<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Hikaye Oku &#187; Felsefi Hikayeler</title>
	<atom:link href="http://www.hikayeoku.com/category/felsefi-hikayeler/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.hikayeoku.com</link>
	<description>Hikaye okumak, gerçeğe tanık olmaktır.</description>
	<lastBuildDate>Sun, 07 Mar 2010 14:52:04 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.9.1</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Herkes Kendini Yaşar</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/romantik-hikayeler/herkes-kendini-yasar.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=herkes-kendini-yasar</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/romantik-hikayeler/herkes-kendini-yasar.htm#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 12 Feb 2010 09:06:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Felsefi Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Otobiyografik]]></category>
		<category><![CDATA[Romantik Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[agriculture]]></category>
		<category><![CDATA[anne hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[anne öykü]]></category>
		<category><![CDATA[anne öyküsü]]></category>
		<category><![CDATA[botany]]></category>
		<category><![CDATA[çocuk hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[Çocuk Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[deniz hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[duygusal hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[life]]></category>
		<category><![CDATA[Özdil Demir]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=173</guid>
		<description><![CDATA[Özdil Demir
Yine o ince sızı yüreğine saplandı. Bu hafta kaçıncı daralma anıydı? Sevmekten mi yorgun düşmüştü yüreği yoksa yalancı baharların ağırlığı mıydı bu… Nedenler niçinler ile uğraşacak ne vakti vardı ne gücü.
Sahile inip bir fincan kahve içmek istedi. Yerinden kalkacak gücü yoktu. Hafifçe inledi. Bir pencere kenarında umarsız bir öğle sonrasında, yabancılaşmış, yaşamayı unutmuş gibi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/LS009947.jpg" rel="lightbox[173]"><img class="alignright size-medium wp-image-376" style="border: 4px solid black;" title="LS009947" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/LS009947-246x300.jpg" alt="" width="246" height="300" /></a><span style="color: #808080;">Özdil Demir</span></h2>
<p>Yine o ince sızı yüreğine saplandı. Bu hafta kaçıncı daralma anıydı? Sevmekten mi yorgun düşmüştü yüreği yoksa yalancı baharların ağırlığı mıydı bu… Nedenler niçinler ile uğraşacak ne vakti vardı ne gücü.</p>
<p lang="tr-TR">Sahile inip bir fincan kahve içmek istedi. Yerinden kalkacak gücü yoktu. Hafifçe inledi. Bir pencere kenarında umarsız bir öğle sonrasında, yabancılaşmış, yaşamayı unutmuş gibi öylece bakıyordu. Oğlunun serin tatlı sesi ile irkildi:</p>
<p lang="tr-TR">“Anne bana beni doğurmaya nasıl karar verdiğini anlatsana.”</p>
<p lang="tr-TR">“Sıkılmadın mı bu hikâyeden?”</p>
<p lang="tr-TR">“Hayır, senin hayatını benim için değiştirişini dinlemek çok hoşuma gidiyor. Her seferinde, geçmişi özlemiyor musun diye düşünüyorum? Acaba o beni bilse, ne hissederdi diye de geçiyor aklımdan ?”</p>
<p lang="tr-TR">“Onun görevi; bana seni armağan etmekti.  Hiç bilmeden,  hesaplamadan… Bilse de bir şey değişmezdi. Belki seni doğurmama izin bile vermezdi. Öyle yarım yamalak,  seni içimden söküp alırlardı. “</p>
<p lang="tr-TR">“İzin vermezdin ama öyle değil mi?”<br />
<span id="more-173"></span></p>
<p lang="tr-TR">“Bilmiyorum bana sorarlar mıydı? Ben, yine o güçlü ve mağrur kadın. Çocuksu kırılganlığını gizlemeye çalışan çelik irade, yenilir miydim, bilemiyorum”</p>
<p lang="tr-TR">“Ama yapmazdın bence yapamazdın…”</p>
<p lang="tr-TR">İçini çekti… Ufka doğru baktı. Yapamaz mıydı? Hiçbir şey bilmiyordu. Aslında bilmekte istemiyordu.</p>
<p lang="tr-TR">Belirsiz uzak bir çizgi, tıpkı yıllar önce buraya ilk geldiği gün gibi. Bahar yavaş yavaş geliyor ve doğa uyanıyordu. Elinde çantası buraya kadar nasıl geldiğini hiç hatırlamıyor öylece ufka bakıyordu. Otobüsten inip, yarı sarhoş sahile doğru yürümüştü. Önce üzerindeki ceketi çıkardı. Kumların üzerine bıraktı. Sonra,  ayakkabılarını ve ipek çorabını… Hava serindi ama o hiç üşümüyordu. Rüzgârın tenini okşayışı ile sarhoşluğu artmıştı. Elbisesinin fermuarını açtı. Şimdi yarı çıplak sahilde dikiliyordu. Elini karnına götürdü sanki içindeki ufak can için temizlenmek ve onu tertemiz karşılamak istiyordu. Küçük adımlarla denize doğru yürüdü. O ilk temasla irkildi… Kendini sulara bıraktığında çevresindeki kalabalığı fark etmemişti bile.</p>
<p lang="tr-TR">Gözlerini açtığında beyaz badanalı bir dispanser odasında olduğunu anlaması çok zor olmadı. Üzerine battaniye örtmüşlerdi. Başında yaşı hayli geçkin sağlık memuru şaşkın gözlerle ona bakıyordu</p>
<p lang="tr-TR">“İyi misiniz bizi çok korkuttunuz?”</p>
<p lang="tr-TR">Sesi çıkmıyordu ki bir şey söylesin. Dudakları soğuktan mı bu kadar titriyordu? Gülümsemeye çalıştı olmadı, vazgeçti.</p>
<p lang="tr-TR">Yavaşça oturduğu yerden kalktı, bu kanser illeti onu yakaladığı günden beri kendini çok güçsüz bitkin hissediyordu. Buraya gelirken kurguladığı her şeyi yaptığını fark etti… Artık gitme vakti gelmiş olmalıydı. Teslimiyetin dayanılmaz çekiciliği ruhunu sarmıştı.</p>
<p lang="tr-TR">Artık, sadece oğluna tam olarak gerçeği anlattığından emin olmak istiyordu. Oğluna baktı, bu hikâyeyi çok anlatmıştı ama “acaba atladığım bir şey var mı” diye, hala düşünüyordu. Şu doktorlar ne kadar acımasız oluyorlar diye düşündü. Bir sürü ilaç ile her şeyi unutturuveriyorlar insana…</p>
<p lang="tr-TR">Sevgili oğlu, ne kadar doğal, yalansız ve sevecen bakıyordu. Tıpkı onun gibi…</p>
<p lang="tr-TR">Işıl ışıl yaprak yeşili gözler, sonbahar öncesi henüz sararmamış heybetli çınar gülümseyişi…</p>
<p lang="tr-TR">“Kalk hadi gidelim senin o çok sevdiğin tatlıdan yiyelim birlikte”</p>
<p lang="tr-TR">“ Tamam, annem. Hadi gidelim.”</p>
<p lang="tr-TR">Kalkıp üstüne bir şeyler aldı, ayakkabılarını giydi, yanı başında bekleyen oğlunun koluna girip kapıdan çıktı. Posta kutusunu kontrol ettiler. Faturalar ve oğlunun abone olduğu dergilerden başka bir şey yoktu.</p>
<p lang="tr-TR">Posta kutusundakileri alıp çantasına koydular. Ana oğul yavaş yavaş sahile doğru yürüdüler. Sahildeki küçük barakadan bozma kahve akşam demlenmek için gelecek olan balıkçılar için hazırlanıyordu.</p>
<p lang="tr-TR">“Oğlum ne zamandır balığa çıkmıyoruz. İsmet amcanla konuşsak da hafta sonu seninle bir balık avı yapsak ne dersin?”</p>
<p lang="tr-TR">“ Yarın doktora gideceğiz. O evet derse gideriz annem.”</p>
<p lang="tr-TR">“Ah be evlatçım ben iyiyim. Deniz bana hep iyi gelir bilirsin.”</p>
<p lang="tr-TR">“Sen kocaman bir çocuksun… Hiç büyümeyeceksin değil mi?”</p>
<p lang="tr-TR">“Seninle büyürüm diye düşündüm ama olmadı işte. Sen büyüdün ben böyle çocuk kaldım”</p>
<p lang="tr-TR">Gülüştüler. Bu gülüşler arkasından bir öksürük krizi tuttu. Öksürürken ciğerleri sökülüyor gibiydi. Yolun ortasında oğluna tutunmuş birbiri ardına öksürüyordu. Ne zaman keyifli bir geziye başlasalar ciğerleri işleri bozuyor, bütün güzelliklerin üstüne kara bir bulut gibi çöküyordu.</p>
<p lang="tr-TR">Mecbur geri döneceklerdi. Oğlunun yardımı ile yolun kenarındaki banka oturdu. Çocuk koşarak barakaya gitti, su alıp yine koşarak geri döndü. Bir yudum su nasıl iyi gelmişti. Yavaşça banktan kalkıp oğlunun koluna sarıldı. Geldikleri yolu biraz daha yavaş adımlarla ama hiç konuşmadan geri yürüdüler.</p>
<p lang="tr-TR">Evin bahçe kapısından girerken güllere baktı, ne kadarda büyümüşler tüm girişin üstünü kaplamışlardı. Açtıklarında bir taç gibi dururlardı bahçenin girişinde. Buraya ilk geldiğinde kendi elleriyle dikmişti onları… Acaba bu sene açtıklarını görebilecek miydi?</p>
<p lang="tr-TR">İçeri girdiler, camın hemen önündeki hep hazır olan yatağına uzandı. Çantasını açtı içinden dergiler ve faturaları çıkardı. Faturaları sehpaya bıraktı, dergileri oğluna uzattı. Oğlu dergileri alıp odasına gitmek için izin istedi. Dergilerin birinin içinden bir broşür düştü. Çocuk eğilip broşürü aldı, şöyle bir baktı, yatağın yanındaki sehpanın üzerine bıraktı.</p>
<p lang="tr-TR">Faturaları kontrol etmek için eline aldığında az önce oğlunun bıraktığı broşür en üsteydi.</p>
<p lang="tr-TR">“Ünlü deniz altı fotoğrafçısı, gezgin denizci Fred Swen 2. Kişisel sergisini 22 Şubatta ülkemizde açıyor…”</p>
<p lang="tr-TR">On gündür hastaydı, yetiştirmesi gereken raporlar, cevaplaması gereken mesajlar birikmişti. Derginin baş editörü deli gibi onu arıyor, yazıların durumunu soruyordu. Bu kadın bazen çokça canını sıksa da ona hep destek olurdu. Bu nedenle, ona karşı her zaman kendini sorumlu hissederdi. Ve tabii ki kadın haklıydı. Derginin bu ayki sayısı için sadece iki gün içinde yazı dizisinin son parçasının bitmesi ve sayfa düzeninin gözden geçirilmesi için yetiştirilmesi gerekiyordu. Kullanılacak fotoğrafları da seçmeliydi. Bu nedenle şu bay her şeyi bilenin resimlerine bakması gerekiyordu. Ama kendini öylesine bitkin hissediyordu ki&#8230; Kahvaltı bile yapmamıştı. Oysa ilaç alması için bir şeyler yemesi gerekiyordu. Yataktan zorlanarak kalktı çay yapmak için mutfağa gittiğinde telefonu çaldı.</p>
<p lang="tr-TR">“Nasıl sın? Sana resimleri gönderdim ve bir haftadır ses çıkmadı. Böyle yapmazdın. Merak ettim”</p>
<p lang="tr-TR">“Fredy sen misin?”</p>
<p lang="tr-TR">“Evet, benim… Numaram kayıtlı değil mi sende? Aşk olsun sana…”</p>
<p lang="tr-TR">“ Af edersin bu numara bende yoktu. Hastayım, o nedenle mesajlarıma bakamadım. Ama bugün bakacağım. En geç Pazartesi sana seçtiklerimi bildiririm, zaten Salı da Esen Hanım son onayı vermek zorunda. Çarşamba baskı başlıyor biliyorsun. Çok geç kaldım çok…”</p>
<p lang="tr-TR">“Çok mu hastasın? Kimse var mı yanında? Misafir kabul eder misin? Gelip sana özel çorbamdan pişireyim inan bana akşama bir şeyin kalmaz. Zımba gibi olursun”</p>
<p lang="tr-TR">“Sen İstanbul’da mısın? Baştan söyleyeyim iyi ev sahipliği yapamam. Gerçekten çok hastayım.”</p>
<p lang="tr-TR">“Deli şey yemeğe içmeye değil sana bakmaya geleceğim. Adresi söyler misin?”</p>
<p lang="tr-TR">Ayrıntılı bir şekilde adresi tarif etti ve telefonu kapattı. Banyoya gidip elini yüzünü yıkadı, saçlarını taradı. Çok kötü görünüyordu. Kıpkırmızı bir burun, morarmış gözaltları, sararmış dişleri… Aceleyle önce dişlerini fırçaladı, sonra saçlarını taradı. Üzerindeki pijamaları çıkardı. Bir eşofman giydi. Mutfağa döndü, iki yumurta alıp haşlama kabına koydu. Dolaptan kahvaltılıkları çıkardı, salona geçip masayı hazırlamaya çalıştı. Ama o kadar yorgundu ki hiçbir şeye özenemiyordu. Çayı demlerken kapının zilini duydu. Nerdeyse koşar adımlarla kapıya gitti, kapıyı açtı. Karşısında onu görünce tuhaf bir sıcaklık hissetti. Fred elinde bir kutu vitamini sallayarak, ona gülümsüyordu.</p>
<p lang="tr-TR">“Sen gerçekten çok hastasın cadı. Seni hiç böyle görmemiştim.”</p>
<p lang="tr-TR">İçeri girdi, kahvaltı masasına bakıp şöyle bir burun kıvırdı. Ne de olsa onun gibi bir gurme için pek de iştah açıcı bir masa olmamıştı. O, mutfağa gidip yumurtanın altını kapatırken Fred salondaki büyük koltuğa uzanır vaziyette oturmuştu.</p>
<p lang="tr-TR">“Sen kahvaltı etmedin mi?”</p>
