<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Hikaye Oku &#187; Gizemli Hikayeler</title>
	<atom:link href="http://www.hikayeoku.com/category/gizemli-hikayeler/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.hikayeoku.com</link>
	<description>Hikaye okumak, gerçeğe tanık olmaktır.</description>
	<lastBuildDate>Sun, 07 Mar 2010 14:52:04 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.9.1</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Plajdaki Ayna</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/gizemli-hikayeler/plajdaki-ayna.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=plajdaki-ayna</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/gizemli-hikayeler/plajdaki-ayna.htm#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 22 Feb 2010 12:29:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Gizemli Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Klasik Öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[ayna öykü]]></category>
		<category><![CDATA[fantezi hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye nedir]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye okuma]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye örnekleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye türleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye ve masal]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye yaz]]></category>
		<category><![CDATA[hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikayeoku]]></category>
		<category><![CDATA[kısa hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[ödüllü hikayeler oku]]></category>
		<category><![CDATA[öykü berk]]></category>
		<category><![CDATA[öykü okey]]></category>
		<category><![CDATA[öykü oku]]></category>
		<category><![CDATA[öykü örnekleri]]></category>
		<category><![CDATA[öykü yaz]]></category>
		<category><![CDATA[öykülerimiz]]></category>
		<category><![CDATA[plajdaki ayna]]></category>
		<category><![CDATA[sait faik abasıyanık]]></category>
		<category><![CDATA[sait faik oku]]></category>
		<category><![CDATA[sait faik öykü]]></category>
		<category><![CDATA[sait faik öyküleri]]></category>
		<category><![CDATA[türk edebiyatı öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[uzun öyküler oku]]></category>
		<category><![CDATA[yemyeşil öykü]]></category>
		<category><![CDATA[yen öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[yeni öykü oku]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeoku.com/?p=526</guid>
		<description><![CDATA[Sait Faik Abasıyanık
Sonradan deli olduğuna karar verilen bir adam plâjın aynasını kırdı.  Bu, insanı yemyeşil gösteren, altının sırı dökülmüş, camlaşmış aynanın,  insanları çirkin göstermesine içerledi, diye tefsir ettiler. Hayır ondan  değil, evvelce aynacı imiş. İtalya’dan ayna ithal edermiş, sonra iflâs  etmiş, az buçuk oynatmış, ayna görünce kırmamazlık edemezmiş diye  uydurdular. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><span style="color: #808080;">Sait Faik Abasıyanık</span></h2>
<p><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/alanya_961.jpg" rel="lightbox[526]"><img class="alignright size-medium wp-image-527" style="border: 4px solid black;" title="alanya_961" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/alanya_961-300x190.jpg" alt="" width="300" height="190" /></a>Sonradan deli olduğuna karar verilen bir adam plâjın aynasını kırdı.  Bu, insanı yemyeşil gösteren, altının sırı dökülmüş, camlaşmış aynanın,  insanları çirkin göstermesine içerledi, diye tefsir ettiler. Hayır ondan  değil, evvelce aynacı imiş. İtalya’dan ayna ithal edermiş, sonra iflâs  etmiş, az buçuk oynatmış, ayna görünce kırmamazlık edemezmiş diye  uydurdular. İşin aslını bir ben biliyorum, bir de ayna.</p>
<p>O halde aynayı kıran da sensin diyeceksiniz, bize numara yapıyorsun.  Pek âlâ! Aynayı kıran benim. Deli olduğuma karar verildi. Ama  zararsızmışım, pek zararsızmışım. Öcümü aynalardan alırmışım. Bunlar  doğru değil! Doğrusu şu:<br />
<span id="more-526"></span></p>
<p>Aynayı kırmamın hiç bir sebebi yoktur. Sebepsiz yere kırdım. Canım  sıkıldı, eğlenmek için kırdım bile diyemem. Güzel insanları çirkin  gösteriyormuş; ne münasebet efendim. Güzel insanları çirkin gösteren  ayna onların derununu tefriş eder. Böyle aynayı plâjlara asamazlar.  Yoksa aynada insanların çirkin taraflarını mı görmeğe başladın da&#8230;  Hani nasıl yazılar aynada ters çıkarsa insanların da tersleri mi  gözüküyordu sana, derseniz ben de size felsefeden hiç hoşlanmadığımı,  hele böyle dâhiyanesinden iğrendiğimi arzederim.</p>
<p>Hayır ayna, aynaydı. Böyle haltlar karıştırmazdı. Hangi enayi, onu  hangi zamanda icat etmişse etmiş; saçımızı taramak, suratımızda kara var  mı diye bakmak burnumuzu silerken biraz sümük kalmış mı diye göz atmak,  yahut da:</p>
<p>- Ulan! benim gözlerim fena değilmiş be! Hele şu ağzımın kenarına  inen çizgiye bak! Vay anasını! İfade veriyor suratıma! Şu karılar da  erkekten anlamıyorlar vesselâm&#8230;<br />
Diyebilmek için işe yarar. Her  nevi kendi kendine konuşmalar istediğimiz kadar ayna vesilesile  uzatabiliriz. Aynaya bir genç kız baktırır. Bir erkek düşündürtür. Kendi  kendine vurgunlara ayna öptürür. İhtiyarlara ölüm, tabut kefen  gösterir, veremlilere korkunç ateşlerinin ışığını aynadaki gözlerinde  yakalarız. Aynaya düşman kesilmek, onunla dost olmak da mümkün. İnsan  isterse pek âlâ bir aynayı kırma sebebini felsefeye edebiyata, ruhiyata,  tıbba, sinire yükleyebilir. Benim plâjdaki aynayı kırmamın sebebi ise  kat’iyen yoktur. Ama size günümü yazacağım. Oradan bir sebep bulmağa  çalışmak pek mânasız olacak ama:</p>
<p>Zeytin ağacının altında bir küçük çocuk oynuyordu. Yanına yaklaştım.  Yeşil zeytinleri korku ile bana uzattı.</p>
<p>- Sizin mi bunlar? dedi.<br />
- Benim ya, dedim.<br />
- Ben taş  atmadım, dedi, kendi kendilerine düştü bunlar.<br />
- Onlar ne? dedim.<br />
-  Acı şeyler, dedi.</p>
<p>Açık mavi gözlerinin kırmızı kirpikleri yanıp yanıp sönüyordu.</p>
<p>- Bunlar ne biliyor musun? dedim.<br />
- Bilmem, dedi.<br />
- Sen  zeytin nedir bilir misin?<br />
- Bilirim elbette.<br />
- İşte bunlar  zeytin.<br />
- Sabahleyin yediğimiz mi ?<br />
- Siz sabahları zeytin mi  yersiniz?<br />
- Yeriz ya.<br />
- Senin baban kim, dedim.<br />
- Benim  babam yok, dedi.</p>
<p>Mavi gözlerine beyazlıktan mavileşmiş bir göz kapağı altın  ışıklarıyla indi. Büyük büyük dudaklarını uzata uzata:</p>
<p>- Benim babam ölmüş, dedi.<br />
- Nerede ölmüş.<br />
- Muharebede?<br />
-  Hangi muharebede?<br />
- İstiklâl muharebesinde.</p>
<p>İçimden dostum, kardeşim, canım, ruhum, evlâdım, ciğerim benim,  dedim.</p>
<p>- Oyna zeytinlerle ama, dedim, sakın, taş atma emi!<br />
- Sizin mi bu  zeytinler?<br />
- Hayır, benim değil. Bu zeytinler kimsenin değil.<br />
-  Eve götüreyim mi bunları?<br />
- Bunlar düşmüş; buruşmuş, iyi değil,  kurtludur.<br />
- Öyleyse oynarım, dedi.<br />
- Oyna ama; sakın yine  ısırma. Hepsi acıdır.<br />
- İyileri de mi acıdır?<br />
- İyileri de acı  olur.<br />
- Sonra nasıl tatlılaşır?<br />
- Onu ben de pek iyi bilmem.<br />
-  Kim bilir bunu peki?<br />
- Ne yapacaksın?<br />
- Sabahleyin yemek için  zeytin yaparım.<br />
- Annen var mı senin?<br />
- Var tabiî.<br />
- Ne iş  yapar?<br />
- Çamaşıra gidiyor.<br />
- Sen ne olacaksın büyüyünce?<br />
-  Ben mi? dedi.</p>
<p>Gözlerini gözüme kaldırdı. İkimiz de mavi mavi baktık.</p>
<p>-Ben, dedi, boyacı olacağım.<br />
- Ne boyacısı?<br />
- Kundura  boyacısı.<br />
- Neden kundura boyacısı?<br />
- Ya ne olayım?<br />
- Doktor  ol, dedim.<br />
- Olmam, dedi.<br />
- Neden ?<br />
- Olmam işte.<br />
-  Neden ama?<br />
- Doktoru sevmem ki.<br />
- Olur mu ya? Bak, dedim. Doktor  sevilmez olur mu ?<br />
- Tabiî sevmem, dedi. Annem hasta oldu. Evimize  geldi. Kumbaramızı kırdık. Bütün yirmi beşlikleri ona verdik. Sonra  çeyrekler kaldı. Onlarla da reçeteyi yaptırdık. O da zorlan.<br />
- Ama  annen iyileşti.<br />
- Annem iyileşti ama paramız gitti. İki gün, yemek  yemedim ben.<br />
- Peki, dedim, öğretmen ol.<br />
- Ben mektebe  gitmiyorum ki.<br />
- Neden?<br />
- Öğretmen beni dövüyor.<br />
- Neden?<br />
-  Yaramazlık ediyorum da ondan.<br />
- Sen de yaramazlık yapma.<br />
- Ben  yaramazlık ne demek bilmiyorum ki.<br />
- Öğretmenin yapma dediği şey,  dedim.<br />
- Belli olmuyor ki!.. Bir gün arkadaşımın biri “Çamaşırcının  piçi” dedi. Ben de döğdüm onu. Öğretmen de beni döğdü. Ondan sonra hep  çamaşırcının piçi diye çağırdılar. Hiç kimseyi döğmedim. Yaramazlıkmış  diye. Bir kaç gün sonra yanımdaki arkadaşın iki kalemi vardı. Birini  aldım. Hırsızsın sen diye döğdüler. Benim kalemim yoktu aldım. Sonra o  da yaramazlıkmış, hem de çok fena bir şeymiş. Bir daha kimsenin kalemini  almam dedim. Defterini aldım. Bu sefer hem döğdüler, hem mektepten  koğdular.<br />
- Çok fena yapmışsın.<br />
- Fena yaptım. Ben adam olmak  istemiyorum ki.<br />
- Ne olmak istiyorsun ya?<br />
- Boyacı olacağım  dedim ya. Ahmet ağabeyim de boyacı.<br />
- Sever misin Ahmet ağabeyini?<br />
-  Tabiî severim. Annem de sever. Bazı gece bizde kalır. Para verir bize.  Aç bile kalsak o bulur bize ekmek.<br />
- Asıl ağabeyin değil mi?<br />
-  Nasıl asıl ağabeyim?<br />
- Bayağı asıl ağabeyin, babanın oğlu değil mi o  da?<br />
- Değil tabiî.<br />
- O kimin oğlu?<br />
- Bilmem.<br />
- Kaç  yaşında?<br />
- Benden büyük.<br />
- Sen kaç yaşındasın?<br />
- Dokuz.<br />
-  O?<br />
- Büyük işte.<br />
- Ne kadar?<br />
- Senin kadar var.<br />
