Hikaye okumak, gerçeğe tanık olmaktır.
Şu an görüntülenen: Genel

Bir Tatlı Huzur İstiyorum Hıyar’lara Sövmek İçin

Sanatçı ve Sanatseverin edebi ve edepli olduğu günlerdi o günler. Sinemaya, tiyatroya, şiir dinlenecekse muhabbete gidilirken bayramlık elbiseler seçilir,

çokça heyecan alınır en beyefendi havalara girilir, öyle gidilirdi gidilecek yere.

1970 ‘ li yıllarda belki de mahallesinde bir tiyatro salonu olan ender insanlardandım. Bir adabı vardı tiyatroya ve tüm kalabalık yerlere gitmenin. Özellikle

ayakkabılarıma dikkat ederdim temiz ve parlaklığına, sonra ağzımın sarımsak soğan kokup kokmamasına . Bilirdik, bu mekânların yazılı olmayan bir soğan sarımsak

yasağı vardı özellikle zeytinyağlı sarma . Yine bir oyun sonrası ondört yaşımda Rüştü ASYALI’ dan ilk kez dinlemiştim, kartvizitini Vasfi Rıza Zobu’nun

sahnesine atan (hıyar) herifin hikayesini . Şaşırmıştım “vay anasını eskiden ne çok hıyar varmış” diye iç geçirip, memnun olmuştum zamanemin hıyarsız oluşuna.

Şimdi maalesef o çok geçmiş zaman hıyarlarının mutasyona uğramış mevcudiyetleriyle 2010’lu yılların midesi fena halde bulanmakta. Hatta kefir mayası gibi

tüketildikçe çoğalmış bu hıyarlar. Hıyarsız bir ara zaman yaşamışız ama 1980 sonrası durum değişmiş. Bilumum memleketlerde eşeğe çüş denir mesela, köpeğe hoşt,

kediye pisttt, hemen anlarlar hitabetimizi. Lakin hıyarlara bir höttttt desek” vay terbiyesiz “ edasıyla ahkam kesmeye başlıyorlar. Yani zamanın çağdaş

hıyarlarına bir höttt desek bizim dağlar yıkılıyor.

Bilen bilir öyle lafı ve yazıyı fazla uzatmam. Zira uzun yazıları kimse okumuyor internet ortamında. Amma velakin bir düş görürüm son günlerde. Düşümde irice

bir hıyarın midesindeyiz ve midenin içinde kıllı bir timsah (Bu timsah kıllıdır) kıllı timsahın dişlerinde minnacık bir kağıt, kağıtta şiir, şiirde sövüyoruz

tüm hıyarlara ve kurtarmaya çalışıyoruz iğrenç ağız kokusuna rağmen, sövgümüzü bile o sefil dişlerden.

Ahmet ARIK

Gop Gel Bizde Rakı Balık Yapalım Belki El Koymam

Hala herşeye el konulmaya devam ediliyor. Bu el koyma mevzuu yaz yaz bitmeyecek gibi gözüküyor.El koyma mevzuunu yakından inceledikce, çeşit çeşit el koyma teknikleri ve pozisyonları olduğunu keşfetmek uzun sürmedi. Bir de dolaylı ve dolaysız olarak iki farklı çuvaldıza ayrılan koymalar var .Dolandırmadan harbi harbi aleni koyanlara dolaysız, siz hiçbir tedbir almadan ve dahi ayaktayken bile maharetle el koyuculara ise dolaylı el koyucular diyoruz.”kodummu oturturumcular ” bu sınıfta işte. Eylem ayakta yapıldığından oturtuyorlar. Bu mehteremler müthiş pişkin ve yetenekli olduklarından ilk anda hiçbir şey hissetmiyorsunuz ama daha sonra dehşetli canınızı yakıyor bu dolaylı koyuş. Zamanla zevk alırsınız” söyletinleri ise tamamen bir hayalden ibaretir efendim…

Nihayetinde direkt koyucuları tanımak çok kolay, adamın şakası yok zaten öyle otturrturum kaldırırım nameleri de yok ” koyarım ulan” diyor aslanlar gibi koyuyor. Ya diğerleri?