<p lang="tr-TR">“Hayır. Dün akşamda beri bir şey yemedim ama aç değilim.”</p>
<p lang="tr-TR">“Yesen belli olur zaten. Şu haline bak. İyice kötülemişsin. Seni son gördüğümden daha zayıfsın. Hiç kendine bakmıyorsun. Gel bakayım ateşin mi var senin?”</p>
<p lang="tr-TR">Dudakları ile alnına dokundu. Sonra ellerini beline doladı, onu kendisine doğru çekti.</p>
<p lang="tr-TR">“Böylece kalalım. Kahvaltıdan daha keyifli değil mi?”</p>
<p lang="tr-TR">İtiraz etmedi birkaç saniye öylece kaldılar. Sonra onu kendine doğru çekti ve öpmeye başladı. Bedeni ile onu hareketsiz hale getirdi. Aslında itiraz edecek gücü de yoktu. Teslim oldu. Artık iki çıplak beden birbirini tanımıyor ama sanki yıllardır birbirlerini bekliyormuş gibi, özlemle kucaklaşıyordu. Birbirlerinin tenlerinin tadına bakıyorlar, lezzetlerini anlamaya çalışıyorlardı. Beyaz baldırlarının arasında en az kendi kadar beyaz güneş görmemiş İskandinav ırkının soğuk sfenksi gidip geliyordu. Zevkten, tırnaklarını adamın bedenine geçirdi. Adam hafifçe inledi. Bu defa dudaklarını saldırırcasına ısırdı. Adam yine küçük bir çığlık attı.</p>
<p lang="tr-TR">“Yavaş” dedi. Arkasından “biliyor musun? Çok lezzetlisin bebeğim” diye ekledi.</p>
<p lang="tr-TR">O anın bitmemesini çok istedi. Ama her şey gibi bunun da bir sonu vardı. Hava kararmaya başlamıştı. Kahvaltı masası öylece duruyordu. Deli gibi seviştikleri koltuktan kalktılar. Banyoya gidip birbirlerini yıkadılar. Fred çabucak kurulandı ve giyindi.</p>
<p lang="tr-TR">“Benim gitmem gerekiyor bebeğim uçağım iki saat sonra kalkacak. Ona yetişmeliyim. Pazartesi bana mesaj atarsın. Kendine çok iyi bak. Bu arada, yemek ye biraz. “</p>
<p lang="tr-TR">Birkaç saniye sonra da çıkıp gitti.</p>
<p lang="tr-TR">Kahvaltı masasına oturdu, masadakilere baktı. Yemek içinden gelmiyordu. Yumurtalarda pişmemişti zaten… Masayı toparladı ve her şeyi olduğu gibi çöpe attı. Çay makinesindeki su kaynamaktan nerdeyse bitmişti. Makinenin düğmesine basıp kapattı. Saçlarını kuruttu. Yaşadığının bir anlamı var mıydı, bilmiyordu ve şimdi düşünmek de istemiyordu. Pijamalarını giydi ve yatağa girdi. Çok geçmeden uyudu.</p>
<p lang="tr-TR">İki saat sonra uyandığında kendini çok dingin ve enerjik hissediyordu. Bilgisayarı başına geçti. Çalışması gereken yazıyı okudu, düzeltti. Gelen mesajlarını kontrol etti. Fred’den gelen fotoğraflara baktı. Hepsi çok güzeldi hangisini seçeceğine karar veremiyordu. Her birinde onun ince ruhunun izi vardı. Sanki çok kırılgan bir hikâyeyi anlatmak istiyorlardı. Resimleri bastırdı, kura çekecekti. Eline gelen resimleri editöre gönderecekti. Gözlerini kapadı resimler arasından beş tanesini seçti. Sonra bunları az önce düzelttiği yazı ile birleştirdi.</p>
<p lang="tr-TR">Mesajını hazırladı bir not ilave ederek editöre gönderdi. Saate baktı sabahın beşi olmuştu. Yatsa kalkamayabilirdi. Yatmaktan vazgeçti. Banyoya gitti. Duş aldı. Odasına dönüp dolabını açtı. Ne giyeceğine karar vermeye çalıştı.</p>
<p lang="tr-TR">Bu arada gözü aynadaki çıplak bedenine ilişti, yaşlanmaya başladığını düşündü. Otuz yaşına girmek üzereydi. “Bundan sonrası çok hızlı geçer” derdi annesi “anlamazsın bile. Sonra bir bakmışsın menopoz dönemin gelmiş ve sen anne bile olamamışsın.” “Haklı mı annem?” diye geçirdi içinden. “Ya hiç çocuğum olmazsa?” Her şeyden çok çocuğu olmasını istiyordu. Bazen cesaretini toplayıp sperm fabrikasından bir donör bile bulmayı düşünürdü.</p>
<p lang="tr-TR">Fred’den bir çocuğum olsa ne güzel olur diye geçirdi kafasından. Ona hiçbir sorumluluk yüklemem. Onun gibi deli dolu kabına sığmaz, kimseye aldırmaz, yaratıcı, sevecen, kibar ve düşünceli bir Don Juan ne güzel olurdu… Bazı zamanlar vardır Tanrı seni duyar ve dileğini yerine getirir ya, galiba öyle bir anda dilek dilemişti.</p>
<p lang="tr-TR">Otelin uyandırma servisi ile uyandı. Dönüp eşine baktı. “Sevgilim uyan hadi. Uçağa gecikeceğiz.”</p>
<p lang="tr-TR">“Çok içmişiz dün gece. Sahi senin şu tıfıl editör yardımcısı ile görüşmeni hiç konuşmadık. Ne oldu yeni sayıda fotoğrafların çıkacak mı? “</p>
<p lang="tr-TR">“ Sorun resimler değilmiş. Ufaklık hastaymış. O yüzden resimlere ve yazıya bakamamış.”</p>
<p lang="tr-TR">“Desene boşuna bir öğleden sonranı harcadın. Sadece telefon ile sorunun ne olduğunu öğrenebilirmişsin.”</p>
<p lang="tr-TR">“Hayatım telefon ile halledemezdim. Resimleri değerlendirmemiz ve yazıya uygun olanları seçmemiz gerekiyordu. O hasta haliyle kim bilir ne abuk sabuk seçimler yapardı. Benim bir ünüm var ve bir editör yardımcısının yanlış seçimlerinden dolayı zedelensin istemiyorum”</p>
<p lang="tr-TR">Eşinin alnına küçük bir öpücük kondurdu.</p>
<p lang="tr-TR">“Hadi bir tanem gitmemiz gerekiyor. Kaldır o güzel poponu.”</p>
<p lang="tr-TR">Elinden tutup kendine çekti. Kadın dudaklarının dudaklarına değdirdiğinde canı yandı.</p>
<p lang="tr-TR">“Ne oldu senin dudaklarına. Ateşlendin mi? Sanki kesilmiş gibi”</p>
<p lang="tr-TR">“Sanırım fazla alkole vücudum tepki verdi. Neyse geçer.”</p>
<p lang="tr-TR">Birlikte çabucak hazırlandılar ve hava alanına gitmek üzere yola çıktılar.</p>
<p lang="tr-TR">Fred ile yaşadığı o çılgın günün üzerinden bir aydan uzun bir süre geçmişti. Onunla bir iki sıradan konuşma yapmışlar ama her ikisi de o günü ima bile etmemişti. İnternette, “korkular aşkları başlamadan bitiriyor “ diye bir yazı okumuştu. Korkuyor muyum diye kontrol etti. Hayır, korkmuyordu. “Herkes kendi payına düşeni yaşar” diye düşündü. Onun payına güzel bir hatıra düşmüştü ve gerisi önemli değildi.</p>
<p lang="tr-TR">Regl dönemi de bir ay geçmişti. O sabah işe gitmeden doktora uğrayacak ve neler olduğunu kontrol edecekti. Editöre geç gideceğinin haberini verdi. Doktor muayenesi beklerken telefonu çaldı.</p>
<p lang="tr-TR">“Nerdesin kız?”</p>
<p lang="tr-TR">“Fredy… Doktordayım”</p>
<p lang="tr-TR">“ Yine mi hastasın? Ben de dergiye geldim, senin masan boştu bir kahve içsek iyi olur diye düşünmüştüm. Ne zaman geleceksin?”</p>
<p lang="tr-TR">“ Öğle yemeğine yetişirim.”</p>
<p lang="tr-TR">“Tamam, o zaman. Yemekte birlikteyiz. Bizim pizzacıda buluşalım”</p>
<p lang="tr-TR">“ Tamam, şimdi kapatmalıyım: Doktor beni çağırıyor.</p>
<p lang="tr-TR">Muayene sırası ona gelmişti. Odaya girdi. Doktor gülümseyerek onu selamladı. Durumu anlatmasını rica etti. Kısaca sorununu anlattı. Muayene odasına geçtiler. Kadın canını yakmadan muayene etti ve ona ekranda bir noktayı işaret ederek, gülümsedi. Bir mucize olduğundan bahsediyordu. Normal koşullarda hamile kalmasının çok zor olduğunu anlatıyor, bu mucizenin onu mutlu etmesi gerektiğini söylüyordu.</p>
<p lang="tr-TR">Oysa şuan ne düşüneceğini ve ne hissettiğini ayırt edemiyordu. Darmadağınık olmuştu.</p>
<p lang="tr-TR">Muayene bitmiş, giyinmiş elinde ekran çıktıları, dalgın taksiye bindi. Taksi şoförünün ne sorduğunu anlamadan boş gözlerle adama baktı. Bir iki saniye sonra kendine geldi. Gideceği yeri tarif etti.  Taksi on dakika sonra pizzacının önünde durmuştu. Cüzdanından para çıkardı, paranın üstünü beklemeden taksiden indi. Pizzacıya girdiğinde, köşede Fred’i gördü. Fred oturduğu yerden ayağa kalktı, soru dolu gözlerle ona baktı.</p>
<p lang="tr-TR">“ Ne oldu? Kötü bir şey mi var? Yüzün bembeyaz “</p>
<p lang="tr-TR">“ Oturalım anlatacağım.”</p>
<p lang="tr-TR">Birlikte oturdular. Fred her zamanki pizzayı ısmarlamıştı. Birkaç saniye sonra garson servis için masaya geldi. Tabağına koyulan pizza dilimine baktı.</p>
<p lang="tr-TR">“ Canım istemiyor. Ben yemeyeceğim galiba.”</p>
<p lang="tr-TR">“ Allah aşkına, seni gören de öleceğinin haberini aldığını zanneder. Nedir bu kadar can sıkıcı olan?”</p>
<p lang="tr-TR">Dedi ve pizzasından kocaman bir parça ısırdı.</p>
<p lang="tr-TR">“Hani o hafta sonu var ya…”</p>
<p lang="tr-TR">“İnanmıyorum”</p>
<p lang="tr-TR">“ Neye inanmıyorsun. Henüz bir şey söylemedim ki”</p>
<p lang="tr-TR">“ Hamileyim demeyeceksin değil mi?”</p>
<p lang="tr-TR">“ Öyleymişim ama onu kaybetmişim. “</p>
<p lang="tr-TR">“ Üzüldüm. Senin için yapabileceğim bir şey var mı? İstersen izin kullanman için senin adına Esen’le konuşayım”</p>
<p lang="tr-TR">O an karşısındaki adamın canını yakmak istedi. Ama bunu nasıl yapacağını bilmiyordu…</p>
<p lang="tr-TR">“Önemli değil. Bu benim hatam. Sana izin vermemeliydim. Ama yaşandı ve bitti. Üzerinde konuşulacak bir şey yok.”</p>
<p lang="tr-TR">“ Herkes hata yapabilir. Üzülme böylesi daha iyi olmuş. Düşünsene, eğer kaybetmeseydin ondan bir şekilde kurtulman gerekecekti ve sen o zaman daha çok üzülecektin.”</p>
<p lang="tr-TR">Adamın canını yakamamış tam tersine kendi yüreğini paramparça etmişti. Ondan hiçbir beklentisi yoktu ama biraz şefkati bile ona çok görmüş olmasını anlayamıyordu. O an karar verdi. Burada, bu şehirde yalan bir dünyanın içinde var olmak istemiyordu. Hele içindeki mucizeyi ne pahasına olursa olsun kaybetmeye niyeti yoktu.</p>
<p lang="tr-TR">Yemekten sonra ofise döndü, hiçbir şey yokmuş gibi işlerini toparladı. Mesai bitmeden az önce editörün odasına gidip konuşma talep etti. Kadın bir şeyler olduğunu anlamıştı. Uzun uzun konuştular. Kararını saygı ile karşıladı. Onun için her türlü yardımı yapmaya hazır olduğunu söyledi. Çekmecesinden küçük bir sahil kasabasının resimlerini çıkardı. Ona hayallerindeki evi on yıl öce aldığını ama cesaret edemediği için oraya gidemediğini anlattı. Ucunda papatya figürü olan anahtarlığı uzattı. Evde istediği kadar kalabileceğini, eğer isterse evi ona seve seve satabileceğini de ekledi.</p>
<p lang="tr-TR">Karındaki mucize hayatına girer girmez, birbiri ardına mucizeler olmaya başlamıştı. O akşam mutluktan sarhoş olmuş bir şekilde yeni evine doğru yola çıktı.</p>
<p lang="tr-TR">“Anne, uyudun mu?”</p>
<p lang="tr-TR">“ Dalmışım canım”</p>
<p lang="tr-TR">“ Gülümsüyordun. Güzel bir rüya gördün galiba?”</p>
<p lang="tr-TR">“ Hafızamdaki eksik taşları toparladım.”</p>
<p lang="tr-TR">“ Ve ?”</p>
<p lang="tr-TR">“ Artık sana her şeyi anlattığımdan eminim. Sadece onun ismini sana söylememişim ”</p>
<p lang="tr-TR">Parmakları ile annesinin dudaklarını kapattı</p>
<p lang="tr-TR">“Lütfen. Ona ihtiyacım yok. Ben bütünüyle senin olmayı seçtim. Benden haberi olmasına gerek yok. Herkes kendi payına düşeni yaşamalı sen öyle söylemiştin! Onun payına bu hikâyede hiçlik düşüyor. Benim payıma sen, senin payına da ben. Herkes mutlu. Daha fazlasına gerek yok.”</p>
<p lang="tr-TR">Annesine sarıldı. Ona onu ne kadar sevdiğini ve kendisinden vazgeçmediği için ne kar minnettar olduğu bir kez daha söyledi. Elinden broşürü aldı ve çöpe attı.</p>
<p lang="tr-TR"><strong>Özdil Demir</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/romantik-hikayeler/herkes-kendini-yasar.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>On İkiye Bir Var</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/felsefi-hikayeler/on-ikiye-bir-var.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=on-ikiye-bir-var</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/felsefi-hikayeler/on-ikiye-bir-var.htm#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 11 Feb 2010 16:25:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Felsefi Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Klasik Öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[Trajik Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[haldun tane rhikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[haldun taner hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[haldun taner oku]]></category>