- Ha şu  mesele. Peki boyacı olunca nolacak?<br />
- Para kazanacağım.<br />
-  Sonra?<br />
- Sonra rakı içeceğim.<br />
- Sonra?<br />
- Sonram yine potin  boyayacağım.<br />
- Sonra?<br />
- Sonra sigara içeceğim.<br />
- Sonra?<br />
-  Elinin körü!<br />
- Bu lâf ayıp işte. Senin kulaklarını çekerim.<br />
-  Anneme söylersem seni.<br />
- Bir de selâm söyle.<br />
Öteden baş örtülü,  yüzü yuvarlak, tatarımsı bir kadın geldi.<br />
Çocuk ona doğru koştu.<br />
-  Anne, bak zeytin, dedi.<br />
Kadın &#8211; At onları elinden.<br />
Çocuk bir  dakika atıp atmamak için düşündü. Bana doğru ilerledi. Zeytinleri  kadının:<br />
- Ne yapıyorsun hınzır?<br />
Demesine vakit kalmadan  suratıma attı.<br />
Ben güldüm:<br />
- Üzülme hanım, dedim, çocuktur.<br />
Çocuk  &#8211; Anne be, dedi, iki saattir beni lâfa, tutuyordu.<br />
Kadın &#8211; Seni  sevmiş de konuşuyor oğlum, öyle nobran olma.<br />
- Ben onu sevmedim  ki&#8230; Ahmet ağabeyim gibi boyacı olacağım dedim. Bana doktor olacaksın  sen diyor.<br />
- Bak ne güzel söylüyor.<br />
- O kendisi olsun doktor.  Sen bana demiyor muydun? Allah kahretsin o herifleri! Gözlerini toprak  doyursun! diye.<br />
- Öyle mi dedim? Allah muhtaç etmesin demedim mi?<br />
-  Öyle dedin.<br />
Kadın bana döndü:<br />
- Değil mi beyefendi, dedi. Allah  hekime, hâkime muhtaç etmesin.<br />
- Doğru, etmesin dedim.<br />
Çocuk  şimdi arsızlaşmıştı. Annesinin eteklerinde idi. Düşmanca bakıyordu.<br />
-  Anne be, dedi, ben boyacı olacağım değil mi?<br />
Kadın &#8211; Başka ne  olabilirsin ki?<br />
Çocuk &#8211; Benim babam neciydi anne ? dedi.<br />
Kadın &#8211;  Boyacıydı.<br />
Çocuk bana:<br />
- Na gördün mü ? Babam da boyacı imiş  işte.<br />
Kadına:<br />
- Öyle mi? dedim.<br />
Kadın &#8211; Evet, dedi.<br />
-  Muharebede ölmüş, hangisinde? dedim.<br />
Kadın &#8211; Muharebede ölmedi,  dedi.<br />
Çocuk &#8211; Sen bana öyle söylemedin miydi anne?<br />
- Kim  söylemiş sana muharebede öldü diye?<br />
- Ahmet ağabeyim.<br />
- Ahmet  ağabeyinin Allah belâsını versin.<br />
- Ama ekmeği o getiriyor.<br />
-  Sus artık, hadi şuradan!<br />
Çocuk yeniden zeytinler toplamıştı. Kadın:<br />
-  At o zehir gibi şeyleri, dedi.</p>
<p>Çocuk yine suratıma attı. Anası bu sefer suratına tokadı yapıştırınca  hızlı hızlı viraneliğe doğru uzaklaştı. Orada yıkık bir mescit  duvarının kenarından:</p>
<p>- Al, herifi de götürsene mahzene, dedi.<br />
Annesi &#8211; Utanmaz,  hınzır.</p>
<p>Diyerek çocuğa doğru koştu. Bana da bir göz atmağı unutmadı.  Büyülenmiş gibi kadını takip ettim. Kapı yerine takılmış bir çuvalın  yırtığından içeriye girdik. Arkasında hamamlarda olduğu gibi bir tokmağı  olan bir kapı açtık. İçerisi yıkanmamış bir sefil insan kokusu ile  aptesane kokuyordu. Muşamba ile örtülü masanın üstünde iki domates, iki  hıyar vardı. Kadın:</p>
<p>- Rakı alalım mı? dedi.<br />
- İstemez, dedim.<br />
- Paran yok galiba?</p>
<p>İçimi ezen bir şehvet havasını kaçıracağımdan korkar gibi:</p>
<p>- Var var, dedim, ama rakı içmek istemiyorum öğle sıcağında.</p>
<p>Gözlerini gözüme dikti. Eliyle cüzdan cebime vurdu. Bir iki buçukluk  çıkardım. Beğenmedi. Bir ikinciyi zorla buldum.</p>
<p>- Başka meteliğim yok, dedim.</p>
<p>Güldü. Kollarını boynuma doladı. Dizlerime oturmuştu. Küçük çocuk  kulübenin kenarına yığılmış taşlardan yukarda bir deliğe sıkışmıştı.  Kafasını uzatmış mavi mavi bize bakıyordu.</p>
<p>- Çocuk? dedim.<br />
Kadın &#8211; Aldırma, dedi. Alışıktır.</p>
<p>Belki yarım saat çocuk sabit gözlerle bize baktı. İkide bir ne zaman  cebine koyduğunu hatırlamadığım yeşil zeytin tanelerini kafamıza  atıyordu.</p>
<p>Birdenbire kafasını ellerime aldı. Bir hayvan çığlığı ile kıpkırmızı  bağırmağa başladı:<br />
Kadın ısılık gibi bir sesle:</p>
<p>- Beş on para at ona sussun. Yoksa susmaz, diyordu.</p>
<p>Evvelâ iki çeyrek attım. Olmadı. Bir çeyrek daha attım. Sonra bir  yirmi beşlik attım. Beş dakika bir sükût oldu. Sonra mahzenin içini çın  çın öttüren bir zil gibi öttü. Şimendifer düdüğü sesi çıkardı. Gözleri  bende idi.</p>
<p>- Şimdi Ahmet ağabeyim yetişsin de görürsün sen, diyordu.<br />
Bir  yirmi beşlik daha attım.<br />
- Bir tane daha atmazsan&#8230;</p>
<p>Demeğe kalmadı, anası dizlerimden kalktı. Beni bile yere yıkacak bir  tokat aşketti. Bana :</p>
<p>- Ver bir yirmi beşlik daha şimdi, dedi.</p>
<p>Çocuğun küçük kara eli uzandı. Yirmi beşi aldı. Bize arkasını döndü.  Şimdi kulakları seslerimize dikilmiş bir köpek gibi yatıyordu.</p>
<p>Oradan âdeta erimiş bir öğle aydınlığına çıktığım zaman şakaklarında  bir zonklama vardı. Hemen plâja koştum.</p>
<p>Plâja temizlenmek, bir şeyden silkinmek, ferahlanmak için mi koştum.  Hayır, yalnız mahzenden çıkar çıkmaz kuyudan sıcağa çıkarılmış bir testi  gibi terlemiştim. En çok kafam terlemişti, parmaklarımı şakaklarımın  diplerine sürdüm. Tırnaklarımın ucu tarafından emilen, yahut bana emilir  gibi gelen bir ıslaklık duymuştum. Elime baksam bu ıslaklığın ter  olmadığını, tepemden kan sızdığını anlayacakmış gibi oldum.</p>
<p>İşte o zaman tepemden kan sızdığını sanarak denize koşmuştum. Yolumun  üzerinde denize girinceye kadar hiç bir şey görmediğimi sanıyordum.  Halbuki serinlik vücudumu kaplar kaplamaz bir yeşil ot, bir harabe, bir  çocuk, bir duman, bir tren yolu, bir köpek gördüğümü hatırladım. Sonra  kadının çocuğunun gözlerini gördüm. Sırtımda idiler. Piç ne biçim  bakıyordu adama.</p>
<p>Deniz suyu iyi geldi. İyi gelmesi de mühim bir şey değil. Yalnız şunu  anladım da rahatladım ki kafamdan sızan kan değil, termiş. Öyle olsa  deniz kıpkırmızı kesilirdi. İşte deniz suyunun yalnız bu faydası oldu.  Yoksa hâlâ şakaklarım zonkluyordu. Hâlâ serinliğin; denizin içinde  terliyordum. Hâlâ o abdesthane kokulu, serin, çok serin bir mahzen  havası, gözlerini bize dikmiş mavi gözlü, elleri arpa ekmeği gibi kara  ve çatlak çocuk bir duman halinde, ama; ne zaman istesem vücut haline  getirebileceğim bir ruh halinde beynimle gözüm arasında bir yerde  uçuyordu. Durmadan geziniyordu.</p>
<p>Şimdi size aynayı kırmamın sebebini buldum gibi gelir. Bana sen  aynada kendini apaçık bütün vuzuhiyle, çirkinliğiyle, pisliği adiliği  ile görmüşsün. İşte onun için de&#8230; Şiddetle hayır, derim. Siz gülümser  aynada bütün insanlığı, bütün çirkinliği ile kendi vasıtanla sezer gibi  olduğun için, insanların bütün denaetlerini,. sefaletlerini&#8230; Vallahi  de hayır, billâhi de hayır</p>
<p>O halde sen bayağı delirmişsin, diyeceksiniz. Neden böyle  söylüyorsunuz canım? Bir plâjın pis aynasını hiçbir şey düşünmeden,  şuursuzca eğilip yerden bir taş alarak, hatta o taşı denizin durgun  yüzünde dört beş kere sekdirmek içinmiş gibi alarak, aynayı isteyerek  bile değil kazara da denemez, şöylece kırıvermek&#8230; Neden olmasın?</p>
<p>Herifler koştu Ben koştum. Yakalayamadılar. Neden sonra ben döndüm,  plâjı apaçık gören bir ağacın altına yüzükoyun yattım. Hepsi plâj  sahibinin kulübesi önüne toplanmışlardı Yarım saat geçtiği halde hâlâ  benden bahsediliyordu. Daha bir saat öyle ayakta durdular, konuştular,  gülüştüler, fikir beyan ettiler Sonra bir polis geldi. Mesele ona da  anlatıldı. O da dinledi. O da fikrini söyler gibi idi.</p>
<p>Ben başka yoldan vapur iskelesine gitmek için. yolu çok uzun, kendimi  çok yorgun buldum. Ağacın altında geceyi bekledim, Sarı bir ay doğdu.  Gazinolardan sesler, kahkahalar, şarkılar gelmeğe başladı. O zaman elimi  saçlarıma attım ki karmakarışıklar. Tarağımı çıkarıp saçlarımı taradım.  Bir cigara yaktım. Dudağıma bir vals yapıştırdım. Pantolonumun cebine  ellerimi soktum. Plâjın önünden ıslık çalarak, herkes gibi, mesut bir  adam gibi, aynayı kıran ben değilmişim gibi geçtim.<br />
<strong><br />
Sait Faik, Mahalle Kahvesi, Varlık  Yayınları, Sayı 45, Ocak 1950</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/gizemli-hikayeler/plajdaki-ayna.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İtalyan Usulü Boşanma</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/ask-hikayeleri/italyan-usulu-bosanma.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=italyan-usulu-bosanma</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/ask-hikayeleri/italyan-usulu-bosanma.htm#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 15 Feb 2010 16:16:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Aşk Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Gerilim Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Gizemli Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[cinayet öyküleri]]></category>
		<category><![CDATA[duble viski]]></category>
		<category><![CDATA[emin arı öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[hiakye özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye yaz]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Emin Arı]]></category>
		<category><![CDATA[öykü oku]]></category>
		<category><![CDATA[öykü yaz]]></category>
		<category><![CDATA[psikolojik aşk]]></category>
		<category><![CDATA[Romantik Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[romantik öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[türk öykücüleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=250</guid>
		<description><![CDATA[Mehmet Emin Arı
Karısını öldürmek istiyordu
Bu fikrin nasıl oldu da birdenbire aklına geldiğini tam  hatırlamıyordu. Arkadaşlarıyla birlikte erkek erkeğe rakı içerken  birinin şaka yollu İtalyan usulü boşanmadan bahsettiği zaman mı aklına  gelmişti? Saf saf İtalyan usulü boşanmanın ne olduğunu sormuştu.  Üniversiteden beri pek kitap okumazdı. Kitap okumayı pek sevmeyen  mühendislerdendi işte.