Madem bu konuya el attık (El koymadık) amme hizmetini üstlenip diğerleri hakkında birazcık ipuçları verelim. Samimiyet müstesna…Size sürekli “dostum” “can” “sevgili bilmem ne” okşamalarının yanıda ; Aslan” ım Tavşan”ım, hadi kaşınalım, birlikte asalım keselim, acaip demokratım, dondurma yalayalım, süper yazıyorsun, gop gel ahanda bu akşam bizde rakı balık yapalım, yatıya kalalım, bunu saymam, yeter ki sen emret tombala oynamam diyen beşerlere aman dikkat edin, sizin potansiyel “dolaylı el koyucunuz” olabilir. Gerçi siz dikkat etsenizde etmesenizde makus talihiniz ne yazık ki el koyulmak yönünde tecelli edecektir

Ne yapacağız o zaman ? Fazlaca samimiyetden “dolaylı el koyuşlar” çıkar şiarıyla siz siz olun çevrenizde samimi olmadığınız, aslanlar gibi “dolaysız el koyucular” edinin efendim…En azından tek tek ve lüzümlu gördükleri şeylere el koyarlar da neyinize el koyulduğunu bilirsiniz…

NE DE GÜZEL ÜNLER ELİN İNEĞİ

“Aç bir mide nasıl direnebilir kokmuş bir pastırmaya ” diyerek bitiriyoruz hafta sonunu. Ne garip değil mi? Mide, pastırmanın kokmuşluğuna rağmen, iş açılığa

denk düşünce kabullenebiliyor tatlı tatlı iğrenmeyi ve pastırma ise boş bir mideye esaslı konuşlanabilmenin sevincinde. Yılanla İneğin hikâyesi de buna benzer

bir “alanda verende memnun” anlayışıyla tecelli ediyor. Nitekim her ineğin bir yılanı varmış mesela. İnek fazlaca süt ürettiğinde keseleri patlayacak bir hale

gelir, yılan’da bir güzel emermiş sütü. Yani inek fazla sütten kurtulurken yılan’da afiyetle sütünü içermiş. Alanında vereninde böylesine bir ahenk içinde

olduğu bu hikâyeyi ilk duyduğumda oldukça şaşırmıştım.

Birkaç haftadır “el koyma” mevzuuna o kadar derinlemesine dalmışız ki, işin karşılıklı menfaate dayanan kısmını neredeyse pas geçecekmişiz. Bu karşılıklı

alışverişlerde menfaat oranları adil olmasa da, nihayetinde “lütfen rica ederim bana gönül rahatlığı ile el koyabilirsiniz” “Koymazsanız halim haraptır kabak

patlayacaktır” “de hadi gel koy, sen koymazsan bir koyan çıkacaktır” ısrarcı el koyulma meraklıların, el koyucuları el koymaya azmettirdikleri de yadsınmaz bir

gerçektir. Neredeyse bilumum el koyucuları potansiyel suçlu ilan etme gaflet ve dalaletine düşecektik. Mamafi delirmişliğimizden çıkacaktık.

İşte tam burada, karşılıklı” şak şak” cıların “şak şak” menfaatine” geliyoruz. Salına salına gezdiğimiz meydan ancak bu kadar alandan ibaret olduğundan, elbet

de bizim iadeli taahhütlü göndermelerimiz de Edebiyat dünyası “şak şak” cılarına olacak. Kok kömüründen daha fena kokan eserlere “Aslanlar gibi yazmışsın”

“Yürü be koçum kim tutar seni” ünlemelerinin ardında; ne çok “Vay anasına ne fiyakalı yorum yaptım” “Ülen biz de anlarız işte kok kömüründen” “noktayı virgülü

ünlemi nereye nasıl koyacağını ne de güzel anlattım hergeleye” gibi dolaylı ne el koyuşlar yok ki? Ne güzel, siz” vay anasına ahanda ne güzel ünledim” derken,

diğeri sizin manasız ünlemenizden koca bir fosforlu caka çıkaracak.