		<category><![CDATA[haldun taner öyküleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye yayınlatmak]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye yaz]]></category>
		<category><![CDATA[hikayeni yayınla]]></category>
		<category><![CDATA[Kurgu Öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[kurmaca öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[öykü oku]]></category>
		<category><![CDATA[öykü özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[öykü yaz]]></category>
		<category><![CDATA[türk öykücüleri]]></category>
		<category><![CDATA[türk öyküleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=160</guid>
		<description><![CDATA[Haldun Taner
Nasıl başladı, ne vakit başladı, bilemiyorum. Ama ilk belirtiler, dokuz  yaşımda iken patlak verdi. Misafirlerle bahçede oturuyorduk. Yaşlı bir  zat saati sordu. Aksi gibi, kimsede saat yoktu. Eniştem içeri, saate  bakmaya koştu. Ben o aralık: &#8220;Üçü yirmi geçiyor&#8221; deyivermişim. Bu  tutturuşa, önce kimse şaşmadı. Boğazda, geçen vapurlara bakıp zamanı  [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/AmethystPendulum1.jpg" rel="lightbox[160]"><img class="alignright size-medium wp-image-394" style="border: 4px solid black;" title="AmethystPendulum1" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/AmethystPendulum1-300x192.jpg" alt="" width="300" height="192" /></a><span style="color: #808080;">Haldun Taner</span></h2>
<p>Nasıl başladı, ne vakit başladı, bilemiyorum. Ama ilk belirtiler, dokuz  yaşımda iken patlak verdi. Misafirlerle bahçede oturuyorduk. Yaşlı bir  zat saati sordu. Aksi gibi, kimsede saat yoktu. Eniştem içeri, saate  bakmaya koştu. Ben o aralık: &#8220;Üçü yirmi geçiyor&#8221; deyivermişim. Bu  tutturuşa, önce kimse şaşmadı. Boğazda, geçen vapurlara bakıp zamanı  bazen dakikası dakikasına kestirmek mümkündür. Görünürde vapur filan  olmadığı anlaşılınca gözler faltaşı gibi açıldı: &#8220;Peki ama nasıl  bildin?&#8221; &#8220;Bilmem&#8221; dedim. &#8220;Dilimin ucuna geliverdi işte.&#8221; Rahmetli halam:  &#8220;Tesadüf a canım&#8221; dedi. &#8220;Attı tuttu işte. Olmaz mı böyle şeyler.&#8221;  Öbürküler de: &#8220;Evet&#8221; dediler. &#8220;Tesadüf. Ama bu kadar olur yani.&#8221;<br />
<span id="more-160"></span></p>
<p>İnsanlar, mantıklarının normal akışına uymayan olayları bu üç hece ile  ne güzel ortadan kaldırıverirler. Kahinliğimin sırf bu tesadüfe  dayandığı oybirliği ile kabul edildi. Hatta ben bile buna inandım.  İnanacaktım. Aradan iki hafta geçmiş geçmemişti ki, bir gece, ter içinde  yatağımda uyandım: &#8220;Bire beş var. Bire beş var&#8221; diye sayıklıyordum.  Kalktım. Lambayı yaktım. Dededen kalma ihtiyar duvar saati, bire beş  kalayı gösteriyordu. Niye uyanmıştım? Bu sayıklama neden? Saatin bire  beş kalayı gösterdiğini rüyada mı görmüştüm. Yoksa, uyku ile uyanıklık  arasında mı içime doğdu. Biraz sonra saat &#8220;dan&#8221; diye biri vurunca kafama  tokmak yemiş gibi ayıldım. Hayır. Bu defa ki tesadüf olamaz. Başım  dönüyor, kulaklarım uğulduyordu. İçimi, tarifsiz bir korku kapladı. O  güne kadar benden gizli içime işlemiş durmuş bir saatin tik taklarını,  ilk defa o anda duyar gibi oluyordum. Bu tik tak, kalbimin atış  temposunda olsa şaşmayacağım. Ama değil. Acele işleyen bir cep  saatininkine de benzemiyor. Çok ağır, daha tok&#8230; Tıpkı, ağırbaşlı bir  pandül gibi&#8230; Önce, bir kabus geçiriyorum sandım. Kalkıp elimi, yüzümü  yıkadım. O tempo, hala kulaklarımda zonklayıp duruyor. Yalının boş  odalarından birine kapandım. Boşuna&#8230; Gecelikle bahçeye çıktım. Rıhtıma  vuran dalgaların temposu da, şaşılacak derecede içimdeki ölçüye uyuyor.  &#8220;Lamı cimi yok, tozutuyorum&#8221; dedim. Ter içinde yığılmışım. Gelip beni  ayıltmışlar, yatağıma yatırmışlar. Boş odalarda ne aradığımı, bahçeye  neden çıktığımı sordular. Söylemedim. Hastalıktan, doktordan oldum  bittim korkarım. Bunu, bir delilik başlangıcı sanmıştım. Söylemezsem,  sanki kendi kendine düzelecekti. Sırrımı, evdekilere açmamakla iyi  etmemişim. Belki o zaman bir çaresine bakar, önüne geçerlerdi.İlk  korkularım yatışınca, bu keşfimden övünç bile duymaya başladım. Saate  bakmadan saati bilişim, mektep arkadaşlarım arasında duyuluverdi. Saati  olanlar saatlerini düzeltiyor, olmayanlar dersin bitmesine kaç dakika  kaldığını benden soruyorlardı. Benim, bu marifetimi bilmeyenlerle bahse  girip, sırtımdan para kazanan açıkgözler bile oldu. Üniversiteye  geçince, bu melekem daha da kesinleşti. Şimdi artık yalnız akreple  yelkovanın değil, saniye ibresinin bile kaçta bulunduğunu bildiğim  oluyordu. Bir keresinde bir atletizm maçında sekiz yüz metre derecesini  daha kronometrörler ilan etmeden bilişim, o zamanki gazetelere bile  geçti. Hatta bunun üzerine, zamanın en tanınmış ruh doktorlarından biri,  beni arayıp buldu. Birtakım sualler sordu. Saat tahminleri yaptırdı.  Sonra doktorlar cemiyetinde, hakkımda bir tebliğ yayınladı.Hiç unutmam,  rapor: &#8220;Süjede, aşırı derecede gelişmiş bir samia hassası ve altıncı his  derecesinde bir zaman hafızası müşahede edildi&#8221; diye başlıyordu. Bana  kalırsa, ben bunu soyaçekimle izah taraflısıydım. Şeceremi araştırdım,  bulmadım. Ama soyumda muhakkak zamanla, saatle fazlaca uğraşmış bir  insan, ne bileyim ben, bir saatçi, bir muvakkit bulunmalı. Yoksa  doktorun dediği gibi, bütün suçu odamdaki duvar saatine yüklemek, bana  biraz tek taraflı bir izah gibi geliyor.</p>
<p>Odamdaki saat, atalarımdan  kalma bir duvar saatidir. Tam karşımda, dedemin bir hattı ile büyük  babamın üniformalı resmi arasında, sanki onlardan bir şeymiş gibi durur.  Dünyaya ilk geldiğimde kulağımın ilk aldığı ses, onun tik takları  olmuş. Çocukluğumun, sade çocukluğumun mu ya, gençliğimin de gecesini  gündüzünü o saatin tik takları noktaladı. İçimdeki pandülün tik takları  da tıpı tıpına tam onun pandülünün temposunda. Öyle ağır, öyle tok. İmdi  doktorun tezi şu: Normal üstü bir duyma hassam olduğu için şuuraltım,  bu pandülün temposunu adeta bir plak gibi zapt edip kendisine sindirmiş.  Şimdi ben o yokken bile onu duyar gibi oluyor, bir yankısı gibi onun  temposunu idame ettiriyormuşum. Hasılı, onunla denk işleyen canlı bir  saat olup çıkmışım. Bu durumda bana: &#8220;Öyleyse neden çeyrekleri, yarım  saatleri, saat başlarını çalmıyorum?&#8221; diye sormaktan başka bir şey  kalmıyor. Kötü, çok kötü&#8230; İster misin büsbütün azıtayım da, sade  sorulunca değil, sorulmadan da, tıpkı Telefon Merkezindeki konuşan saat  gibi, her geçen dakikayı durmadan söyleyeyim. Doktora vız geliyor. Bir  sinir doktoru için, saatleşen bir insan kendini at sanan, tren sanan,  olmuş bir armut sanan kadar olağandır. Sapıklık, böyle böyle başlar.  Hangi doktor hastasına resmen &#8220;sen tozutuyorsun dostum&#8221; demiştir. Bunu  ben kendi irademle alt edemezsem beni doktor mu kurtarır, ilaç mı,  telkin mi? Hemen, kesin bir prensip kararı verdim: Bundan böyle saat  tahminlerine paydossss&#8230; O güne kadar lüzumsuz saydığım için hiç saat  kullanmazken ilk defa kendime bir sat aldım. Hem de aylı günlü, en  modernlerinden&#8230; Saati soranlara saate bakmadan cevap veriyordum.</p>
<p>Üç  dört hafta hiç falso vermedim. Fakat sonra&#8230; Tevekkeli, huy canın  altında dememişler. Mesela büroda çalışırken biri saati sorsa, unutup  kafamdan cevap verdiğim oluyordu. Sonra zamanla insanın içine bir de  bityeniği giriyor a canım. Tahmin yapmaya yapmaya ya bu melekem büsbütün  körleşirse. Arada bir, irademin dalgın anlarından faydalanarak, kaçamak  tahminler yapmaya başladım. Günde bir kere mesela. Yahut iki&#8230;  Kontrolü, kendi saatimle yapmayacak kadar onurluyum çok şükür. Dirseğini  bük, kolunu aç, saate bak. Nerede kaldı, verdiğim prensip kararı?  Halbuki meydan saatlerinin altından geçerken, insanın gözü pekala  yanlışlıkla şöyle bir yukarı doğru kayabilir. Çoğu defa, kendimi tongaya  bastırmak istediğim oldu. Bile bile, sırf yanılmış olmak için, 8.15  diye atıyordum mesela. Sonra bakıyorum: Tutturmuşum; sekizi gerçekten on  beş geçiyor. Bütün gayretime rağmen, yine doğru saati bilmiştim.  Yalnız, hiç unutmam, bir sabah Kadıköy Belediyesinin yanındaki saatin  altından geçerken yine böyle kaçamak bir tahmin yaptım. &#8220;7.11&#8243; dedim.  Baktım. Yediyi yirmi bir geçiyor, evet, yirmi bir. Gözlerime inanamadım.  Bir sevineyim, bir sevineyim. Dünyalar benim oldu sanki. Kendi kendime  &#8220;Al kalemi&#8221; dedim. &#8220;Bugünün tarihini defterine kaydet. Bugün senin  normal insanlar sırasına girdiğin mutlu ve tarihi bir gündür.&#8221; Fakat  sevincim içimde kaldı. Tam o sırada işçinin biri saate merdiven dayamaz  mı? &#8220;Meret yine on dakika ileri gidiyor.&#8221; diye tamire kalkışmaz mı? Kaç  doktor değiştirdim. &#8220;Korkacak bir şey yok&#8221; diye yemin ediyorlar.  İnşallah doğrudur. &#8220;Geçer mi?&#8221; diye sordukça, &#8220;bilinmez&#8221; diyorlar. &#8220;Hem  bunun size ne zararı var kuzum? Faydaları da caba.&#8221; Doğru. Faydasını  neden inkar etmeli. Mesela ben bugüne kadar tren, vapur kaçırmış insan  değilim. Gece saat kaçta yatarsam yatayım, içimde zilli bir saat  kurulmuşçasına sabahleyin istediğim saatte uyanabiliyorum. Doğru  işleyişimden de, ayrıca küçük bir böbürlenme duyduğumu saklamayacağım.  Bugüne bugün, radyo saat ayarı ile geri kaldığım görülmemiştir. Bunlar  iyi. Kabul&#8230; Ama zihnimi, benliğimi, şuuraltımı hassas bir anten gibi,  alabildiğine zaman kavramına böylesine açık ve uyanık tutmak acaba bir  gün, radyomun akümülatörünü yormayacak mı? Doktor: &#8220;Zamanı unut,  alakadar olma&#8221; diyor. &#8220;Saat kaçsa kaç. Sana ne be kardeşim.&#8221; İyi ama, bu  sade bir saat işi değil ki birader. Bu, her şeyden önce bir tempo  meselesi. Haydi hiç saate bakmadık, saatle, ilişiğimizi kestik diyelim,  içimdeki bu tempodan nasıl kurtulmalı? Her an bu tempoyu duymamı, her  şeyde ona uyan veya uymayan tempolar aramamı kim, nasıl önleyecek?  Pandül temposuna uyan her şeye hayran, uymayan her şeye düşmanım. Yavaş  giden bir takanın pat patı, döşemeyi kemiren bir kurdun tıkırtısı&#8230; bir  musluktan şıpırdayan damlalar, tren tekerlerinin ray kesiminde  çıkardığı gürültü, dörtnala giden bir atın şakırtısı, gece asfaltta  uzaklaşan topal bir ihtiyarın adımları. Bütün bunlar yorgunsam beni bir  anda dinlendirir, neşesizsem keyiflendirir. Tersine, bu tempoya uymayan  seslerden de öylesine sinirleniyorum. Mesela vapurlar. Rıhtıma çarpan  dalgaların aralığını bozduğu için bütün vapurlara kızıyorum. Vapur geçip  de deniz, sahili art arda, hızlı hızlı dövmeye başlayınca, beni bir  huzursuzluktur alır. Çalışıyorsam dururum, düşünüyorsam kafam işlemez  olur, oturuyorsam kalkarım, uyuyorsam uyanırım. Hasılı rahatım kaçar.  