&#8220;İtalyanların [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><span style="color: #888888;"><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/64447945_8d0ca6f035.jpg" rel="lightbox[250]"><img class="alignright size-medium wp-image-320" style="border: 4px solid black;" title="64447945_8d0ca6f035" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/64447945_8d0ca6f035-300x203.jpg" alt="" width="300" height="203" /></a><strong>Mehmet Emin Arı</strong></span></h2>
<p>Karısını öldürmek istiyordu</p>
<p>Bu fikrin nasıl oldu da birdenbire aklına geldiğini tam  hatırlamıyordu. Arkadaşlarıyla birlikte erkek erkeğe rakı içerken  birinin şaka yollu İtalyan usulü boşanmadan bahsettiği zaman mı aklına  gelmişti? Saf saf İtalyan usulü boşanmanın ne olduğunu sormuştu.  Üniversiteden beri pek kitap okumazdı. Kitap okumayı pek sevmeyen  mühendislerdendi işte.</p>
<p>&#8220;İtalyanların hepsi Katolik Hıristiyanlar hocam. Bunlarda  boşanmak yasak, bu yüzden karısından ayrılmak isteyen İtalyan adam  karısını öldürür ya da öldürtür. Bu tür bir boşanmaya İtalyan usulü  boşanma denir&#8221; dedi ve kendi sözlerine gülüp rakı sofrasından yapılan  muhabbete dönmüştü.  Sofrada herkes kahkaha ile gülerken adamın  sözlerine nedense gülememişti. Elinde rakı bardağı öylece kalakalmıştı.<br />
<span id="more-250"></span></p>
<p>O geceden birkaç gün sonra işyerinde genç ve güzel  sekreteri odasından çıkarken arkasından ona bakmıştı. Kalçaların elbise  kumaşında yarattığı vaatkar kıvrımı görünce nedense aklına tekrar  &#8220;İtalyan usulü boşanma&#8221; gelmişti.</p>
<p>Aynı günün akşamı sekreterini evine bırakmak istediğinde  nedense hiçbir itiraz gelmemişti karşıdan. Sekreteri gamzesini  çıkartarak gülümsemiş ve teşekkür etmişti. Arabadan indikten sonra  içeriye sinen kadın parfümünü içine çektiğinde sesli olarak &#8220;İtalyan  usulü boşanma&#8221; demişti. Kimse duymamıştı, sadece bir kendisi bir de  Tanrı. Genç kadının vücudunun, zavallı kumaş eteğini ve kendi aklını  olmadık durumlara sokmasını izleyerek bir süre arabada öylece  kalakalmıştı.</p>
<p>İşte o zaman, arabada sigara içerken sekreterinin oturduğu  apartmana girmeden önce yine gamzelerini çıkartarak kendisine gülüp el  salladığında karar vermişti karısını öldürmeye.</p>
<p>&#8220;Ancak bir kadın bir erkeğe bir başka kadını öldürme  ilhamını verebilir&#8221; der yazılmamış kutsal kitaplar.</p>
<p>Eve döndüğünde karısını her zamanki gibi yatakta uyurken  bulmuştu. Karısına bakan hemşire çıkmak için onu bekliyordu. Tüm  ilaçları verilmişti. Hemşire ile ayaküstü sohbet etti ve karısının  durumunu sordu. Hemşire kısacık bir bilgi verdikten sonra, gece 12&#8242;de  verilecek ilaçları hatırlattı ve çıktı. Onu uğurladıktan sonra  hizmetçinin hazırladığı yemeği hızla yiyip karısının yanına gitti.</p>
<p>Karısı yatakta sırt üstü yatmış, ağzı hafif aralık  uyuyordu. Her zamanki gibi bir hastane odasını andırır ağır bir koku  vardı odada. Pencereyi sonsuza kadar açsanız da gitmeyecek bir ilaç,  kolonya, ter ve hatta sidik kokusundan oluşma umutsuz ve sevimsiz bir  kokuydu bu. Yıllardır vardı bu koku. Hiç bitmeyecek bir kabus gibi kötü  bir koku.</p>
<p>Son beş yıldır her akşam bu kokuyu solumaktan yorgun  düşmüştü. Koku kötü olmasına karşın kötü bir kadın değildi karısı  bilakis iyi bir kadındı ve hep iyi olmuştu ona karşı. Şu andaki  konumunu, şirketi, zenginliği ve önemli sosyal toplantılara çağrılma  ayrıcalığını sağlayan saygınlığı hep karısı ve evliliği sayesinde  edinmişti.</p>
<p>Kapıları hep karısı ve karısının babası açmıştı. Ona  borçluydu, hem de çok&#8230;</p>
<p>Ama yine de bu koku&#8230;.</p>
<p>Odanın içindeki kokuyu daha fazla koklamamak için yavaşça  ışığı kapadı. İlaç vaktine daha üç saat vardı. Karısının yüzüne tekrar  baktı. Yorgun, yaşlı ve hasta bir kadının ağzı yarı açık hüzünlü yüzünü  gördü, sonra sekreterinin gamzeli gülüşü ve  parfüm kokusu ve hastane  odası kokusu&#8230;.</p>
<p>Karısı sanki onun beynini okuyormuş gibi birdenbire  tedirgin oldu. Odanın kapısını kapatıp içeri geçti.</p>
<p>Daha sonraki bir ay boyunca zavallı bir bilardo topu gibi  kokular, görüntüler ve vicdanı arasında gidip geldi.</p>
<p>Gülünce gamzesi çıkan sekreteriyle daha da  yakınlaşmışlardı. Bir gün evine bıraktığında arabada tüm cesaretini  toplayıp sekreterini öptüğünde karşı koymamıştı kız ama&#8230;</p>
<p>&#8220;ama siz evlisiniz&#8221; demişti.</p>
<p>Üstüne kadın kokusu sinmişti. Gerçekten çekici bir kadının  kokusu. Doya doya sevişebileceği ve sonunda gerçekten doyacağı bir  tenin kokusu. Dudaklarında öpüşmenin sudan bile ıslak tadı kalmıştı.  Tuhaf bir şekilde kanın tadını almış kurt gibi hissetti kendini. Bu  noktadan sonra durmayacaktı, biliyordu.</p>
<p>Karısını nasıl öldürecekti? Her katil gibi kafasına gelen  ilk gelen şey buydu. Yakalanmamalıydı. Herkes karısının uzun süren  hastalıktan öldüğünü sanmalıydı. Hatta en iyisi karısı kendisi burada  değilken ölmeliydi. Hastaydı karısı uzun zamandır hem de çok hasta.  Hastalar eninde sonunda ölürdü. Acı çekiyordu karısı ve ölürse acısı  biterdi. Hani derler ya &#8220;Allah kurtardı&#8221;.</p>
<p>Çok fazla düşünmeden nasıl öldüreceğini hemen bulmuştu.  Uzaktan bir cinayet olacaktı. Remote Control (uzaktan kontrol) gibi  Remote Murder diye dalga geçti kendisiyle.</p>
<p>Karısının günde üç kere aldığı ağrı kesici haplardan  birinin içine, Aspargam etken maddeli ilacı toz haline getirip koymayı  düşündü. Aspargam aslında bir kas gevşeticisiydi ama yüksek dozda kalp  kaslarını felç ediyordu. Karısı gibi kalbi çok zayıf hasta bir insanı  çok rahatlıkla öldürürdü. Hele bu dozda yüz metre dünya şampiyonunu bile  devirirdi. İki miligramlık maksimum dozu içeren ufak haplardan beş  tanesi yetiyordu.</p>
<p>Kararını verdiği günden bir hafta sonra, gecenin bir vakti  karısı içerde yine derin bir hastalık uykusundayken elinde ameliyat  eldivenleri, ağrı kesici film tabletlerden birini özenle açtı. İçindeki  ilacı boşalttı ve iki kapsülü kenara koydu. Daha sonra özenle aspargam  içeren hapları jiletle küçük parçalara ayırıp toz haline getirip bir  kapsüle doldurdu. İki kapsülü kapatıp, pamukla üstünü sildi. Durdu ve  yaptığı ilaca baktı. Bu kapsül diğerlerinden ayırt edilemeyecek gibi  duruyordu.</p>
<p>Yine de emin olmak için eldivenleri hiç çıkarmadan kapsülü  diğer altmış kapsülün arasına koyup, kapalı gözlerle eliyle tüm  kapsülleri karıştırdı. Tekrar gözünü açıp yaptığı kapsülü bulmaya  çalıştı ama bulamayınca, sonuçtan tatmin oldu.</p>
<p>Altmış kapsülü tekrar ilaç şişesine doldurdu. Şişeye  baktı. Etiketini sesli okudu: &#8220;Baş ağrısına etkin çözüm&#8221;. Derin uykuda  olan karısının baş ucuna gidip şişeyi ilaçların olduğu komodinin üstüne  koydu.</p>
<p>Karısının saçlarını okşadı ve ışığı kapadı.</p>
<p>Ertesi gün Atatürk havaalanında Almanya uçağının kalkışını  beklerken, bir taraftan uçaklara bakıyor diğer taraftan da kafasında  basit bir istatistik hesabı yapıyordu.</p>
<p>İlaç şişesinde 60 hap var, karısı günde iki yada 3 tane  aldığına göre karısının ilk gün ölme ihtimali 3/60 yani yüzde beş,  ikinci gün ise 3/56 daha sonra. Yirmi gün sonra ise 3/3 yani yüzde  yüzdü. Ölümcül bir hesaptan çok Bilim Teknik dergisinin son sayfalarında  yer alan zeka sorularından birini hesaplıyor gibiydi sanki. O bir  mühendisti&#8230;</p>
<p>Almanya&#8217;da yirmi gün kalacaktı. Bir sürü toplantı, geziler  vs. arasında sakin sakin Türkiye&#8217;den gelecek &#8220;acı&#8221; haberi  bekleyecekti.</p>
<p>Hiç durmayan griliği içindeki Almanya&#8217;da gezerken, günler  geçtikçe heyecanı da artıyordu çünkü hesapladığı olasılık sürekli  artıyordu. Akıllı bir mühendisti o. Matematiğe inanırdı sadece.</p>
<p>Büroyu ve evi her gün düzenli arıyordu. Karısı ve tabi ki  sekreteri ile de konuşuyordu.  Bir keresinde karısının sesindeki  yorgunluğu duyunca bir vicdan azabı kaplamıştı içini. Az daha kalsın  &#8220;sakın ilaçları içme&#8221; diye uyaracaktı. İçinde bir gel git oluşurken o  sırada sekreteri aramıştı bir iş için. Kısa bir süre işten bahsedip  Almanya&#8217;da başından geçen bir şeyi anlatmıştı. Anlattığı bir şey kahkaha  ile gülmüştü sekreteri.</p>
<p>Gülünce gamzesinin çıktığını hatırladı ve sonra tabi ki o  kokuyu hissetti. Etek kumaşının dolgun kalçaların biçimiyle aldığı coşku  dolu yuvarlak biçimini gözlerinin önüne geldi. Heyecanlandı.</p>
<p>Elinde olmadan gözünü kapadı.</p>
<p>Dünyanın en gelişmiş birkaç ülkesinden biri olmasına  rağmen Almanya&#8217;yı ve tabi Almanları sıkıcı bulurdu. Hiçbir şeyi  İstanbul&#8217;a değişmezdi ama şimdi dönemezdi. İşini uzattıkça uzatıyordu.  Kumaş numunelerine bakmak, şirketleri gezmek, yeni makineleri incelemek  ve sonra ufak bir sorun yaratmak vs. bir sürü bahane buluyordu her  seferinde. Karısı ölmeden geri dönemezdi. Tıpkı daha önce hesapladığı  gibi. Her günün sabahında kafasında bir olasılık hesabı ile uyanıyordu;  &#8220;bu gün 3/30&#8243;. Belki Karısı bazen günde üç hap yerine iki hap içerdi.  Mümkündü bu. Daha önce bazı dönemlerde olmuştu.</p>
<p>O günkü konuşmalarında fark ettirmeden sormuştu. Karısı  &#8220;pek ağrım yok&#8221; demişti. Anlaşılan 2 li hap sisteme geçmişti.</p>
<p>Biraz daha beklemesi gerekiyordu. Sabırla beklemesi  gerekiyordu. Eninde sonunda o hapı yutacaktı ve kendisini Türkiye&#8217;den  arayacaklardı.</p>
<p>Ertesi gün cep telefonundan aradılar. Hamburg&#8217;dan Berlin&#8217;e  kiralık bir araba ile giderken cep telefonu çaldı. Arabayı durdurmadan  konuştu. Arayan kendi kardeşiydi.</p>
<p>&#8220;Abi, hemen Türkiye&#8217;ye dönmen gerekiyor.&#8221;</p>
<p>&#8220;Ne oldu oğlum? Hayırdır?&#8221;</p>
<p>&#8220;Yengem abi, başın sağ olsun. İki saat önce ölmüş. Biz de  yeni haber aldık, sana yeni ulaşabildik&#8221; dedi</p>
<p>&#8220;peki&#8221; dedi sadece ve telefonu kapadı.</p>
<p>Bundan sonra olanlar sıkıcı bir Türk filminden parçalar  gibiydi. Evde ağlayanlar, gelip gidenler, vs. karısı morgo  kaldırılmıştı.</p>
<p>Gömülmeden önce gerekli olan resmi ölüm raporunu vermek  için eve gelen genç doktor nedense durduk yerde otopsi yapılmasını  istemişti.</p>
<p>Durduk yerde otopsi istenmesi onu korkutmuştu. Doğal  olmayan yollardan öldüğü ortaya çıkarsa olayı araştırmak için resmi bir  polis soruşturması başlardı ve sonra&#8230;</p>
<p>Karısının tüm yakınları otopsi yapılmasına karşı çıkmıştı.  Sadece onu hiç sevmemiş olan ve kendisine ailedeki siyah koyun gözüyle  bakan karısının erkek kardeşi otopsi yapılmasından yanaydı.</p>
<p>Doktorun niye otopsi istediğini bir türlü anlamıyordu.  Yoksa biri mi zorlamıştı? Yoksa aspargam ölümden sonra bir iz mi  bırakıyordu?</p>
<p>Korktu. Çok korktu hem de ama belli etmedi. Doktor  üsteleyince kimse bir şey diyemedi.</p>
<p>Tedirgin geçen bir günün sonunda otopsi raporu açıklandı.</p>
