,” dermiş Bilâl’e. Ölmeden önce  Bilâl. Kömür ocağında. En son bunu anlatmıştı. Yan yana çalışırdık.  Arabayı o çekerdi, halata ben asılırdım. Zehir kokmuştu ortalık.  Karanlık olmuştu çok. Kapkara duman. İrili ufaklı taşlar. Kurusıkı ateş  açan o ocak. Üzerimize. Aylar sonra yazdımdı o şiiri. Şimdilerde  Meloş’un kızı. Bu şiire yaslamış sırtını.</p>
<p>Al şu kadını, tut elinden, götür,.. şeye, … nereye?.. Bilmem. Bir  yere işte. Kızını da al. Bahçeli olsun. Gideceğimiz yer. Kömürden gelen  üç kuruş. Geçmişimden kırıntılar. Emeklilik. Yeter de artar bile.  Üçümüze. Çok çok okuduğum kitaplarım! Bugünümde ıssızlaştırıyor  gözlerimi. Onları da alırım yanıma… ‘Rüya bitti. Kendine gel,’ diyor  gözleri Meloş’un. Hayalimde. Haklı elbet. Sahi, ne halt etmeye yaşarım  ki ben inatla? Götüremiyorsam Meloş’u. Of Meloş, of! Bilir misin  yüreğimde hep Mihriban çalar? Sorsam sana, “Böyle güzel bir aşk parçası  daha var mı yeryüzünde?” Öyle ya, ünlem ünlem bakarsın. Bakma Meloş.  Yoksa takarım kendimi o ünleme. Asılır kalırım. Elim ayağım tutmaz olur.  Düşerim yere. “Yine mi?” dersin. Başım değil bu defa, belim ağrır. Kim  bilir, kalça kemiğim ya da dirseğim. Perde havalanır, kitaplar açılır,  girerim içlerine. Okurum, severim. Okurum, nefret ederim. Pek çok şey  olurum okudukça. Uyku sonra! Derin. Derin uykular! Ya ocaktayım.  Bilâl’le. Ya da anasıyla düşerim yere. Beynime çakılan o düşme ânı: bir  türlü yere çarpmayan bedenim. Asılı kalmış havada. Sürekli bir düşme  hali. ‘Uçmak’ diyor buna çoğu kişi. Ben ‘Düşmek!’ Yattığım yere işerim  belki. Islak pijamamdan anlarım. Bacaklarıma yapışmış. Uyandığımda.  Belki terdir. Ne fark eder, ter, sidik ya da başkaca şeyler? Odamda  düşmüş olayım yine. Sokağa falan değil. Masanın ayağı da baksın hatta  yine gözüme gözüme. “Katıl kavgaya!” de. Kaldırmaya yelten beni. İtiraz  edeyim. “Sana Mihriban’ı sormuştum, kavga da nereden çıktı?” diyeyim.  Alay edeyim. Peh, neyin kavgası?.. Ekmek? Özgürlük? Aşk? Yalnızlık?  Kahkahalar savur. Alayıma denk düşen. Arkasına gizleyeyim ıslaklığımı.  Utandığım. Çoğu kez. Pijamamdaki. Banyodaki sabun. Suç ortağı  yalnızlığımın. İle yıkasam pijamamı. Yüreğimi. Senden arınsam. Acı  veriyor varlığın. Yokluğun mu yoksa daha çok? Yıkanınca. Su bulanır.  Düşer ayaklarımın dibine: çömelen bedenin. Kasıklarıma dokunuşun. Titrer  bedenim. Dolgun kalçaların elimin altında. Ninni gibi yayılır. Dünya  karşısında. Hep küçülen bedenim. Tek senin içinde büyür. Kıvrılıp gider  derinlerine. Meloş, Meloş…</p>
<p>Yolu mu şaşırdım ne, bu değildi. Öteki sokak. Yürü yürü yol tükenmek  bilmiyor. Meloş’a giderken. Taşlar. Burkuyor bileğimi. Kepir küpür. Az  kaldı, gayret. Evi. Yokuşun başında. Kör Hamza’nın alt katında. İyi  insandır. Sol gözü görmez. Kulağı da pek duymaz. Bir iki kere filmde  oynamış. Üç saniyelik kareler. Ona bir dünya kadar büyük gelen. Meloş  takılır. ‘Beni bir filmde oynatmadın ya, alacağın olsun,’ diye.</p>
<p>Aa! Kalabalık? Sesler: “Ölmüş mü, ölmüş mü,..” Polis arabası. Mavi  mavi bağırıyor. Karanlıkta. Yokuşun başında. “Ölmüş,” diyor Kör Hamza,  “Ölmüş!” Kucağında Meloş’un kolları. Sallanıyor. Tombul. İleri geri.  Bana doğru? “Meloooş, Melooooş!” Duymuyor! Düğüm düğüm. Boğazım.  Hıçkırık. “Ne olmuş,” diyor birisi, “kim öldürmüş?” Başkası, “Kaçmış mı  öldüren?” Mavi çığlığı. Arabanın. Yüzlerini aydınlattıkça. Yapışıyorum  kollarına: “Meloş?” Sırtıma dokunuyorlar. Ağır ağır. ‘Tap tap!’ Kekre  bir teselli. Mavi çığlık. Döne döne. Aydınlatınca Meloş’u. Kırmızı bir  çizgi. Görüyorum göğsünden aşağı. Aktıkça bölen. Dörde, beşe, yüze  geceyi. Kan gibi kokuyor. Masanın paslı ayağı. Korkularım. Ölüme dair  değil. Şimdi yaşamaya. Gözlerimden yaş düşecek oluyor. Babam sesleniyor;  “Erkek adam ağlar mı?..” “Ağlamaz,..” diyor Meloş, “Sakın ola ağlama.  Erkek adam ağlamaz.” Bir türkü tutturuyor, ‘…Sarı saçlarını deli  gönlüme. Bağlamışım çözülmüyor Mihriban…’ Alkış tutuyor bir de.  Savuruyor saçlarını: tel tel baykuş çığlıkları. Geceden sızıp. Yüreğime  çarpan. Şuh. “Gülelim be anam, dünyadan göçüşüme gülelim!”</p>
<p>Alkış tutuyorum. Yüzümde kocaman bir gülümseme. Hiç olmadığı kadar  kocaman!</p>
<p>***</p>
<p>Gece ne kadar gri. Şöyle ay ışıklı, pırıltılı bir gece olsa…</p>
<p><strong>Pelin Erdoğan<br />
12 Haziran 1999 / Beyoğlu</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/hayat-hikayeleri/alkis-tutuyorum.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ben Senin Duygularından Biriyim</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/hayat-hikayeleri/ben-senin-duygularindan-biriyim.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=ben-senin-duygularindan-biriyim</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/hayat-hikayeleri/ben-senin-duygularindan-biriyim.htm#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 11 Feb 2010 14:46:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hayat Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Otobiyografik]]></category>
		<category><![CDATA[Romantik Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[hayat öyküleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye yaz]]></category>
		<category><![CDATA[kurgu hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[kurmaca öykü]]></category>
		<category><![CDATA[öykü oku]]></category>
		<category><![CDATA[öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[türk öyküleri]]></category>
		<category><![CDATA[yeni hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[zafer yalçınpınar öykü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=148</guid>
		<description><![CDATA[Zafer Yalçınpınar
“Bir şeyler yapmak istediğini düşün. Her eylem dışarıdan gelen  engellerle karşılaşabilir. Eğer sen bir eylemi gerçekleştirmek isterken  bazı engellerle karşılaşırsan, o anda eylemi gerçekleştirmekte özgür  olmadığını anlarsın. Böylece engellerle karşılaştığında ve özgür  olmadığını hissettiğinde özgürlüğünün bilincine varmış olursun. Daha  önce gerçekleştiremediğin eylemleri gerçekleştirmeye başladığında  ise  kendini özgür [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><em><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/Melancholy_1891_Edvard_Munch.jpg" rel="lightbox[148]"><img class="alignright size-medium wp-image-401" style="border: 4px solid black;" title="Melancholy_1891_Edvard_Munch" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/Melancholy_1891_Edvard_Munch-300x219.jpg" alt="" width="300" height="219" /></a></em><span style="color: #808080;">Zafer Yalçınpınar</span></h2>
<p><em>“Bir şeyler yapmak istediğini düşün. Her eylem dışarıdan gelen  engellerle karşılaşabilir. Eğer sen bir eylemi gerçekleştirmek isterken  bazı engellerle karşılaşırsan, o anda eylemi gerçekleştirmekte özgür  olmadığını anlarsın. Böylece engellerle karşılaştığında ve özgür  olmadığını hissettiğinde özgürlüğünün bilincine varmış olursun. Daha  önce gerçekleştiremediğin eylemleri gerçekleştirmeye başladığında  ise  kendini özgür hissedersin.”</em></p>
<p>Her şey On Eylül Pazartesi günü başladı. İş gününe başlamak üzere  yatağımdan kalkmıştım ki onu gördüm. Orta boylu, esmer bir kadın  karşımda durmuş beni süzüyordu. Yatağından kalktığında karşısında  tanımadığı bir kadın gören herkes kadar korkmuştum. O kadar korkmuştum  ki  onu görünce bir an nefesim kesildi. Biraz bakıştıktan sonra onun bir  hırsız olmadığını ve beni öldürmeyeceğini anladım.<br />
– Kimsin sen?<br />
– Ben senin duygularından biriyim.<br />
Bana bu cevabı verdiğinde onun bir deli olabileceğini ve beni  öldürebileceğini düşünebilirdim fakat düşünmedim. Güven verici bir  görünüşü vardı, deli olamayacak kadar sakin ve tutarlı bir görünüş.  Üstelik çok da güzeldi.<br />
<span id="more-148"></span><br />
– Peki hangi duygumsun?<br />
– Senin hissettiğin bir duygu… Adını koyamadığın…<br />
– İçeri nasıl girdin?<br />
– İçeri girmedim. Dün gece gördüğün rüyalardan sonra beni sen yarattın.<br />
– Rüyamda?<br />
– Evet. Ben sana aidim, diğer insanlar beni göremez ve duyamaz.</p>
<p>Onun bir duygunun insanlaşmış hali olamayacağından emindim, çünkü bu  durum imkânsızdı. Tamam, belki mucize denen bir şeyler vardır, fakat  mucizeler özel insanlar içindir herhalde. Ne bileyim belki  peygamberlerin veya mistik insanların başına gelir böyle akıl dışı  şeyler. Benim gibi sıradan işinde gücünde birine mucizeler gerekli  değildir.<br />
Hiçbir şey olmamış gibi kahvaltımı ettim ve işe gitmek için hazırlandım.  Sonrasını o ucuz Amerikan filmlerinden biliyorsunuz. Sokaktaki insanlar  onu göremiyorlar, benim kendimle konuştuğumu zannedip bana garip garip  bakıyorlardı. İşyerinde arkadaşlarım tuhaf davrandığımı ve öğlen  tatilinde neden başka bir masada yalnız başıma oturduğumu  anlayamadıklarını söylediler. Tüm bu olanları iş yerimdeki en iyi  arkadaşıma anlattığımda benim çok yorulduğumu, biraz dinlenmem  ve bir  psikiyatriste gitmem gerektiğini söyledi. Ben de işten iki gün izin  aldım. Bu arada onunla hiç konuşmuyordum. Ben konuşmadıkça ve bir şeyler  sormadıkça kesinlikle konuşmuyordu. O günün akşamı eve döndüğümde  oldukça bitkindim. O yine yanımdaydı. Büyük kahverengi gözlerini bana  dikmişti. Uykuya dalmadan önce en son hatırladığım şey onun güzel  kahverengi gözleriydi.</p>
<p>Ertesi sabah kalktığımda başucumdaydı. Yataktan kalkarken kendimi çok  uzun süredir fark etmediğim kadar sağlıklı hissettim. Kalkıp kendime  kahvaltı hazırladım. Kahvaltımı bitirdikten sonra günün en zevkli  sigarası olan ilk sigaramı içerken ona bakıyordum. Belki de sessizliği  ve durağanlığı hoşuma gidiyordu. Ona bakmak, onun yanımda olduğunu  bilmek  bir göl kıyısında oturup gölü seyretmek kadar dingin ve  huzurluydu. Bu düşüncelere  biraz daha takılsaydım psikiyatristle olan  randevuma  geç kalacaktım. Hazırlandım ve  psikiyatriste gitmek üzere  yola çıktım.</p>
<p>İlk bakışta sıradan biri gibi görünen psikiyatriste olanı biteni  anlattım. Anlattıklarım üzerinde biraz düşündükten sonra uyuşturucu  kullanıp kullanmadığımı sordu. Çocukluğumda ailemle yaşadığım sorunları,  cinsel yaşantımda ve iş hayatımda karşılaştığım problemleri belirlemek  için bana sorduğu sorular da oldukça sıkıcıydı. Benim davranış  biçimlerimin eksiksiz anlaşılması için bazı testlerin gerekliliğinden,  hastaneye yatmam gerektiğinden bahsetti. Bu testlerin ve ilaç  tedavisinin çok uzun sürebileceğini söyledi. Doktora hastaneye yatmaya  falan ihtiyacım olmadığını, benim normal bir yaşantım olduğunu, her  sabah işe gittiğimi ve hastaneye yatmamın iş hayatımı etkileyebileceğini  söyledim. Sanırım delilerin yanında, hapishane gibi bir yerde günlerimi  geçirmekten korkmuştum. Doktorun yanından iki gün sonra görüşmek ve  yeniden durum değerlendirmesi yapmak üzere ayrıldım. Bütün öğleden  sonramı  bir barda içki içerek geçirdim. Akşam eve döndüğümde yatağın  üzerine kendimi bıraktım. Sızmışım.<br />
Ertesi sabah kalktığımda onun yanımda olacağını bilerek uyandım.  Kahvaltıdan sonra ilk işim psikiyatristi aramak oldu. Psikiyatriste  sabah kalktığımda onun yanımda olmadığını, her şeyin normale döndüğünü  ve kendimi çok mutlu hissettiğimi söyledim. Doktora bu yalanı söylerken  onun güzel gözlerine bakıyordum. Sanırım korktuğumu ve akıl hastanesine   yatmak istemediğimi anlamıştı. Telefonu kapattıktan sonra kendime bir  bardak çay aldım ve onunla konuşmak için mutfaktaki masaya oturdum. Bir  sigara yaktım.</p>
<p>– Neden korku yada mutluluk değil de senin gibi garip bir duyguyu  yarattım acaba?<br />