Hızlı akan bir nehir de, insana saat temposunu şaşırttırıyor. Üç yıl  boyu, içinden böyle bir akar su geçen bir şehirde oturmuştum. Bahar  gelip de nehir çağıl çağıl kabarmaya başlamaz mı, içimi, geri kalmış bir  saat huzursuzluğu kaplardı. Bu pandül temposu öylesine sinmiş ki  benliğime, sokakta yürürken adımlarımı bile bu tempoya göre atıyorum. Ne  daha hızlı, ne daha yavaş&#8230; Sokağa başka biriyle çıkmak istemeyişim,  bundan. Nişanlımdan, sırf bu tempo uyuşmazlığı yüzünden ayrıldım. Ben  bir adım atarken o iki, üç atabilse yine uyuşacaktık. Adımları küsurlu  idi. İki buçuk, iki buçuk. Bu durumda bir insanın ruh temposu benimle  nasıl uyuşur? Batı müziğini neden seviyorum. Her bestenin atında bir  metronom tiktakı sezdiğim için. Geçende Balkan radyolarından birinde  Beethoven&#8217;in 8&#8242;inci Senfonisini dinliyordum. Üstadın, metronomu bulan  Maelzel&#8217;e armağan olarak, ritmik metronom temposunda çalınsın diye  bestelediği o ikinci mouvement&#8217;ı, o her dinleyişimde kendimden geçtiğim  caanım Allegrotto Scherzendo&#8217;yu herifler tutup da Rubato çalmazlar  mı?&#8230; Yakalayıp radyoyu yere çalasım geldi. nefesimi en tıkayan bir şey  de, durmuş saatler. Topkapı Müzesi&#8217;ne her gidişimde saatler bölümüne  uğramadan edemem. Ama her seferinde de boğulur gibi olup hemen kendimi  dışarı atarım. Ne kadar değerli, ne kadar hünerli olursa olsun, durmuş  saat, sönmüş fenere benziyor. Ne var ki, durmuş saatlerin bir meziyeti,  hiç değilse günde iki defa doğru saati göstermesidir. Ayarsız saat, bunu  bile beceremez. Saatin kalitesi, kurgu mekanizmasında, yani  zembereğindedir. Zemberek saatin değil, hayatın da özü, temeli. Bir  bakıma, hepimiz kurulu birer saat değil miyiz? Yaşama bir kurulma ve  çözülme, bir dolma ve boşalmadan başka ne? Yaşlılıkta ölen, kurgusu  biten; gençlikte ölen, zembereği bozulan&#8230; Eğitim, kültür bile az çok  bir kurgu mekanizmasına benzetilemez mi? Kurarlar bizi, kurulduğumuz  gibi konuşur, hareket ederiz. Kimi hala alaturka saat ayarı üzerine  işler. Kimi Greenwich ayarıdır, kimi San Fransisco&#8230; Bazımız ileri  gider, kimimiz geri kalırız. Memleket saat, yahut standart ayarından  ileri gidecek olursak, kanun denilen muvakkitbaşı tutar bizi geri alır.  Daha kafası kızarsa, büsbütün durduruverir. Geri kalacak olursak&#8230;  İleri alır diyecektim ama, geri kalana pek aldırmaz. Yurdumuz, Yenicami  duvarındaki ezani saat ayarı ile işleyen nice alaturka saatlerle dolu.  Bunları laf olsun diye söylemiyorum. İnsanlar, her bakımdan saate  benziyorlar. Hatta güleceksiniz belki; boş zamanlarımda öbür insanları  da kendim gibi saate benzetmek en sevdiğim hayal oyunlarımdan biri.  Tanıdıklarıma, yakınlarıma bakıp bu, saat olsa nasıl bir saat olurdu  diye düşünürüm. Yahut tersine, saatten hareket edip insana geldiğim,  belirli saatlerin insan olunca nasıl birer kişilik göstereceklerini  düşündüğüm de olur. Mesela odamdaki duvar saatini alalım. Ben onun  huzurunda mambo çalamam, bir kıza sarılamam. Camekanlarının altından  büyük peder bakıyormuş gibi gelir bana. Bu saat, odaya, radyo İtri&#8217;den,  Dede Efendi&#8217;den bir şey çalarken daha bir yaraşır, kendini o zaman daha  bir evinde hisseder. Halinde, vuruşunda, işleyişinde bizlere karşı, bir  küçümseme sezerim. Kim bilir, derim; zamanında ne ağırbaşlı ne efendice,  ne olgun ve dolgun saatler vurmuştur da şimdi bizim bu havai, bu  fasafiso, bu çocukça ve budalaca saatlerimizi vurmaktan sıkılıyordur. Bu  saat konuşsa, muhakkak ağdalı, terkipli bir divan edebiyatı Türkçe’si  konuşacaktır. Vuruşları bile, aruz üzre şiir okur gibidir. Sanki her  saat başı Ziya Paşa ile birlikte: &#8220;Sanma ki saat çalar Bil başına tokmak  vurur&#8221; diye bizi azarlamaktadır. Misafir salonunda fanus içinde duran  konsol saati büyükannemin çeyizi imiş. Büyük valde saat olsa herhalde  böyle tertipli, kıvrak, pırıl pırıl, hanım hanımcık minyon bir saat  olurdu, diye düşünürüm. Politikacıları neye benzetiyorum biliyor  musunuz? Topkapı Müzesinde gördüğüm, istenince nihavent, istenince  acemaşiran makamında çalan çalgılı eski saatlere&#8230; Tahsildarlar saat  olsa, muhakkak sayaç mekanizması gibi işlerlerdi. Geçen gün dairede,  bizim şefin tepesindeki sessiz işleyen elektrikli duvar saatine dikkat  ettim. Eminim ki şef saat olsa, tıpkı böyle işlerdi. Sin<br />
si sinsi. Hiç  işlediğini belli etmeden. Bir bakarsın yelkovan hareketsiz duruyor, bir  bakarsın bir dakika atıvermiş. Müzisyenlere gelince, onların metronom  gibi işlediklerine eminin. Hele orkestra şefleri&#8230; Bir Toscannini, bir  Karayan, bir Furtwangler, şahıslaşmış, mükemmelliğin doruğuna ermiş en  hassas birer metronom değil de nedirler? Öbür saatlere kıyasla  Metronomun bir iyiliği; temposunun istediği gibi hızlandırılıp  yavaşlatılabilmesi&#8230; Çekersin ağırlığı yukarı, tempo yavaşlar. Tik&#8230;  tak&#8230; tik&#8230; tak&#8230; İndirirsin aşağı hızlanıverir. Tiktak&#8230; tiktak&#8230;  Böyle bir ağırlık da öbür saatlere takılabilse&#8230; Bunu, geçen gün bizim  doktora açtım. Güldü: &#8220;Ne o, şimdi de zamanı mı yavaşlatmak istiyorsun?&#8221;  dedi. Hem de nasıl&#8230; Eskiden hiç böyle bir zorum yoktu. Bu, bana şu  son günlerde arız oldu. Son zamanlarda içimde, kurgusunun bitmekte  olduğunu sezen bir saat çaresizliği var. Belki de kuruntu. Belki de  kurgum bitmeden zembereğim bozulacak. Zamanı durdurmak, yavaşlatmak, o  akibeti kabil olduğu kadar geriye atmak merakı herhalde buradan geliyor.  Eskiden beri az yaşamaktan, erken ölmekten korkarım. Sade ben mi,  herkes korkar. Bu neden ileri geliyor? Ben düşündüm ve buldum: Hayatı  kesif yaşamamaktan. Hayatı kesif yaşamaktan neyi anlıyorum? Sevmek,  sevilmek, eğlenip yan gelmek, çubuğunu yakıp gününü gün etmek mi?  Hayır&#8230; Karınca gibi durmadan çalışmak, para biriktirmek, ev kurmak,  çoluk çocuk yetiştirmek mi? Bunlar da boş lakırdı. Kesif yaşamaktan  sadece zamanın geçişini hissetmeyi anlıyorum. Zaman geçiyor. Bizler  zamanın içinde yüzdüğümüz halde zamanın geçişini değil de, o geçtikten  sonra, sadece geçmiş olduğunu hissedebiliyoruz. O da şakağa düşen  aklarda, alnımızdaki kırışıklıklarda, bele yapışan lumbago ağrılarında,  nihayet hastalıkta, ölümde&#8230; Ama zaman daha geçmeden, henüz geçerken,  onun geçişini adeta gözle görür gibi şuurlu ve uyanık bir şekilde  hissedebildiğimiz gün, öyle geliyor ki bana, bizden habersiz geçmiş  zamanın bizde yaratabileceği bütün acı sürprizleri ortadan kaldırmış  olacağız. Bu keşfimi nerde yaptım biliyor musunuz? Bir yılbaşı gecesi,  Kadıköy vapurunun güvertesinde&#8230; Paltoma bürünmüş gidip ta buruna  oturmuştum. Bir ara uyuklar gibi olup, birden silkindim. &#8220;On ikiye bir  var&#8221; diye söyleniverdim. Çakmağı yakıp saate baktım ki; doğru&#8230; Saniye  yelkovanı döndü, döndü, altmışın üstüne gelince çıt&#8230; Saat 11.59&#8242; ken,  12 oluverdi. Gün kadranında Çarşamba, yerini Perşembe ile değiştirdi. 31  Aralık çekilip yerini 1 Ocak&#8217;a bıraktı. Saat, yılı göstermiyordu ama,  1952 bitip 1953 başlamıştı. Bütün bunlar, bir küçük an&#8217;ın marifeti.  Hepsi şu ufacık yayın &#8220;tık&#8221; diye atıvermesi ile oluyor&#8230; An an&#8217;ı  kovalıyor, an&#8217;lar sonsuzlukta eriyor. Çarşamba perşembeyi, perşembe  cumayı sürüklüyor. Kasım, aralık oldu, aralık ocak, ocak şubat olacak.  Şubat da mart. Ve biz, karanlığın içinde şu vapur gibi zamanı yara yara  ilerliyoruz. Nereye? Bir zamansızlık ülkesine doğru. Karşımda sahil  göründü. Esrarlı ve karanlık. Yaklaştıkça yaklaşıyoruz&#8230; Ah şu vapur  bir dursa&#8230; İyisi, geri geri gitse&#8230; Akreple yelkovan, yollarını  şaşırıp ters işlemeye başlasalar. Gün kadranı perşembeden çarşambaya  dönse, aylar sondan başa doğru sayılsa, halden geçmişe, yeniden eskiye,  neticeden sebebe doğru ters bir akış başlasa&#8230; Başladı diyelim ne  olacak? Vapur geri geri gitse, ulaşacağımız sahil, bu sefer de ilk  kalktığımız zamansızlık ülkesi olmayacak mı? İster öne git, ister geri;  dünyanın denizleri biter efendi&#8230; Madem zamanı durdurmanın çaresi yok.  Madem zaman akacak. Bari, geçişini iyice hissetsek.Vapur, Kızkulesi  açıklarında&#8230; İşte Salacak&#8217;a yaklaşıyoruz&#8230; Na şurası Selimiye. Şu  yeşil ışık Haydarpaşa mendireği&#8230; Şu mavi lambalar Kordon Otelinin  değil mi? Vapur yana dönüyor. İşte Kadıköy İskelesi. Bir böyle, geçişin  adım adım bilincine vararak gelmek var. Bir de aşağı kamarada gazete  okuyup, &#8220;a gelmişiz&#8221; diye şaşakalmak&#8230; Ömrümüz, alt kamarada gazete  okuyan yolcununkine ne kadar benziyor&#8230; Dakikalarının değerini biz  ancak yılbaşından yılbaşına anlıyor, onların geçişini o gece -o da  11.55&#8242;ten 12&#8242;ye kadar- dikkatle takip ediyoruz. O da neden? Aklımız  sıra, geçen bir yılı kapayıp, gelen bir yılı açtıklarından. Yılbaşı  geçince de yine alt kat kamaraya inip gazetemize dalıyoruz. Halbuki  hangi günün hangi dakikası, bir eski yılı kapayıp yenisini açmıyor?  Neden bu dikkati her günün her saatinde, her dakikasına, her saniyesine  çevirmiyoruz? Biz kendisini unutunca, coşkun bir sel gibi geçen zaman  dikkatimizi her saniyesine çevirince, düz ovada kıvrıla kıvrıla akan  tembel bir nehre dönecektir.</p>
<p>Bütün mesele, dikkatimizi saniyelerin  geçişi üzerine toplamada. Peki, bunu nasıl yapacağız. Onu da buldum:  Kendimizi saatlerin tiktakına vererek. Zamanın, dolayısıyla yaşamanın  şuuruna varabilmenin en iyi yolu saatler ortasında yaşamaktır.Siz de  deneyin bakın: Bir odanın kapısını, pencerelerini sımsıkı kapayın.  Sırtüstü yatıp gözlerinizi kara bir bezle bağlayın. Kafanızdaki bütün  fikirleri kovarak, bütün dikkatiniz saatin tiktakında, zamanın geçişini  düşünün. Yaşadığınızı düşünün. Bir vapur olduğunuzu, zamanı yara yara  ilerlediğinizi, hayatın saniye saniye yanınızdan kayıp gittiğini&#8230; Saat  koleksiyonu yapmaya merak sarışım da, işte buradan geliyor. Açık  arttırmalardan, antikacılardan, her çeşit saat toplamağa başladım. Çift  kurgulu cami saatleri, elektrikli saatler, gümüş kapaklı eski Serkizof  saatleri&#8230; hatta geçen gün eve, işe yaramaz diye Tramvay idaresi  deposuna atılmış koca bir meydan saati bile getirdim. Sabahleyin otuz  beşinin de kurgusunu tazeliyor, akşam eve gelince sırtüstü yatıp,  kulağım onlarda, her dakikanın, her saniyenin, her salisenin şuuruna  vararak yaşadığımı olanca kesafetiyle hissediyorum. Dört tarafı ayna  kaplı bir salon nasıl mekanı sonsuzlaştırır gibi olursa, insanı dört  yandan saran saat tiktakları da zamanı adeta dondurup şuurlaştırıyor.  Parmaklarımız arasından ince bir su gibi uçup giden zamanı ancak böylece  iki elimizle kavrar gibi oluyor, sonunda yine parmaklarımız arasından  kaçırsak bile, varlığını dokunmuşçasına kuvvetle duyuyoruz. Saatlerin  her biri kendi kişiliğine göre işliyor. Kimi acele acele, işgüzar  işgüzar. Kimi ağırbaşlı, yavaş. Kimi genç bir kadın gibi sekmekte&#8230;  Kimi dörtnala almış başını gidiyor. Şurada biri pamuk atan hallaç  temposunda&#8230; Öbürü, üstündeki örste demir döven demircinin çekiç  gürültüleri içinde. Hasılı odam, otuz beş saatin çeşitli tik takları ile  dolu. İşte&#8221; diyorum&#8230; Bir dakika geçti&#8230; İki dakika geçti geçti, üç  dakika&#8230; dört, beş, altı&#8230; bir çeyrek&#8230; Katı kalpli duvar saatim,  şimdi hayatımdan eksilen çeyrek saati klasik melodisi ile kutlamaktadır:  La si do laaa&#8230;Sonra yine: Tiktak, tiktak, tiktak; tiktak, tiktak,  tiktak, tiktak. Yirmi dakika geçti, yirmi üç, yirmi beş, otuz&#8230; Ve  yarım saati kutlayan ikinci melodi: Do si la miii&#8230;Bir otuz dakika daha  geçince, duvar saatimin keyfine diyecek yoktur artık. Hayatımın koca  bir saatini yemiş bitirmiş olmanın neşesi ile deminden beri kesik kesik  çaldığı melodisini şimdi artık bütünlemektedir: La si do laaa do si la  miii&#8230; Sonra kafama tokmak vurur gibi: &#8220;Dan, dan, dan, dan, dan, dan.