<p>&#8220;ölüm tamamı ile doğal yollardan gerçekleşmiştir.&#8221;</p>
<p>Derin bir nefes aldı. Demek aspargam bu kadar  gizlenebiliyordu. Cenaze ve sonrasındaki tüm olan bitenlerde tevekkül  sahibi ve karısının ölümünden acı çeken bir kocayı çok iyi oynadı.</p>
<p>Karısı mezara konulurken gözü yaşlandı ve ağladı. Çukur  toprakla doldurulurken uzaktan yaşlı gözlerle hüzünle baktı.</p>
<p>Karısının ölümüne gerçekten üzülmüştü ama yapacağı bir  şeyi yoktu&#8230; hayat böyleydi işte.</p>
<p>Her şey bitip de eve gelince karısının yattığı odanın tüm  pencerelerini açıp sprey koku sıktı.</p>
<p>Neredeyse ruhuna sızmış olan bu çürümüş kokuyu evden atmak  istiyordu.  Evin tüm işlerini yapan kadına bu odayı baştan aşağı  temizlemesini söylemeliydi. Bu koku bu odadan gitmeliydi, tıpkı  karısının gittiği gibi.</p>
<p>Bir bardağa viski doldurdu, ceketini çıkardı ve ayağını  uzattı.</p>
<p>Aklına sekreterinin gülümseyen yüzü geldi. Gamzesi  çıkıyordu her seferinde. Özellikle sol yanağında. Şimdi ona sahip  olabilirdi. Ona ve tabi ki şirkete. Yaptığı ahlaksızlık mıydı? bu konuda  bir şey hissetmeye çalıştı ama vicdan azabı duymadı.</p>
<p>Her şey bir mühendislik hesabıydı işti. İki insanın  mutluluğu için bir insanı siliyorduk hesaptan. Tıpkı olasılık  hesaplarının basitliği gibi, parayı havaya atarsan tura gelme ihtimali  yüzde ellidir.</p>
<p>Viskiden büyük bir yudum aldı. Telefon çaldı. Arayan  sekreteriydi. Başsağlığı diliyordu. Epey uzun konuştular. Sekreteri &#8220;Her  zaman sizin yanınızda&#8221; olacağım dedi. Anlamlı titreşimler vardı bu  cümlede.</p>
<p>Kendini mutlu hissetti. Telefonu kapadı. Tekrar viskiden  bir yudum aldı. Durduk yerde başına korkunç bir ağrı saplanmıştı. Eliyle  başına masaj yaptı ama hiç fayda etmedi. Ağrı git gide çekilmez hale  geliyordu. Bir ilaç almalıydı. Tuhaf hiç başı böyle ağrımazdı. Olan  bitendendi herhalde.</p>
<p>Hap içmeyi hiç sevmezdi ama başka türlü ağrı gidecek gibi  gözükmüyordu. Sonunda dayanamayıp karısının odasına gitti. Düzeltilmiş  yatağın baş ucunda ilaçlar yine duruyordu. Hizmetçi kaldırmayı unutmuştu  herhalde.</p>
<p>Cinayet aleti sayılabilecek ağrı kesici hapı görünce  tedirgin oldu. Karısını öldüren hap bu kutunun içindeydi. Yavaşça şişeyi  alıp açtı. Eline döküp tek tek saydı. İçinde yirmi tane hap kalmıştı.  Bir tanesini alıp susuz içti.</p>
<p>Karısı da ölmeden önce böyle içmişti herhalde. Ama o hep  suyla içerdi. İlaç şişesine baktı. Yüzünde buruk bir gülümseme geldi.  Özenle yerine koyup içeri geçti.</p>
<p>Biraz rahatlaması gerekiyordu. Müzik setine çok sevdiği  Bach&#8217;ın Air On the G String parçasını koydu.</p>
<p>Yüzlerce kuşun havalanmasını andıran yumuşak bir müzik  odayı doldurmuştu. Ayağını uzatıp yavaşça viskisini yudumlamaya  başladı.</p>
<p>Sonunda her şeyi elde etmişti. Her şeyi. Uzun süre böyle  kaldı.</p>
<p>Birden telefon çaldı. Huzursuzlandı. Arayan  kayınbiraderiydi.</p>
<p>&#8220;Otopsi için özür dilerim ama yapmak zorundaydım&#8221; diye  söze girdi.</p>
<p>&#8220;Ne için? Anlamadım?&#8221; dedi.</p>
<p>&#8220;Aablamın sözlü bir vasiyetiydi. Ölürse, gömülmeden önce  otopsi yaptırmamı istemişti benden. Hastalığı ve ilaçları onu evhamlı  yapmıştı sanırım&#8221;dedi.</p>
<p>&#8220;Sen de doktoru ayarladın?&#8221;</p>
<p>&#8220;Evet, bin dolara hayır demedi. Neyse, sonuçta  kuşkulanacak bir şey yok, her şey normal. Bilirsin ablamı çok severdim,  onun isteğini kıramazdım&#8221; dedi.</p>
<p>&#8220;Anlıyorum, sende haklısın&#8221; dedi. Sesine sahte bir anlayış  havası vererek.</p>
<p>&#8220;Neyse toprağı bol olsun. Seni de çok severdi ama işte  beyni dayanamadı?&#8221;</p>
<p>&#8220;Beyni mi? Anlamadım&#8221;</p>
<p>&#8220;Otopsi raporunu okumadın mı? beyinde birden oluşan bir  pıhtı öldürdü onu, hastalığından kaynaklanan. Allah kurtardı.&#8221;</p>
<p>&#8220;Kalpten ölmedi mi karım?</p>
<p>&#8220;Ne kalbi? Sen yanlış biliyorsun. Neyse konuşmayalım artık  bunları. Hepimizin başı sağ olsun, iyi geceler&#8221; dedi ve telefonu  kapattı.</p>
<p>Öylece kalakalmıştı. Beyni bir anda sonsuz denecek bir  hızda çalışmaya başladı.</p>
<p>&#8220;Karım normal yollardan öldü&#8221;</p>
<p>&#8220;Onu ben öldürmedim&#8221;</p>
<p>&#8220;O halde içinde, aspargam olan hapı yutmadı.&#8221;</p>
<p>&#8220;O hap hala ilaç şişesinin içindeydi.&#8221;</p>
<p>Yirmide bir ihtimalle o hapı kendi yutmuştu. Hemen  yerinden fırladı ve banyoya gitti. Boğazına parmağını sokup kusmaya  çalıştı. Biraz da kustu ama eğer aspargamlı hapı yuttuysa zaten çok geç  kalmıştı. Doktor çağırsa bile artık çok geçti onun için.</p>
<p>Başı dönüyordu. İki duble viski içtiği için olabilirdi.</p>
<p>Yirmide bir ihtimal yani yüzde beş çok düşük bir  ihtimaldi. Oldukça düşük. Yirmide bir ihtimal ölecekti ve yirmide on  dokuz ihtimal yaşayacaktı. Yüzde doksan beş hayatta kalacaktı.</p>
<p>Çok yüksek bir ihtimaldi yüzde doksan beş. Kaygılanmasına  gerek yoktu. Sakin olmalıydı. Hapları açıp içlerine bakabilirdi ama  hangisi aspargamlıydı bilemezdi. Hepsi tozdu sonuçta.</p>
<p>Uyumak istiyordu. Uzun ve sakin bir uyku. Yarın sabah her  şey yeniden başlayacaktı. Yüzde doksan beş ihtimalle gamzeli güzel  sekreterini görecekti.</p>
<p>Birden sakinleşti ve üstüne bir kabullenişlik geldi. İçeri  geçti, kanepeye uzandı ve Bach&#8217;ı dinlemeye başladı.</p>
<p>Gözleri kapanıyordu. &#8220;İki duble viskiden sonra normal&#8221;  dedi kendine. Kalbi mi kasılıyordu? Yok hayır. Hepsi psikolojikti.  Vicdanı onunla oynuyordu.</p>
<p>Ertesi sabah açık pencereden içeri dolan rüzgar tül  perdeyi, sanki oyun oynar gibi çok zarif bir şekilde havalandırıp  indiriyordu. Günün ilk ışığı odayı doldururken, yarı yarıya dolu viski  bardağına silueti yansıyan adam, ısrarla sevimsiz bir bip sesi çıkartan  çalar saatin sesine rağmen, hala kanepede uzanmış yatıyordu.</p>
<p>Gün yeni başlıyordu&#8230;</p>
<p><strong>Mehmet Emin Arı</strong><br />
<em>eminari.com sitesinden alınmıştır.</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/ask-hikayeleri/italyan-usulu-bosanma.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tarih Siliciler Arasında</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/gizemli-hikayeler/tarih-siliciler-arasinda.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=tarih-siliciler-arasinda</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/gizemli-hikayeler/tarih-siliciler-arasinda.htm#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 15 Feb 2010 09:19:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Gizemli Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Spekülatif Kurgu Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[asırları aşmak]]></category>
		<category><![CDATA[barbarlık]]></category>
		<category><![CDATA[gayya]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[hikmet temel]]></category>
		<category><![CDATA[Hikmet Temel Akarsu]]></category>
		<category><![CDATA[kaynar kazan]]></category>
		<category><![CDATA[mağaralar]]></category>
		<category><![CDATA[öykü oku]]></category>
		<category><![CDATA[öykü yaz]]></category>
		<category><![CDATA[öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[telengria]]></category>
		<category><![CDATA[totemler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=221</guid>
		<description><![CDATA[Hikmet Temel Akarsu
“Geçmişi bilmeden, geleceği düşünemezsin,&#8221; dedi bodur ve yaşlı rahip.
Tümcesini yarım bırakmış gibi sustu. Yutkunması ve sözlerine devam etmesi sanki yüzyıllar sürdü. Ama sonunda konuştu: &#8220;O yüzden sen geleceği düşünemeyeceksin, çünkü geçmişi asla bilemeyeceksin!&#8221;
Ve dondu kaldı bakışları bir akşam alacasında mor bulutların üstünde. Yani ben bunca yolu boşuna mı tepmiştim? Geçmişi asla bilemeyeceğimi ve [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/2631533603_c0f2befa46.jpg" rel="lightbox[221]"><img class="alignright size-medium wp-image-345" style="border: 4px solid black;" title="2631533603_c0f2befa46" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/2631533603_c0f2befa46-300x224.jpg" alt="" width="300" height="224" /></a><span style="color: #888888;">Hikmet Temel Akarsu</span></h2>
<p>“Geçmişi bilmeden, geleceği düşünemezsin,&#8221; dedi bodur ve yaşlı rahip.<br />
Tümcesini yarım bırakmış gibi sustu. Yutkunması ve sözlerine devam etmesi sanki yüzyıllar sürdü. Ama sonunda konuştu: &#8220;O yüzden sen geleceği düşünemeyeceksin, çünkü geçmişi asla bilemeyeceksin!&#8221;</p>
<p>Ve dondu kaldı bakışları bir akşam alacasında mor bulutların üstünde. Yani ben bunca yolu boşuna mı tepmiştim? Geçmişi asla bilemeyeceğimi ve o yüzden de gelecek hakkında hiçbir söz söylemeye hakkım olamayacağını mı duymaya gelmiştim?! Bu ne saçmalıktı böyle? Karanlık dağlar aşıyorum, vadiler, dereler, ormanlar geçiyorum, yırtıcı hayvanlar arasından sıyrılıyorum, barbar yağmacılara varımı yoğumu vererek canımı kurtarıyorum; asırları aşıp geliyorum ve Telengria&#8217;da karşılaştığım kıdemli rahiplerden bunu duyuyorum?</p>
<p>Bir Telengria rahibi bunu nasıl söyler? Onların görevi zaten yaşananların kayıtlarını tutmak, insanlığın kalubeladan beri başına gelenleri ortak hafızaya nakşetmek değil miydi? Bana böyle söylenmemiş miydi?<br />
<span id="more-221"></span></p>
<p>Telengria Mağaraları&#8217;nda kaynayan kazanların yaydığı buhurlar arasında göz gözü görmüyordu. Mitik ayinlerin başlama saatleri yaklaşmakta olduğu için tef çalan genç kızlar raks ede ede kaynar kazanların tüttüğü meydana yaklaşıyordu. Totem algısı veren pagan ikonları dizilmişti kaynar kazanların yanına. Söylendiğine göre, kötü ruhlar kazanlarda kaynatılacak, Telengria rahiplerince sağaltılmış insancıklar kıyameti temizlenmiş, pirupak idrak edeceklerdi. Hepsi kaynar kazanlara atlayıp orada can vereceklerdi. Gövdeleri erir yok olurken ruhları günahkâr bedenlerinden ayrılıp irşad olacaktı. Bu işlemi yapmak için birbirlerine cesaret vermeye çalışıyorlardı. Bir Telengria rahibi çıkmış konuşma yapıyordu:<br />
&#8220;Ey günahkar evlatlarım. Korkmayın bu ayinden sonra bu kaynar kazanlara kendi rızanızla girin. Kıyamet vakti geldi. Zaten hiçbirimiz kurtulamayacağız ölümden. Bari temizlenip pirüpak girelim Rabbin huzuruna. Bari ruhlarımız irşad olsun.&#8221;</p>
<p>Tamtamlar çalıyor, tefler titriyor, en önde bakire kızlar olmak üzere kalabalık kaynar kazanlar çevresinde dört dönüyordu. Aynı esnada, &#8220;Neden geleceği düşünemeyecekmişim, neden geçmişi bilemeyecekmişim?&#8221; diye usulca fısıldadım yanımdaki rahibe endişeyle.<br />
Ters ters baktı bana: &#8220;Sen bela mısın?&#8221; dedi.<br />
&#8220;Ama efendim neden kızıyorsunuz. Beni Reddedilmiş Ruhlar Manastırı&#8217;ndan özel olarak buraya gönderdiler. Sırf geçmişi öğrenmem için. İnsanlığın günahlarını; iyiliği ve iyileri reddetmesinin nedenlerini araştırmam için. Tarihin kaydı burada tutulurmuş.&#8221;<br />
