<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Hikaye Oku &#187; Fantastik Hikayeler</title>
	<atom:link href="http://www.hikayeoku.com/category/fantastik-hikayeler/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.hikayeoku.com</link>
	<description>Hikaye okumak, gerçeğe tanık olmaktır.</description>
	<lastBuildDate>Sun, 07 Mar 2010 14:52:04 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.9.1</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Sonraki Son</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/romantik-hikayeler/sonraki-son.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=sonraki-son</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/romantik-hikayeler/sonraki-son.htm#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 12 Feb 2010 08:54:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Fantastik Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Romantik Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Trajik Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[accessibility]]></category>
		<category><![CDATA[banking]]></category>
		<category><![CDATA[bekçi hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[buy]]></category>
		<category><![CDATA[çekmeler]]></category>
		<category><![CDATA[çeşmeler]]></category>
		<category><![CDATA[clock]]></category>
		<category><![CDATA[epikur hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[hayaller ve gölgeler]]></category>
		<category><![CDATA[hayvan hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye dinle]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[köpek hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[öğrenci hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[sonraki son]]></category>
		<category><![CDATA[yeni hikayeler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=170</guid>
		<description><![CDATA[Hayaller Ve Gölgeler  15
Elindeki tebeşir tozunu üzerine silerken zil elinden kayıp aşağıya çiçeklerin üzerine düştü ama ancak yalnız gezen bir yarasanın duyabileceği kadar çınlayabildi. Tebeşir kokusu kalmış mı, diye parmaklarını kokladıktan sonra kendini duvardan aşağı sarkıtıp yavaşça yere bıraktı. Doğrulurken tıpkı filmlerdeki gibi başucunda elfeneriyle  -zamanı olsaydı bu hayali gaz lambasıyla değiştirecekti-  [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/779hourglass.jpg" rel="lightbox[170]"><img class="alignright size-medium wp-image-378" style="border: 4px solid black;" title="779hourglass" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/779hourglass-199x300.jpg" alt="" width="179" height="270" /></a>Hayaller Ve Gölgeler  15</strong></p>
<p>Elindeki tebeşir tozunu üzerine silerken zil elinden kayıp aşağıya çiçeklerin üzerine düştü ama ancak yalnız gezen bir yarasanın duyabileceği kadar çınlayabildi. Tebeşir kokusu kalmış mı, diye parmaklarını kokladıktan sonra kendini duvardan aşağı sarkıtıp yavaşça yere bıraktı. Doğrulurken tıpkı filmlerdeki gibi başucunda elfeneriyle  -zamanı olsaydı bu hayali gaz lambasıyla değiştirecekti-  bekçiyi ve köpekbalığı dişleriyle zili tutan köpeği göreceğini sanıyordu ama ikisi de yoktu. Oysa başucunda olacaklarından o kadar emindi ki, en azından gölgeleri vardır diye şöyle bir bakındı; “hayret”; sanki hiç olmamış gibi yoktular. Bu yokluk onu canlandırdı; zili çabucak yerden kapıp beline sokarak hemen giriş kapısına yöneldi. Bu arada bekçiyle ya da köpeğiyle, ya da hem bekçi hem de köpeğiyle her an karşılaşabilir olduğu için onları arıyormuş havasında yürüyordu. ( “Zilinizi düşürmüşsünüz&#8230;.” derdi artık herhalde.) Ama kimseye görünmemenin kaderini sevindireceğine inanınca, Tülay Hanım’la karşılaşma olasılığını sıfırlamakta olduğunu düşündü çocuksu bir hüzünle. Hemen hüznüne kızdı; yakalanırsa, “Sonuçta bir okul zilini çalmış&#8230;” olacağı için saçmaladığını söyledi -içindeki en gizli yoldan-  kendine.  “Evet, evet, zille yakalanmamalıyım!” diyerek zili belinden çıkarıp atmayı düşünürken, zil birden çalmaya başlayarak onu eleverecekmiş gibi korkutunca, koşmaya başladı.<br />
<span id="more-170"></span></p>