– Çünkü korku, mutluluk gibi duyguları biliyorsun ve hissediyorsun. Bu  duyguların seni nasıl etkilediklerini de biliyorsun. Fakat benim  üzerimde kalıcı kararlara varamadın.<br />
– Yani basitçe senin nasıl bir duygu olduğunu bilmiyorum.<br />
– Daha benim ne olduğumu bilmiyorken, iyi ya da kötü bir duygu olup  olmadığım hakkında düşünüyorsun. Siz insanlar çok garip yaratıklarsınız.<br />
– Seni tanımaya çalışıyorum.<br />
– Hayır beni tanımlamaya uğraşıyorsun. Beni tanımlamaya çalışmamalısın.  Beni duyumsamalısın.<br />
– Sen de işleri iyice karıştırıyorsun!<br />
– İşler derken yaşamdan bahsediyorsan, yaşam senin sandığından daha  karışıktır.<br />
– Bırak bu palavraları da bana kendinden bahset biraz…<br />
– Sana kendimi anlatamam.<br />
– Niye?<br />
– Çünkü doğuştan kör olan bir insana renkleri anlatamazsın. Beni ancak  hissederek  anlayabilirsin.<br />
– Çağrışım yapmayı dene…<br />
– Bu kadar ısrar ettiğine göre beni gerçekten merak ediyor olmalısın.  Sana bir örnek vereyim. Özgürlüğü hisseder misin?<br />
– Evet… Hissederim. Arada sırada özgür olmadığımı da hissederim.<br />
– Güzel. Özgürlüğün ne olduğu değil de özgürlüğü ne zaman hissettiğin  üzerinde duralım. Özgürlüğü ne zaman hissedersin?<br />
– Bu ne biçim soru! Özgürlüğü… Özgür olduğum zaman hissederim.<br />
– Hayır. Özgürlüğü ancak özgürlüğün kısıtlandığı zaman hissedersin.<br />
– Anlamadım.<br />
– Bir şeyler yapmak istediğini düşün. Her eylem dışarıdan gelen   engellerle karşılaşabilir. Eğer sen bir eylemi gerçekleştirmek isterken  bazı engellerle karşılaşırsan, o anda eylemi gerçekleştirmekte özgür  olmadığını anlarsın. Böylece   engellerle karşılaştığında ve özgür  olmadığını hissettiğinde özgürlüğünün bilincine varmış olursun. Daha  önce gerçekleştiremediğin eylemleri gerçekleştirmeye başladığında  ise  kendini özgür hissedersin.<br />
– Peki bunların seninle ne ilgisi var?<br />
– Ne ilgisi olduğunu şimdi anlayacaksın. Kapat gözlerini…<br />
– Ne?<br />
– Kapat gözlerini.</p>
<p>Bana zarar vermek isteseydi bunu çoktan yapardı diye düşündüm. Biraz  sakinleştikten sonra  gözlerimi kapatmak fikri korkutuculuğunu kaybetti.  Derin bir nefes alıp gözlerimi kapattım. Beş yada on saniye bekledikten  sonra –ondan da ses gelmeyince– gözlerimi açtım. Ve o gitmişti. Kendimi  daha önce hiç hissetmediğim kadar yalnız hissediyordum. Onun gitmesi  benim üzerime yalnızlığı bırakmıştı. Belki de o esmer kadın, daha önce  hiç hissetmediğim gerçek yalnızlığımdı.</p>
<p><strong>Zafer Yalçınpınar<br />
4 Ocak 2001</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/hayat-hikayeleri/ben-senin-duygularindan-biriyim.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bedrana</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/hayat-hikayeleri/bedrana.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=bedrana</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/hayat-hikayeleri/bedrana.htm#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 11 Feb 2010 11:39:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hayat Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Klasik Öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[Suç Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Trajik Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[İbretlik Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[acıklı hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[bekir yıldız hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[Bekir Yıldız hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[bunalım hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[duygusal hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[gerçek hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye paylaş]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye yaz]]></category>
		<category><![CDATA[hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[öykü oku]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=124</guid>
		<description><![CDATA[Bekir Yıldız
İlkin kara bir yel esti günlerce. Hafifi önüne kattı, güçsüzü yere yıktı. Ardından ince, sonra kalın yolları sildi kar, bir bir. Karadağ&#8217;ın sivri doruğu düzleşince de, kurtlara yol göründü, Meçmenbahir köyüne doğru&#8230;
Bedrana dizlerini örten yorganı kaldırdı. Tandır ateşini eşeledi. Yorgundu ateş.
&#8220;Ben yatacağım,&#8221; dedi.
Naif başını kaldırdı. Bir süre baktı karısına. Konuştuğunda dudakları titredi nedense.
&#8220;Tandıra ataş [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/sinemadevri_com_bedrana1.jpg" rel="lightbox[124]"><img class="alignright size-full wp-image-420" style="border: 5px solid black;" title="sinemadevri_com_bedrana1" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/sinemadevri_com_bedrana1.jpg" alt="" width="300" height="200" /></a><span style="color: #808080;">Bekir Yıldız</span></h2>
<p>İlkin kara bir yel esti günlerce. Hafifi önüne kattı, güçsüzü yere yıktı. Ardından ince, sonra kalın yolları sildi kar, bir bir. Karadağ&#8217;ın sivri doruğu düzleşince de, kurtlara yol göründü, Meçmenbahir köyüne doğru&#8230;</p>
<p>Bedrana dizlerini örten yorganı kaldırdı. Tandır ateşini eşeledi. Yorgundu ateş.<br />
&#8220;Ben yatacağım,&#8221; dedi.<br />
Naif başını kaldırdı. Bir süre baktı karısına. Konuştuğunda dudakları titredi nedense.</p>
<p>&#8220;Tandıra ataş bas,&#8221; dedi. &#8220;Bu gece, o mesele çözümlenecek.&#8221;</p>
<p>Bedrana korktu. Şekeri suya düşmüş gibi, aceleciliğe yöneldi.</p>
<p>&#8220;Viş,&#8221; dedi. &#8220;Ne meselesiymiş? He&#8230; gözünün yağına kurban olduğum, yine indirip kaldırma.&#8221;</p>
<p>Başı öne düştü Bedrana&#8217;nın. Yüzü sarardı. Korkudan yüreği pır pır etti.<br />
<span id="more-124"></span></p>
<p>Naif tandırdan çıktı. Sıcağa alışmış ayakları üzerine dikilemedi hemencecik. Keçeleşmiş bacaklarını ovaladı. Bedrana&#8217;nın başı dikilmişti şimdi. Kocasını izlerken, bedeni bir pençe korkuyla karılmıştı nedense. İlk gece bile böyle olmamıştı oysa. Kocasının yumuşak davranışı umutlandırmıştı belki de onu. &#8220;Hıı,&#8221; demişti Naif. &#8220;Zorla olduysa, aceleye gelmesin bu iş. Şehir kanunlarını belledik hele.&#8221;</p>
<p>Naif odanın kapısını açtı. Geceyi kar ışıklandırmıştı. Bir hafta önce jandarmaya saldıkları adamın gittiği yöne doğru baktı. Kurtlar uluyordu. Dün geceye göre, daha beriye gelmişlerdi.</p>
<p>Karın ak rengi kara oldu ansızın. Dişlerini sıktı Naif. Tüm umutların yüzüne kapatırcasına, kapıyı çarptı.</p>
<p>Eşiklikten bir parça tezek alıp tandıra vardı. Yıkılmış ateş yavaş yavaş ayağa kalkıyordu şimdi.</p>
<p>Naif tandıra sokulduğunda, Bedrana&#8217;nın uykudan arınmış gözleri üzerindeydi. Bir süre bakıştılar. Yel, odanın duvarlarını kudurgan deniz dalgaları gibi hırpalamamış olsaydı, belki de nefeslerini bile duyacaklardı birbirlerinin.</p>
<p>&#8220;Gözlerin niye faltaşı gibi ayrıldı?&#8221; diye sordu Naif ansızın.</p>
<p>Bedrana&#8217;nın başı, kollarıyla kucakladığı ayakları üzerine düştü. Tandırdan sıcak nefesi, yorganın bir tutamına yayıldı.</p>
<p>&#8220;Senden korkmaya başlamışam,&#8221; dedi. &#8220;Gözlerin benden bir şey alacakmış gibisine.&#8221;</p>
<p>&#8220;He&#8230;&#8221; dedi Naif. &#8220;Ölmelisen gayri. Günler var ki evden dışarı çıkamaz olmuşam. Herkesin kulağı bizde. Ha patladı, ha patlayacak. Saldığımız adam da gelmedi. Besbelli yollar kapandı.&#8221;</p>
<p>&#8220;Sabah olsun kurban olduğum. Bakarsın Hızır gibi çıkıp geliverir. Hemin de iki candarmaylan.&#8221;</p>
<p>Naif yüzünü buruşturdu.</p>
<p>&#8220;Günlerin ardı yitti,&#8221; dedi. &#8220;Bu karda, kışta hökümat adamı kıpırdamaz yerinden. Belkim de haberci ulaşamamıştır şehre. Kurtlar, kuşlar ne güne&#8230;&#8221;</p>
<p>&#8220;Suç ben de mi, ağam? Zorla oldu. Obada bilmeyen var mı işin esasını&#8230;&#8221;</p>
<p>Naif kuşağında sokulu olan tabancasını çıkarıp tandırın üzerine koydu. Bedrana çıktı tandırdan. Odanın bir köşesine gidip sindi.</p>
<p>&#8220;Kokma ulan,&#8221; dedi Naif güvenilir bir sesle. &#8220;Vurmayacağım seni. Söz olsun. Kadoların Şahin&#8217;i değilim ben, onun başına gelenleri unutmamışam. Seherde hakhukuk var deyilerdi, oğlanı attılar içeri.&#8221;</p>
<p>Bedrana bir umut ışığı sezinlemişçesine atıldı hemen.</p>
<p>&#8220;Eyi ya,&#8221; dedi. &#8220;Zorla olduğuna göre, ben açığa çıkaram, o alçağı içeri atarlar. Daha ne?&#8221;</p>
<p>Naif bağırdı ansızın.</p>
<p>&#8220;Hah! Nerde hökümet?&#8221;</p>
<p>Bedrana emekleyerek biraz beri geldi. Yalvarıyordu.</p>
<p>&#8220;Bakarsın geliverir kurban olduğum. Gün ışığısın hele&#8230;&#8221;</p>
<p>&#8220;Allanın günü çok, gözü yassı. Hem atalarım hökümat günü mü saymış? Ulan, Kadoların Şahin&#8217;i, hökümat eline düştün de aklımızı çeldin. Eski usulün gözüne kurban, eyiyle kötü kardaş mı olurmuş? Kötünün canı, seher kanunlarıylan yola mı gelirmiş?&#8221;</p>
<p>Sustular bir süre. Birbirlerine bakmıyorlardı şimdi. Bedrana boynunu bükmüş, gözleri dalıp dalıp gidiyordu.</p>
<p>Naif kolunun birini uzattı yavaşça. Tandırın üzerindeki tabancaya koydu elini. Aldı oradan. Bedrana tabancalı eli görünce hopladı yerinden.</p>
<p>Naif&#8217;in aklına yeni bir düşünce düştü o sıra. Tabancayı tekrar koydu yerine. Yüzü bir yumuşadı, bir iyilikten yana oldu ki, Bedrana tuttuğu nefesini rahatlayıp boşaltıverdi.</p>
<p>Odanın tavanına baktı Naif. Tavana, önce kavak ağacından kesilmiş mertekler sıralanmış, sonra hasır ve toprakla örtülmüştü. Merteklerin birinde, kalınca bir halka vardı. Naif&#8217;in gözleri bu halkaya takıldı uzunca bir süre.</p>
<p>Bedrana da halkayı gördü. O biliyordu bu halkayı zaten. Karnında birkaç ay önce oluşan çocuğu için, gönlünün bir yerini ayırmıştı ona.</p>
<p>Naif pamuktan yumuşak bir sesle Bedrana&#8217;ya sordu.</p>
<p>&#8220;İster misen,&#8221; dedi. &#8220;Bu işten, burnumuz kanamadan kurtulak?&#8221;</p>
<p>Bedrana kocasına bir daha yanaştı.</p>
<p>&#8220;Bu da sorulur mu ağaların paşası,&#8221; dedi. &#8220;Gözüne kurban olduğum di, kansız çıkış yolunu söyle yiğidim.&#8221;</p>
<p>Naif gözünün birini kıstı. Bir süre düşündü.</p>
<p>&#8220;Bak, avrat,&#8221; dedi. &#8220;Ben iğnenin deliğinden Hindistan&#8217;ı görmüşem. Yaşım yiğit emme, aklım şahtır. Hemin hökümata, nemin de obaya, öyle bir oyun oynayacağım ki, şaşarsan. Heyyoof, demelisen, aklına, cümle âlem kurban olsun demelisen.&#8221;</p>
<p>&#8220;Off&#8230; Zemzemlerin Kameri de çatlasın işte&#8230; Eeee?..&#8221;</p>
<p>&#8220;Asılacaksan.&#8221;</p>
<p>Dışarda yağan kar, sanki Bedrana&#8217;nın yüreğine yağdı ansızın.</p>
<p>&#8220;Bu da ölmek,&#8221; dedi. &#8220;Sevinmek niye?&#8221;</p>
<p>Naif başını iki yana salladı umut verircesine.</p>
<p>&#8220;Yalandan kız,&#8221; dedi.&#8221; Yalandan asacaksan sen seni.&#8221;</p>
<p>&#8220;Sözünün önü, ardından gür gele kurbanım, demek yalandan sallanacağam.&#8221;</p>
<p>&#8220;He&#8230; Bize göz ışığı vermediler gevvatlar. Ömrümüz, kapaksız tencerede pişmiş tuzsuz aş gibi tatsızdır avradım. Kadın dar bir pabuçtur, sıkınca atılır, emme, işin içine namussuzluk karışınca, atamazsın, vurmak düşer er kısmına. Seni ben bağışlasam baban, kardasın sırada. Bakalım onlar bağışlar mı? Günlerden beri, şu bir göz dama tepilip kaldık. Oba kan ister benden.&#8221;</p>
<p>Bedrana can kulağıyla dinliyordu kocasını. O susunca nefeslendi. Ama gözlerini çevirmedi hiçbir yana. Naif yeni bir şeyler düşündü bir süre daha. Sonra tabancasını tandırın üzerinden alıp kuşağına yerleştirdi.</p>