Sözü pek uzatmayız biz, yani efendim…“ Ne inek gibi boşa şişireceksin keseni, ne de yılan gibi fazladan emeceksin memeyi”

Ahmet ARIK

Uzaktan Gelen Sevgiliyi Beklemek

Umut Taydaş

“…hasktir saat daha 10 buçuk. vakit geçmiyor lan. canım benim, beni ne kadar seviyorsa, şu şartlarda ve namüsait bir vaziyette olmasına rağmen yarın geliyor. böyle de beklemekle geçmez ki zaman. en iyisi kafayı vurup yatmak, uyuyabilirsem ne ala.

o an bütün kalbim doluydu; geçmiş bazı anılar ruhumun yüzüne çıkmak istiyordu, gözlerim yaşlanıyordu.‘ lan göthe, seni de bi okuduk harbi iflahımızı sktin. ‘lan bu werther aşık mı, değil mi, ibne mi, yoksa evrensel mevzularla mı yakmış kafayı?‘ diye düşündüre düşündüre koca kitabı okuttun bize. çok naif, pek utangaç, kafası güzel ama ol lan aşık işte. bana baksana oğlum, dünyada bildiğim en güzel heyecan bu. aşığım ve o da bana aşık sanırım ki, taa nerden benimle biraz olsun birlikte olabilmek için geliyor. belki benimle olma çabası, benimle olmanın, onun kendisiyle olabilmesini sağladığındandır. kadınlar kendileriyle olabilmeyi, birinin yanındayken kendilerini dinleyebilecek kadar özgür olmayı severler değil mi donki şönt? olsun be oğlum, ne güzel bir hissiyat. patlat ordan bir ‘beni böyle sev seveceksen‘, yaz bi tane hissiyat dökümü şiyar formunda, yat aşşa, mışıl uyku, dümdüz…”
(daha fazla…)

Beni Seven Bana Gelsin ya da Ben Kendimden Gideyim

Umut Taydaş

ziyadesiyle kişiler “kendilerine gelinmesini” pek sever, önemserler. gerçekten de önemli bir ihsas, değerli bir hissiyat, memnun edici bir oluştur bir insan için “kendisine gelinmesi”.  kişi kendini aziz hisseder, kendisine kıymet verildiğini düşünür. hele hele “misafir seven” bir kişisyse söz konusu, memnuniyetin ve doğal olarak egonun eriştiği hazzın daha yoğunlaşması mümkündür.

peki “beni seven bana gelsin” doğru bir arzu ve bekleyiş midir? eğer herkes kendisine gelinmesini isterse, kimse kimseye yaklaşamaz gibi olur sonra. bunun böyle olmaması için, birilerinin kendilerinden vazgeçip, egolarını ve “kendilerine gelinmesi” dolayısıyla erişecekleri hazzı bir yana bırakıp, sevdiklerine gitmeleri gerekli.

kendinden vazgeçip sevdiklerine gitmek mi, oturup sevenlerinin gelmesini beklemek mi asıl saadet, olgun olanın seçeceği, onguna eriştiren hangisi?

derken kapı çaldı:
(daha fazla…)

Bahar’ın ve Mevsimlerin Doğuşu

Fikret Doğan

Doğa okuldan gelir gelmez yemeğini yedi. Dişlerini fırçaladı. Hemen Çınarın tepesindeki ağaç evine çıkıp orada Toprak Kız ile Gök Oğlanın maceralarını okumaya başladı.

Toprak Kız ile Gök Oğlan mutlu yaşamışlar. Yıllar sonra çok güzel bir kızları olmuş. Ona Bahar adını vermişler. Bahar’ın gözleri bal rengiydi. Güldüğünde gözlerinde papatyalar açardı. Sarı saçları küçük elmas omuzlarından dalga dalga beline kadar uzamıştı. Baharın güzelliği yeryüzünde ve gök yüzünde dillere destan olmuştu. Zaman zaman içinde akmış gitmişti…

Bahar büyüyüp serpildikçe afeti devran olmuş, görenler görmeyenlere onun güzelliğini  met etmiş durmuş. Bahar güzel olduğu kadar yardım severliği, müşvik kalbiyle de ün kazanmış. O insanlara, hayvanlara, bitkilere sevgiyle yaklaşır şevkatle davranırmış. Bu yüzden nereye giderse gitsin bulunduğu yere aydınlık mutluluk sevgi, canlılık getirirmiş. Baharı gören çiçekler en güzel renklerini bezenirler, en güzel  kokularını etrafa yayarlarmış. Ağaçlardaki kuşlar en güzel sesleriyle Bahara serenat yaparlarmış. Meyveler,  güneşten aldıkları ışık ve ısıyla, topraktan aldıkları en güzel tatları, rahyaları içlerinde toplar, olgunlaşır Baharın ve insanların kendilerini tatmaları için beklermiş.
(daha fazla…)