&#8220;Kes!&#8221; diye azarladı beni rahip. &#8220;Ve hemen hazırlanıp ayine katıl! Birazdan sen de kaynar kazanlara atlayıp bu dünyadan günahlarından arınmış olarak göçeceksin.&#8221;<br />
&#8220;Ama efendim ben bunu yapamam!&#8221;<br />
&#8220;Ne demek yapamam! Korkak! Sefil günahkâr! Sen kendini ne sanıyorsun? Telengria rahiplerine itiraz mı ediyorsun? Bunun cezası nedir biliyor musun?&#8221;<br />
&#8220;Efendim beni havarilerim bekliyor. Reddediliş Risaleleri&#8217;ni yazmak zorundayım! Bana bunun için buraya gelmem vahyedildi. Tarihin kayıtları buradaymış! Onları öğrenip geri gitmek zorundayım.&#8221;<br />
&#8220;Kim söyledi bunu sana!&#8221;<br />
&#8220;Bunu size söyleyemem. Bu bir sır.&#8221;<br />
&#8220;O zaman defolur gidersin buradan! Kıyamet koptuğunda da bir başına, günahkâr, geberip gidersin yollarda! Öte dünyada sonsuz acılara garkolursun!&#8221;<br />
&#8220;Ama efendim gerçekten söyleyemem bunu size.&#8221;<br />
&#8220;Neden söyleyemediğini söyle o zaman itaatsiz, ahlaksız, rezil keşiş!&#8221;</p>
<p>Eğildim rahibin kulağına, &#8220;Efendim beni buraya vahyeden yolladı. Bana vahyediyor o. Devamlı vahyediyor! Onun istekleri böyle.&#8221;<br />
&#8220;Buna neden inanayım?&#8221; dedi küstahça.<br />
Gariptir. O an gök gürledi ve şimşekler çaktı. Elimi uzattım ona. Yıldırım ışığı elimde bir şekil oluşturdu. Şimşek çakıp bittiğinde o ışık orada aynen kaldı. Bodur rahip kilitlenip o ışığa dondu kaldı.<br />
&#8220;Tövbekâr ol ey sefil!&#8221; diye haykırdım o lahza. Çıkınım yere düştü. Parşömenlerim saçıldı. Parşömenler üzerindeki kadim dilin harflerini gördü bodur rahip. Ve ortalık aydınlandı, nurla doldu. Her şeyi anladı o anda.<br />
&#8220;Aman Yarabbim.&#8221; deyip ayağa fırladı. Sonra hemen diz çöküp yere; önüme kapaklandı. &#8220;Demek seni o gönderdi buraya, Aman Yarabbim! Affet beni. Hakaret ettim sana! Aman Tanrım! Zaten burayı nasıl bulabildiğini hep düşünüyordum. Burayı hiçbir ölümlü bilemez, bulamaz. Demek sana vahyetti burayı Rab ha!&#8221;<br />
&#8220;Evet efendim! Vahyetti.&#8221; dedim hürmeti elden bırakmadan.<br />
&#8220;Neden bunu daha önce söylemediniz efendim!&#8221; diye doğrulup saygı ve korkuyla konuştu. Ansızın bana &#8217;siz&#8217; diye hitap etmeye başlamıştı.<br />
&#8220;Ama biliyorsunuz sanmıştım.&#8221;<br />
&#8220;Nereden bilecektim efendimiz, ne olur beni bağışlayın!&#8221; deyip ağlamaya, sara krizi geçirir gibi diz çöktüğü yerde dövünmeye başladı.</p>
<p>Bodur rahip bu garip hallere düştüğü anda onu gören dev gibi bir rahip çıktı geldi kalabalık arasından. Kara cübbesini açıp altından yaldır yaldır parlayan kılıcını çıkardı. Kılıcı çekip bir lahza içinde bana hakaret eden bodur rahibin kellesini uçurdu. Gövdeden ayrılan kanlı kelleyi alıp öptü ve kaynar kazanlara attı. Sonra gelip oluk oluk kan fışkıran gövdeyi de aldı. Tüy gibi kucakladı. Onu da kaynar kazanlara attı. Sonra tekrar gelip karşımda durdu. Önümde diz çöktü.</p>
<p>&#8220;Vahyedilene hürmetsizdi! Size hakaret etti! Rab taksiratını affetsin! Efendimiz bizi affedin!&#8221; dedi ve o da önümde yere kapandı.<br />
Dev cüsseli rahip önümde yere kapanır kapanmaz binlerce Telengria rahibi ve ruhları sağalacak günahkâr hep birlikte önümde yere kapandı.<br />
&#8220;Efendimiz bizi affedin!&#8221; diye haykırdılar.</p>
<p>Bir süre bekledim. Bocaladım. Dondum kaldım. Ne yapacaktım şimdi ben? Bana vahyedenin adını sorsalar onlara &#8216;Vicdan&#8217; mı diyecektim? Hay Allah! Tam bir belaya bulaşmıştım. Şimdilik susmak ve alacağımı almak için ne gerekiyorsa yapmak zorundaydım.<br />
&#8220;Sizi affedebilirim!&#8221; dedim.<br />
Başlar hafifçe doğruldu. Sorarcasına, merhamet dilenircesine bana baktı dev cüsseli rahip.<br />
&#8220;Bir şartla!&#8221; dedim onun gözlerinin içine bakarak.<br />
Hepsi birden, konuşmadan, sorarcasına baktılar bana:<br />
&#8220;Bana kayıtlarınızı açacaksınız! Siz tarih yazıcıları değil misiniz? Her şeyi biliyorsunuz işte. Bana dünyanın bütün tarih kayıtlarını açacaksınız. Dünyanın geçmişinde olan biten her şey sizin elinizde yazılı! Bütün günahlar, bütün kabahatler, bütün cinayetler, hileler, cürümler, zinalar, cimalar, fesatlar. Her şey! Onları istiyorum işte! Bana arşivlerinizi açacaksınız!&#8221;</p>
<p>Dev cüsseli rahip yavaşça ayağa kalktı, &#8220;Ama efendim bu olanaksız!&#8221;<br />
&#8220;Nedenmiş o?&#8221; diye haykırdım; &#8220;Ben de sizi affetmem o zaman! Lanetlerim!&#8221; dedim sertçe. &#8220;Görürsünüz o zaman gününüzü!&#8221;<br />
&#8220;Ne olur bize acıyın efendim. Bizi lanetlemeyin lütfen. Lütfen önce bir dinleyin bizi…&#8221;<br />
&#8220;Neyinizi dinleyeceğim? İşte tarih boyunca olan biten bütün her şeyi yazdınız, kaydettiniz ve benden gizliyorsunuz? Neden? Söyleyin bana neden? Saygısız, hürmetsiz rahipler sizi! Sahtekârlar! Vahyedilenden bile gizliyorsunuz her şeyi! Neden?!&#8221;<br />
&#8220;Efendim bu konuda bize haksızlık ediyorsunuz?&#8221;<br />
&#8220;Nedenmiş o?&#8221;<br />
&#8220;Efendim dünyada tarih asla yazılmaz ki. Daima silinir.&#8221;<br />
&#8220;Bu ne demek şimdi?&#8221;<br />
&#8220;İşte öyle efendim. Her imparator, her muzaffer komutan, her galip, her kazanan, en küçük kabiledeki basit bir reis bile her galibiyetin ardından kaybedenlerin tüm olumlu yönlerini sildirir, kendisi için olmadık övgüler yazdırır. Siz bunun böyle olduğunu bilmiyor muydunuz?&#8221;<br />
&#8220;Ukalalık yapma! Onu biliyoruz. Biz de insanlara gitmedik o yüzden değil mi? Telengria Yazıcıları&#8217;na geldik. Tarih yazma görevi buranın asli vazifesi değil mi?&#8221;<br />
Dev cüsseli rahip yine yere kapandı ve saya döke ağlamaya başladı: &#8220;Efendim siz burada kazanan ve kaybeden yok mu sanıyorsunuz? Burada da aynı şeyler oluyor. O yüzden işte burada da herkes günahkâr ve biz onları, bu günahlarından temizlenip Tanrı huzuruna pirüpak gitsinler diye kaynar kazanlarda kaynatıyoruz.&#8221;<br />
&#8220;Peki bari işe yarıyor mu kaynatmanız?&#8221; diye sordum. &#8220;Ondan sonra tarih doğru yazılmaya başlanıyor mu?&#8221;<br />
Dev cüsseli rahip son sorum üzerine doğrulup yerden kalktı. Koşa koşa yanıma geldi. Kulağıma eğildi.<br />
&#8220;Efendimiz bizi affedin lütfen. Ama gerçekleri sizden saklayamayız. Siz zaten bilirsiniz. Siz vahyedilensiniz. Siz Rabbin elçisisiniz. Lütfen bizi affedin.&#8221;<br />
&#8220;Kes! Artık ne söyleyeceksen söyle!&#8221;<br />
&#8220;Efendim aslında kimsenin günahlarından arındığı filan yok. Biz belli dönemlerde kıyamet geliyor der ve tarih silicileri de sizi arıtacağız deyip kaynar kazanlara atarız. Böylece silicileri de sileriz. Hiç kimse hiçbir şeyi bilemez. Tarihi silenler de silinmiş olur. Dünya milyonlarca yıldır böyle yola devam eder.&#8221;<br />
&#8220;Vay canına!&#8221; dedim gayri ihtiyari. &#8220;Demek öyle!&#8221;<br />
&#8220;Maalesef efendim.&#8221;<br />
&#8220;Bu durumda dünyada, sadece kazananlar ayakta kaldığına göre… Onlar da devamlı tarihi sildirdiğine göre… Tarih silicileri de birbirlerini gizlice sildiğine göre. O zaman gerçek diye bir şey yok. Ve asla olmayacak!&#8221; dedim ve duraladım. Basit bir mantık yürütüp düşündüm ve sözlerime devam ettim; &#8220;Yani aslında gerçek var ama gerçekte olanı hiç kimse hiçbir zaman olduğu şekliyle bilemeyecek!&#8221;<br />
&#8220;Aynen böyle efendim!&#8221;<br />
&#8220;Sen sus rezil!&#8221; diye haykırdım ansızın. Yerimden ayağa fırladım. Bütün Telengria rahipleri korkuyla bana baktılar. Neler olup bittiğini anlamaya çalıştılar.<br />
&#8220;Madem öyle,&#8221; dedim dev rahibe dönerek, &#8220;kalk ve sen de şu kaynar kazana atla bakayım! Rabbin yanına temiz git!&#8221;<br />
&#8220;Beni bağışlayın efendimiz!&#8221; diye yalvarırcasına mırıldandı dev rahip.<br />
&#8220;Ne demek bağışlayın!diye haykırdım herkesin duyacağı şekilde. &#8220;Ben sana ceza mı veriyorum? Ödül bu ödül! Rabbin huzuruna tertemiz gideceksin işte!&#8221;<br />
&#8220;Acıyın bana efendim!&#8221; dedi ve önümde diz çöktü. Yalvarmaya başladı.</p>
<p>Bir el işareti yaptım. Bütün Telengria rahipleri ağır adımlarla bize doğru yürümeye başladı. Başka söz söylememe gerek kalmadı. Bağırtı, çağırtı, çırpınmalar arasında dev cüsseli rahibi tutup direnmesine aldırmadan kaynar kazanlara bastılar. Bir lahzada eridi gitti dev gibi adam. Ufaktan hoşuma gitti bu durum. Bazen bir şeyleri silmek hiç de düşünüldüğü kadar kötü değilmiş diye düşündüm. Bir an için bütün rahiplerin kaynar kazanlara atlamalarını emretmek geçti aklımdan. Ama bu fikri hemen aklımdan kovdum. Ne de olsa inançsız sahtekârlardı bu sefiller. Bir isyan başlaması ve benim kazanın dibini boylamamla sonuçlanabilirdi bu durum. O yüzden vakur davranmayı tercih ettim. Tarih Yazıcılar&#8217;ı ararken düştüğüm Tarih Siliciler arasında öğreneceğimi öğrenmiştim. Çıkınımı aldım ve doğruldum. Tepeden aşağı inmeye başladım. Arkamda yere diz çökmüş toprağa kapanmış binlerce rahip yakarıyordu.</p>
<p>Telengria Mağaralarını terk ettiğimde kendilerine mesihin gözüktüğünü düşünen rahipler kıyametin yaklaştığından emin oldular. Tarih silicileri tarihi silmeye hız verdiler. Ardı sıra hemen hayatta kalan son silicileri kaynar kazanlara göndermeye başladılar sırayla. Nedense hep en az günahkâr olan en temizleri en önce temizlemeye yöneldiler. Derin düşündüğümde bunun da mantıklı olduğunu fark ettim. Kaynar kazanlarda kaynayan bakirelerin çığlıkları yankılandı peşim sıra. Yüzyıllarca bu feryatları işittim. Fakat geri dönüp bakmadım. Tarihin ne demek olduğunu anlamıştım çünkü: Gerçeğin itinayla yok edildiği koca bir feryatlar Gayya&#8217;sı…</p>
<p><strong>Hikmet Temel Akarsu</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/gizemli-hikayeler/tarih-siliciler-arasinda.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bir Gotik Öykü: İnhitat</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/romantik-hikayeler/bir-gotik-oyku-inhitat.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=bir-gotik-oyku-inhitat</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/romantik-hikayeler/bir-gotik-oyku-inhitat.htm#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 15 Feb 2010 08:23:14 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Gizemli Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Romantik Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[alev yangını]]></category>
		<category><![CDATA[dünyalar güzeli]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye yaz]]></category>
		<category><![CDATA[Hikmet Temel Akarsu]]></category>
		<category><![CDATA[melek hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[melek öykü]]></category>
		<category><![CDATA[öykü oku]]></category>