&#8221;  Onun ilk &#8220;dan&#8221;ı duyulur duyulmaz, orkestra şefinden komuta almış gibi,  irili ufaklı bütün öbür saatler de hep birden boşanıveriyorlar. Kimi  yangıncı kampanası gibi: Lingir, lingir, lingir. Kimi kapı çalınır gibi:  Zırrrt. Bazısı kibar, edebli, sakin; bazısı acar, şirret, ciyak  ciyak&#8230; Guguklu saatin küçük kuşu da geri kalır mı: Guguk&#8230; guguk&#8230;  guguk&#8230; Bu gürültüden sonra yine sükut: Tiktak, Tiktak, tiktak, tiktak.  Bir dakika daha geçti. Üç dakika daha geçti, beş dakika daha&#8230; bir  çeyrek: La si do laaa&#8230;Sonunda ya sapıtacağım. Yahut da aradığıma  erişeceğim: Zamanın şuuruna varıp, hayata doyacağım. Yaşadığımı,  herkesten kuvvetli anlayacağım. Ölüm korkusundan, kurgusu bitmek,  zembereği bozulmak kaygısından kurtulacağım. Üçüncü bir ihtimal daha  varmış ki onu hiç düşünmemiştim. İlkin, ikinci ihtimal en kuvvetlisi  görünüyordu. Her akşam iş dönüşü tiktaklar içinde geçirdiğim bir iki  saat beni her gün biraz daha zamanın akış şuuruna erdiriyor, aradığım  cinsten bir kozmik huzura, bir kozmik doygunluğa doğru götürüyordu.  Daireden yıllık iznimi alınca, iki saatlik zaman şuuru kürümü günde on  iki saate çıkardım. Yirmi gün odama kapandım, bir yere çıkmadım. Kürüme  sebatla devam ettim. İznimin son günü idi. Saat 12&#8242;ye geliyor. Koltukta  başım yana dönmüş, uyuyakalmışım. Böyle her uyuklayıp uyanışta aklıma  ilk gelen, saat olur. Bu defa inanılmayacak bir şey oldu: Silkinince  saat aklıma gelmedi. Olacak iş mi bu? Saatlerce baktım. Hepsi 12&#8242;ye 1  var. Ama tiktakları duyulmuyordu. Önce durmuşlar sandım. Hayır,  işliyorlardı. Duvar saatinin pandülü bir sağa, bir sola gidiyor. Demir  döven demirci, durmadan çekiç sallıyor. Saat on iki oldu. Söz birliği  etmişçesine hiç birinin saat başını vurduğu yok. Belki saati de  vuruyorlardı da ben duymuyordum. Belki ne kelime, bal gibi vuruyorlardı.  Zillere tokmakların vurup durduğunu, küçük kuşun kafesinden fırlayıp  fırlayıp haykırdığını gayet iyi görüyordum. Ama sesleri çıkmıyordu.  Gözümü kapayıp içimi dinledim. İşin kötüsü, içimdeki pandülün temposu da  yok olmuştu. Çıldıracak, tıkanacak gibi oldum. Bu durumda normal bir  insan ya kulaklarının sağır olduğuna, yahut da sapıttığına hükmederdi.  Bense, o an öldüğümü anladım.</p>
<p>Doktor, &#8220;Ölmedin&#8221; diyor. &#8220;Ölsen  bunları yazabilir misin?&#8221; Artık doktorlara da inancım kalmadı. Değil mi  ki, saatlerin sesini alamıyorum. Değil mi ki, içimdeki pandülü  duyamıyorum. Ne derlerse desinler, ben artık durmuş bir saatim. Hem kim  bilir, belki de en doğru saati asıl şimdi gösteriyorum.</p>
<p><strong>Haldun Taner<br />
27 Ekim 1953 /  Moda</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/felsefi-hikayeler/on-ikiye-bir-var.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hazinedeki Paslı Teneke</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/alternatif-tarih-hikayeleri/hazinedeki-pasli-teneke.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=hazinedeki-pasli-teneke</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/alternatif-tarih-hikayeleri/hazinedeki-pasli-teneke.htm#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 11 Feb 2010 13:23:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Alternatif Tarih Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefi Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Klasik Öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[Mizahi Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[aziz nesin hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[edebiyatımız öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye özeti]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye yaz]]></category>
		<category><![CDATA[hikayeci]]></category>
		<category><![CDATA[hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[memleketin birinde]]></category>
		<category><![CDATA[öykü oku]]></category>
		<category><![CDATA[türk öyküleri]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye öyküler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=136</guid>
		<description><![CDATA[Aziz Nesin
Bir yokmuş, iki yokmuş, üç yokmuş&#8230; Eski günlerde yeryüzünün bir ülkesinde hiçbişey yokmuş. Hiçbişeyi olmayan bir ülkenin bir padişahı varmış. Bu padişahın da bir hazinesi varmış. Bu hazinede o ulusun en değerli bir emaneti korunurmuş. Atalardan kalan bu emanetle o ulus övünürmüş. &#8220;Hiçbişeyimiz yoksa da, atalarımızdan bize böyle bir emanet kaldı&#8221; diye avunurlar, yoksunluklarını, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/01.gif" rel="lightbox[136]"><img class="alignright size-medium wp-image-411" style="border: 4px solid black;" title="01" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/01-300x200.gif" alt="" width="300" height="200" /></a><span style="color: #808080;">Aziz Nesin</span></h2>
<p>Bir yokmuş, iki yokmuş, üç yokmuş&#8230; Eski günlerde yeryüzünün bir ülkesinde hiçbişey yokmuş. Hiçbişeyi olmayan bir ülkenin bir padişahı varmış. Bu padişahın da bir hazinesi varmış. Bu hazinede o ulusun en değerli bir emaneti korunurmuş. Atalardan kalan bu emanetle o ulus övünürmüş. &#8220;Hiçbişeyimiz yoksa da, atalarımızdan bize böyle bir emanet kaldı&#8221; diye avunurlar, yoksunluklarını, yoksulluklarını unuturlarmış.</p>
<p>Atalardan kalan emanet, bir kişinin, iki kişinin değil, bütün ulusun olduğundan,. herkes bu değerli emanetten kendine övünme payı çıkarırmış. Onun korunmasına canla, başla çalışırlarmış.</p>
<p>Bütün ulusun malı olan emaneti korumak için en uygun yer padişahın hazinesi olduğundan, bu emanet de hazinede saklı dururmuş. Hazineyi, gözlerini kırpmadan silahlı nöbetçiler beklermiş. Hazinenin olduğu yerde kuş bile uçurtmazlarmış.</p>
<p>Padişah, sadrazam, vezirler, sarayın bütün ileri gelenleri, her yılın bir günü, atalardan kalan kutsal emaneti koruyacaklarına namusları üzerine yemin ederlermiş.<br />
<span id="more-136"></span><br />
Gel zaman git zaman, günlerden bigün padişahın içine, ulusun canları, kanları yoluna korudukları bu emanetin ne olduğunu anlamak isteği düşmüş. Padişah, bu emanet kutusunun içindekini görmek için yanıp tutuşurmuş. Sonunda bu isteğini yenememiş, bigün hazine dairesine girmiş. Nöbetçiler padişaha da yasak diyecek değiller ya&#8230; Sarayın hazinesine padişah, sadrazam, vezirler her zaman ellerini kollarını sallayarak özgürce girerler, emanetin yerinde durup durmadığına bakarlarmış. Padişah da böyle yapmış. Bu emanet, oda oda içinde, oda oda içinde kırk odadan geçtikten sonra kırkbirinci odanın içinde dururmuş. 0 odanın içinde de kutu kutu içinde, kutu kutu içinde, kırkbirinci kutunun içindeymiş.</p>
<p>Padişah kırk odanın kapısını açmış. Kırkbirinci odaya girmiş. Sonra kırk kutu açmış. Kırkbirinci kutuyu açarken heyecandan yüreği küt küt çarpıyormuş. &#8220;Bunca yıldır koruduğumuz emanet ne ola?&#8221; diye büyük bir merak içindeymiş.</p>
<p>Bir de kırkbirinci kutuyu açıp baksın ki, ne görsün: Yeryüzünde o zamana kadar görülmemiş bir mücevher. Bir alev gibi yanıp duruyor. Altın desen altın değil, platin desen platin değil, gümüş hiç değil&#8230; Padişah kendini tutamamış, içinden, &#8220;Atalardan kalan bu kutsal emaneti ben kendime alırım. Benim olur. Kim nereden bilecek?&#8221; diye geçirmiş.<br />
Güneşten koparılmış bir parça gibi ışıl ışıl yanan kutsal emaneti kutusundan çıkarıp, cebine atmış. Atmış ama, &#8220;Ya benim çaldığım anlaşılırsa&#8230;&#8221; diye de içine bir korku düşmüş. O zaman, &#8220;Ben bu pınl pırıl yanan şeyi alır, onun yerine üstü yakut, sedef, zümrüt, inci, elmasla süslü bir platin koyarım, hiç kimse bu emaneti görmediğine göre, günün birinde kutuyu açarlarsa, kutsal emanetin çalındığını anlayamazlar&#8230;&#8221; diye düşünmüş. Dediği gibi de yapmış. Sonra kırkbir kutuyu içiçe, onun üstüne de, kırkbir odanın kapısını da üst üste kilitleyip hazineden çıkmış ama, yaptığı düzen anlaşılacak diye de ödü kopuyormuş. Hiç kimsenin, kutsal emaneti çaldığını anlamaması için, o zamana kadar yılda bir kutsal emanet üzerine ant içilirken, padişah bu andı yılda ikiye çıkarmış. Her yıl iki kez, alanlarda toplanırlar, padişah da, başkaları da, bütün ulus, atalardan kalan kutsal emaneti kanları ile, canlan ile koruyacaklarına ant içerlermiş.</p>
<p>Sadrazam kurnaz bir kişiymiş. &#8220;Eskiden yılda bir kez emaneti korumak için ant içilirken, şimdi neden padişah bunu ikiye çıkardı?..&#8221; diye sadrazamın içine bir kuşku düşmüş. &#8220;Yıllardan beri koruduğumuz bu emanet ne ola?&#8221; diye o da bigün hazineye girmiş. Kırkbir odadan geçip, Kırkbir kutuyu açıp emaneti görmüş. Ne de olsa padişah, dalaveresi çakılmasın diye, çaldığı emanetin yerine en değerli taşlarla süslü koca bir altın koyduğundan, bu güzel şey karşısında sadrazam şaşkına dönmüş. &#8220;Ben bu emaneti alır, yerine üstü renkli, parlak taşlarla süslü bir altın koyarım. Nasıl olsa, hiç kimse, emanetin ne olduğunu bilmediğinden, günün birinde kutuyu açarlarsa, kutsal emanetin bu olduğunu sanırlar&#8230;&#8221; diye düşünmüş. Dediği gibi de yapmış. Ama içinde, yaptığı iş anlaşılacak diye bir korku olduğundan, padişahın yılda ikiye çıkardığı ant içme törenini, yaz, kış ve baharlarda olmak üzere yılda dörde çıkarmış.</p>
<p>Gelgelelim vezirlerden biri kurnaz bir kişiymiş. &#8220;Şimdi yedek, yılda iki ant içilirken neden dörde çıkarıldı?..&#8221; diye içine bir kuşku girmiş. O da, kimseye danışmadan hazineye girebildiğinden, bigün, hazineye girmiş, kırkbir odadan geçmiş, kırkbir kutuyu açmış. Kırkbirinci kutudan çıkan üstü parlak taşlarla süslü altını görünce, sevinçten gözleri parlamış. &#8220;Ben bunu alır yerine bir gümüş koyarım. Kim nerden bilecek?..&#8221; diye düşünmüş. Düşündüğü gibi de yapmış. Yapmış ama içinde öyle bir korku varmış ki, hırsızlığı belli olmasın diye, ulusa kutsal emaneti ne kadar iyi koruduğunu anlatmak için, yılda dört kez yapılan ant içme törenini her ay yaptırmaya başlamış. Ulus, her ay alanlarda toplanıp, son kişide son damla kan kalana kadar kutsal emaneti koruyacağına ant içermiş.</p>
<p>Saray nazırı kurnaz bir kişiymiş. Ant içmenin ayda bire çıkmasından işkillenmiş. &#8220;Bunda bir iş olacak, bir gidip şu emaneti göreyim&#8230;&#8221; demiş. Kırkbir odadan geçip, kırkbir kutuyu açıp emaneti görmüş. Atalardan kalan kutsal emanet o kadar hoşuna gitmiş ki, &#8220;Ben bunu alıp yerine bir bakır koysam, kim nereden anlayacak?..&#8221; diye düşünmüş. Düşündüğü gibi de yapmış. Yapmış ama, içinde hırsızlığı anlaşılacak diye bir korku olduğundan, emaneti ne kadar titizlikle koruduğunu halka göstermek için ayda bir yapılan ant içme törenini, haftada bire indirmiş.</p>
<p>Gelgelelim, hazineyi koruyan subaşı, kurnaz bir adammış. içinden, &#8220;Ne oluyor böyle?.. Haftada bir ant içiyoruz! Şu kutsal emaneti bir gidip görsem&#8230;&#8221; demiş. O da öbürleri gibi kırkbir odadan geçip, kırkbir kutuyu açmış. Parlak bakın görünce çok sevinmiş. &#8220;Ben bunu alır, yerine demir koyarım, kim nerden bilecek?..&#8221; demiş. Dediği gibi de yapmış. Ama yaptığı iş, içine sinmediğinden, emaneti korumakta ne kadar canla başla çalıştığını herkese anlatmak için gösterişe başlamış. Her gün, atalardan kalan kutsal emaneti, ölümü bile göze alarak koruyacağına ant içermiş.</p>