<p>&#8220;Bak Bedraney,&#8221; dedi. &#8220;Obamızda şehre benzeyen heçbir şeyimiz yoktur. Kara dağlar yol vermez ki, ne gelinsin, ne gidilsin. Okur yazarımız yok ki, hökümat kapısından içeri alsınlar. Obanın sesi, soluğu ancak, birisi öldüğünde duyulur. Kadoların Şahin&#8217;ine ne demiş yeşil yakalı adam: Yeni kanunda öldürmek kalktı demiş. Gönüldür, sever de sevmez de. Karın, madem ki başkasıyla yatmış, heç sesini çıkarmayacaktın. Karın dostuyla bir olunca gelip haber verecektin. Biz de gidip basardık onları, olur biter&#8230; Ne biçim yeşil yakalı vatandaştır o, dağları hesap etmemiş, candarma gelinceye dek, günler, haftalar, aylar geçer, heç bilememiş. Bunlar ne demeye getirmişler işi, Bedraney, anlamışam ben?&#8221;</p>
<p>Naif sustu. Yerinden kalktı. Çengelin takılı olduğu merteğin altına gelip durdu.</p>
<p>&#8220;Kalın urganımız var mı?&#8221; diye sordu.</p>
<p>Bedrana da kalktı. Kocasının yanına ulaşamadan bir titreme sardı bedenini. Yalandan da olsa asılmaktan korkmuştu.</p>
<p>&#8220;Var,&#8221; dedi lif lif olmuş bir sesle. &#8220;Eşeğimize geçen güz almıştın ya bolcana&#8230;&#8221;</p>
<p>&#8220;Getir,&#8221; dedi Naif. &#8220;Endeze düzmenin gereği yok gayri. Vakit epeyce oldu. Yarına hazırlanmalı. Küçük kuşlukta asacaksan sen seni. Yalandan&#8230; Şimdi bir sefer sınayalım hele&#8230;&#8221;</p>
<p>Bedrana ansızın kocasının bacaklarına kapandı. Ağlıyordu da.</p>
<p>&#8220;Yalandan da olsa korkmuşam,&#8221; dedi. &#8220;Başka bir mümkünü yok mudur? Biliysen ki, zorla yapmıştır gevvat. Benim hiçbir suçum yok. Yedi cihan bunu böyle bilsin &#8230;&#8221;</p>
<p>Naif bacaklarına sarılı kolları çözdü.</p>
<p>&#8220;Biliyem,&#8221; dedi. &#8220;Zorla olmuştur. Yoksa o saat kurşunlardım seni. Emme haberin olsun, zorlamorla baban, kardaşın yine de razı değil yaşamana. Birkaç gün önce haber salmıştır. Oba homurdanmadaymış. İlk sıra bende olmasa, çoktan ölmüştün. Ve de Kadoların Şahin&#8217;i hökümat kanunlarının hışmına uğramasaydı, şimdiye dek ben de sani öldürmüş olacaktım, bal gibi. Yeşil yakalı adam, sizin usuller tarihe karıştı demiş. Kadoların Şahin, kanunlardan hiç haberimiz olmadı, obamızda okur yazar yoktur. Yoktur emme bir aracıyla gelip obada tellal bile dolaştırmadınız, yeşil yakalı ağam, demiş.&#8221;</p>
<p>Bedrana sabırsızlandı. Yargıcın tutumunda, bir umut ışığı aradı.</p>
<p>&#8220;Yeşil yakalı ağa, nasıl cevaplamış?&#8221; diye sordu.</p>
<p>&#8220;Bilmemek özür değil demiş.&#8221;</p>
<p>&#8220;Sonra, ağama kurban?&#8221;</p>
<p>&#8220;Babası hesapladı, ihtiyarlayınca salıvereceklermiş garibi.&#8221;</p>
<p>&#8220;Eee?..&#8221;</p>
<p>&#8220;Ne esi?&#8221;</p>
<p>&#8220;Heç&#8230; Yani&#8230; Günah değil mi diyem bana, sana, kardaşıma, babama&#8230; Eyisi mi yalandan as beni. Yere girsin seher. Kanunları bize göre değilmiş. As emme, yalandan olunca, elimize ne geçecek yiğidim?&#8221;</p>
<p>Naif sözcükleri dışarıya vermedi. Uzun bir süre aklında tuttu.</p>
<p>Kurtlar pek yakındaydı şimdi. Kapı açılsa ulumalarıyla birlikte içeriye girivereceklerdi sanki. Ve soğuğa güç yetiremeyen tandır, ihtiyarlamaya yüz tutmuş gecenin içinde Naifin ve Bedrana&#8217;nın gönlünden çoktan silinmişti.</p>
<p>Bedrana bakışlarını kocasının dudaklarından silmeden bir kez daha sordu.</p>
<p>&#8220;Yalandan olunca, elimize ne geçecek yiğidim?&#8221;</p>
<p>Naif aklından geçenleri toparlamıştı.</p>
<p>&#8220;Bak Bedraney,&#8221; dedi. &#8220;Bu çifte bir oyundur. Hem yeşil yakalı adamı aldâtacaam, hem de aşiretimizin üzerine çöken kara belayı silip süpürecağam. Nasıl mı? Küçük kuşlukta, sen kendini asmış gibi yapacağsan. Ben koşup gelecağam. Heyvağ, Bedrana asmış kendisini diyecağam. Ve de seni kucaklayıp aşağıya alacağam. Sen zaten yalandan boynuna geçirmiş olacağsan urganı. Yerde, usul usul kıpırdayıp sözde yeniden dirileceksen. Bunu gören duyan obalı, yiğit kadınmış, kendini astı emme, Hûda riza göstermedi diyecek. Sonunda atalarımızın koyduğu ölüm fermanı da, kendiliğinden bozulacak. Yeşil yakalı adama gelince&#8230;&#8221;</p>
<p>Naif sustu. Bedrana sabırsızlandı ama.</p>
<p>&#8220;Eeee,&#8221; dedi. &#8220;Ya yeşil yakalı ağa?&#8221;</p>
<p>&#8220;Onu da anlatıram. Sen urganı getir. Bir sefer sınıyalım hele.&#8221;</p>
<p>Bedrana duruyordu. Nedense çözülmek istemiyordu yerinden. Naif omzuna cîbkundu yumuşacık.</p>
<p>&#8220;Yalandan ölmeye bile nazlanisan,&#8221; dedi. &#8220;Deveden düşmüşsen, hop hopu arama. Alt tarafı yalandan, Bedranay. Di, nazlanma ha&#8230;&#8221;</p>
<p>&#8220;Karayazım,&#8221; dedi Bedrana duyulur duyulmaz bir sesle. Sonra gidip urganı getirdi.</p>
<p>Naif her şeyi daha önce planlamış gibi gözle kaş arası, halkanın alt hizasına ne kadar minder varsa yığdı.</p>
<p>&#8220;Hadi, Bedranay,&#8221; dedi. &#8220;Kancaya geçir. Önce urganın bir ucunu, boyuna göre halkala emme.&#8221;</p>
<p>Bedrana&#8217;nın ellerine bir titreme doldu. Yüreği parpazlandı. O bunun bir oyun olduğunu bildiği halde bedeninin böylesine, süt gibi kesilmesine şaştı kaldı.</p>
<p>&#8220;Can şirinmiş,&#8221; dedi. &#8220;Yalandan da olsa korkmuşam&#8230; Düğümü sen at. Çangala geçir.&#8221;</p>
<p>&#8220;Olmaz,&#8221; dedi Naif bilmişçesine. &#8220;Her bir şeyi kendi elinden ve de gönülden yapmalısan. Oyunumuzun hüneri bürda&#8230;&#8221;</p>
<p>Bedrana urganı bir ucundan halkaladı güçlükle. Sonra başını çengele doğru dikti. Bu sıra Naif karısının taze bedeninin orta yerine kollarını dolayıp minderlerin üzerine hoplattı onu. Bedrana gönülsüz kalkan sağ kolunu uzatıp urganın bir ucunu halkaya geçirdi. Sonra yere inmek istedi.</p>
<p>&#8220;Olmaz,&#8221; dedi Naif. &#8220;Daha işin bitmedi. Urgana düğüm vurmalısan.&#8221;</p>
<p>Naif bacaklarından kavrayıp yukarıya verdi onu. Bedrana bunu da başarmıştı. Şimdi odanın ortasına yakın bir yerde, urgan sallanıyordu.</p>
<p>&#8220;iyi,&#8221; dedi Bedrana yumuşak bir sesle. &#8220;Sabah olsun, takarım boynuma. Yalandan olduktan sonra&#8230;&#8221;</p>
<p>Naif engel oldu karısına. Şimdi titreme sırası ona sıçramıştı nedense. Ama Bedrana sezmedi kocasındaki bu değişikliği.</p>
<p>&#8220;Sabah olanda asılacaktım, hani ya?&#8221; dedi Bedrana tekrardan.</p>
<p>Naif sözcükleri tez tez sıraladı.</p>
<p>&#8220;Doğru söylüsen, Bedraney,&#8221; dedi. &#8220;Doğru söyliysen emme, bir sefer sınıyalım. Oyunumuzu pekiştirmek gerek ceylan gözlüm&#8230;&#8221;</p>
<p>Gerçekten ceylanın sürmeli gözlerine benziyordu bu gözler. Ve ömrünün yarısına bile bakamamıştı bu karaak ışıklar henüz.</p>
<p>Bedrana halkayı çenesinin altına getirdi.</p>
<p>&#8220;Böyle mi olacak ağam?&#8221; dedi.</p>
<p>&#8220;Biraz daha kaydır,&#8221; dedi Naif çapaklı bir sesle. &#8220;Boynuna iyice yapışsın. Ha şöyle&#8230;&#8221;</p>
<p>Bedrana halkayı boynuna iyice yerleştirdi. Kara gözleri aşağıya dönmüştü. Naif&#8217;in bakışlarıyla buluştular.</p>
<p>Bu sıra kurtlar, ulumalarını uzaklara taşıyorlardı küçücük adımlarıyla. Naif de gün horozların ağzına düşmeden, uzun bir süreden beri kurduğu ve bu gece oluşturduğu işini bitirmek istedi. Karısının ayakları altındaki yastıklara bir tekme attı. Ardından Bedrana&#8217;nın çırpınışlarına dayanamayıp gaz lambasını söndürdü.</p>
<p><strong>Bekir Yıldız</strong></p>
<p><a href="http://www.sinematurk.com/film_genel/2100/Bedrana"><strong>Sinema Türk &#8211; Bedrana Filmi</strong></a></p>
<div id="_mcePaste" style="position: absolute; left: -10000px; top: 0px; width: 1px; height: 1px; overflow: hidden;">
<h5>İlkin kara bir yel esti günlerce. Hafifi önüne  kattı, güçsüzü yere yıktı. Ardından ince, sonra kalın yolları sildi kar,  bir bir. Karadağ&#8217;ın sivri doruğu düzleşince de, kurtlara yol göründü,  Meçmenbahir köyüne doğru&#8230;</h5>
<h5>Bedrana dizlerini  örten yorganı kaldırdı. Tandır ateşini eşeledi. Yorgundu ateş.</h5>
<h5>&#8220;Ben yatacağım,&#8221; dedi.</h5>
<h5>Naif başını kaldırdı. Bir süre baktı karısına.  Konuştuğunda dudakları titredi nedense.</h5>
<p style="text-align: justify;">
<p>&#8220;Tandıra ataş bas,&#8221; dedi. &#8220;Bu gece, o mesele  çözümlenecek.&#8221;</p>
<p>Bedrana korktu. Şekeri suya düşmüş gibi,  aceleciliğe yöneldi.</p>
<p>&#8220;Viş,&#8221; dedi. &#8220;Ne meselesiymiş? He&#8230; gözünün  yağına kurban olduğum, yine indirip kaldırma.&#8221;</p>
<p>Başı öne düştü  Bedrana&#8217;nın. Yüzü sarardı. Korkudan yüreği pır pır etti.</p>
<p>Naif tandırdan  çıktı. Sıcağa alışmış ayakları üzerine dikilemedi hemencecik. Keçeleşmiş  bacaklarını ovaladı. Bedrana&#8217;nın başı dikilmişti şimdi. Kocasını  izlerken, bedeni bir pençe korkuyla karılmıştı nedense. İlk gece bile  böyle olmamıştı oysa. Kocasının yumuşak davranışı umutlandırmıştı belki  de onu. &#8220;Hıı,&#8221; demişti Naif. &#8220;Zorla olduysa, aceleye gelmesin bu iş.  Şehir kanunlarını belledik hele.&#8221;</p>
<p>Naif odanın  kapısını açtı. Geceyi kar ışıklandırmıştı. Bir hafta önce jandarmaya  saldıkları adamın gittiği yöne doğru baktı. Kurtlar uluyordu. Dün geceye  göre, daha beriye gelmişlerdi.</p>
<p>Karın ak rengi kara oldu ansızın. Dişlerini  sıktı Naif. Tüm umutların yüzüne kapatırcasına, kapıyı çarptı.</p>
<p>Eşiklikten bir  parça tezek alıp tandıra vardı. Yıkılmış ateş yavaş yavaş ayağa  kalkıyordu şimdi.</p>
<p>Naif tandıra sokulduğunda, Bedrana&#8217;nın uykudan  arınmış gözleri üzerindeydi. Bir süre bakıştılar. Yel, odanın  duvarlarını kudurgan deniz dalgaları gibi hırpalamamış olsaydı, belki de  nefeslerini bile duyacaklardı birbirlerinin.</p>
<p>&#8220;Gözlerin niye  faltaşı gibi ayrıldı?&#8221; diye sordu Naif ansızın.</p>
<p>Bedrana&#8217;nın başı,  kollarıyla kucakladığı ayakları üzerine düştü. Tandırdan sıcak nefesi,  yorganın bir tutamına yayıldı.</p>
<p>&#8220;Senden korkmaya başlamışam,&#8221; dedi. &#8220;Gözlerin  benden bir şey alacakmış gibisine.&#8221;</p>
<p>&#8220;He&#8230;&#8221; dedi Naif. &#8220;Ölmelisen gayri. Günler var  ki evden dışarı çıkamaz olmuşam. Herkesin kulağı bizde. Ha patladı, ha  patlayacak. Saldığımız adam da gelmedi. Besbelli yollar kapandı.&#8221;</p>
<p>&#8220;Sabah olsun  kurban olduğum. Bakarsın Hızır gibi çıkıp geliverir. Hemin de iki  candarmaylan.&#8221;</p>
<p>Naif yüzünü buruşturdu.</p>
<p>&#8220;Günlerin ardı  yitti,&#8221; dedi. &#8220;Bu karda, kışta hökümat adamı kıpırdamaz yerinden. Belkim  de haberci ulaşamamıştır şehre. Kurtlar, kuşlar ne güne&#8230;&#8221;</p>
<p>&#8220;Suç ben de mi,  ağam? Zorla oldu. Obada bilmeyen var mı işin esasını&#8230;&#8221;</p>
<p>Naif kuşağında  sokulu olan tabancasını çıkarıp tandırın üzerine koydu. Bedrana çıktı  tandırdan. Odanın bir köşesine gidip sindi.</p>
<p>&#8220;Kokma ulan,&#8221; dedi  Naif güvenilir bir sesle. &#8220;Vurmayacağım seni. Söz olsun. Kadoların  Şahin&#8217;i değilim ben, onun başına gelenleri unutmamışam. Seherde hakhukuk  var deyilerdi, oğlanı attılar içeri.&#8221;</p>
<p>Bedrana bir umut ışığı sezinlemişçesine atıldı  hemen.</p>
<p>&#8220;Eyi ya,&#8221; dedi. &#8220;Zorla olduğuna göre, ben açığa çıkaram, o  alçağı içeri atarlar. Daha ne?&#8221;</p>
<p>Naif bağırdı ansızın.</p>
<p>&#8220;Hah! Nerde  hökümet?&#8221;</p>
<p>Bedrana emekleyerek biraz beri geldi.  Yalvarıyordu.</p>
<p>&#8220;Bakarsın geliverir kurban olduğum. Gün  ışığısın hele&#8230;&#8221;</p>
<p>&#8220;Allanın günü çok, gözü yassı. Hem atalarım  hökümat günü mü saymış? Ulan, Kadoların Şahin&#8217;i, hökümat eline düştün de  aklımızı çeldin. Eski usulün gözüne kurban, eyiyle kötü kardaş mı  olurmuş? Kötünün canı, seher kanunlarıylan yola mı gelirmiş?&#8221;</p>
<p>Sustular bir süre.  Birbirlerine bakmıyorlardı şimdi. Bedrana boynunu bükmüş, gözleri dalıp  dalıp gidiyordu.</p>