		<category><![CDATA[pişmanlık]]></category>
		<category><![CDATA[temel akarsu]]></category>
		<category><![CDATA[tunç miğfer]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=217</guid>
		<description><![CDATA[Hikmet Temel Akarsu
Karanlık gecede ordugâh  alesta. Güm güm katapultlar vuruyor, kör kör düşmana taciz atışları  yapılıyor. Davullar inliyor, taşlar çalınıyor, iki fersah ötede  konaklamış barbar ordusunun maneviyatı kırılmaya çalışılıyor. Dev  ateşler yakılıyor, erler nöbetleşe, grizu alevine daldırılmış oklarını  barbar ordugâhına yağdırıyor. Yıldırma, taciz ve ikmal yollarını kesme,  huzursuz etme [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/angel.jpg" rel="lightbox[217]"><img class="alignright size-medium wp-image-347" style="border: 4px solid black;" title="angel" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/angel-300x198.jpg" alt="" width="300" height="198" /></a><span style="color: #808080;">Hikmet Temel Akarsu</span></h2>
<p>Karanlık gecede ordugâh  alesta. Güm güm katapultlar vuruyor, kör kör düşmana taciz atışları  yapılıyor. Davullar inliyor, taşlar çalınıyor, iki fersah ötede  konaklamış barbar ordusunun maneviyatı kırılmaya çalışılıyor. Dev  ateşler yakılıyor, erler nöbetleşe, grizu alevine daldırılmış oklarını  barbar ordugâhına yağdırıyor. Yıldırma, taciz ve ikmal yollarını kesme,  huzursuz etme maksadıyla düşmana baskın vermekle görevli küçük  müfrezeler gelip gidiyor devamlı. Erata bir geceye mahsus müsamahalı  davranılıyor, tam teçhizatlı bir halde biraz dinlenmelerine, biraz  uyumalarına, ortalıkta gezinip tütsülerini sallayarak ilahiler okuyan  kara cüppeli keşişlere başvurup günah çıkarmalarına izin veriliyor.  Tayınları bol tutuluyor. Ertesi sabah kader günü. Nice ovalardan,  dağlardan, ormanlardan, yaban illerden kopup gelmiş sayısız barbar,  imparatorluk lejyonlarının acımasız tunç duvarlarına çarpacak. Tunç  miğferler, demir zırhlar, kılıç kesmez manda gönü kayışlar bir etten  duvarı örtüp düşman ordularını kargılarının ucuna takacak, onları kuzeye  sürecek, ardından vandal mezarlarını bütün Avrupa&#8217;ya yayacak. Büyük  savaş yakın.</p>
<p><span id="more-217"></span>Bizim tepemize de alevler yağıyor devamlı. Kimi ateşe  bulanmış ok, kimi yaldır yaldır yanan katapult kayası, kimi bir ağacı  devirip tutuşturup üzerimize yıkan bir atış nedeniyle bir an bile nefes  almaya imkân yok. Dalga dalga gelip şakır şakır gökten dökülen ok  sağanağı erat çadırlarının yüzeyine çakılıyor. Yangınlar çıkıyor, panik  havası esiyor, yarı uykulu erler başları, götleri tutuşmuş halde feryat  figan bağırarak dışarı fırlıyor. Askerler, kalkanları başlarının  üzerinde geziniyor, ansızın tepelerinde şaklayan okları soğukkanlılıkla  söküp atıyorlar. Ordugâhın kıyı kenar bölgelerine baskın veren barbar  akınları durduruluyor, tutsak edilen yaralı erlere işkence edilerek  karşıdaki ordu hakkında bilgi alınmaya çalışılıyor. Ağzından içeri huni  ile grizu alevli kaynar su dökülen tutsakların canhıraş çığlıkları  yankılanıyor ova boyunca. Yanık et kokuyor her yan. Gözüne mil çekilip  çırılçıplak ortalığa salınan barbar savaşçılarını uyuz itler gibi  tekmeleye tekmeleye öldürüyor neferler. Usturuplu davranıp asker,  mühimmat ve teçhizat hakkında güzel bilgiler verenler ise orta yerdeki  top ağaçların dallarında adabınca ipe çekiliyor, fazla acı çektirmeden  oracıkta boğuluyor. Dallar salkım saçak asılmış düşman erleriyle dolu.</p>
<p>Ademoğlunun düşüşü cenk meydanından daha vahim nerede  olabilir? Ey adem evladı: Sana anlatılan kahramanlık masallarına, cenk  hikâyelerine, menkıbnamelere, hamasete, şövalye efsanelerine sakın ola  kanmayasın. Cenk ademiyetin düştüğü en beter haldir. En büyük zillettir.  Tüm bu anlatılanlar seni bu melanete gönüllü olarak bulaşmaya ikna  etmek içindir. En acımasız mağlubiyet bile cenk etmekten yeğdir. Sen sen  ol cenk etmemek için ne gerekiyorsa yap. Çünkü o ademiyetin düşeceği en  kötü cehennemdir. Ve o cehennemi sana musallat etmek için her daim  muktedirler cengi ballandıra ballandıra anlatacaktır. Sakın bu  doldurmalara kanmayasın. Sana verilen vaatlere, sözlere, madalyalara  aldanmayasın, ganimet telaşına düşüp cengaver olmayasın. Ne eylersen  eyle, sonun daha beter olamaz. Cenk herkesin kaybettiği bir felaket, bir  melanet, bir mendebur eziyettir. Daha beteri olabilir mi diye  sorduğunda kendi kendine asla başka bir şey bulamazsın ondan ileride.</p>
<h4>2</h4>
<p>Daha cenk başlamamıştı bile. Bir de ertesi sabah olacakları  düşündüm. Dünyanın her devir tekrarlanan en caniyane ritüeli. Meydan  muharebeleri&#8230; On binlerce fidanın gözü dönmüş katiller halinde  birbirine kıydığı bir zulmet arenası. Dehşetin ve şeytanın kol gezdiği  bir vahşetler yumağı. Ademiyetin inhitatının iflasa dönüştüğü, sadece ve  sadece iblisin kârlı çıktığı bir felaketler gayyası. Acılar içinde  kıvranan on binlerce gencin boynu boğazı kesilmiş, karnı deşilmiş,  dalağı, midesi, bağırsağı ortaya saçılmış bir halde bir an önce can  verebilmek için yalvardığı bir iniltiler deryası. Rabbim ademiyetin  böylesine yürek paralayan inhitatından daha beter bir şey yokken ve  olamazken ve olamayacakken; sen bunlara nasıl izin veriyorsun? Bu olan  bitene nasıl oluyor da göz yumuyorsun?! Bir kerametin olacak bu acıların  sonunda biliyorum; ama ne vakit? Takat kalmadı yerküre üzerindeki  kimsede.</p>
<p>Yine de Rabbe, vahyedene, yüceler yücesine isyankâr  olmamalıyım diyorum. Yürüyorum ağır adımlarla mahşeri bir hal almış  ordugâhta. Kara cüppeli keşişlerin arasına katılıyorum. Onların günah  çıkarmalarını izliyorum. İnsancıkların, ölüm bu kadar yakınlarına  gelmişken günah çıkarmak için nelerini, hangi kabahatlerini ortaya  döktüklerine tanık oldukça dilim tutuluyor. Bir ara günah çıkarmak  isteyenler arasında havarilerimden Feodor&#8217;u görüyorum. Tanıyor beni. Bir  kenara çekiyorum onu:<br />
“Feodor; sen de mi buradasın? Seni de mi asker yazdılar?”  diyorum.<br />
“Sadece beni mi efendim hepimizi, hepimizi,” diyor Feodor,  eteklerime kapanıp ağlamaya başlıyor.<br />
“Yani şimdi benim bütün havarilerim bu ordugâhta muharip  asker mi Feodor?!” diyorum öfkeyle.<br />
“Evet efendim!” diyor başını kaldırmadan.<br />
“Honore, Knut, Lev, George, Thomas, hepsi öyle mi?”<br />
“Evet efendim, barbar Hunlu Akarsu bile burada. Onu bile  lejyona asker yazdılar.”<br />
“İnanamıyorum!” diye mırıldanıyorum ağzımın içinde.</p>
<p>Genç bir subay yaklaşıyor o sırada bize doğru. Feodor onu  görünce kuyruğu kısılmış enik gibi kaçıyor. Belli ki birliğine katılması  gerekiyor. Fazla uzun süre görev yerinden ayrılırsa asker kaçağı  sayılması ve anında idam edilmesi çok doğal bir olay. Neyse ki subay,  beni sıradan bir keşiş sanıyor. Reddedilenlerin Mesihi olduğumu  anlayamıyor. Ben de diğer keşişlerin arasına karışıp ordugâhı geziyorum.  Ademiyetin düşüşünü kaydediyorum. Daha beteri asla, asla olamaz diye  terennüm ediyorum devamlı.</p>
<p>Böylesi kasvetli bir gecede ademoğlunu bir lahza  nefeslendirecek bir mucizesi olabilir mi kaderin? Bir parça ferahlama,  bir nefes, bir soluk, yaşamsallığa dair bir tek güzellik? İnsancıkları  bir parça mutlu edecek bir küçük armağan?<br />
“Bunu beklemek nafiledir şo&#8217;l lahzadan kelli umudun bittiği  bu medeniyette!” diye ağzımın içinde yuvarlayıp söylenirken ordugâhtaki  garip bir hareketlenme, uğultu, bağırtılar ve gülüşmelerle irkiliyorum.<br />
“Bu da ne ola?” diye soruyorum kendi kendime gayri ihtiyari.  Oraya bakıyorum. Lakin anlaşılması imkânsız bir haller dönüyor orada.  Yaklaşmaya niyet ediyorum.</p>
<h4>3</h4>
<p>Bir çadırın önünde toplaşmış kalabalık, tepelerde uçuşan  oklara, yağan alevlere aldırmaksızın gülüyor, şakıyor. Kalabalık gitgide  artıyor. Orada dönen şamataya subaylar müsamaha ediyorlar. Gürültü ve  kalabalık gitgide artıyor. Kulaklarıma inanamıyorum lakin tiz hatun  sesleri duyuyorum arada. Koşturup o yana gidiyorum. Kalabalığı yarıp  ayak parmaklarımın üzerinde yükseliyorum. Aman Ya Rabbim? Bir de ne  göreyim?! Zilletlerin zilleti kopmuş gelmiş bu adem inkırazına katılmış.  Üç beş ak tenli, sarı-kızıl saçlı kevaşe bir çadırın önünde gülüşüyor,  erlere oralarını buralarını açıyor, fingirdiyor, oynaşıyor, göt, göbek,  gerdan kıvırıyor. Arada bir ipini koparmış bir boğa gibi çadırın içine  dalan genç cengaverlerin üç beş lahza sonra kan ter içinde süklüm püklüm  dışarı çıktığını görüyorum. İş öylesine bir deverana girmiş ki, makine  gibi olmuş, her iki lahzada, bir delikanlı bir aşüftenin beline sarılıp,  elleye koklaya onu içeri götürüyor, alkışlar arasında, “ah-of” sesleri  ile onu beceriyor ve dışarı atıyor kendini. Bir gün sonra kopacak  kıyameti unutmuş bu acınacak zevat, günahlarından arınmak yerine yepyeni  günahlar edinmek için son gününü tüketiyor. Karıların orasında  burasında morluklar, beyaz çıplak tenlerinde dağlanmış yaralar,  morartılar, diş izleri, ısırıklar, iltihaplar var. Oralarından  buralarından salya, sümükvari sıvılar akıp durur. Bunların hiçbirini  görmeyen zevat çıldırmış gibi. Sırasını beklerken sabırsızlanıp oracıkta  ayaküstü livata etmeye yelteniyorlar. Kendini tatmin edenler mi dersin,  kevaşelere el kol atanlar, onları mıncıklayanlar mı dersin. Günahkârlık  çılgınlığa dönüşmüş. Sapıklık almış yürümüş. İğrenç bir devridaim  sürüyor.</p>
<p>Birkaç zaman evvel, “İnhitatın daha beteri olabilir mi,  ademiyetin bundan beter düşüşü olabilir mi?” diyen dillerime yanarım.  Varmış, olabilirmiş ve hemen yanı başımızda hazırmış. Kevaşelerin  başında bir şişman sefil, onları pazarlıyor birer köle gibi. Kimin kaç  altın verdiğini saymıyor bile. Son günlerini yaşadığını düşünen erler  paranın önüne ardına bakmıyor. Cebinden ne çıkarsa atıyor iğrenç sefihe.  Daldırıyor avuçlarını daha sonra yarı çıplak kevaşelerin bir yerlerine.  Tir tir titreyen bir kız çocuğu sarılmış kızıl saçlı bir kevaşenin yarı  çıplak baldırına. Hüngür hüngür ağlıyor. Yaşamakta olduğu dehşetin  büyüklüğünü tartamayacak kadar körpe. On-on bir yaşlarında. O da kızıl  saçlı. Bir peri kızı kadar güzel. Belli ki kevaşenin kızı. Onu bırakacak  yer bulamamış. Yanında getirmiş. Bir er o minnacık kıza da el atmaya  kalkıyor. Ansızın kalabalıktan sıyrılıp o eli yakalıyor ve büküyorum.  Kalabalık birden dalgalanıyor. Elini yakaladığım asker beni itiyor.  Geriye devriliyorum. Şak diye kılıcını çekiyor. Arkadaşları,  kalabalıktaki diğer erler ve hatta kevaşeleri satan sefih bile kılıcını  çekiyor. Beni oracıkta doğrayacaklar. Neyse ki atik davranıp koynumdan  kitabı çıkarıyorum. Kara cüppeler içindeyken gösterdiğim kitabı,  mukaddes kitap sanıyorlar. Cengin arifesinde ordugâhta kevaşe  düzmelerine mani olmaya çalışan bir keşişi doğramalarının ne kadar doğru  olacağı hakkında anlık gidip gelmeler yaşıyorlar. Ayağa kalkıyorum.  Küçük kız çocuğu koşup arkama geçiyor. Bana sarılıyor.</p>