<p>Gel zaman git zaman, ulusun içinden bir kişi çıkmış.<br />
- Bütün ulus yıllardan beri atalardan kalan emaneti canımızla, kanımızla koruyacağımıza her gün ant içip duruyoruz. Doğrusu bu emaneti hazinede çok iyi saklıyor, koruyoruz. Peki ama bu emanet nedir? Biz emanetçi değiliz ya&#8230; Şu odaları, kutuları açalım da, atalarımızdan kalan kutsal emanetin ne olduğunu, neyi koruduğumuzu bir öğrenelim!.. demiş.</p>
<p>Bu sözler bomba etkisi yaratmış. Başta padişah olmak üzere, emanete hıyanet edenlerin hepsi birden, hırsızlıkları anlaşılacak korkusuyla, bu dileği ortaya atan kişinin üstüne çullanmışlar. Gerçek emaneti aşırıp onun yerine sırasıyla sahtesini koyanlar, bu katakulliyi yalnız kendilerinin yaptığını sandıklarından ve birbirlerinin oyununu bilmediklerinden, hırsızlıkları ortaya çıkacak diye ödleri kopuyormuş. &#8220;Koruduğumuz emanetin ne olduğunu görelim!..&#8221; diyen kişiyi,</p>
<p>- Vay hain!.. Atalarımızdan kalan öyle kutsal, öyle değerli bir emaneti, sen kim olasın da göresin&#8230; diyerek, o kişiyi, kutsal emaneti küçümsemek, aşağılamakla suçlandırmışlar. Bütün ulusu da kandırdıklarından, kendileriyle birlik edip, bunu söyleyenin üstüne yürümüşler.</p>
<p>Zavallı az kalsın linç edilecekmiş. Sonra padişah,<br />
- Biz bunu öldüreceksek yasaya uygun öldürelim!.. demiş.</p>
<p>Bu kişiyi öldürmek için önce bir yasa yazıp, sonra özel bir mahkeme yargısı ile öldürmüşler.</p>
<p>Gelgelelim, öldürmekle iş bitmemiş. Çünkü, ölen kişinin sözleri ağızdan ağıza yayılmış. O düşünce bir çığ gibi gittikçe büyümüş. Günün birinde halkın içinden biri, &#8220;Ölümü göze alarak koruduğumuz emanetin ne olduğunu, neden ölümü göze alarak gidip görmeyelim?..&#8221; diye düşünmüş. Ama kendisinden öncekinin başına gelenleri bildiğinden bu düşüncesini hiç kimseye açmamış. Gizlice hazineye girip, kutsal emanete bakmayı kafasına koymuş. Ama padişah, sadrazam, vezirler, bütün emanet hırsızları, çaldıkları belli olmasın, kimse anlamasın diye, atalardan kalan kutsal emaneti, daha doğrusu onun yerine koydukları şeyi, eskisinden daha sıkı koruyorlarmış. İşte bu yüzden de hazineye gizlice girmeyi başaran kişi, kutsal emaneti alıp, bütün ulusa göstermek için dışarı çıkarken, hazineyi koruyanların eline düşmüş. Adamın elinde, emaneti en son çalanın, onun yerine koyduğu bir paslı teneke varmış. Subaşı, adamın elinde tenekeyi görünce,</p>
<p>-Kutsal emanet bu değil!.. diye bağırmış.<br />
Saray Nazırı,<br />
- Bu değil!.. demiş.<br />
Vezir de,<br />
-Bu değil!.. demiş.<br />
Sonra sırasıyla padişaha kadar hepsi,<br />
-Bu değil, bu değil!.. demişler.<br />
O zaman, elinde paslı tenekeyi tutan adam,<br />
-Kutsal emanetin bu olmadığım siz nerden biliyorsunuz? Bu değilse, ya hangisi?.. diye sormuş.</p>
<p>Bu soruyu oradakilerin hiçbiri yanıtlayamamış. Çünkü hepsi de emanetin yerine koydukları şeyin sonradan çalındığını anlamışlar. Yakalanan kişiyi hemen orada boğdurup işini bitirdikten sonra paslı tenekeyi kutuya koymuşlar. Kutu kutu içine kırkbir kutuya, onu da kırkbir oda içine gizlemişler. Ama içleri bitürlü rahat olmadığından, kutsal emaneti korumak için bir yasa çıkarmışlar. Bu yasaya göre, sabah, öğle, akşam, günde üç öğün, bütün ulus, atalardan kalan emaneti koruyacaklarına ant içmek zorundaymış. Bu andı içenlerin hiçbiri, korudukları kutsal emanetin çalına çalına, en sonunda bir paslı teneke olduğunu hiçbir zaman bilememiş.</p>
<p><strong>Aziz Nesin</strong><br />
<strong>Memleketin Birinde</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/alternatif-tarih-hikayeleri/hazinedeki-pasli-teneke.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Demiryolu İstasyonunda Çalışan Üç Hikayeciydik</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/hayat-hikayeleri/demiryolu-istasyonunda-calisan-uc-hikayeciydik.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=demiryolu-istasyonunda-calisan-uc-hikayeciydik</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/hayat-hikayeleri/demiryolu-istasyonunda-calisan-uc-hikayeciydik.htm#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 11 Feb 2010 09:42:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Felsefi Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Klasik Öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[Trajik Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[acıklı hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[bunalım hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[gerçek hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye yaz]]></category>
		<category><![CDATA[hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[oğuz atay hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[oğuz atay istasyon]]></category>
		<category><![CDATA[önemli hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[yeni hikayeler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=120</guid>
		<description><![CDATA[Ülkenin büyük şehirlere uzak bir dağbaşı kasabasında, bir demiryolu istasyonunda çalışan üç hikayeciydik. İstasyon binasına bitişik yanyana üç kulübemiz vardı. Ben, genç yahudi, bir de genç kadın. Seyyar hikaye satıcılığı yapıyorduk. İşimiz pek parlak sayılmazdı; çünkü istasyonumuza tren çok seyrek uğruyordu. Ayrıca, yalnız posta trenlerinin geldiği günler iyi iş yaptığımız söylenemezdi. Öğleden sonra gelen posta [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/colour_chalks_drawing_1dorpyiig.jpg" rel="lightbox[120]"><img class="alignright size-medium wp-image-423" style="border: 4px solid black;" title="colour_chalks_drawing_1dorpyiig" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/colour_chalks_drawing_1dorpyiig-300x223.jpg" alt="" width="300" height="223" /></a>Ülkenin büyük şehirlere uzak bir dağbaşı kasabasında, bir demiryolu istasyonunda çalışan üç hikayeciydik. İstasyon binasına bitişik yanyana üç kulübemiz vardı. Ben, genç yahudi, bir de genç kadın. Seyyar hikaye satıcılığı yapıyorduk. İşimiz pek parlak sayılmazdı; çünkü istasyonumuza tren çok seyrek uğruyordu. Ayrıca, yalnız posta trenlerinin geldiği günler iyi iş yaptığımız söylenemezdi. Öğleden sonra gelen posta trenlerinde daha çok elma, ayran vesucuk-ekmek satılırdı. Bu saatlerde genellikle biz hikayeciler uyurduk.</p>
<p>Böylece gece için de dinlenmiş olurduk: çünkü bizim bütün ümidimiz, gece yarısından sonra geçen tek eksprese bağlıydı. Öteki seyyar satıcılar bu saatlerde uyanıp gelemezlerdi çoğu zaman. Bizim de (hikayeciler) uyuyarak gece ekspresini kaçırdığımız olurdu. Oysa istasyon şefiyle de aramız iyiydi; fakat nedense genellikle bizi uyandırmayı ihmal ediyordu istasyonun bu tek memuru.<br />
<span id="more-120"></span></p>
<p>Ona da hak veriyorduk bir bakıma: Makasçılık yapıyordu, telgraflara bakıyordu, bütün işaretleri düzenliyordu; trenlere bilet satmak, kapıları açmak, kapamak.. bütün işler tek bir adamın üzerindeydi. Ona yaranmak için sık sık bedava hikayeler veriyorduk; gene de bizi uyandırmayı unutuyordu bazen. Çoğu zaman, kendiliğimizden uyanmak zorundaydık. Bütün gün de hikaye yazdığımız düşünülürse, bunun pek kolay bir iş olmadığı ortadaydı. Evet, öğleden sonraları uyuyorduk; ama genellikle akşam üzeri ilham geliyordu ve gecenin geç saatlerine kadar yakamızı bırakmıyordu. Bu `yakamızı bırakmıyordu&#8217; sözüyle alay ediyordu istasyonun şefi; biz de böyle anlarda, onun tek başına çalıştığını, her işe tek başına yetişemeyeceğini unutarak şiddetle eleştiriyorduk onu: İstasyon şefliği odasına bitişik kulübelerimize kadar zahmet edemez miydi ekspresin geldiği sıralar? Aynı işyerinde çalışan memurlar sayılırdık bir bakıma. Üstelik bazı geceler, yemeği bile unutarak elle yazdığımız hikayeleri, istasyon şefinin odasındaki tek daktiloda temize çekiyorduk. Hikayeciliğe ilk ben başladığım için daktilo yazarken ilk sırayı bana veriyorlardı arkadaşlarım. Fakat ben sıramı genellikle genç yahudiye veriyordum.</p>
<p>Bu zayıf ve hastalıklı genç yahudiyi çok seviyordum. Evet, bir bakıma demiryolu idaresinin memurları sayılırdık: kulübelerimiz de istasyon binası için ayrılan alana kurulmuştu, üstelik hepsi bir örnekti ve istasyon binası ile aynı mimari özellikleri taşıyordu. İstasyon şefi gülerek, &#8220;memur hikayeciler&#8221; diyordu bize. Sonra o bitip tükenmez tartışma başlıyordu: Hayır biz memur konumu içinde düşünülemezdik: Bir kere parça başına ücret alıyorduk. Ayrıca bu ücret, ekspres yolcuları tarafından ödendiği için resmi bir ödeme sayılmazdı. Siz esnaf hikayecilersiniz diyordu istasyon şefi bize. Aslında ben memeur ya da esnaf olarak nitelendirilmek istemiyordum; biz sanatçıydık. Ayrıcalı bir durumda olmalıydık. Ne var ki ayran, elma ve sucuk-ekmek satıcılarının uyanık olduğu gecelerde birbirimizi iterek yolculara mallarımızı beğendirmeye çalışırken `ayrıcalı bir durumda&#8217; olduğumuz söylenemezdi. Biz de öteki satıcılar kadar bağırıyorduk malımızı satmak için. Tabii genç yahudinin pek sesi çıkmıyordu; genç kadın da yiyecek satıcılarıyla perona inen yolcular arasında sıkışıp kalıyordu. Zaten satacak çok malımız da yoktu. İstasyon şefinin köhne daktilosunda her hikayeden ancak bir iki kopya çıkarabiliyorduk. Son kopyalar da oldukça silikti, bunlara pek alıcı bulamıyorduk. Hikayeler bir iki kere satılmadı mı eskiyor, onlara müşteri bulmak güçleşiyordu. Çünkü güncel konuları işleyen hikayeler yazıyorduk ve bir iki günlük modası geçmiş hikayeleri uzattığımız zaman yolcular yüzlerini buruşturarak, &#8220;Bunları biliyoruz, yeni şeyler yok mu?&#8221; diyerek bayat hikayelerimizi suratımıza fırlatıyorlardı. O zaman da elma ve ayran satıcılarına kaptırıyorduk sıramızı.</p>
<p>Başka güçlüklerimiz de vardı: tren her zaman bizim kulübelerin önünde durmuyordu. Birinci perona çoğu zaman yük vagonlarını yaklaştırıyordu istasyon şefi. Bu yüzden ekspres, ikinci hatta, üçüncü perona (bunlara `peron&#8217; denirse) yanaşmak zorunda kalıyordu. Yiyecek satıcıları bu durumu daha önceden öğrendikleri için, treni oralarda bekliyorlardı. Biz hep son dakikada uyandığımız için, uyku sersemi çoğu kere önce yük vagonlarına çarpıyorduk telaşla. Sonra vagonların çevresini dolaşmak, rayların arasından gece karanlığında dikkatlice geçmek gerekiyordu. Trenin durduğu yer de iyi aydınlatılmıyordu. Özellikle bu, bizim için çok önemliydi: Küçük hasır sepetler içinde tomarlar halinde duran hikayelerimiz, hemen satılmıyordu. Her yolcu tomarları (genellikle hırpalayarak) açıyor, hiç olmazsa sayfalara bir göz atıyordu. Karanlık işimizi zorlaştırıyordu. Satırları iyi görmedikleri için baştan savma bir göz gezdirdikten sonra geri veriyorlardı.</p>