<p>Naif kolunun birini uzattı yavaşça. Tandırın  üzerindeki tabancaya koydu elini. Aldı oradan. Bedrana tabancalı eli  görünce hopladı yerinden.</p>
<p>Naif&#8217;in aklına yeni bir düşünce düştü o sıra.  Tabancayı tekrar koydu yerine. Yüzü bir yumuşadı, bir iyilikten yana  oldu ki, Bedrana tuttuğu nefesini rahatlayıp boşaltıverdi.</p>
<p>Odanın tavanına  baktı Naif. Tavana, önce kavak ağacından kesilmiş mertekler sıralanmış,  sonra hasır ve toprakla örtülmüştü. Merteklerin birinde, kalınca bir  halka vardı. Naif&#8217;in gözleri bu halkaya takıldı uzunca bir süre.</p>
<p>Bedrana da halkayı  gördü. O biliyordu bu halkayı zaten. Karnında birkaç ay önce oluşan  çocuğu için, gönlünün bir yerini ayırmıştı ona.</p>
<p>Naif pamuktan  yumuşak bir sesle Bedrana&#8217;ya sordu.</p>
<p>&#8220;İster misen,&#8221; dedi. &#8220;Bu işten, burnumuz  kanamadan kurtulak?&#8221;</p>
<p>Bedrana kocasına bir daha yanaştı.</p>
<p>&#8220;Bu da sorulur mu  ağaların paşası,&#8221; dedi. &#8220;Gözüne kurban olduğum di, kansız çıkış yolunu  söyle yiğidim.&#8221;</p>
<p>Naif gözünün birini kıstı. Bir süre düşündü.</p>
<p>&#8220;Bak, avrat,&#8221;  dedi. &#8220;Ben iğnenin deliğinden Hindistan&#8217;ı görmüşem. Yaşım yiğit emme,  aklım şahtır. Hemin hökümata, nemin de obaya, öyle bir oyun oynayacağım  ki, şaşarsan. Heyyoof, demelisen, aklına, cümle âlem kurban olsun  demelisen.&#8221;</p>
<p>&#8220;Off&#8230; Zemzemlerin Kameri de çatlasın işte&#8230;  Eeee?..&#8221;</p>
<p>&#8220;Asılacaksan.&#8221;</p>
<p>Dışarda yağan kar, sanki Bedrana&#8217;nın yüreğine  yağdı ansızın.</p>
<p>&#8220;Bu da ölmek,&#8221; dedi. &#8220;Sevinmek niye?&#8221;</p>
<p>Naif başını iki  yana salladı umut verircesine.</p>
<p>&#8220;Yalandan kız,&#8221; dedi.&#8221; Yalandan asacaksan sen  seni.&#8221;</p>
<p>&#8220;Sözünün önü, ardından gür gele kurbanım, demek yalandan  sallanacağam.&#8221;</p>
<p>&#8220;He&#8230; Bize göz ışığı vermediler gevvatlar.  Ömrümüz, kapaksız tencerede pişmiş tuzsuz aş gibi tatsızdır avradım.  Kadın dar bir pabuçtur, sıkınca atılır, emme, işin içine namussuzluk  karışınca, atamazsın, vurmak düşer er kısmına. Seni ben bağışlasam  baban, kardasın sırada. Bakalım onlar bağışlar mı? Günlerden beri, şu  bir göz dama tepilip kaldık. Oba kan ister benden.&#8221;</p>
<p>Bedrana can  kulağıyla dinliyordu kocasını. O susunca nefeslendi. Ama gözlerini  çevirmedi hiçbir yana. Naif yeni bir şeyler düşündü bir süre daha. Sonra  tabancasını tandırın üzerinden alıp kuşağına yerleştirdi.</p>
<p>&#8220;Bak Bedraney,&#8221;  dedi. &#8220;Obamızda şehre benzeyen heçbir şeyimiz yoktur. Kara dağlar yol  vermez ki, ne gelinsin, ne gidilsin. Okur yazarımız yok ki, hökümat  kapısından içeri alsınlar. Obanın sesi, soluğu ancak, birisi öldüğünde  duyulur. Kadoların Şahin&#8217;ine ne demiş yeşil yakalı adam: Yeni kanunda  öldürmek kalktı demiş. Gönüldür, sever de sevmez de. Karın, madem ki  başkasıyla yatmış, heç sesini çıkarmayacaktın. Karın dostuyla bir olunca  gelip haber verecektin. Biz de gidip basardık onları, olur biter&#8230; Ne  biçim yeşil yakalı vatandaştır o, dağları hesap etmemiş, candarma  gelinceye dek, günler, haftalar, aylar geçer, heç bilememiş. Bunlar ne  demeye getirmişler işi, Bedraney, anlamışam ben?&#8221;</p>
<p>Naif sustu.  Yerinden kalktı. Çengelin takılı olduğu merteğin altına gelip durdu.</p>
<p>&#8220;Kalın urganımız  var mı?&#8221; diye sordu.</p>
<p>Bedrana da kalktı. Kocasının yanına ulaşamadan  bir titreme sardı bedenini. Yalandan da olsa asılmaktan korkmuştu.</p>
<p>&#8220;Var,&#8221; dedi lif  lif olmuş bir sesle. &#8220;Eşeğimize geçen güz almıştın ya bolcana&#8230;&#8221;</p>
<p>&#8220;Getir,&#8221; dedi  Naif. &#8220;Endeze düzmenin gereği yok gayri. Vakit epeyce oldu. Yarına  hazırlanmalı. Küçük kuşlukta asacaksan sen seni. Yalandan&#8230; Şimdi bir  sefer sınayalım hele&#8230;&#8221;</p>
<p>Bedrana ansızın kocasının bacaklarına kapandı.  Ağlıyordu da.</p>
<p>&#8220;Yalandan da olsa korkmuşam,&#8221; dedi. &#8220;Başka bir  mümkünü yok mudur? Biliysen ki, zorla yapmıştır gevvat. Benim hiçbir  suçum yok. Yedi cihan bunu böyle bilsin &#8230;&#8221;</p>
<p>Naif bacaklarına  sarılı kolları çözdü.</p>
<p>&#8220;Biliyem,&#8221; dedi. &#8220;Zorla olmuştur. Yoksa o saat  kurşunlardım seni. Emme haberin olsun, zorlamorla baban, kardasın yine  de razı değil yaşamana. Birkaç gün önce haber salmıştır. Oba  homurdanmadaymış. İlk sıra bende olmasa, çoktan ölmüştün. Ve de  Kadoların Şahin&#8217;i hökümat kanunlarının hışmına uğramasaydı, şimdiye dek  ben de sani öldürmüş olacaktım, bal gibi. Yeşil yakalı adam, sizin  usuller tarihe karıştı demiş. Kadoların Şahin, kanunlardan hiç haberimiz  olmadı, obamızda okur yazar yoktur. Yoktur emme bir aracıyla gelip  obada tellal bile dolaştırmadınız, yeşil yakalı ağam, demiş.&#8221;</p>
<p>Bedrana  sabırsızlandı. Yargıcın tutumunda, bir umut ışığı aradı.</p>
<p>&#8220;Yeşil yakalı ağa,  nasıl cevaplamış?&#8221; diye sordu.</p>
<p>&#8220;Bilmemek özür değil demiş.&#8221;</p>
<p>&#8220;Sonra, ağama  kurban?&#8221;</p>
<p>&#8220;Babası hesapladı, ihtiyarlayınca salıvereceklermiş garibi.&#8221;</p>
<p>&#8220;Eee?..&#8221;</p>
<p>&#8220;Ne esi?&#8221;</p>
<p>&#8220;Heç&#8230; Yani&#8230;  Günah değil mi diyem bana, sana, kardaşıma, babama&#8230; Eyisi mi yalandan  as beni. Yere girsin seher. Kanunları bize göre değilmiş. As emme,  yalandan olunca, elimize ne geçecek yiğidim?&#8221;</p>
<p>Naif sözcükleri  dışarıya vermedi. Uzun bir süre aklında tuttu.</p>
<p>Kurtlar pek  yakındaydı şimdi. Kapı açılsa ulumalarıyla birlikte içeriye  girivereceklerdi sanki. Ve soğuğa güç yetiremeyen tandır, ihtiyarlamaya  yüz tutmuş gecenin içinde Naifin ve Bedrana&#8217;nın gönlünden çoktan  silinmişti.</p>
<p>Bedrana bakışlarını kocasının dudaklarından  silmeden bir kez daha sordu.</p>
<p>&#8220;Yalandan olunca, elimize ne geçecek yiğidim?&#8221;</p>
<p>Naif aklından  geçenleri toparlamıştı.</p>
<p>&#8220;Bak Bedraney,&#8221; dedi. &#8220;Bu çifte bir oyundur.  Hem yeşil yakalı adamı aldâtacaam, hem de aşiretimizin üzerine çöken  kara belayı silip süpürecağam. Nasıl mı? Küçük kuşlukta, sen kendini  asmış gibi yapacağsan. Ben koşup gelecağam. Heyvağ, Bedrana asmış  kendisini diyecağam. Ve de seni kucaklayıp aşağıya alacağam. Sen zaten  yalandan boynuna geçirmiş olacağsan urganı. Yerde, usul usul kıpırdayıp  sözde yeniden dirileceksen. Bunu gören duyan obalı, yiğit kadınmış,  kendini astı emme, Hûda riza göstermedi diyecek. Sonunda atalarımızın  koyduğu ölüm fermanı da, kendiliğinden bozulacak. Yeşil yakalı adama  gelince&#8230;&#8221;</p>
<p>Naif sustu. Bedrana sabırsızlandı ama.</p>
<p>&#8220;Eeee,&#8221; dedi. &#8220;Ya  yeşil yakalı ağa?&#8221;</p>
<p>&#8220;Onu da anlatıram. Sen urganı getir. Bir sefer  sınıyalım hele.&#8221;</p>
<p>Bedrana duruyordu. Nedense çözülmek istemiyordu  yerinden. Naif omzuna cîbkundu yumuşacık.</p>
<p>&#8220;Yalandan ölmeye  bile nazlanisan,&#8221; dedi. &#8220;Deveden düşmüşsen, hop hopu arama. Alt tarafı  yalandan, Bedranay. Di, nazlanma ha&#8230;&#8221;</p>
<p>&#8220;Karayazım,&#8221; dedi  Bedrana duyulur duyulmaz bir sesle. Sonra gidip urganı getirdi.</p>
<p>Naif her şeyi daha  önce planlamış gibi gözle kaş arası, halkanın alt hizasına ne kadar  minder varsa yığdı.</p>
<p>&#8220;Hadi, Bedranay,&#8221; dedi. &#8220;Kancaya geçir. Önce  urganın bir ucunu, boyuna göre halkala emme.&#8221;</p>
<p>Bedrana&#8217;nın  ellerine bir titreme doldu. Yüreği parpazlandı. O bunun bir oyun  olduğunu bildiği halde bedeninin böylesine, süt gibi kesilmesine şaştı  kaldı.</p>
<p>&#8220;Can şirinmiş,&#8221; dedi. &#8220;Yalandan da olsa korkmuşam&#8230; Düğümü  sen at. Çangala geçir.&#8221;</p>
<p>&#8220;Olmaz,&#8221; dedi Naif bilmişçesine. &#8220;Her bir şeyi  kendi elinden ve de gönülden yapmalısan. Oyunumuzun hüneri bürda&#8230;&#8221;</p>
<p>Bedrana urganı bir  ucundan halkaladı güçlükle. Sonra başını çengele doğru dikti. Bu sıra  Naif karısının taze bedeninin orta yerine kollarını dolayıp minderlerin  üzerine hoplattı onu. Bedrana gönülsüz kalkan sağ kolunu uzatıp urganın  bir ucunu halkaya geçirdi. Sonra yere inmek istedi.</p>
<p>&#8220;Olmaz,&#8221; dedi  Naif. &#8220;Daha işin bitmedi. Urgana düğüm vurmalısan.&#8221;</p>
<p>Naif bacaklarından  kavrayıp yukarıya verdi onu. Bedrana bunu da başarmıştı. Şimdi odanın  ortasına yakın bir yerde, urgan sallanıyordu.</p>
<p>&#8220;iyi,&#8221; dedi  Bedrana yumuşak bir sesle. &#8220;Sabah olsun, takarım boynuma. Yalandan  olduktan sonra&#8230;&#8221;</p>
<p>Naif engel oldu karısına. Şimdi titreme sırası  ona sıçramıştı nedense. Ama Bedrana sezmedi kocasındaki bu değişikliği.</p>
<p>&#8220;Sabah olanda  asılacaktım, hani ya?&#8221; dedi Bedrana tekrardan.</p>
<p>Naif sözcükleri  tez tez sıraladı.</p>
<p>&#8220;Doğru söylüsen, Bedraney,&#8221; dedi. &#8220;Doğru  söyliysen emme, bir sefer sınıyalım. Oyunumuzu pekiştirmek gerek ceylan  gözlüm&#8230;&#8221;</p>
<p>Gerçekten ceylanın sürmeli gözlerine benziyordu  bu gözler. Ve ömrünün yarısına bile bakamamıştı bu karaak ışıklar  henüz.</p>
<p>Bedrana halkayı çenesinin altına getirdi.</p>
<p>&#8220;Böyle mi olacak  ağam?&#8221; dedi.</p>
<p>&#8220;Biraz daha kaydır,&#8221; dedi Naif çapaklı bir  sesle. &#8220;Boynuna iyice yapışsın. Ha şöyle&#8230;&#8221;</p>
<p>Bedrana halkayı  boynuna iyice yerleştirdi. Kara gözleri aşağıya dönmüştü. Naif&#8217;in  bakışlarıyla buluştular.</p>
<p>Bu sıra kurtlar, ulumalarını uzaklara  taşıyorlardı küçücük adımlarıyla. Naif de gün horozların ağzına  düşmeden, uzun bir süreden beri kurduğu ve bu gece oluşturduğu işini  bitirmek istedi. Karısının ayakları altındaki yastıklara bir tekme attı.  Ardından Bedrana&#8217;nın çırpınışlarına dayanamayıp gaz lambasını söndürdü.</p>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/hayat-hikayeleri/bedrana.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Demiryolu İstasyonunda Çalışan Üç Hikayeciydik</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/hayat-hikayeleri/demiryolu-istasyonunda-calisan-uc-hikayeciydik.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=demiryolu-istasyonunda-calisan-uc-hikayeciydik</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/hayat-hikayeleri/demiryolu-istasyonunda-calisan-uc-hikayeciydik.htm#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 11 Feb 2010 09:42:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Felsefi Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Klasik Öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[Trajik Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[acıklı hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[bunalım hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[gerçek hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye yaz]]></category>
		<category><![CDATA[hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[oğuz atay hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[oğuz atay istasyon]]></category>
		<category><![CDATA[önemli hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[yeni hikayeler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=120</guid>