Toprak Kız

Doğa düz siyah saçlı, zeytin gözlü, uzun yüzlü sevimli bir kız çocuğuydu. Bakışları büyümüş de küçülmüş cinstendi. Sabahları kahvaltısını yapar, dişlerini fırçalar okulun yolunu tutardı. Okulu yakın olduğu için yürüyerek giderdi. Yol boyunca bakkal Ali amcaya, manav Mehmet abiye, Simitçi Ayşe teyzeye günaydın der neşe içinde okula girerdi.

Öğleden sonraları eve döndüğünde masada öğlen yemeği onu beklerdi. Doğa ellerini yıkar yemek ayrımı yapmadan yemeklerini afiyetle yerdi. Ödevlerini bitirdikten sonra babasının bahçedeki büyük çınarın dallarının arasına yaptığı ağaç eve çıkar, orada oyunlar oynardı. Bir gün oyundan bıkmış etrafı amaçsızca karıştırırken eski kolilerin arkasına düşmüş ahşap küçük bir sandık dikkatini çekti. Yavaşça kolilerin arasından elini uzatıp sandığı, küçük ama güçlü parmaklarıyla kavrayıp kendine doğru çekti.  Doğa sandığın üzerindeki tozları yaş günü mumlarını üfler gibi bir seferde püskürtü ve Büyük bir merakla sandığı açtı. Sandığın içinde deri kaplı kalın bir defter buldu. Defterin üzerinde deriden kabartma bir kız resmi vardı. Doğa hayran hayran bu kabartma kızın saçlarına, yüzün e dokundu. Ne kadar güzel, kusursuz diye düşündü. Doğa defterin üzerindeki kilidi gittikçe artan bir merakla açtı ve ilk sayfaya bir çırpıda göz attı.

(daha fazla…)

Gelin Olamayan Gelincik

Fikret Doğan

Ayşe Nine, “Yavrularım, size Gelinciğin hikayesini anlatayım mı?” Hepsi birden “eveeet” diye bağırdı.  Ayşe nine,”Peki peki sessiz olun ve yatağınızda kıpırdamadan durun. Başlıyorum.” dedi.

“Çocuklar, Gelincik üzerine bir çok masal vardır. Gelincikler tek mevsimlik bitkilerdir. Uzun boynu üzerinde kırmızı çanağının dibinde siyah noktalar vardır. Kara gözlerine kırmızı sürme çekilmiş gelin göz gibidir gelincik. Kırmızı ve siyah onda sonsuz bir huzur bulmuştur. İsyanın ve aşkın, sevginin ve asaletin harmonisi o renklerde kendini dışa vurmuştur. Tarih boyunca da kırmızı ve siyah hep bir şeylerin temsilcisi olacaktır.

Çiftçiler Gelinciği görünce büyük bir sevinç gösterirler. Çünkü Gelincik o sene hasadın bereketli olacağını, ürünün bol  ve verimli bir sezonun işaretidir. Bol hasat, bereket, düğün demek, şenlik demektir. Evlenecek çocuklar için ev bark, eşya demektir. Askere gidecek çocuklar için para demektir. Küçük çocuklara defter, kalem,  ayakkabı, güzel elbiseler demektir. Kışın alınan borçların silinmesi demektir. Elbette köylü, davul ve zurnayla kutlar hasadı ve bereketi.
(daha fazla…)

Boynu Bükük Papatya

Fikret Doğan

Canan, Seda, Emine akşam güneşinin kızıla boyadığı gökyüzünü hayran hayran izlediler. Karla kaplı ormandaki anne ve babalarının dağda yaktıkları meşe kömürü dumanına bakarak, onların kendilerine  mesaj yolladığını hayal edip, bunu okumaya çalıştılar. Hepsi yarın ki derslerini yapmak için üst kata çıktılar. Çocukların gürültüsü artınca, Ayşe Nine: ”  dersinizi sessizce çalışır ve bitirirseniz akşam yatmadan önce size papatya ile gelinciğin hikayelerini anlatacağım.” diye seslendi.   Çocuklar hep bir ağızdan “ yaşaaaasııııınnnnnn” diye bağırdılar.