<p>Satışlar iyi gitmiyordu. Savaş yıllarıydı. Ekmek bile pahalıydı. Ayrıca, sık sık karartma yapılıyor, istasyonun ölgün ışıkları eserlerimizi büsbütün aydınlatmaz oluyordu. Böyle gecelerde çalışmak da anlamsızlaşıyordu. Kara perdelerini sıkı sıkıya örttüğümüz pencerelerimizin gerisinde, mavi kağıtlara sardığımız lambaların donuk ışığında, satılıp satılmayacağı belirsiz kısa hikayelerimizi yazmaya çalışıyorduk. Allahtan, aldıkları malı doğru dürüst incelemden, üstelik iki misli para vererek kapışan yataklı vagon yolcuları vardı. Bunlar yemeklerini yemekli vagonda yedikleri için bizim pis ayrancılara, elmacılara ve sucuk-ekmekçilere (özellikle onlara) aldırmazlardı. Ülkede taze olarak hikaye satılan tek istasyon olduğu için bizim ünümüzü de duymuşlardı. Onlara her zaman ilk kopyayı ayırırdık, titiz müşterilerdi. Ne var ki onların da rahat yataklarından kalkmaları kolay değildi. Gene de bir kolayını bulmuştuk: Yataklı vagon memurlarına birkaç kuruş vererek yolcuları bizim istasyonda uyandırmalarını sağlıyorduk. (Ayrıca her gelişlerinde bedava birer hikaye alıyorlardı bizden. Okuduklarını pek sanmıyorum. Herhalde elden düşme satıyorlardı). Yataklı vagon yolcuları da olmasa halimiz haraptı. Bunlardan bazılarıyla ilişkiler de kurmuştuk. Acıklı durumumuzu bildikleri için, onları geçirmeğe gelen dostlarının getirdikleri pasta, kurabiye gibi yiyecekleri bize de verdikleri olurdu. Genellikle geceleri çalıştığımız için çok acıkıyorduk. Hikayeleri geceleri yazıyor, geceleri temize çekiyor, geceleri satmaya çalışıyorduk. Ekspres uzaklaştıktan sonra yorgun argın istasyon binasına döner; bekleme odasında, yataklı vagon yolcularının verdikleri kurabiyeleri yerdik. Bazen öteki satıcılar da gelirdi bizimle birlikte. Ayrancı, satamadığı ayranından ikram ederdi bize; nasıl olsa ertesi sabaha kadar ekşiyecekti ayranı. Bize biraz acıyorlardı galiba. Elmacı da -her zaman değil- bir elma soyardı bizim için. Biz onlara satamadığımız hikayelerimizi veremezdik: Hiçbiri okuma yazma bilmiyordu. Sadece sucuk-ekmekçi bazen hikayelerimizden -hangimizinki olursa olsun- isterdi, son kopyalardan olmak şartıyla: İnce kağıttan olduğu için sigara sarıyordu hikayelerimize.</p>
<p>Bazen, neşeli olduğum zamanlar, yani satışlar iyi gitmişse, yiyecek satıcılarına hikayelerimi okurdun. (Genç kadın buna karşıydı). Sucuk-ekmekçiyle elmacı daha ilk satırlarda uyuklamaya başlardı, fakat sonuna kadar kalırlardı bekleme odasında. (Hikayenin sonuna doğru da uyanırlardı.) Ayrancı bütün dikkatiyle dinlerdi beni; bu ilgi hoşuma giderdi. Elimden geldiği kadar hikaye kahramanlarının konuşmalarını canlandırmaya çalışırdım okurken. Sonunda sucuk-ekmekçi başını sallar, kötü günler yaşıyoruz diyerek içini çekerdi. Olur böyle şeyler derdi elmacı da: İnsan neler görüyor yaşadıkça. Satıcıların acıklı öykülerini anlatan hikayeler de yazmıştım. Bunları dinlerken ayrancı bile uyuklardı.</p>
<p>İstasyon şefinin de yazdıklarımıza aldırdığı yoktu: fakat nedense, her hikayemizden muhakkak bir kopya alır ve bunları özenle dosyalayarak ayrı bir dolapta saklardı: Yönetmelikler böyle gerekiyormuş. Demiryolları idaresinin toprakları içinde yazlıldıkları için 248. maddenin kapsamına giriyormuş bizim durumumuz. Kanun maddelerinden söz edilince ben elimde olmayarak kızardım: Bizim durumumuzu düzeltecek, bize de istasyon toprakları içinde şerefli bir yer verecek yasalar yok muydu? Bizi sucuk-ekmek yasalarıyla bir tutan anlayışa her zaman karşıydım. Gene uzun bir tartışma başlardı: İstasyon şefi dolaplardan kara kaplı kitaplar indirir, yiyecek satıcıları hakkında Sağlığı Koruma Yasaları&#8217;nın uygulandığını ileri sürerdi.</p>
<p>Bence durum gittikçe kötüleşiyordu. Genç yahudi gittikçe zayıflıyordu. Bence gizli bir hastalığı vardı. Onu tedavi ettirecek paramız yoktu. Demiryolları hastanesi de bizi kabul etmiyordu. Ben kızıyordum istasyon şefine: Bizi 248. maddenin kapsamına sokarak elimizden hikayeleri neredeyse zorla almasını biliyordu. Daha kestirme bir ulaşımı sağlamak için bizim istasyona uğramayan bir demiryolu yapılacağı söylentileri de dolaşıyordu. Artık sadece posta trenleri uğrayacaktı buraya.</p>
<p>Üzüntüler içindeydim, üstelik aşık olmuştum. Elbette, üçüncü kulübede oturan genç kadına aşık olmuştum. Bir gece, bizi tanımayan bir yataklı vagon memuru onu iterek vagon kapısından dışarı atmıştı. Seyyar satıcıların yataklı vagona girmesi yasaktı. Genç kadın tozlu yerlere düşmüş, sepeti, hikayeleri ortalığa saçılmıştı. Onu teselli ettim, saçlarını okşayarak ağlama, dedim. Peronda ikimizden başka kimse yoktu. Öteki satıcılar çabuk satmışlardı mallarını, hemen ayrılmışlardı istasyondan; son zamanlarda onlarla aramız iyi değildi: Yataklı vagonlara kapalı şişelerde, Sağlığı Koruma Yasalarına uygun olarak hazırlanmış gazoz, saydam kağıtlara sarılmış sucuk-ekmek filan satmak istiyorlardı. Yataklı vagon memurunu da ayarlamışlardı. Yarabbi, her gün neden yeni sıkıntılar çıkıyordu? Bu doymak bilmeyen yataklı vagon yolcuları da, yemekli vagonlarda o kadar yemek yedikten sonra -kim bilir neler yiyorlardı- geceyarısından sonra gene acıkıyorlardı. Allahtan geçici bir tüzük maddesi bulmuştuk ve henüz yataklı vagona yaklaşmaya cesaret edemiyorlardı bu yüzden. Bu münasebetsiz yasa da bir ay sonra yürürlükten kalkıyordu. İkimiz -genç kadınla ben- gece soğuğunda titreyerek birbirimize sarılmıştık. Bizi bu kasabaya hangi rüzgar atmıştı? Ne kötü şartlar altında çalışıyorduk. Yiyecek satıcılarıyla, tren memurlarıyla, açlıkla ve sefaletle uğraşmaktan sanatımızı doğru dürüst yapamıyorduk. Her şeyden önce doğru dürüst kitabımız bile yoktu. Kitap almak için büyük şehire gidecek tren paramız bile yoktu. Bu şartlar altında bizden ne beklenebilirdi? Düşündükçe durumumuzun ümitsizliğini ve garipliğini daha iyi anlıyordum: Aslında istasyon binasının yanında bize kutu gibi odalar vermekle demiryolları idaresi hiç de bizim yararımıza çalışmamıştı. Gündüzleri gürültüyle düdük çalarak geçen trenler yüzünden sürekli uyuyamıyorduk. Yazdıklarımızın da değeri bilinmiyordu: Geçen gecelerden birinde genç ve düzgün yüzlü bir yataklı vagon yolcusu, kendisine daha önce sattığımız hikayelerin bir kısmını tanınmış bir eleştirmene gösterdiğini ve bu ünlü yazarın da hikayeleri çok basmakalıp ve modası geçmiş bulduğunu söylemişti. Yağmur çiseliyordu, sepetteki hikayelerin dış sayfaları ıslanıyordu. Sonbahardı. İnce ve her tarafı sökülmüş kazağımın içinde titriyordum. Bu şartlarda daha iyi ne yazabilirdim? Birden genç yataklı vagon yolcusuna sinirlenerek buz gibi bir sesle, isterseniz geri verin hikayeleri, paranızı da alın demiştim. Aslında yalan söylüyordum: Cebimde meteliğim yoktu.</p>
<p>Bunları düşünerek dalıp gitmiştim. Çevremin farkında değildim. Tren uzaklaşmıştı. Birden kollarımın arasında genç kadını gördüm. Bana sokulmuş, başını göğsüme dayamıştı. Onu öptüm. Hikaye sepetlerimizi koluma taktım, uzaktan ışıkları görünen istasyonumuza doğru yürüdüm. O gece genç kadınla ümitsizliğin ve yalnızlığın verdiği karışık duygular içinde seviştik. Şimdi bu satırları yazarken, öteki satıcıların, asık suratlı istasyon şefinin ve rayların arasında sıkışıp kalmış kulübemde yazmış olduğum bir günlük hikayelerimin ucuz duyarlılığına kapılmış olmaktan korkuyorum. Evet genç kadını seviyordum, sık sık onun kulübesine giderken yahudinin evinin önünden geçmek zorunda kalıyordum ve bu durumdan sıkılıyordum. Genç yahudinin de hastalığı ilerlemişti. Artık her gece, eskisi gibi hikaye satmaya çıkamıyordu; hikayelerinin sayısı da gittikçe azalıyordu. Son günlerde onun hikayelerini de ben yazmaya başlamıştım. O kadar halsizdi ki bu yardıma bile itiraz edemiyordu. Kendini iyi hissettiği zamanlar masanın başına geçiyor çok kısa hikayeler yazıyordu. İstasyon şefi bunları az buluyor ve şimdi hatırlayamadığım bir yönetmelik maddesine göre, kulübelerimizin kirasını çıkarmamız için daha çok yazmamız gerektiğini ileri sürüyordu. Yazdığımız konulara, hatta yazış biçimimize bile karışır olmuştu.</p>
<p>Ben o sıralarda aşk hikayeleri yazmaya başlamıştım. İstasyon şefi, dedikodulara yol açacağını ileri sürerek bunlara da engel olmak istedi. Onun bütün hareketlerine boyun eğiyorduk. Buradan atılırsak, böyle içinde yazma kulübeleri olan başka bir tren istasyonu nereden bulacaktık? Sevgilim, istasyon şefinin yemeklerini pişirip söküklerini dikiyordu, mesele çıkmasın diye. İstasyon şefi bizi küçümsüyordu, yanılmıyorsam aslında her zaman küçümsemişti. Şimdi de demiryollarının sayesinde ekmek yediğimizi ileri sürerek sadece bu konuda hikaye yazmamızı istiyordu. Kendisini örnek veriyordu: Hiç istasyon şefi demiryollarının dışında iş yapıyor muydu? Ona boş yere her gün demiryolları ile ilgili konular bulmanın zorluğunu anlatmaya çalıştım. Aslında bizim bu işe yanaşmayacağımızı biliyordu. Güç şartlar altında sürdürmeğe çalıştığımız yaşayışımızda yeni bir endişe kaynağı yaratmak için üst makamlara aleyhimizde raporlar yazacağını söyleyerek bizi tehdit ediyordu. Öteki satıcılarla da bozuşmuştuk. Ülkenin bu ıssız köşesinde birkaç kişiden ibaret küçük topluluğumuzda huzur içinde yaşamayı beceremiyorduk.</p>
<p>İçimin yorulduğunu hissediyordum. Her gece yarısı yarım kalan uykular, tren düdükleri, anlayışsız ve cahil ya da rahat ve kendini beğenmiş bir müşteri kalabalığına yeni hikayeler bulma zorunluluğu, hastalığı gittikçe ağırlaşan genç yahudi ve gittikçe huysuzlaşan istasyon şefimiz&#8230; Hangi tarafa yetişeceğimi bilemiyordum. Sevgilim de yorgun ve bezgindi; onun da hikayelerine yardım etmek zorundaydım.</p>
<p>Düşücemin bulandığını seziyordum. İstasyon dışındaki dünya ile ilişkilerim gittikçe zayıflıyordu. Günlerin nasıl geçtiğini izleyemiyordum artık. Hikayelerim için güncel olaylar bulmakta, insanları ve maceraları birbirine bağlamakta eski becerim kalmamıştı. Önemli olayları bile öğrenemiyordum çoğu zaman. Evet bazı olayları biliyordum: Savaş bitmişti. Cephelerden akın akın dönen askerler geçiyordu trenler dolusu. Onlardan kırık dökük bilgiler toplayarak savaş hikayeleri yazdım bir süre. Bu arada bir çok şeyi hatırlayamıyordum: Savaş bizim ülkemizde mi geçmişti? Yoksa uzak çöllerde mi savaşılmıştı? Topraklarımız genişlemiş miydi, daralmış mıydı? Genç yahudi bitkin gülümsemesiyle karşılık veriyordu bana: Bizim istasyon hep aynı yerde kaldığına göre, bunların önemi var mıydı? Top sesleri duymadığımıza göre, savaş hiçbir zaman bizim istasyona yaklaşmamıştı.</p>
<p>Sonra, hikayelerime asık suratla göz gezdiren yataklı vagon yolcularının yüzlerinden savaş biteli çok olduğunu anladım. Bir yolcu da şehir isimlerinde önemli yanlışlıklar yapmaya başladığımı söyledi bir gün. Yöneticilerimizin adlarını da birbirine karıştırıyor ya da unutuyordum. Öyle ya yıllardır insan adlarını hiç yüksek sesle söylememiştim. İstasyon topluluğumuzda yıllardır birbirimize seslenmiyorduk. Böyle bir gereği hiç duymamıştık. İstasyonun adı bile, sadece yan duvara, badananın üstüne yazıldığı için silinip gitmişti, unutulmuştu. Gereğinde kelimeleri aramak için bir sözlüğümüz bile yoktu. Her gün yazmak zorunda olduğum hikayelerin dışında kalan kelimeleri hatırladığımdan da kuşkuluydum. Yiyecek satıcılarıyla konuşmuyorduk. İstasyon şefi de aksiliğini artık yalnızca hareketleriyle ifade eder olmuştu. Genç yahudi artık konuşamayacak kadar hastaydı. İstediklerini başıyla işaret ederek belirtiyordu. Genç kadınla sessizce sevişiyorduk. Bu duruma kısa sürede alıştım.</p>
<p>Aslında geçen sürelerin kısalığı hakkında kesin bir yargıya varamıyordum. Alışmaktan başka çarem yoktu bu duruma. Artık çok genç değildim. Hikaye yazmaktan başka bir iş de bilmiyordum. Artık büyük şehire gidemez, kendime yeni bir hayat kuramazdım. İstasyon dışındaki dünya ile ilişkilerimiz de gittikçe kendiliğinden azalıyordu. Gazetelerin pahalanması ve artık trenden başka araçlarla taşınması yüzünden önce güncel olaylarla ilişiğimizi kestik. Sonra yeni demiryolu hattı açıldı ve ekspres haftada bir gün uğramaya başladı. Bu benim de işime geliyordu. Artık bir çırpıda biten ve beni telaşla peşinden koşturan kısa hikayeler yazmak istemiyordum.</p>