		<description><![CDATA[Ülkenin büyük şehirlere uzak bir dağbaşı kasabasında, bir demiryolu istasyonunda çalışan üç hikayeciydik. İstasyon binasına bitişik yanyana üç kulübemiz vardı. Ben, genç yahudi, bir de genç kadın. Seyyar hikaye satıcılığı yapıyorduk. İşimiz pek parlak sayılmazdı; çünkü istasyonumuza tren çok seyrek uğruyordu. Ayrıca, yalnız posta trenlerinin geldiği günler iyi iş yaptığımız söylenemezdi. Öğleden sonra gelen posta [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/colour_chalks_drawing_1dorpyiig.jpg" rel="lightbox[120]"><img class="alignright size-medium wp-image-423" style="border: 4px solid black;" title="colour_chalks_drawing_1dorpyiig" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/colour_chalks_drawing_1dorpyiig-300x223.jpg" alt="" width="300" height="223" /></a>Ülkenin büyük şehirlere uzak bir dağbaşı kasabasında, bir demiryolu istasyonunda çalışan üç hikayeciydik. İstasyon binasına bitişik yanyana üç kulübemiz vardı. Ben, genç yahudi, bir de genç kadın. Seyyar hikaye satıcılığı yapıyorduk. İşimiz pek parlak sayılmazdı; çünkü istasyonumuza tren çok seyrek uğruyordu. Ayrıca, yalnız posta trenlerinin geldiği günler iyi iş yaptığımız söylenemezdi. Öğleden sonra gelen posta trenlerinde daha çok elma, ayran vesucuk-ekmek satılırdı. Bu saatlerde genellikle biz hikayeciler uyurduk.</p>
<p>Böylece gece için de dinlenmiş olurduk: çünkü bizim bütün ümidimiz, gece yarısından sonra geçen tek eksprese bağlıydı. Öteki seyyar satıcılar bu saatlerde uyanıp gelemezlerdi çoğu zaman. Bizim de (hikayeciler) uyuyarak gece ekspresini kaçırdığımız olurdu. Oysa istasyon şefiyle de aramız iyiydi; fakat nedense genellikle bizi uyandırmayı ihmal ediyordu istasyonun bu tek memuru.<br />
<span id="more-120"></span></p>
<p>Ona da hak veriyorduk bir bakıma: Makasçılık yapıyordu, telgraflara bakıyordu, bütün işaretleri düzenliyordu; trenlere bilet satmak, kapıları açmak, kapamak.. bütün işler tek bir adamın üzerindeydi. Ona yaranmak için sık sık bedava hikayeler veriyorduk; gene de bizi uyandırmayı unutuyordu bazen. Çoğu zaman, kendiliğimizden uyanmak zorundaydık. Bütün gün de hikaye yazdığımız düşünülürse, bunun pek kolay bir iş olmadığı ortadaydı. Evet, öğleden sonraları uyuyorduk; ama genellikle akşam üzeri ilham geliyordu ve gecenin geç saatlerine kadar yakamızı bırakmıyordu. Bu `yakamızı bırakmıyordu&#8217; sözüyle alay ediyordu istasyonun şefi; biz de böyle anlarda, onun tek başına çalıştığını, her işe tek başına yetişemeyeceğini unutarak şiddetle eleştiriyorduk onu: İstasyon şefliği odasına bitişik kulübelerimize kadar zahmet edemez miydi ekspresin geldiği sıralar? Aynı işyerinde çalışan memurlar sayılırdık bir bakıma. Üstelik bazı geceler, yemeği bile unutarak elle yazdığımız hikayeleri, istasyon şefinin odasındaki tek daktiloda temize çekiyorduk. Hikayeciliğe ilk ben başladığım için daktilo yazarken ilk sırayı bana veriyorlardı arkadaşlarım. Fakat ben sıramı genellikle genç yahudiye veriyordum.</p>
<p>Bu zayıf ve hastalıklı genç yahudiyi çok seviyordum. Evet, bir bakıma demiryolu idaresinin memurları sayılırdık: kulübelerimiz de istasyon binası için ayrılan alana kurulmuştu, üstelik hepsi bir örnekti ve istasyon binası ile aynı mimari özellikleri taşıyordu. İstasyon şefi gülerek, &#8220;memur hikayeciler&#8221; diyordu bize. Sonra o bitip tükenmez tartışma başlıyordu: Hayır biz memur konumu içinde düşünülemezdik: Bir kere parça başına ücret alıyorduk. Ayrıca bu ücret, ekspres yolcuları tarafından ödendiği için resmi bir ödeme sayılmazdı. Siz esnaf hikayecilersiniz diyordu istasyon şefi bize. Aslında ben memeur ya da esnaf olarak nitelendirilmek istemiyordum; biz sanatçıydık. Ayrıcalı bir durumda olmalıydık. Ne var ki ayran, elma ve sucuk-ekmek satıcılarının uyanık olduğu gecelerde birbirimizi iterek yolculara mallarımızı beğendirmeye çalışırken `ayrıcalı bir durumda&#8217; olduğumuz söylenemezdi. Biz de öteki satıcılar kadar bağırıyorduk malımızı satmak için. Tabii genç yahudinin pek sesi çıkmıyordu; genç kadın da yiyecek satıcılarıyla perona inen yolcular arasında sıkışıp kalıyordu. Zaten satacak çok malımız da yoktu. İstasyon şefinin köhne daktilosunda her hikayeden ancak bir iki kopya çıkarabiliyorduk. Son kopyalar da oldukça silikti, bunlara pek alıcı bulamıyorduk. Hikayeler bir iki kere satılmadı mı eskiyor, onlara müşteri bulmak güçleşiyordu. Çünkü güncel konuları işleyen hikayeler yazıyorduk ve bir iki günlük modası geçmiş hikayeleri uzattığımız zaman yolcular yüzlerini buruşturarak, &#8220;Bunları biliyoruz, yeni şeyler yok mu?&#8221; diyerek bayat hikayelerimizi suratımıza fırlatıyorlardı. O zaman da elma ve ayran satıcılarına kaptırıyorduk sıramızı.</p>
<p>Başka güçlüklerimiz de vardı: tren her zaman bizim kulübelerin önünde durmuyordu. Birinci perona çoğu zaman yük vagonlarını yaklaştırıyordu istasyon şefi. Bu yüzden ekspres, ikinci hatta, üçüncü perona (bunlara `peron&#8217; denirse) yanaşmak zorunda kalıyordu. Yiyecek satıcıları bu durumu daha önceden öğrendikleri için, treni oralarda bekliyorlardı. Biz hep son dakikada uyandığımız için, uyku sersemi çoğu kere önce yük vagonlarına çarpıyorduk telaşla. Sonra vagonların çevresini dolaşmak, rayların arasından gece karanlığında dikkatlice geçmek gerekiyordu. Trenin durduğu yer de iyi aydınlatılmıyordu. Özellikle bu, bizim için çok önemliydi: Küçük hasır sepetler içinde tomarlar halinde duran hikayelerimiz, hemen satılmıyordu. Her yolcu tomarları (genellikle hırpalayarak) açıyor, hiç olmazsa sayfalara bir göz atıyordu. Karanlık işimizi zorlaştırıyordu. Satırları iyi görmedikleri için baştan savma bir göz gezdirdikten sonra geri veriyorlardı.</p>
<p>Satışlar iyi gitmiyordu. Savaş yıllarıydı. Ekmek bile pahalıydı. Ayrıca, sık sık karartma yapılıyor, istasyonun ölgün ışıkları eserlerimizi büsbütün aydınlatmaz oluyordu. Böyle gecelerde çalışmak da anlamsızlaşıyordu. Kara perdelerini sıkı sıkıya örttüğümüz pencerelerimizin gerisinde, mavi kağıtlara sardığımız lambaların donuk ışığında, satılıp satılmayacağı belirsiz kısa hikayelerimizi yazmaya çalışıyorduk. Allahtan, aldıkları malı doğru dürüst incelemden, üstelik iki misli para vererek kapışan yataklı vagon yolcuları vardı. Bunlar yemeklerini yemekli vagonda yedikleri için bizim pis ayrancılara, elmacılara ve sucuk-ekmekçilere (özellikle onlara) aldırmazlardı. Ülkede taze olarak hikaye satılan tek istasyon olduğu için bizim ünümüzü de duymuşlardı. Onlara her zaman ilk kopyayı ayırırdık, titiz müşterilerdi. Ne var ki onların da rahat yataklarından kalkmaları kolay değildi. Gene de bir kolayını bulmuştuk: Yataklı vagon memurlarına birkaç kuruş vererek yolcuları bizim istasyonda uyandırmalarını sağlıyorduk. (Ayrıca her gelişlerinde bedava birer hikaye alıyorlardı bizden. Okuduklarını pek sanmıyorum. Herhalde elden düşme satıyorlardı). Yataklı vagon yolcuları da olmasa halimiz haraptı. Bunlardan bazılarıyla ilişkiler de kurmuştuk. Acıklı durumumuzu bildikleri için, onları geçirmeğe gelen dostlarının getirdikleri pasta, kurabiye gibi yiyecekleri bize de verdikleri olurdu. Genellikle geceleri çalıştığımız için çok acıkıyorduk. Hikayeleri geceleri yazıyor, geceleri temize çekiyor, geceleri satmaya çalışıyorduk. Ekspres uzaklaştıktan sonra yorgun argın istasyon binasına döner; bekleme odasında, yataklı vagon yolcularının verdikleri kurabiyeleri yerdik. Bazen öteki satıcılar da gelirdi bizimle birlikte. Ayrancı, satamadığı ayranından ikram ederdi bize; nasıl olsa ertesi sabaha kadar ekşiyecekti ayranı. Bize biraz acıyorlardı galiba. Elmacı da -her zaman değil- bir elma soyardı bizim için. Biz onlara satamadığımız hikayelerimizi veremezdik: Hiçbiri okuma yazma bilmiyordu. Sadece sucuk-ekmekçi bazen hikayelerimizden -hangimizinki olursa olsun- isterdi, son kopyalardan olmak şartıyla: İnce kağıttan olduğu için sigara sarıyordu hikayelerimize.</p>
<p>Bazen, neşeli olduğum zamanlar, yani satışlar iyi gitmişse, yiyecek satıcılarına hikayelerimi okurdun. (Genç kadın buna karşıydı). Sucuk-ekmekçiyle elmacı daha ilk satırlarda uyuklamaya başlardı, fakat sonuna kadar kalırlardı bekleme odasında. (Hikayenin sonuna doğru da uyanırlardı.) Ayrancı bütün dikkatiyle dinlerdi beni; bu ilgi hoşuma giderdi. Elimden geldiği kadar hikaye kahramanlarının konuşmalarını canlandırmaya çalışırdım okurken. Sonunda sucuk-ekmekçi başını sallar, kötü günler yaşıyoruz diyerek içini çekerdi. Olur böyle şeyler derdi elmacı da: İnsan neler görüyor yaşadıkça. Satıcıların acıklı öykülerini anlatan hikayeler de yazmıştım. Bunları dinlerken ayrancı bile uyuklardı.</p>
<p>İstasyon şefinin de yazdıklarımıza aldırdığı yoktu: fakat nedense, her hikayemizden muhakkak bir kopya alır ve bunları özenle dosyalayarak ayrı bir dolapta saklardı: Yönetmelikler böyle gerekiyormuş. Demiryolları idaresinin toprakları içinde yazlıldıkları için 248. maddenin kapsamına giriyormuş bizim durumumuz. Kanun maddelerinden söz edilince ben elimde olmayarak kızardım: Bizim durumumuzu düzeltecek, bize de istasyon toprakları içinde şerefli bir yer verecek yasalar yok muydu? Bizi sucuk-ekmek yasalarıyla bir tutan anlayışa her zaman karşıydım. Gene uzun bir tartışma başlardı: İstasyon şefi dolaplardan kara kaplı kitaplar indirir, yiyecek satıcıları hakkında Sağlığı Koruma Yasaları&#8217;nın uygulandığını ileri sürerdi.</p>
<p>Bence durum gittikçe kötüleşiyordu. Genç yahudi gittikçe zayıflıyordu. Bence gizli bir hastalığı vardı. Onu tedavi ettirecek paramız yoktu. Demiryolları hastanesi de bizi kabul etmiyordu. Ben kızıyordum istasyon şefine: Bizi 248. maddenin kapsamına sokarak elimizden hikayeleri neredeyse zorla almasını biliyordu. Daha kestirme bir ulaşımı sağlamak için bizim istasyona uğramayan bir demiryolu yapılacağı söylentileri de dolaşıyordu. Artık sadece posta trenleri uğrayacaktı buraya.</p>
<p>Üzüntüler içindeydim, üstelik aşık olmuştum. Elbette, üçüncü kulübede oturan genç kadına aşık olmuştum. Bir gece, bizi tanımayan bir yataklı vagon memuru onu iterek vagon kapısından dışarı atmıştı. Seyyar satıcıların yataklı vagona girmesi yasaktı. Genç kadın tozlu yerlere düşmüş, sepeti, hikayeleri ortalığa saçılmıştı. Onu teselli ettim, saçlarını okşayarak ağlama, dedim. Peronda ikimizden başka kimse yoktu. Öteki satıcılar çabuk satmışlardı mallarını, hemen ayrılmışlardı istasyondan; son zamanlarda onlarla aramız iyi değildi: Yataklı vagonlara kapalı şişelerde, Sağlığı Koruma Yasalarına uygun olarak hazırlanmış gazoz, saydam kağıtlara sarılmış sucuk-ekmek filan satmak istiyorlardı. Yataklı vagon memurunu da ayarlamışlardı. Yarabbi, her gün neden yeni sıkıntılar çıkıyordu? Bu doymak bilmeyen yataklı vagon yolcuları da, yemekli vagonlarda o kadar yemek yedikten sonra -kim bilir neler yiyorlardı- geceyarısından sonra gene acıkıyorlardı. Allahtan geçici bir tüzük maddesi bulmuştuk ve henüz yataklı vagona yaklaşmaya cesaret edemiyorlardı bu yüzden. Bu münasebetsiz yasa da bir ay sonra yürürlükten kalkıyordu. İkimiz -genç kadınla ben- gece soğuğunda titreyerek birbirimize sarılmıştık. Bizi bu kasabaya hangi rüzgar atmıştı? Ne kötü şartlar altında çalışıyorduk. Yiyecek satıcılarıyla, tren memurlarıyla, açlıkla ve sefaletle uğraşmaktan sanatımızı doğru dürüst yapamıyorduk. Her şeyden önce doğru dürüst kitabımız bile yoktu. Kitap almak için büyük şehire gidecek tren paramız bile yoktu. Bu şartlar altında bizden ne beklenebilirdi? Düşündükçe durumumuzun ümitsizliğini ve garipliğini daha iyi anlıyordum: Aslında istasyon binasının yanında bize kutu gibi odalar vermekle demiryolları idaresi hiç de bizim yararımıza çalışmamıştı. Gündüzleri gürültüyle düdük çalarak geçen trenler yüzünden sürekli uyuyamıyorduk. Yazdıklarımızın da değeri bilinmiyordu: Geçen gecelerden birinde genç ve düzgün yüzlü bir yataklı vagon yolcusu, kendisine daha önce sattığımız hikayelerin bir kısmını tanınmış bir eleştirmene gösterdiğini ve bu ünlü yazarın da hikayeleri çok basmakalıp ve modası geçmiş bulduğunu söylemişti. Yağmur çiseliyordu, sepetteki hikayelerin dış sayfaları ıslanıyordu. Sonbahardı. İnce ve her tarafı sökülmüş kazağımın içinde titriyordum. Bu şartlarda daha iyi ne yazabilirdim? Birden genç yataklı vagon yolcusuna sinirlenerek buz gibi bir sesle, isterseniz geri verin hikayeleri, paranızı da alın demiştim. Aslında yalan söylüyordum: Cebimde meteliğim yoktu.</p>