Ayşe Nine, gülerek ekmek evine geri döndü. Akşam yemeği yapmak için, kendi yaptığı bulguru çıkardı. Kuruttuğu patlıcan ve biberleri de doldurmak üzere askıdan indirdi.  Salçasını hazırladı. Her şeyi kendi yetiştirmeye çalışırdı. Ayşe Nine,  çorba için de yazın hazırladığı tarhanadan üç kaşık  tencereye koydu. Yavaş yavaş karıştırırken düşünmeye başladı. İnsanların ağız tatlarını ne bozmuştu?  Çünkü İnsanlar artık eski yiyecekleri ve tatlarını bulamıyordu. Tohumlar tek kerelik olmuştu. Eskiden hormon kullanılmazdı. Domates domates gibi kokar, salatalık salatalık gibi. Şimdi normal olan bir şey kalmış mıydı? Balıklar, tavuklar hormonla on beş günde yetişiyordu. Ama tatları bozulmuştu. Hastalık da artmıştı bu hormonlar yüzünden. Şimdi yeni ayrımına varmışlardı insanlar. Şehirdekiler doğal yiyecekleri aramaya ba şlamışlar. Ne olmuştu da topraklarına tütün, şeker pancarı, çay, buğday, mısır ekemez olmuştular? Neden her şeyi dışarıdan almak zorunda kalmışlardı? En güzel domatesler onların bahçesinde olurdu. Şimdi domateslerin içi yok, kabukları meşin gibi olmuştu. Yumurta tavuklarını “kuş gribi var” diye öldürmüşlerdi.  Tavuksuz kalmışlardı…
(daha fazla…)

Bencil Nergis’in Hikayesi

Fikret Doğan

Nergis, Kardelen’e verdiği sözü tutamamanın sancısını için için yaşıyordu.  Nergis, kimseye bir şey belli etmemek için etrafı kahkahalarla çınlatıyor, sahte gülücükler atıyordu. Kendini beğenmişliği galip gelmişti. Arkadaşını kandırdığını, sözünü tutmadığını unutmaya çalışıyordu…

Nergis, baharın gelmesi ile birlikte süslenip, güzelleşip ortaya çıkmış ve en güzel kokuları yaymış. Bütün orman, dağ, taş burcu burcu Nergis’in kokusuyla dolmuş. Etraftaki bütün arılar, uçuç böcekleri, kelebekler, bu kokunun sahibi Nergis’e hayranlıklarını sunmuşlar. Diğer çiçekler de O’na övgü dolu sözler söylemiş. Nergis bu övgülerden öyle mutlu olmuş öyle mutlu olmuş ki, kendini çiçeklerin kraliçesi olarak ilan etmiş. Ne olduysa da ondan sonra olmaya başlamış.

Alımlı ve hoş kokulu olan Nergis çiçeği kendini o kadar çok beğenmeye başlamış ki  artık kimseyi beğenmez olmuş. Kendisiyle konuşmaya gelen arkadaşı Uğur böceğine öyle bir bağırmış ki, zavallı uğur böceği korkudan küçük dilini yutacakmış neredeyse. Nergis’in bu kadar hırçın ver kaba olmasını anlayamamış. O’na, arkadaşların bir birlerine yüksek sesle, ya da bağırarak konuşmaması gerektiğini söylemeye çalışınca da Nergis çılgına dönmüş. Uçuç böceğini yanından kovmuş. Nergisin buram buram kokusu arıları, karıncaları da etkilemiş. Onlar da Nergisin yanına yaklaşmak istemişler ama Nergis onları da öyle haşlamış ki neye uğradıklarını şaşırmışlar.  Kırlardaki çiçekler ve böcekler Nergis’teki bu değişikliğin anlamını çözmeye çalışmışlar. Sonunda O’nun bencil, kendini beğenmiş olduğuna karar vermişler. O’nun yanına uğramama, konuşmama kararı almışlar.&nbs p; Nergis, onların gidişinden hiç de mutsuz olmamış. “zaten çirkin ve pis kokuyorlardı, bana yakışmıyorlardı” diye söylenip durmuş.
(daha fazla…)

Sayfa 1 of 212
Powered by Wordpress | Designed by Elegant Themes