<p>Bütün gün odamdan çıkmadan yazıyordum. Yalnız bitişikteki kunduracının gürültüsü aklımı karıştırıyordu. Çünkü artık genç yahudi yoktu; bir süre önce ölmüştü. Aslında ben yanıma genç kadının taşınmasını istiyordum. Ne var ki istasyon şefi, ben daha bu isteğimi belirtmeye fırsat bile bulamadan bir gün -bir süre önce- kunduracıyla göründü. Adam da hemen yerleşti. Bu dağ başında onun da işi bizimkinden iyi sayılmazdı. Kunduracıya genç kadının kulübesine geçmesini teklif etmeyi düşünüyordum. Bu düşüncem de sanırım çok uzun sürmüştü. Çünkü bir gün onun kulübesine gittiğim zaman, yani ona bu teklifimi bildirmek için.. neyse biraz aklım karıştı. Fakat şöyle olmuştu: Yani genç kadın bir süre önce gitmişti. Evet kulübesi boştu. Benim uzun hikayelerimden birini yeni bitirdiğim ve uyuyakaldığım bir gece, trene binip gitmişti. O günlerde kafam daha da karışıktı. Bu uzun hikayelerim nedense hiç satmıyordu. Ben de haftada bir satış yaptığım için galiba biraz fazla istiyordum. Hikayelerin de açık ve seçik olduğu söylenemezdi. Günlerimi yarı aç yarı tok geçiriyordum. Bir gün -yani bir süre sonra- bir yolcu daha önce -bir süre önce- kendisine satmış olduğum hikaye hakkında ağır eleştirilerde bulundu. Sayfa numaraları da karışıktı. Ben de ona bir haftadır aç olduğumu söyledim. Hayır söylemedim. Bunu başka bir yolcuya -bir süre sonra- söyledim. Bir süre önceki yolcuya her şeyi bilerek yaptığımı anlatmaya çalıştım. Birçok şeyi unutuyordum.Fakat eleştiriler konusunda hassastım. Böyle zamanlarda, bir de çok endişelendiğim zamanlarda eski canlılığımı buluyordum. Sonra kaybediyordum -bir süre sonra. İstasyon şefi beni atacağını, artık bir işe yaramadığımı söylediği zamanlar endişeleniyordum mesela. Oysa, pek alıcı bulamamakla birlikte, daha iyi hikayeler yazdığımı sanıyordum. Kundura tamircisi de dünyada olup bitenler hakkında bir şeyler anlatıyordu. Bunların neler olduğunu şimdi tam olarak hatırladığımı sanmıyorum. Fakat karışık ve akıl erdiremediğim bir dünyayı anlatıyordu tamirci. Ona okumağa çalıştığım hikayelerimi de dinlemiyordu. Oysa ben onların gittikçe ifade edilmesi güç bir açıdan gittikçe daha büyük değer taşıdığını seziyordum. Bunu tamirciye anlatamıyordum. Çünkü gitmişti, beni yalnız bırakmıştı. Son konuşmamızdan sonra -bir süre sonra tabii- istasyondan ayrılmıştı.</p>
<p>Bu, son yazdığım hikayelerden biri. Bunun gibi daha birçok hikaye birikti. Hikayelerimin hepsi kafamda. Hepsini çok iyi hatırlıyorum. Henüz hhepsini yazmış olmayabilir. Şimdi bazı geceler, eski alışkanlığımla, gece yarısı uyanıyor ve bu yeni hikayelerimi sepetime -ya da genç kadının sepetine, ya da şimdi ölmüş bulunan genç yahudinin sepetine- özenle yerleştiriyorum, demiryoluna çıkıyorum. Artık tren geçmiyor buradan. Son günlerde istasyon şefini nedense ortalarda göremiyorum. İzinli olduğunu sanıyorum -çünkü yıllardır hiç tatil yapmamıştı. Onun elbiseleri de şimdi benim üzerimde. Giderken yerine beni bırakmış olmalı. Trenler de nedense uğramıyor. Neyse, bunlar önemsiz ayrıntılar.</p>
<p>Korkuyorum, çünkü buradan gitmek istiyorum. Bakkal daha veresiyeyi kesmedi. Fakat bu durum artık bir süre daha bile süremez. Bakklandan utandığım için soramadım, bir zamanlar -bir süre önce- aynı çekingenlik yüzünden kundura tamircisine de soramamıştım: Bir mektup yazmak istiyordum, ama adres bilmiyordum. Yani hiçbir adres bilmiyordum. Bana inanmazlardı, bunun için utanıyordum. Bana herhangi bir adres söyler misiniz? diyemezdim. Oysa herhangi bir adres yeterliydi benim için. Bir zorluk daha vardı o zamanlar. Şimdi de var -yani bir süre geçtiği halde- kendi adresimi de bu mektupta yazmak sorunu beni düşündürüyor. Bu hikayemi, ekspres ya da posta treni artık -belki de sadece belirli bir süre için- geçmediği halde, bir yolunu bularak okuyucularıma -artık müşterim kalmadı- iletebilsem bile, nerede bulunduğumu nasıl anlatacağım? Bu sorun da beni düşündürüyor. Ama gene de ona yazmak, hep onun için yazmak, ona durmadan anlatmak, nerde olduğumu bildirmek istiyorum.</p>
<p>Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?</p>
<p><strong>Oğuz Atay</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/hayat-hikayeleri/demiryolu-istasyonunda-calisan-uc-hikayeciydik.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Gelin Olamayan Gelincik</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/ask-hikayeleri/gelin-olamayan-gelincik.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=gelin-olamayan-gelincik</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/ask-hikayeleri/gelin-olamayan-gelincik.htm#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 10 Feb 2010 09:34:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Alternatif Tarih Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefi Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Romantik Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Çocuk Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[adonis dikaye]]></category>
		<category><![CDATA[birbirinden güzel hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Fikret Doğan]]></category>
		<category><![CDATA[fikret doğan hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[gelincik hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[güzel hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye incele]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[tarihi hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[truva savaşları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=90</guid>
		<description><![CDATA[Fikret Doğan
Ayşe Nine, &#8220;Yavrularım, size Gelinciğin hikayesini anlatayım mı?&#8221; Hepsi birden “eveeet” diye bağırdı.  Ayşe nine,”Peki peki sessiz olun ve yatağınızda kıpırdamadan durun. Başlıyorum.” dedi.
&#8220;Çocuklar, Gelincik üzerine bir çok masal vardır. Gelincikler tek mevsimlik bitkilerdir. Uzun boynu üzerinde kırmızı çanağının dibinde siyah noktalar vardır. Kara gözlerine kırmızı sürme çekilmiş gelin göz gibidir gelincik. Kırmızı ve [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/poppy1.jpg" rel="lightbox[90]"><img class="alignright size-medium wp-image-428" style="border: 4px solid black;" title="poppy1" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/poppy1-300x222.jpg" alt="" width="300" height="222" /></a><span style="color: #808080;">Fikret Doğan</span></h2>
<p>Ayşe Nine, &#8220;Yavrularım, size Gelinciğin hikayesini anlatayım mı?&#8221; Hepsi birden “eveeet” diye bağırdı.  Ayşe nine,”Peki peki sessiz olun ve yatağınızda kıpırdamadan durun. Başlıyorum.” dedi.</p>
<p>&#8220;Çocuklar, Gelincik üzerine bir çok masal vardır. Gelincikler tek mevsimlik bitkilerdir. Uzun boynu üzerinde kırmızı çanağının dibinde siyah noktalar vardır. Kara gözlerine kırmızı sürme çekilmiş gelin göz gibidir gelincik. Kırmızı ve siyah onda sonsuz bir huzur bulmuştur. İsyanın ve aşkın, sevginin ve asaletin harmonisi o renklerde kendini dışa vurmuştur. Tarih boyunca da kırmızı ve siyah hep bir şeylerin temsilcisi olacaktır.</p>
<p>Çiftçiler Gelinciği görünce büyük bir sevinç gösterirler. Çünkü Gelincik o sene hasadın bereketli olacağını, ürünün bol  ve verimli bir sezonun işaretidir. Bol hasat, bereket, düğün demek, şenlik demektir. Evlenecek çocuklar için ev bark, eşya demektir. Askere gidecek çocuklar için para demektir. Küçük çocuklara defter, kalem,  ayakkabı, güzel elbiseler demektir. Kışın alınan borçların silinmesi demektir. Elbette köylü, davul ve zurnayla kutlar hasadı ve bereketi.<br />
<span id="more-90"></span></p>
<p>Gelinciğin söylencesi çoook eskilere dayanır. Anadolu binlerce yıllık kadim tarihinde yüzlerce uygarlığı sinesinde yaşatmış ve saklamıştır. Her köşesinde tarih saklıdır. İşte bu söylencelerin birine göre. İlk Gelincik hikayesi şöyle başlar:</p>
<p>“Güzeller güzeli Afrodit oğlu Adonis’i kıskanç tanrıçalardan korumak amacıyla kırda saklaması için güvendiği arkadaşlarına bırakır. Bir gün Adonis kırlarda gezerken, onu kıskanan tanrıçalarca görülür. Tanrıçalar kızgın bir boğa kılığına girer ve ona saldırırlar.  Adonis, annesinden yardım ister. Çığlık çığlığa kaçar. Boğalar Adonis&#8217;i yaralarlar. Annesi yetiştiğinde Adonis kanlar içindedir. Adonis&#8217;in kanı toprağa düşer.  Düşen her damla Gelinciğe dönüşür.” Dilden dile dolaşan  Gelincik hikayeleri her yörede değişikliğe uğramıştır. Gelinciğin bizdeki hikayesi ise milli mücadele yıllarına dayanır. Aşağı Dağ Dere, işgal edilmiş.  Tarlalarımız, değirmenimiz, okullarımız, çarşımız işgal güçlerinin denetimine girmiş.  İşgalciler, halka kötü davranmaya başlamışlar. Köylüler bu yabancıların çok uzaklardan gelip kendi tarlalarını, köylerini neden  işgal  ettiklerini anlamıyorlarmış. Tanımadıkları bu insanlara ne kötülük yapmış olabilirlerdi ki, gelip evlerini işgal etmişlerdi.</p>
<p>Aşağı Dağ Dere&#8217;li  Zülal, bu haksızlığa karşı çıkan ilk genç kızlardan biriymiş. Dedesinin tüfeğini alıp işgale karşı direnişi başlatmış. Ondan cesaret alan Esma ve Cennet de zeybek kıyafetlerini giyinip dağa çıkmışlar. Yukarı Dağ Dere&#8217;li gençlerle birleşip işgale karşı mücadele etmişler. Yoğun mücadele karşısında işgalcileri geri çekilmeye zorlamışlar. Düşman kuvvetleri geri çekilirken yollara  pusu kurmuşlar. Bu pusuya düşen Zülal, Esma ve Cennet&#8217;i orada öldürmüşler.  Köylüler onları o tepeye gömmüşler.  Anneleri, kızların gömüldüğü mezar taşlarının başına kırmızı gelin duvakları örtmüşler . Gelin edemedikleri kızlarının duvakları mezar taşlarını süslemiş. Yaz gelip temmuza girildiğinde kızların mezarlarında Gelincikler açmış. O gün bugündür o köyde gelin olacak kızların başına gelinciklerle süslü kırmızı t ül örtülmüş.</p>
<p>Çocuklar, bu topraklarda çok acılar çekilmiş. Anadolu, binlerce yıl insanlığın beşiği olmuş. Truva savaşlarından, binlerce yıl sonraki cihan harplerine, büyük yıkımlara ve savaşlara yataklık yapmış. Eğer yolunuz bu topraklardan geçerse Gelibolu’da, Çanakkale’de, binlerce Gelincik görebilirsiniz. Çünkü gelincikler o topraklar için mücadele edip ölen insanların ruhunu temsil eder. Sakın basıp geçmeyin. Çocuklar, insanları sevin. Dil, din, renk önemli değil. Herkes kardeştir. Birbirimizi sevelim. Sen- ben kavgası etmeyelim.  Barış içinde kardeşçe yaşayalım. Dünyamızı daha iyi, yaşanılır kılalım. Hepimiz bir bütünün parçalarıyız. Birbirimizi yok etmek için uğraşmayalım. Unutmayalım ki, bir tür yok olursa mutlaka sonucu hepimizi etkileyecektir.&#8221; diyerek  masalı bitirdiğinde çocuklar mışıl mışıl uykuya dalmıştı. Çocuklara uzun uzun baktı, melek gibi masum sabiler diye düşündü. Ayşe nine başlarını yumuşacık okşadı. Işığı söndürüp ekmek evine indi. Gök yüzüne baktı. Kocaman bir dolunay. Ne müthiş bir görüntü. Koskoca evrende ve boşlukta nasıl duruyordu. Ve  bu dünyadan başka yaşanacak yer yoksa insanların neden bu dünyayı tükettiğine anlam veremedi.  Dolunayı izlemek gençliğinden beri mutlu etmişti onu.</p>
<p>Ocağın ateşi sönmek üzereyken yorganı başına çekti. Çocuklar ve ev işleri onu iyice yormuştu. Gözleri yavaş yavaş kapandı. Ayşe Nine, annesinin ona söylediği ninniyi duyar gibi oldu. “Eledim eledim hölük eledim. Aynalı beşikte canım bebek beledim…” Uykunun beşiği sallandı sallandı…</p>
<p><strong>Fikret Doğan<br />
2006, Datça</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/ask-hikayeleri/gelin-olamayan-gelincik.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