<p>Bunları düşünerek dalıp gitmiştim. Çevremin farkında değildim. Tren uzaklaşmıştı. Birden kollarımın arasında genç kadını gördüm. Bana sokulmuş, başını göğsüme dayamıştı. Onu öptüm. Hikaye sepetlerimizi koluma taktım, uzaktan ışıkları görünen istasyonumuza doğru yürüdüm. O gece genç kadınla ümitsizliğin ve yalnızlığın verdiği karışık duygular içinde seviştik. Şimdi bu satırları yazarken, öteki satıcıların, asık suratlı istasyon şefinin ve rayların arasında sıkışıp kalmış kulübemde yazmış olduğum bir günlük hikayelerimin ucuz duyarlılığına kapılmış olmaktan korkuyorum. Evet genç kadını seviyordum, sık sık onun kulübesine giderken yahudinin evinin önünden geçmek zorunda kalıyordum ve bu durumdan sıkılıyordum. Genç yahudinin de hastalığı ilerlemişti. Artık her gece, eskisi gibi hikaye satmaya çıkamıyordu; hikayelerinin sayısı da gittikçe azalıyordu. Son günlerde onun hikayelerini de ben yazmaya başlamıştım. O kadar halsizdi ki bu yardıma bile itiraz edemiyordu. Kendini iyi hissettiği zamanlar masanın başına geçiyor çok kısa hikayeler yazıyordu. İstasyon şefi bunları az buluyor ve şimdi hatırlayamadığım bir yönetmelik maddesine göre, kulübelerimizin kirasını çıkarmamız için daha çok yazmamız gerektiğini ileri sürüyordu. Yazdığımız konulara, hatta yazış biçimimize bile karışır olmuştu.</p>
<p>Ben o sıralarda aşk hikayeleri yazmaya başlamıştım. İstasyon şefi, dedikodulara yol açacağını ileri sürerek bunlara da engel olmak istedi. Onun bütün hareketlerine boyun eğiyorduk. Buradan atılırsak, böyle içinde yazma kulübeleri olan başka bir tren istasyonu nereden bulacaktık? Sevgilim, istasyon şefinin yemeklerini pişirip söküklerini dikiyordu, mesele çıkmasın diye. İstasyon şefi bizi küçümsüyordu, yanılmıyorsam aslında her zaman küçümsemişti. Şimdi de demiryollarının sayesinde ekmek yediğimizi ileri sürerek sadece bu konuda hikaye yazmamızı istiyordu. Kendisini örnek veriyordu: Hiç istasyon şefi demiryollarının dışında iş yapıyor muydu? Ona boş yere her gün demiryolları ile ilgili konular bulmanın zorluğunu anlatmaya çalıştım. Aslında bizim bu işe yanaşmayacağımızı biliyordu. Güç şartlar altında sürdürmeğe çalıştığımız yaşayışımızda yeni bir endişe kaynağı yaratmak için üst makamlara aleyhimizde raporlar yazacağını söyleyerek bizi tehdit ediyordu. Öteki satıcılarla da bozuşmuştuk. Ülkenin bu ıssız köşesinde birkaç kişiden ibaret küçük topluluğumuzda huzur içinde yaşamayı beceremiyorduk.</p>
<p>İçimin yorulduğunu hissediyordum. Her gece yarısı yarım kalan uykular, tren düdükleri, anlayışsız ve cahil ya da rahat ve kendini beğenmiş bir müşteri kalabalığına yeni hikayeler bulma zorunluluğu, hastalığı gittikçe ağırlaşan genç yahudi ve gittikçe huysuzlaşan istasyon şefimiz&#8230; Hangi tarafa yetişeceğimi bilemiyordum. Sevgilim de yorgun ve bezgindi; onun da hikayelerine yardım etmek zorundaydım.</p>
<p>Düşücemin bulandığını seziyordum. İstasyon dışındaki dünya ile ilişkilerim gittikçe zayıflıyordu. Günlerin nasıl geçtiğini izleyemiyordum artık. Hikayelerim için güncel olaylar bulmakta, insanları ve maceraları birbirine bağlamakta eski becerim kalmamıştı. Önemli olayları bile öğrenemiyordum çoğu zaman. Evet bazı olayları biliyordum: Savaş bitmişti. Cephelerden akın akın dönen askerler geçiyordu trenler dolusu. Onlardan kırık dökük bilgiler toplayarak savaş hikayeleri yazdım bir süre. Bu arada bir çok şeyi hatırlayamıyordum: Savaş bizim ülkemizde mi geçmişti? Yoksa uzak çöllerde mi savaşılmıştı? Topraklarımız genişlemiş miydi, daralmış mıydı? Genç yahudi bitkin gülümsemesiyle karşılık veriyordu bana: Bizim istasyon hep aynı yerde kaldığına göre, bunların önemi var mıydı? Top sesleri duymadığımıza göre, savaş hiçbir zaman bizim istasyona yaklaşmamıştı.</p>
<p>Sonra, hikayelerime asık suratla göz gezdiren yataklı vagon yolcularının yüzlerinden savaş biteli çok olduğunu anladım. Bir yolcu da şehir isimlerinde önemli yanlışlıklar yapmaya başladığımı söyledi bir gün. Yöneticilerimizin adlarını da birbirine karıştırıyor ya da unutuyordum. Öyle ya yıllardır insan adlarını hiç yüksek sesle söylememiştim. İstasyon topluluğumuzda yıllardır birbirimize seslenmiyorduk. Böyle bir gereği hiç duymamıştık. İstasyonun adı bile, sadece yan duvara, badananın üstüne yazıldığı için silinip gitmişti, unutulmuştu. Gereğinde kelimeleri aramak için bir sözlüğümüz bile yoktu. Her gün yazmak zorunda olduğum hikayelerin dışında kalan kelimeleri hatırladığımdan da kuşkuluydum. Yiyecek satıcılarıyla konuşmuyorduk. İstasyon şefi de aksiliğini artık yalnızca hareketleriyle ifade eder olmuştu. Genç yahudi artık konuşamayacak kadar hastaydı. İstediklerini başıyla işaret ederek belirtiyordu. Genç kadınla sessizce sevişiyorduk. Bu duruma kısa sürede alıştım.</p>
<p>Aslında geçen sürelerin kısalığı hakkında kesin bir yargıya varamıyordum. Alışmaktan başka çarem yoktu bu duruma. Artık çok genç değildim. Hikaye yazmaktan başka bir iş de bilmiyordum. Artık büyük şehire gidemez, kendime yeni bir hayat kuramazdım. İstasyon dışındaki dünya ile ilişkilerimiz de gittikçe kendiliğinden azalıyordu. Gazetelerin pahalanması ve artık trenden başka araçlarla taşınması yüzünden önce güncel olaylarla ilişiğimizi kestik. Sonra yeni demiryolu hattı açıldı ve ekspres haftada bir gün uğramaya başladı. Bu benim de işime geliyordu. Artık bir çırpıda biten ve beni telaşla peşinden koşturan kısa hikayeler yazmak istemiyordum.</p>
<p>Bütün gün odamdan çıkmadan yazıyordum. Yalnız bitişikteki kunduracının gürültüsü aklımı karıştırıyordu. Çünkü artık genç yahudi yoktu; bir süre önce ölmüştü. Aslında ben yanıma genç kadının taşınmasını istiyordum. Ne var ki istasyon şefi, ben daha bu isteğimi belirtmeye fırsat bile bulamadan bir gün -bir süre önce- kunduracıyla göründü. Adam da hemen yerleşti. Bu dağ başında onun da işi bizimkinden iyi sayılmazdı. Kunduracıya genç kadının kulübesine geçmesini teklif etmeyi düşünüyordum. Bu düşüncem de sanırım çok uzun sürmüştü. Çünkü bir gün onun kulübesine gittiğim zaman, yani ona bu teklifimi bildirmek için.. neyse biraz aklım karıştı. Fakat şöyle olmuştu: Yani genç kadın bir süre önce gitmişti. Evet kulübesi boştu. Benim uzun hikayelerimden birini yeni bitirdiğim ve uyuyakaldığım bir gece, trene binip gitmişti. O günlerde kafam daha da karışıktı. Bu uzun hikayelerim nedense hiç satmıyordu. Ben de haftada bir satış yaptığım için galiba biraz fazla istiyordum. Hikayelerin de açık ve seçik olduğu söylenemezdi. Günlerimi yarı aç yarı tok geçiriyordum. Bir gün -yani bir süre sonra- bir yolcu daha önce -bir süre önce- kendisine satmış olduğum hikaye hakkında ağır eleştirilerde bulundu. Sayfa numaraları da karışıktı. Ben de ona bir haftadır aç olduğumu söyledim. Hayır söylemedim. Bunu başka bir yolcuya -bir süre sonra- söyledim. Bir süre önceki yolcuya her şeyi bilerek yaptığımı anlatmaya çalıştım. Birçok şeyi unutuyordum.Fakat eleştiriler konusunda hassastım. Böyle zamanlarda, bir de çok endişelendiğim zamanlarda eski canlılığımı buluyordum. Sonra kaybediyordum -bir süre sonra. İstasyon şefi beni atacağını, artık bir işe yaramadığımı söylediği zamanlar endişeleniyordum mesela. Oysa, pek alıcı bulamamakla birlikte, daha iyi hikayeler yazdığımı sanıyordum. Kundura tamircisi de dünyada olup bitenler hakkında bir şeyler anlatıyordu. Bunların neler olduğunu şimdi tam olarak hatırladığımı sanmıyorum. Fakat karışık ve akıl erdiremediğim bir dünyayı anlatıyordu tamirci. Ona okumağa çalıştığım hikayelerimi de dinlemiyordu. Oysa ben onların gittikçe ifade edilmesi güç bir açıdan gittikçe daha büyük değer taşıdığını seziyordum. Bunu tamirciye anlatamıyordum. Çünkü gitmişti, beni yalnız bırakmıştı. Son konuşmamızdan sonra -bir süre sonra tabii- istasyondan ayrılmıştı.</p>
<p>Bu, son yazdığım hikayelerden biri. Bunun gibi daha birçok hikaye birikti. Hikayelerimin hepsi kafamda. Hepsini çok iyi hatırlıyorum. Henüz hhepsini yazmış olmayabilir. Şimdi bazı geceler, eski alışkanlığımla, gece yarısı uyanıyor ve bu yeni hikayelerimi sepetime -ya da genç kadının sepetine, ya da şimdi ölmüş bulunan genç yahudinin sepetine- özenle yerleştiriyorum, demiryoluna çıkıyorum. Artık tren geçmiyor buradan. Son günlerde istasyon şefini nedense ortalarda göremiyorum. İzinli olduğunu sanıyorum -çünkü yıllardır hiç tatil yapmamıştı. Onun elbiseleri de şimdi benim üzerimde. Giderken yerine beni bırakmış olmalı. Trenler de nedense uğramıyor. Neyse, bunlar önemsiz ayrıntılar.</p>
<p>Korkuyorum, çünkü buradan gitmek istiyorum. Bakkal daha veresiyeyi kesmedi. Fakat bu durum artık bir süre daha bile süremez. Bakklandan utandığım için soramadım, bir zamanlar -bir süre önce- aynı çekingenlik yüzünden kundura tamircisine de soramamıştım: Bir mektup yazmak istiyordum, ama adres bilmiyordum. Yani hiçbir adres bilmiyordum. Bana inanmazlardı, bunun için utanıyordum. Bana herhangi bir adres söyler misiniz? diyemezdim. Oysa herhangi bir adres yeterliydi benim için. Bir zorluk daha vardı o zamanlar. Şimdi de var -yani bir süre geçtiği halde- kendi adresimi de bu mektupta yazmak sorunu beni düşündürüyor. Bu hikayemi, ekspres ya da posta treni artık -belki de sadece belirli bir süre için- geçmediği halde, bir yolunu bularak okuyucularıma -artık müşterim kalmadı- iletebilsem bile, nerede bulunduğumu nasıl anlatacağım? Bu sorun da beni düşündürüyor. Ama gene de ona yazmak, hep onun için yazmak, ona durmadan anlatmak, nerde olduğumu bildirmek istiyorum.</p>
<p>Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?</p>
<p><strong>Oğuz Atay</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/hayat-hikayeleri/demiryolu-istasyonunda-calisan-uc-hikayeciydik.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Gelin Olamayan Gelincik</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/ask-hikayeleri/gelin-olamayan-gelincik.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=gelin-olamayan-gelincik</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/ask-hikayeleri/gelin-olamayan-gelincik.htm#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 10 Feb 2010 09:34:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Alternatif Tarih Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefi Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Romantik Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Çocuk Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[adonis dikaye]]></category>
		<category><![CDATA[birbirinden güzel hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Fikret Doğan]]></category>
		<category><![CDATA[fikret doğan hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[gelincik hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[güzel hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye incele]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[tarihi hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[truva savaşları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=90</guid>
		<description><![CDATA[Fikret Doğan
Ayşe Nine, &#8220;Yavrularım, size Gelinciğin hikayesini anlatayım mı?&#8221; Hepsi birden “eveeet” diye bağırdı.  Ayşe nine,”Peki peki sessiz olun ve yatağınızda kıpırdamadan durun. Başlıyorum.” dedi.