<p>“Utanmıyor musunuz?” diye haykırıyorum.<br />
“Neden utanacakmışız ki? Yaptığımızda ne var ki?” diyorlar.<br />
“Belki de yarınki muharebeden sağ çıkamayacak, öte aleme  göçeceksiniz. Son gecenizde yapacağınız bu mu?”<br />
“Ya ne yapacaktık peki?” diye yanıtlıyorlar beni.<br />
“Tövbekâr olun! Kendinize gelin! Münafıklar!” diye sertçe  uyarıyorum hepsini.</p>
<p>Beni doğramalarından korkmam için bir neden kalmamış artık,  çünkü iş işten geçmiş. Başlarındaki alçak rütbeli subaylar bile onlarla  aynı kafada. Kılıç çekmiş, üzerime yürümüş. Yine de harbe girmeden bir  gece evvel ordugâhta bir din adamını doğramak çok işlerine gelmiyor. Bir  nebze duralıyorlar.</p>
<p>“Kumandanlar bile izin verdi. Sen bu işe niye karışıyorsun  ki?! Canına mı susadın ihtiyar?” diyorlar.<br />
“Asıl siz canınıza susamışsınız! Bu kadınların hepsi  frengilidir. En eski numaradır, bilmiyor musunuz? Bir orduyu göçertmek  için frengili kadın yollamak düşmanın en şeytani işidir. Bunu sadece  salaklar yer yutar! Üç-beş aya kalmaz ortada ordu mordu kalmaz.  Kıvranıp, sürünen hasta sefiller sürüsünden başka&#8230;”<br />
“Bunları biz de biliyoruz!”<br />
“Öyleyse niye bunu yapıyorsunuz?”<br />
“İhtiyar; bilge olduğunu sanıyorsun ama yanılıyorsun. Yarın  öyle bir cenk olacak ki zaten şurada gördüğün gülüşen kalabalıktan üç  beş kişi bile kalmayacak geriye. Son gecede bir hoş lahza yaşamalarında  ne var?”</p>
<p>Bu kez ben duraladım. Düştükleri ahlaki  sefalet, frengi tehlikesi, insanlıktan çıkmışlık, çıldırmışlık ve derin  inhitatla bir gün sonraki meydan muharebesini karşı karşıya koydum.  Aslında adamlar haklıydılar. On binlerin birbirinin ciğerini, kalbini  söküp çiğ çiğ yiyeceği bir günün öncesinde yapılacak hangi sapıklık daha  korkunç ve kabul edilemez olabilirdi ki? Böyle davranmaları çok  doğaldı. Büyük ihtimalle, en basit isteklere bile yasak koymaya meraklı  komuta yönetimi de orduyu zaptedemeyeceği için bu konuyu görmezden  gelmekteydi. Yani teferruatlı düşünüldüğünde her şey yerli yerindeydi.  Burada fazla olan bir tek bendim. Duraladım. Ne yanıt vereceğimi  düşündüm:<br />
“Utanın ve dua edin! Rabbin cennetine kabul edilmeyi dileyin!”  deyiverdim.</p>
<p>Düşünüp, taşınıp bulduğum bir şey değildi bu. Din  adamlarının her ortama cevaz veren standart uyarılarından biriydi. Her  zaman çözüm olabilmiş bu reçetenin bu kez de sökeceğini varsaymış filan  değildim. Sadece o an söyleyecek başka söz bulamadığım için onu  söyledim.</p>
<p>Doğal olarak kimse beni ciddiye almadı. Yavaş yavaş üzerime  yürümeye başladılar. Hele bir de bölge manastırından ya da  kardinallikten atanmış kadrolu bir keşiş değil de bu öğretiyle hiç  alakası olmayan bir kişi; Reddedilenlerin Mesihi olduğumu anlasalardı  kellemi almak için birkaç saniye bile sabretmeyecekleri o kadar belliydi  ki. Bunu bilmemeleri bile bu çıldırmış eğlence anındaki müdahalemi  bağışlatmıyordu. Sağa sola bakınıyorlardı, yüksek yetkililerden bir  gören var mı diye&#8230; Ortalarına alıp beni boğacaklardı. Ne yapacağımı  bilemiyordum. Bir kez daha haykırdım. İnsanlığın bu düşüşünü, bu  çıldırmışlığını durdurmayı bir kenara bırakmış canımı kurtarmaya  çabalıyordum artık:<br />
“Diz çökün! Dua edin! Birazdan öleceksiniz! Rabbin cennetine  kabul edilmek için yakarın!”</p>
<p>Kimsenin aldırdığı yoktu.</p>
<p>Arkamda durup belime sarılmış halde olan biteni izleyen  küçük kız çocuğunun ellerini çözdüğünü hissettim. Dönüp ona baktım.  Koynundan bir hançer çıkardı.<br />
“Rabbim beni cennetine kabul et!” diye haykırdı ve hançeri  karnına sapladı.</p>
<p>Rabbin şu işine bak! Şu çıldırmış ademiyette sözlerime bir  tek şu günahsız yavru itibar ediyor!.. Dünyalar güzeli yüzü beyaza kesti  bir anda ve gövdesi kanlara büründü ve bir melek olup kanat taktı;  ardına bakmadan bu yerlerden göçtü gitti. Belli kendini bu günahkâr  medeniyete ait görmemişti.</p>
<p>Ölürken yüzünde pişmanlıktan eser yoktu.</p>
<p>Peki ya biz geride kalanlar?<br />
Biz ne yapacaktık?<br />
Bütün meleklerin bizi terk edip gittiği bu yerlerde bundan  böyle ne yapacaktık?</p>
<p><strong>Hikmet Temel Akarsu</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/romantik-hikayeler/bir-gotik-oyku-inhitat.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yumurtalı Ekmek Kızartması</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/romantik-hikayeler/yumurtali-ekmek-kizartmasi.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=yumurtali-ekmek-kizartmasi</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/romantik-hikayeler/yumurtali-ekmek-kizartmasi.htm#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 12 Feb 2010 09:30:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Gerilim Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Gizemli Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Otobiyografik]]></category>
		<category><![CDATA[Romantik Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[akıl hastanesi]]></category>
		<category><![CDATA[akıl hastanesi öyküleri]]></category>
		<category><![CDATA[derya cebecioğlu hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[okul hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[yaşlı kadın hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[yeni hikayeler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=180</guid>
		<description><![CDATA[Derya Cebecioğlu
Yemek kuyruğuna girdikleri koridorun pencerelerinden arka kapı görünüyordu. &#8220;Okuldan kaçmak &#8221; öğrenciler için her zaman özenle akılda saklanan bir düşünce olduğu için kuyruk beklenirken bu kapı hep gözlenen bir yerdi. Kalın bıyıklı, iri yapılı Bekçi Recep Efendi bir gün bile o kapıyı boş bırakmamıştı şimdiye dek. Soğuk günlerde kapının sağındaki küçük kulübede oturur, hava [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/child.jpg" rel="lightbox[180]"><img class="alignright size-medium wp-image-369" style="border: 4px solid black;" title="child" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/child-212x300.jpg" alt="" width="212" height="300" /></a><span style="color: #808080;">Derya Cebecioğlu</span></h2>
<p>Yemek kuyruğuna girdikleri koridorun pencerelerinden arka kapı görünüyordu. &#8220;Okuldan kaçmak &#8221; öğrenciler için her zaman özenle akılda saklanan bir düşünce olduğu için kuyruk beklenirken bu kapı hep gözlenen bir yerdi. Kalın bıyıklı, iri yapılı Bekçi Recep Efendi bir gün bile o kapıyı boş bırakmamıştı şimdiye dek. Soğuk günlerde kapının sağındaki küçük kulübede oturur, hava güzelse de sürgülü demir kapı boyunca bir sağa bir sola dolanır dururdu. Bugüne kadar hiçbir boşluk yakalayamamalarına rağmen, çocuklar yine de, o genç beyinlerinin inatçı sabrı ile bıkmadan usanmadan kapıyı gözlerlerdi.</p>
<p>O Perşembe günü Bekir ile Yalçın ders sonu yirmi dakika cezaya kaldıkları için (defterlerine otuz kere&#8221; Bir daha asla okula ödev yapmadan gelmeyeceğiz.&#8221; yazdılar.) kuyruğun sonuna yetişmişlerdi. Öğrencilerin tümü koridoru geçmiş, tabldot tepsilerini aldıkları bölmeye girmişlerdi bile. Koridoru koşarak geçerlerken Bekir&#8217;in başı istemsizce kapıya yönelmişti yine. Yalçın ise burnunu bir çoban köpeği gibi havaya kaldırmış &#8220;Hımm. Yumurtalı ekmek kızartması&#8221; diye keyiflenmekteydi adımlarını sıklaştırırken.</p>
<p>-	Tanrım, dedi Bekir, koyu kahve gözlerini  iri iri açarak. Şuraya bak. Kapı açık.<br />
Yalçın kapıya baktı. Gerçekten aralıktı. Üstüne üstlük bekçi de ortalarda görünmüyordu.</p>
<p>- Hadi, dedi Bekir, yüzünü sıvayan o muzır gülümsemesiyle. Gidiyoruz.</p>
<p><span id="more-180"></span>-	Ne?!!!, dedi Yalçın hayretle.</p>
<p>Öyle ya, bir şeyi yapmayı hayal etmek başkadır yapmak başka. Okuldan nasıl kaçarlardı? Zaten yaramazlar listesinde üst sıralarda yer alıyordu adları. Bir de bunu yaparlarsa başlarına neler gelirdi kim bilir?</p>
<p>-	Ne bakıp duruyorsun aptal. Sana hadi dedim.</p>
<p>Bütün soru işaretleri ve şaşkınlık ünlemlerini bir anda unutup kendilerini olayın heyecanına bırakmışlardı. Duvar diplerine sokulup hızlı hızlı yürüdüler. Bir yandan da, etraflarını ve kendilerini gören olup olmadığını anlamak için okulun pencerelerini kolaçan etmeyi ihmal etmiyorlardı tabii. Birkaç dakika sonra, aralık kapıdan süzülüp kendilerini dışarı attıklarında neredeyse heyecandan kalpleri duracaktı. Ağızları kupkuru, küçük göğüsleri hızla inip kalkmaktaydı.</p>
<p>-	Koruluğa, diye bağırdı Bekir.</p>
<p>Koşarak ağaçların arasına daldılar. İkisi de birer ağaca sırtlarını dayayıp soluklarının yavaşlamasını beklediler. Sonra birbirlerine baktılar. Öyle şaşkın bir ifade vardı ki yüzlerinde, görenler dünyada kendilerinden başka bir çocuğun daha olduğunu ilk kez fark ettiklerini sanabilirdi. Derken yaptıkları işin büyüklüğünün, inanılmazlığının coşkusu sardı içlerini.</p>
<p>-	Başardık değil mi?</p>
<p>-	Evet. Evet, diye bağırdı Bekir. Kaçtık. Gerçekten kaçtık.</p>
<p>Kocaman, neşeli bir kahkaha savurdu ardından. Yalçın da katıldı bu kahkahalara. Kendilerini yerlere atıp tepine tepine dakikalarca güldüler. Sonra yavaş yavaş duruldu sesleri.</p>
<p>-	Eee, şimdi n&#8217;apıcaz? diye sordu Yalçın.</p>
<p>-	Ne mi yapıcaz? (Bunu hiç düşünmemişlerdi ki! Önemli olan yapılamaz olanı yapmalarıydı.) Bilmem. Şey&#8230; biyerlere gidelim.</p>
<p>-	Nereye gidelim?</p>
<p>-	Bilmem.</p>
<p>-	Benim karnım acıktı.</p>
<p>-	Üff. Sen de hep açsındır zaten.</p>
<p>-	Mis gibi yumurtalı ekmek kokuyordu. Keşke yemeğimizi yiyip kaçsaydık.</p>
<p>-	Çok aptalsın. Bir fikrim var. Gel benimle.</p>
<p>Yalçın&#8217;ın bitmek tükenmek bilmez sorularını sadece bir telefon edeceğini söyleyerek geçiştirdi Bekir. Ama kimi, niye arayacağını söylemedi. &#8220;Görürsün.&#8221; dedi ışıyan, cin gözleriyle, hepsi o kadar. Birkaç sokak geçtikten sonra altı yedi telefon kulübesinin bulunduğu bir köşe başında durdular. Bekir kartını çıkarıp numaraları ezberinden yavaş yavaş çevirdi.</p>
<p>-	Alo babaanne?</p>
<p>Kadın heyecanlanıp üst üste sorular sordu çocuğa. Hepsine uygun birer cevap uydurup başarıyla yatıştırdı onu çocuk.</p>
<p>-	Sadece bugün okulda çıkan yemeği beğenmedim. Aç kalktım sofradan. Ben okuldan dönene kadar yumurtalı ekmek kızartır mısın bana? Canım çok çekti. Ha, Yalçın da gelecek. Çok kızart, tamam mı?</p>
<p>Şimdi iş okuldan çıkış saatine kadar bir süre oyalanmaya kalmıştı  Kısa bir tartışmadan sonra kayalıklara gitmeye karar verdiler. Denize taş atmak eğlenceli olacaktı. Ama onlar için asıl eğlence ertesi gün okula gidip olanları arkadaşlarına anlattıklarında başlayacaktı kuşkusuz. (Siz burda matematik dersinde sıkılırken, biz dışarda bir gezdik, bir eğlendik&#8230;)</p>
<p>*  *  *</p>
<p>Babaanne telefonu &#8220;Ah şu çocuk!&#8221; diye kapattı. Saate bir göz atıp çocukların gelmelerine daha üç saat olduğunu görünce yaptığı işe geri döndü. Lacivert bir süveter örüyordu Bekir&#8217;ine. Sağlı sollu çift sıra saç örgülü, V yakalı bir süveter. Yağmurlar başlamıştı bile. Soğukların bastırması an meselesiydi artık. Bu süveterle sırtı hep sıcacık kalacaktı torununun. Üşüyüp hasta olmayacaktı. Örgüyü bir şişine toplayıp boşa çıkarttığı şiş ile boyunu ölçtü. &#8220;Koca delikanlı oldu.&#8221; dedi içinden. Yıllar ne de çabuk geçmişti. &#8220;Aaah ah&#8221; diye dertlendi sonra. &#8220;Ali&#8217;m, oğlum. Yaşasaydın da bir görseydin evladını.&#8221;</p>
<p>Babasıyla annesi, Bekir daha üç yaşındayken bir trafik kazasında ölmüştü. O gün bu gün babaannesi bakmıştı küçük oğlana. Neredeyse on yıl geçmesine rağmen yaşlı kadının hâlâ, oğlu için sakladığı birkaç damla gözyaşı olurdu kirpiğinin kenarında. Ana yüreği işte. Tanrı biliyor ya, torunu da olmasa aklını oynatırdı, yaşayamazdı belki de. Ona gözü gibi bakıyor, kendinden bile sakınıyordu. Bu çocuk onu hayata bağlayan tek varlıktı.</p>
<p>- Oooo, dedi yaşlı kadın, gözü duvardaki saate kayıverince. İki buçuk olmuş. Ekmekleri hazır edeyim de, sıcak sıcak yesin çocuklar.</p>
<p>* * *</p>
<p>- Ben daha uzağa attım.</p>
<p>-	Hiçte bile.</p>
<p>-	Sen bir mızıkçısın Yalçın Güntay.</p>
<p>-	Mızıkçı sensin Bekir Çandağlı.</p>
<p>-	Bir kere daha. Aynı anda atacağız. Var mısın?</p>
<p>-	Hey saate bak!</p>
<p>Yarışırlarken zamanı tümden unutmuşlardı.</p>
<p>-	Eyvah ! Geç kaldık. Çabuk.</p>
<p>Çocuklar bir ona bir öbürüne sekerek kayaların üstünden atlayıp sahil kenarındaki bisiklet yolunda deli gibi koşmaya başladılar. Bekir köprüye giden yola yönelmişken Yalçın bağırdı :</p>
<p>-	Bu tarafa gel. Demiryolundan geçelim. Daha kestirme.</p>
<p>-	İyi fikir, dedi Bekir. Ekmeklerimiz soğumasın, di mi?</p>
<p>Demiryoluna geldiklerinde trenin düdüğü ile ikisi de sağlarına döndü. Henüz sadece dumandı gözüken.</p>
<p>- Geçebilir misin? dedi Bekir, kibirli ve yukarıdan bakan bir ifadeyle.</p>
<p>- Elbette, derken raylara atlamıştı bile Yalçın. Ben senin gibi korkak mıyım? Bekir duraladı. Yalçın karşıya geçmişti bile. Tren yaklaşıyordu</p>
<p>- Hadisene, diye bağırdı karşıdan. Ne o, yoksa korkuyor musun?</p>
<p>- Hah, dedi bizimki. Sana korkmadığımı ıspatlamak için bekledim bu kadar. Beni izle.</p>
<p>Çocuk demiryoluna atladı. İki demir ray arasına aralıklarla dizilmiş, birbirine paralel tahta yollukların üstünde iki üç kez sekti. Birden tahtaların arasını doldurmuş taşların arasında bir şey gördü. Altın gibi parlayan, sarı, yuvarlak birşey.  Eğildi ve taşları aralayıp onu eline aldı.</p>
<p>-	Çabuk, diye bağırdı Yalçın,<br />
Ama Bekir onu dinlemiyordu.</p>
<p>-	Ezileceksin. Çabuk ol, diye haykırdı bu kez,</p>
<p>Bekir büyülenmiş gibi o parlak şeye bakıyordu. Yalçın&#8217;ı unutmuştu. Treni de.</p>
<p>* * *</p>
<p>O günden itibaren her Perşembe, yaşlı bir kadın demiryolunun kenarına bir tabak yumurtalı ekmek kızartması ve saç örgülü lacivert bir süveter bıraktı. Ve etrafta, o süveteri sırtına geçirip, ekmekleri yiyen bir çocuk hep oldu. Çocuklar tam bir yıl sonra birkaç haftadır gelmeyen yaşlı kadını ve ekmeklerini boşuna beklediklerini anladılar. Tıpkı o Perşembe günü yaşlı kadının, torununun okuldan gelişini boşuna beklemesi gibi.</p>
<p>Yalçın mı? O, geçtiğimiz Salı otuzunu bitirdi. Hâlâ bir akıl hastanesinde, hâlâ ağzından bir tek sözcük bile çıkarmaksızın, eline geçirdiği her kağıt parçasına bir parlak, sarı yuvarlak çizip, yuvarlağın etrafına bir çocuğun ezilmiş, parçalanmış organlarını serpiştiriyor. Bir el, biraz üstüne dizinden altı kopmuş bir bacak, sağına omuzdan dirseğe kadar bir kol parçası, onun altına dağılmış bir ciğer, biraz aşağısına kanlı bir bağırsak topağı, azıcık sola . . .</p>
<p><strong>Derya Cebecioğlu</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/romantik-hikayeler/yumurtali-ekmek-kizartmasi.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sis</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/romantik-hikayeler/sis.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=sis</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/romantik-hikayeler/sis.htm#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 09 Feb 2010 11:18:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Gizemli Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Romantik Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[fikri uzun hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye dinle]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[öğretici hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[sis hikaye]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeoku.com/?p=18</guid>
		<description><![CDATA[Fikri Uzun
Bu günlerde hava yine sisli.
Sisli havaları hiç  sevmiyorum baba.
Hani, ortalığı kör duman bastığında, altı memeli ineğimizi  kurt yemişti ya, bu günlerde ortalık hep öyle gibi geliyor bana.  Moralsiz, sıkıntılı, hüzünlü oluyor sisli havalar.
Tam, İsrail’e kafa tutmuş, Ortadoğu ülkeleri ile arayı  giriştirmiş, Kürt sorununa çözüm ararken, Başbakan’ın Amerika’da Obama  ile [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><span style="color: #808080;"><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/tree-in-fog.jpg" rel="lightbox[18]"><img class="alignright size-medium wp-image-19" style="margin: 3px; border: 3px solid black;" title="tree-in-fog" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/tree-in-fog-300x225.jpg" alt="" width="240" height="180" /></a>Fikri Uzun</span></h2>
<p>Bu günlerde hava yine sisli.</p>
<p>Sisli havaları hiç  sevmiyorum baba.</p>
<p>Hani, ortalığı kör duman bastığında, altı memeli ineğimizi  kurt yemişti ya, bu günlerde ortalık hep öyle gibi geliyor bana.  Moralsiz, sıkıntılı, hüzünlü oluyor sisli havalar.</p>
<p>Tam, İsrail’e kafa tutmuş, Ortadoğu ülkeleri ile arayı  giriştirmiş, Kürt sorununa çözüm ararken, Başbakan’ın Amerika’da Obama  ile gizli görüşmeler yaptığı gün, sisli bir havada, “Dersim” dedikleri  yöreden gelip, pusu kurdu yedi askerimizi şehit etti, bir daha  görünmediler.</p>
<p><span id="more-18"></span><br />
Kolum kanadım kırılmış, gücüm kalmamışyereyıkılmış gibi  oldum.</p>
<p>Rastlantı bu ya, ertesi günü, Bursa’da, “gaz patlamasından”  bir maden ocağı göçtü. On dokuz kişi öldü.</p>
<p>Önce, “Ölü yok” dediler. Sonra, tek tek “şehitler” çıkmaya  başladı. Üç gün sonra, spiker ve yetkililerin ses tonları umut  vericiydi. Spiker: “Göçük altında kalan son madencinin cesedine de  ulaşıldı” dedi. Meğer spikerin umut veren ses tonunun nedeni, son ölüye  de ulaşılmasıymış.</p>
<p>Bir yetkili: “Madem  bakım yapılmadığını, gaz kaçağı olduğunu fark ettiniz, sizi çalıştıranı  niçin şikâyet etmediniz?” dedi. Böylece sorumluluktan kurtulduğunu  sandı.</p>
<p>İnsan, “eline ekmek  vereni” şikâyet edebilir mi baba?</p>
<p>Ardından, iki subayı,  “Bülent Arınç’a süikast yapacaklar” diye gözlem altına aldılar. Genel  Kurmay; “Dışarıya bilgi sızdıran başka bir subayı izlediklerini”  savundu. Aynı gece, özel harp dairesi basıldı, sekiz subay gözaltına  alındı.</p>
<p>Bu bir rüya değil,  gerçek. Ortalık sisli, neler olup bittiğini göremiyorum.</p>
<p>Bir rüzgâr esse, sisi dağıtır mı baba.</p>
<p>***</p>
<p>Sen bana: ”Seni  okutacağım. Hâkim olacaksın” demiştin… Rüzgâr estiren, sis dağıtan bir  makine yapsam olmaz mı baba?</p>
<p>***</p>
<p>Hay Allah, bir şeyler yapmalıyım… Bir gözlük! Kara camlı bir  gözlük. Bırak insanı çıplak gösterenini, sisi deleni yapamaz mıyım?</p>
<p>***</p>
<p>Bir de içeri girmek var baba. Hani, Hezarfen Çelebi, kanat  takıp Galata Kulesinden Kadıköy’e uçmuş, padişah da onu sürgün etmiş…</p>
<p>Hadi uç uçabilirsen.</p>
<p>***</p>
<p>Yere gömülü mayınları,  yayalarda on metre, taşıtlarda yüz metre önceden haber veren aleti  bulamadılar daha.</p>
<p>“Nesebeti” yok amma,  herkesi Sosyal Sigortalı yaptılar. Başa çıkamadı,  “katılım payını” çoğalttı ve yaygınlaştırdılar.</p>
<p>Devletin memuru, aldığı ücretle zar zor geçiniyor. Katılım  payı vermekten, hasta olmaktan, doktora gitmekten korkuyor. Nane,  maydanoz, ısırgan, ebe gömeci, ayva yaprağı, papatya, kiraz sapı, mısır  püskülü kurutuyor.</p>
<p>Doktora gidemeyen, ilâç kullanamayan toplum sakat yetişmez mi  baba.</p>
<p>Kış gribi, kuş gribi  derken, domuz gribi çıktı. Aşısını buldular.</p>
<p>Kimisi aşı olalım,”  kimisi “olmayalım” diyor. Söylentilere göre, aşı olursan “yan  tesirleri,” aşı olmazsan “ölüm tehlikesi” varmış.</p>
<p>Kimin dediği doğru,  kafam karışık, aşı olalım mı, olmayalım mı baba?</p>
<p>Ortalığı “kör duman”  bastı, yapacak bir şey yok. Ne yapalım baba.</p>
<p>Hani, sana sormuşlardı  ya: “Açılalım, diyenden yana mısın, kapanalım diyenden yana mı?” diye.</p>
<p>“ Kapandık,”  açılamıyoruz. Kafamız yorganın içinde yatıyoruz.</p>
<p>“Terörle mücadele edenler” suçlu bulundu. Ordumuza, “muhtıra”  verildi. Yıpratıldıkça yıpratılıyor. Terör pusuda.</p>
<p>Terör örgütünün siyasi uzantısı olduklarını belli edenlere  bir şey yapamıyoruz. Cumhuriyet Döneminde</p>
<p>kurulan fabrikaları satıyor, işçilerini, en iyi olasılıkla  asgari ücretli yapıyorlar.</p>
<p>Şeker fabrikalarını da  sattılar. “Yapma” tatlandırıcılar kullanacakmışız, kimi tatlıcılar  “yapma şurup” kullanmaya başlamışlar bile. Daha ucuza mal oluyormuş.</p>
<p>Kim kimi, niçin  dinliyor, kim kimi niçin gözetliyor, kimin eli kimin cebinde belli  değil. Güvensizlik aldı başını gidiyor.</p>
<p>Ulusal konularda  kenetlenirdik. Ülke çıkarlarını kendi çıkarlarımızdan önde tutardık.</p>
<p>O da “gitti” baba</p>
<p>***</p>
<p>Hani,  en büyük aydınlanma aracının gaz lambası, gemici feneri olduğu  yıllarda, gazla çalışan bir lüks lambası getirmiştin “öteyüzden.” Gece  yakıp Ala Cami’ye bayram namazı kılmaya gitmiştik. Ne aydınlatmıştı  ortalığı. Görenler Ala Cami’ye nur yağdığını sanmıştı.</p>
<p>Arada bir sis dağılıyor, güneş açıyor. Aydınlık bir başka  baba.</p>
<p>“Demokrasi” diyor,  çocuklara güvenlik güçlerini taşlatıyor, ateş attırıyorlar. Polisler,  zırhlı arabalarıyla kaçıyor baba.</p>
<p>Ufukta neler var, göremiyorum baba.</p>
<p>Hani; son günlerinde:  “Öldürecektin madem, niye yarattın?” demiştin kendi kendine. Kiminle  konuştuğunu sordum, demedin. Geçiştirdin.</p>
<p>“Bir yolunu bul, dön  gel” dedim. Güldün. “Olur” dedin. Geçen zamanın geri gelmeyeceğini, bu  gidişin dönüşü olmadığını biliyordun. Bana da öğretmiştin.</p>
<p>Yine de bir yolunu  bulabilirsen, bu günlerde gelme baba.</p>
<p>“Sisler dağılacak gibi  oldu, ardından ortalığı kör duman bastı.</p>
<p>Yarın ne olur belli  olmaz baba…</p>
<p><strong>Fikri Uzun</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/romantik-hikayeler/sis.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