&#8220;Çocuklar, Gelincik üzerine bir çok masal vardır. Gelincikler tek mevsimlik bitkilerdir. Uzun boynu üzerinde kırmızı çanağının dibinde siyah noktalar vardır. Kara gözlerine kırmızı sürme çekilmiş gelin göz gibidir gelincik. Kırmızı ve [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/poppy1.jpg" rel="lightbox[90]"><img class="alignright size-medium wp-image-428" style="border: 4px solid black;" title="poppy1" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/poppy1-300x222.jpg" alt="" width="300" height="222" /></a><span style="color: #808080;">Fikret Doğan</span></h2>
<p>Ayşe Nine, &#8220;Yavrularım, size Gelinciğin hikayesini anlatayım mı?&#8221; Hepsi birden “eveeet” diye bağırdı.  Ayşe nine,”Peki peki sessiz olun ve yatağınızda kıpırdamadan durun. Başlıyorum.” dedi.</p>
<p>&#8220;Çocuklar, Gelincik üzerine bir çok masal vardır. Gelincikler tek mevsimlik bitkilerdir. Uzun boynu üzerinde kırmızı çanağının dibinde siyah noktalar vardır. Kara gözlerine kırmızı sürme çekilmiş gelin göz gibidir gelincik. Kırmızı ve siyah onda sonsuz bir huzur bulmuştur. İsyanın ve aşkın, sevginin ve asaletin harmonisi o renklerde kendini dışa vurmuştur. Tarih boyunca da kırmızı ve siyah hep bir şeylerin temsilcisi olacaktır.</p>
<p>Çiftçiler Gelinciği görünce büyük bir sevinç gösterirler. Çünkü Gelincik o sene hasadın bereketli olacağını, ürünün bol  ve verimli bir sezonun işaretidir. Bol hasat, bereket, düğün demek, şenlik demektir. Evlenecek çocuklar için ev bark, eşya demektir. Askere gidecek çocuklar için para demektir. Küçük çocuklara defter, kalem,  ayakkabı, güzel elbiseler demektir. Kışın alınan borçların silinmesi demektir. Elbette köylü, davul ve zurnayla kutlar hasadı ve bereketi.<br />
<span id="more-90"></span></p>
<p>Gelinciğin söylencesi çoook eskilere dayanır. Anadolu binlerce yıllık kadim tarihinde yüzlerce uygarlığı sinesinde yaşatmış ve saklamıştır. Her köşesinde tarih saklıdır. İşte bu söylencelerin birine göre. İlk Gelincik hikayesi şöyle başlar:</p>
<p>“Güzeller güzeli Afrodit oğlu Adonis’i kıskanç tanrıçalardan korumak amacıyla kırda saklaması için güvendiği arkadaşlarına bırakır. Bir gün Adonis kırlarda gezerken, onu kıskanan tanrıçalarca görülür. Tanrıçalar kızgın bir boğa kılığına girer ve ona saldırırlar.  Adonis, annesinden yardım ister. Çığlık çığlığa kaçar. Boğalar Adonis&#8217;i yaralarlar. Annesi yetiştiğinde Adonis kanlar içindedir. Adonis&#8217;in kanı toprağa düşer.  Düşen her damla Gelinciğe dönüşür.” Dilden dile dolaşan  Gelincik hikayeleri her yörede değişikliğe uğramıştır. Gelinciğin bizdeki hikayesi ise milli mücadele yıllarına dayanır. Aşağı Dağ Dere, işgal edilmiş.  Tarlalarımız, değirmenimiz, okullarımız, çarşımız işgal güçlerinin denetimine girmiş.  İşgalciler, halka kötü davranmaya başlamışlar. Köylüler bu yabancıların çok uzaklardan gelip kendi tarlalarını, köylerini neden  işgal  ettiklerini anlamıyorlarmış. Tanımadıkları bu insanlara ne kötülük yapmış olabilirlerdi ki, gelip evlerini işgal etmişlerdi.</p>
<p>Aşağı Dağ Dere&#8217;li  Zülal, bu haksızlığa karşı çıkan ilk genç kızlardan biriymiş. Dedesinin tüfeğini alıp işgale karşı direnişi başlatmış. Ondan cesaret alan Esma ve Cennet de zeybek kıyafetlerini giyinip dağa çıkmışlar. Yukarı Dağ Dere&#8217;li gençlerle birleşip işgale karşı mücadele etmişler. Yoğun mücadele karşısında işgalcileri geri çekilmeye zorlamışlar. Düşman kuvvetleri geri çekilirken yollara  pusu kurmuşlar. Bu pusuya düşen Zülal, Esma ve Cennet&#8217;i orada öldürmüşler.  Köylüler onları o tepeye gömmüşler.  Anneleri, kızların gömüldüğü mezar taşlarının başına kırmızı gelin duvakları örtmüşler . Gelin edemedikleri kızlarının duvakları mezar taşlarını süslemiş. Yaz gelip temmuza girildiğinde kızların mezarlarında Gelincikler açmış. O gün bugündür o köyde gelin olacak kızların başına gelinciklerle süslü kırmızı t ül örtülmüş.</p>
<p>Çocuklar, bu topraklarda çok acılar çekilmiş. Anadolu, binlerce yıl insanlığın beşiği olmuş. Truva savaşlarından, binlerce yıl sonraki cihan harplerine, büyük yıkımlara ve savaşlara yataklık yapmış. Eğer yolunuz bu topraklardan geçerse Gelibolu’da, Çanakkale’de, binlerce Gelincik görebilirsiniz. Çünkü gelincikler o topraklar için mücadele edip ölen insanların ruhunu temsil eder. Sakın basıp geçmeyin. Çocuklar, insanları sevin. Dil, din, renk önemli değil. Herkes kardeştir. Birbirimizi sevelim. Sen- ben kavgası etmeyelim.  Barış içinde kardeşçe yaşayalım. Dünyamızı daha iyi, yaşanılır kılalım. Hepimiz bir bütünün parçalarıyız. Birbirimizi yok etmek için uğraşmayalım. Unutmayalım ki, bir tür yok olursa mutlaka sonucu hepimizi etkileyecektir.&#8221; diyerek  masalı bitirdiğinde çocuklar mışıl mışıl uykuya dalmıştı. Çocuklara uzun uzun baktı, melek gibi masum sabiler diye düşündü. Ayşe nine başlarını yumuşacık okşadı. Işığı söndürüp ekmek evine indi. Gök yüzüne baktı. Kocaman bir dolunay. Ne müthiş bir görüntü. Koskoca evrende ve boşlukta nasıl duruyordu. Ve  bu dünyadan başka yaşanacak yer yoksa insanların neden bu dünyayı tükettiğine anlam veremedi.  Dolunayı izlemek gençliğinden beri mutlu etmişti onu.</p>
<p>Ocağın ateşi sönmek üzereyken yorganı başına çekti. Çocuklar ve ev işleri onu iyice yormuştu. Gözleri yavaş yavaş kapandı. Ayşe Nine, annesinin ona söylediği ninniyi duyar gibi oldu. “Eledim eledim hölük eledim. Aynalı beşikte canım bebek beledim…” Uykunun beşiği sallandı sallandı…</p>
<p><strong>Fikret Doğan<br />
2006, Datça</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/ask-hikayeleri/gelin-olamayan-gelincik.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Boynu Bükük Papatya</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/hayat-hikayeleri/boynu-bukuk-papatya.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=boynu-bukuk-papatya</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/hayat-hikayeleri/boynu-bukuk-papatya.htm#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 10 Feb 2010 09:09:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Alternatif Tarih Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Fantastik Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Çocuk Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Fikret Doğan]]></category>
		<category><![CDATA[fikret doğan hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[fikret doğan hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[fikri uzun öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[gerçek hayat hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[güzel hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye paylaş]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye yaz]]></category>
		<category><![CDATA[kıssadan hisse]]></category>
		<category><![CDATA[öykü oku]]></category>
		<category><![CDATA[papatya]]></category>
		<category><![CDATA[papatya hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[Romantik Hikayeler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=82</guid>
		<description><![CDATA[Fikret Doğan
Canan, Seda, Emine akşam güneşinin kızıla boyadığı gökyüzünü hayran hayran izlediler. Karla kaplı ormandaki anne ve babalarının dağda yaktıkları meşe kömürü dumanına bakarak, onların kendilerine  mesaj yolladığını hayal edip, bunu okumaya çalıştılar. Hepsi yarın ki derslerini yapmak için üst kata çıktılar. Çocukların gürültüsü artınca, Ayşe Nine: ”  dersinizi sessizce çalışır ve bitirirseniz akşam yatmadan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/563986459_dcf4deef2c.jpg" rel="lightbox[82]"><img class="alignright size-medium wp-image-431" style="border: 5px solid black;" title="563986459_dcf4deef2c" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/563986459_dcf4deef2c-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a><span style="color: #808080;">Fikret Doğan</span></h2>
<p>Canan, Seda, Emine akşam güneşinin kızıla boyadığı gökyüzünü hayran hayran izlediler. Karla kaplı ormandaki anne ve babalarının dağda yaktıkları meşe kömürü dumanına bakarak, onların kendilerine  mesaj yolladığını hayal edip, bunu okumaya çalıştılar. Hepsi yarın ki derslerini yapmak için üst kata çıktılar. Çocukların gürültüsü artınca, Ayşe Nine: ”  dersinizi sessizce çalışır ve bitirirseniz akşam yatmadan önce size papatya ile gelinciğin hikayelerini anlatacağım.” diye seslendi.   Çocuklar hep bir ağızdan “ yaşaaaasııııınnnnnn” diye bağırdılar.</p>
<p>Ayşe Nine, gülerek ekmek evine geri döndü. Akşam yemeği yapmak için, kendi yaptığı bulguru çıkardı. Kuruttuğu patlıcan ve biberleri de doldurmak üzere askıdan indirdi.  Salçasını hazırladı. Her şeyi kendi yetiştirmeye çalışırdı. Ayşe Nine,  çorba için de yazın hazırladığı tarhanadan üç kaşık  tencereye koydu. Yavaş yavaş karıştırırken düşünmeye başladı. İnsanların ağız tatlarını ne bozmuştu?  Çünkü İnsanlar artık eski yiyecekleri ve tatlarını bulamıyordu. Tohumlar tek kerelik olmuştu. Eskiden hormon kullanılmazdı. Domates domates gibi kokar, salatalık salatalık gibi. Şimdi normal olan bir şey kalmış mıydı? Balıklar, tavuklar hormonla on beş günde yetişiyordu. Ama tatları bozulmuştu. Hastalık da artmıştı bu hormonlar yüzünden. Şimdi yeni ayrımına varmışlardı insanlar. Şehirdekiler doğal yiyecekleri aramaya ba şlamışlar. Ne olmuştu da topraklarına tütün, şeker pancarı, çay, buğday, mısır ekemez olmuştular? Neden her şeyi dışarıdan almak zorunda kalmışlardı? En güzel domatesler onların bahçesinde olurdu. Şimdi domateslerin içi yok, kabukları meşin gibi olmuştu. Yumurta tavuklarını “kuş gribi var” diye öldürmüşlerdi.  Tavuksuz kalmışlardı…<br />
<span id="more-82"></span></p>
<p>Ne olmuştu? Neden dağlarını yiyip bitiren, taş ocakları ve beton santralarına izin verilmişti? Bir türlü kafası almıyordu. Önce muhtar, sonra kaymakam ve vali söz vermişlerdi. “Bir tek ağaç kesilmeyecek, kesilenin yerine yenisi dikilecek.&#8221; diye. Oysa bırakın ağaç dikmeyi,  çocukluğunda hayranlıkla izlediği  koca dağ giderek yok oluyordu. Torunlarına nasıl bir köy bırakacaklardı?…</p>
<p>Yaz- kış evlerin çatısını, bahçedeki mısırları, domatesleri, ormandaki ağaçları, çiçekleri, her tarafı  taş ocaklarından, beton santralinden savrulup gelen ince beyaz toz tabakası kaplıyordu…</p>
<p>Kafasında bin bir soru, bin bir yanıt dönüp duruyordu. Doluya koyuyor olmuyordu, boşa koyuyor  dolmuyordu. İçi sıkıldı. Kendileri iyi kötü yaşamışlardı. Ya torunları, ya torunlarının çocukları nasıl yaşayacaktı? Onları nasıl bir gelecek bekliyordu? Suyun olmadığı, savaşların harap ettiği bir dünya mı?  Giderek bozulan bir dünya mı? Oksijenin azaldığı, kirli bir dünya  mı? Kıyamet dedikleri  şey  yaklaşmış mıydı?</p>
<p>İç sıkıntısını gidermek için bir türkü tutturdu.” Çalın davulları çaydan aşağı, aman. Mezarım derin de kazın dostlar, belden aşağı. Aman ölüm yaman ölüm…” Akşam yemeğini ocağa koyup pencereden, dağların ardında batmakta olan güneşin mor-kızıltılı izini sürmeye başladı.</p>
<p>Çocuklar bağrışarak ekmek evine indiler. Ayşe Nine ocakta kaynamış mis gibi tarhanayı tabaklara koyduğunda buğusu ve kokusu bütün sofrayı kaplamıştı.  Çocuklar büyük bir iştahla çorbalarını içtiler. Hepsini sevdiği kurutulmuş patlıcan ve domateslerden yapılmış dolmalara, yanık köy yoğurdunu koyup afiyetle yediler. Hepsi o kadar çok yemişlerdi ki bir adım atacak halleri kalmamıştı. Ayşe Nine hepsini kaldırıp ellerini, ağızlarını yıkattıktan sonra dişlerini fırçalattı. Çocuklar neşe içinde ocağın yanına oturdular.  Bütün gözler Ayşe Nine&#8217;ye çevrilmişti.</p>
<p>Ayşe Nine” Sizlere Papatya’nın hikayesini anlatacağım. O zarif ve inceciktir. Boynun üzerindeki sarı göbeği beyaz yaprakçıklarla sarılıdır. Hepiniz kırlara çıktığınızda mutlaka papatyaları görmüş olmalısınız. İnsana mutluluk, neşe veren bir çiçektir Papatya. Hepiniz papatyayı koparıp, yapraklarını tek tek rüzgara bırakırsınız ve sorarsınız “seviyor sevmiyor, seviyor sevmiyor……..”</p>
<p>Onun boynu bükük olduğuna bakıp, onun korumasız, cılız, çektiğinizde kökünden söküp alacağınızı sanırsanız yanılırsınız. İşte size bu boynu bükük, küçük Papatya ile Rüzgar&#8217;ın hikayesini anlatacağım.</p>
<p>Çiçekler ülkesinde bütün çiçekler Nergis ile Kardelen çiçeğinin yaşadıklarını bilir ve bir birine aktarırmış.  Bütün çiçekler bir birini tanır ve bilirmiş. Çiçek ülkesinde her çiçeğin bir hikayesi de varmış; gelinciğin, güne bakan çiçeğinin ve diğerlerinin. İşte bu ülkede çok sık anlatılan masallardan biri de Papatya&#8217;nın Rüzgar&#8217;a karşı verdiği mücadele imiş.</p>
<p>Rüzgar, çiçekler ülkesinin tek hakimi olarak dolaşır, etrafa afra tafra yaparmış. Şişinerek, &#8220;benim öfkemden, şiddetimden korkmayan hiçbir canlı yoktur. Ben istediğimi bir nefeste yer ile yeksan ederim. Baş üstünde taç bırakmam “ der, övünür, hava atarak dolaşırmış.. Bunun zaafını bilen ağaçlar, Rüzgar&#8217;ı pohpohlarmış. “aman efendim, sepet efendim sizden büyük kimse yok. Siz püüüüüf dedi mi her yer toz duman olur” deyince bizimki püfüüür püffüüüür sesler çıkarırmış ağaçların dalları arasında. Ağaçlar,   Rüzgar&#8217;ın, çiçekleri, böcekleri korkutmak için avurtlarını şişirirken, yüzünün aldığı  şekle  bakıp, komik hallerine bıyık altından gülerlermiş. Fakat bereket Rüzgar bunun ayrımında değilmiş. Yoksa hırsla eser, dallarındaki çiçeklerini savurur,  koparırmış. Ağaçlar çiçeksiz ve meyvasız kalmaktan korkarmış . Rüzgar,  vuflaya vuflaya eser, çiçekleri korkutur, taç yapraklarını döker, kimilerinin boynunu bükermiş. Rüzgar&#8217;ın şımarık, hodbin tavırları kuşlar, böcekler arasında da sevilmezmiş. Bu yüzden Rüzgar&#8217;ın hiç samimi arkadaşı olmamış. Rüzgar herkesin kendinden kaçtığını, korktuğunu bu yüzden de arkadaş olmadığını bilir, ama önemsemez görünürmüş. Görünürmüş ama için için de üzülürmüş. Oyun oynayacak, dertlerini paylaşacak bir arkadaşı dostu sevgilisi olsun istermiş.</p>
<p>Rüzgar, yorgun ve canı sıkkın ovadaki gezintisini bitirmiş. Öğlen güneşinden korunmak için yukarıdaki Dağ Dere&#8217;nin yamaçlarındaki derenin kenarındaki çınar ağacının duldasına çekilip uzanmış. Öyle yorgunmuş ki  gözleri hemencecik kapanmış. Derin bir uykuya dalmış. Uykuda iken  alıp verdiği her nefes, sobanın üstündeki çaydanlık gibi hışıltı çıkarıyormuş. Öyle horlamaya başlamış ki horultusundan etraftaki kuşlar, böcekler rahatsız olmuş. Fakat kimse korkudan rüzgarı uyandırmayı dahi düşünemiyormuş. Fakat küçük, bembeyaz yaprakları olan Papatyacık sarı göbeğini nefesle doldurup bütün gücüyle “Heeeeeeeeeeeeeey, sen uyansana, HEEEeeeeeeeeey uyan. Ne çok horluyorsun.”diye bağırmış. Fakat Rüzgar, bu sesi duymamış olacak ki horultuyla uyumaya devam etmiş. Küçük Papatya, bir kez daha ama daha güçlü “heeeeeeeey heeeeeeeeeeeeeeey uyan”diye bağırmış. Rüzgar, göz kapakları nı zorlukla açmış. “Bir ses duydum bana bağırıyorlardı. Rüya mı gördüm acaba?” diye söylenmiş. Küçük Papatya ”hayııır rüya değil. Heyyyyyyy buraya bak ben çınar ağacının dibindeyim.”demiş. Rüzgar, gözlerini kocaman açmış. Ne görsün  çınarın hemen dibinde güzel mi güzel bir çiçek bembeyaz kollarını ağzına boru yapmış kendisine sesleniyor. Rüzgar, Papatya&#8217;nın yanına inmiş ona kim olduğunu sormak için ağzını açtığında zavalı papatyacık rüzgarın esintisinden sallanıp durmuş. Ama korkusuzca Rüzgar&#8217;a bakmış. Ona  çok gürültü yaptığını, kimseyi rahatsız etmeye hakkı olmadığını söylemiş. Rüzgar, bu cesur Papatya&#8217;dan çok etkilenmiş. O&#8217;nun korkusuz ve yalansız tavrını beğenmiş, O&#8217;na aşık olmuş.</p>
<p>Rüzgar, bu yeni duyguyla doğaya ve diğer canlılara daha sevecen daha şevkatli davranmaya başlamış. Aşk, her şeyi değiştirir, dönüştürürmüş. Rüzgar, böcekleri, çiçekleri korkutmaktan vaz geçmiş. Onların tohumlarını alıp ötelere taşımış. Ağaçların ve çiçeklerin polenlerini birbirleriyle buluşturup gelecek mevsime yeniden çıkmalarını sağlayacak zemini hazırlamış. Herkes Rüzgar&#8217;ın bu kadar değişmesine şaşmış. Onun Papatya’ya  aşık olduğunu duyunca şaşırmışlar. Bazı çiçekler Papatya&#8217;yı kıskanmış. Bazı çiçekler de Papatya&#8217;nın Rüzgar&#8217;ı sevmediğini, korkudan O&#8217;nun yanında kaldığını fısıldayıp durmuşlar. Zaman akıp geçmiş. Rüzgar, her gün ovaları dağları dolaşıp gelir Yukarı Dağ Dere&#8217;deki Papatya&#8217;nın yanında dinlenirmiş…..</p>
<p>Rüzgar, yine sabah sabah daha güneş  gök yatağından kalmak üzereyken etrafta vınlaya vınlaya dolaşmaya başlamış. Ağaçları, kuşları, böcekleri, çiçekleri ıslak nefesiyle  uyandırmış.  Bütün canlılar uyandıklarında üzerlerindeki ıslak şeyin rüzgarın nefesi olduğunu anlamışlar. Rüzgar, her sabah onlara çiğ tanesi bırakır onlara değiştiğini gösterirmiş. Fakat çiçeklerin arasındaki fısıltı dönmüş dolaşmış rüzgarın kulağına gelmiş. Çıkarılan söylentiye inanmış.  Rüzgar&#8217;ın içine bir şüphe düşmüş.  Şüphe ve güvensizlik en sağlam ilişkileri yıkacak kadar  güçlüymüş. Şüphe Rüzgar&#8217;ı kollarına almış ve onu sıkmış sıkmış. Rüzgar duyduklarına inanmış. Bu yüzden çok kızmış, öfkelenmiş. Vınlaya, vuvlaya çınarın dibinde uyuyan Papatya&#8217;nın başucuna gelmiş. Öyle esmiş öyle esmiş ki zavalı Papatyacık ne olduğunu anlamadan tek tek yapraklarını rüzgarın esintisine kurban vermiş. Yaprakları kopan Papatya, ellerini yüzüne kapatmış ağlamış, ağlamış. Çünkü sevgilinsin kendine haksızlık ettiğini, söylenenlerin yalan olduğunu anlatamamış. Rüzgar, O&#8217;nu dinlememiş bile. Çekip gitmiş. Zavallı Papatyacık boynu bükük kala kalmış. Zaman akıp geçmiş…</p>
<p>Rüzgar öfkesi geçip, yeniden kırları, ovaları dolaşmaya başlamış. Bir gün yine  dolaşırken sevgilisyle tanıştığı yere gelmiş. Çınar ağacının dalları arasında vuuffff  vuufff diye dolaşıp dururken.Çınar ağacından bütün gerçeği öğrenmiş.  Fakat Papatya oracıkta yokmuş. Rüzgar bütün dünyayı dolaşmış en sonunda Papatyasını Yukarı Dağ  Dere&#8217;nin  tepesindeki saklı gölün yanında bulmuş. Rüzgar, yaptığından pişman olduğunu söylemiş. Ama küçük Papatya asla onu affetmemiş.  Rüzgar, bin pişman ayrılmış. Biliyormuş ki artık kimse onu Papatyası kadar sevmeyecek.</p>
<p>Rüzgar, gördüğü herkese“ Sakın haaa, güvensizlik ve kuşku yüzünden, insanlar, arkadaşlar, sevgililer bir birlerini anlamadan, dinlemeden suçlamasınlar.  İçindekileri ve sorunlarını doğruca bir birlerine anlatsınlar. Benim yaptığımı yapmayın” diye öğüt vermiş.</p>
<p>Bütün sevgililer, kırdaki papatya sorarlar “rüzgarı, seviyor musun sevmi yor musun?&#8230; Yanıt koparılan her papatyada saklıdır.</p>
<p>Ayşe Nine, Papatya&#8217;nın hikayesini bitirir bitirmez çocuklar hep bir ağızdan konuşmaya başladılar. Ayşe nine, ” biraz kendi kendinize oynayın. Yatmadan önce size yeni hikaye anlatacağım. “ dedi.</p>
<p>Çocuklar kendi aralarında iki grup oluşturup ben kimim oyununu oynamaya başladılar. Saatlerce süren oyun, yenileceğini anlayan Çınar&#8217;ın mızıkçılık çıkarmasıyla son buldu. Ortalık karıştı. Her kafadan bir ses çıkmaya başladı. Olaya Ayşe Nine el koydu. Çocukların her birinin pijamalarını giydirdi. Ellerini yüzlerini  yıkattıktan sonra dişlerini fırçalattı. Hepsini bir bir koklayarak öptü. Çocukların hepsi böcü böcü, Ayşe Nine&#8217;ye bakıyordu. Uykudan önceki masalı bekliyorlardı.</p>
<p><strong>Fikret Doğan<br />
</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/hayat-hikayeleri/boynu-bukuk-papatya.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