<p>Ve daha ikinci adımında köpeğin “Hav hav!” ları peşine takıldı. Kaçan ayaklara ayarlı kulaklarıyla hakkıyla “bekçi” olduğunu kanıtlayan köpeğin “Hav Hav” ları bir yandan aradaki mesafeyi kapatırken öte yandan  kaçışı destekliyordu. Korkudan mı, yaşından mı, yoksa köpek mi çok diriydi bilemiyordu ama aralarının ses hızıyla kapandığından adı kadar emindi. (Biz yine de adı konusunda emin olmayalım.)  Hayata tutunmak isteyen kulakları bekçinin “Kaçarsan ısırır!” diyen bağırışını duydu ama köpeğin, “Bence sen kaçmana bak” diyen sesi daha inandırıcıydı. Kaçmasına kaçıyordu da, derdi, bu hızla demir kapının parmaklıkları arasından geçip geçemeyeceği değil; geçemeyeceğiydi. Kulakları mahalle arkadaşlarının konuşmalarını aktarıyordu hızıyla koşut olarak: “Köpek de mi geçmiş; yapma ya!”, “Demek o kadar vahşiymiş; cık cık cık!”, “Parçalama okul sınırları içinde gerçekleşmiş; tamam!” Bu sonuncusu araya karışan bir polis telsizi oldu. Korkudan şişmiş olup geçemeyeceğine inansa da durup, “Tamam kaçmıyorum, ısırma! “ dese bile, arkasından 4&#215;4 nala gelen bu manyak işgüzar onu kapının demir parmaklıklarında rendelerdi. Bu nedenle durmadı; demir kapıya çarpar çarpmaz yapıştı, yapışınca da kendini bir şeyin içine tıkıştırırcasına parmaklıkların arasından neredeyse hem iteledi, hem çekiştirdi. Tam sınırı geçtiği sırada -koşucuların çıkışa hazırlanışlarına benzer  biçimde- avuçları yerde, sol bacağı dizinden bükük, sağ ayağını da dışarı, yani kendine çekecekken, “Havhav” lar adımı havada yakaladı. Ama yakalamasıyla demire çarpması biroldu ve dişler deriden çıkıp paçaya girdiler. Paçadan çekiştirilmek son dengesini de bozup onu büsbütün yere yapıştırınca başını çevirip arkasına bakmak zorunda kaldı. Ağzındaki paçavrayla parmaklıkların arasından geçmiş olup, hiç soluklanmadan kendisine bakan koca kafayı görünce, hızlı soluk alışverişleri suçlu görüntüsü vermesin diye nefesini tutmaya çalışıp bir kabustan uyanmak istedi -hangisi olursa olsun; herhangi bir kabustan.</p>
<p>“Gerek yok;” dedi Kocabaş yanına kadar gelerek, sonra salyalar arasından parlayan dişlerindeki paçadan parçayla yerdeki zili değiş tokuş yaparak her zamanki aralığından geçip görev yerine doğru dönerken başından kuyruğuna dek bilinçli, yıldız ve çiçek tribünlerini selamladı.</p>
<p>Rüyada olmadığını anladığına göre kimseye görünmeden (Bekçi neden ortalıkta görünmemişti sonra merak edilecekti.) geceyi bitiriyor olması her şeye karşın sevindiriciydi, ama şimdi canı sevinemeyeceği kadar çok yanıyordu. (Sonra sevinilecekti.) Kaderine yakışır bir çabayla yerden paça parçasını alıp yavaş yavaş ayağa kalktı, ama iki adım attıktan sonra topallamaya başlayınca karanlık bir sokağa saptı, bir an durup geride bıraktığı akustiği dinledi; kayda değer bir yankı yoktu; topallamaya devam etti.</p>
<p>Heyecanı hafiflediğinde gelen gören var mı diye arkasına baktı. Evet vardı; durdu. Ve tanıdı; yine o çocukluk gölgesiydi. Kendisine yardım etmediği, en azından eşlik etmediği için ona kızmalı mıydı, yoksa onu da üzdüğü için hüzünlenmeli miydi bilemedi. Gölge mahalle çıkışına gelince durdu. Bir şey söyleyecek mi diye bekledi ama belki gölgesi de onun bir şey söylemesini bekler gibiydi; ne söyleyeceğini bilemedi susup durmaya devam ettiler. Bunun vedalaşma olduğunu anladığında son kez bakarak selam verdi, sonra “Çok acımıyor&#8230;” izlenimi verecek şekilde hafif sekerek yürüdü. Ama unutmanın acısıyla hatırlamanın acısı birbirine karıştığı için ayağı onu taşımak istemiyordu; mahalleden uzaklaşır uzaklaşmaz kendini, yüküyle topallığı arasına bıraktı. Geçmişi karanlıkta kaybolurken, “şimdi” de geleceğini unutuyordu.</p>
<p>Çeşmesi çalınmış bir kurnada, köpeğin bıyıklarına dolandığı için hala heyecanını üzerinden atıp kuruyamamış olan bağcığı ile ayakkabısını yeniden bağladı, gömleğini de pantolonunun içine sokarak toparlanmaya çalıştı. Sonra kaldığı otele gideceğini unutmuş olarak gençken arkadaşlarıyla buluştukları o “sıkıntı patlatma” parkına doğru yaklaştıkça daha da topallarken, sonunda ayağı acıya dayanamayıp durduğunda, bir ısırılmayla bekleyen kan, bu şehirdeki geçmişinin tamamlandığını ama geleceğinin nereye gideceğini bilmediğini söyleyerek geceye aktı.</p>
<p>“Kanayan bir ayak nerden bilsin ki bunu?” dedi bekçi, elindeki feneri tutarak; “O belirsizlikte ne yaşanacak peki?” diye sordu Tülay Hanım tahtada satırbaşı yapmadan önce, cevabın erotik olmasını umarak; “Zaman’da bitiş ve başlangıç olmaz!” dedi Epikur, yazı masasının üzerinde duran ahşap sigara kutusunun kapağındaki alıntıdan; “Ne de olsa burada bir hayat buldu; bana sorarsan tekrar dönmek isteyebilir.” dedi kütüphanedeki memurelerden uzun olanı, burnunu karıştırmış olana gözlüğünün üzerinden; “Geçmiş ne kadar güzel olursa olsun onu gelecekten daha çok sevemeyiz.” dedi çok eski bir kalaycı dükkanının tabelasının altında kahve içen yaşlılardan biri; “Geleceğin nereye gideceğini ancak aşk bilebilir.”  dedi platonik aşkı gölgesinden; “Ama neden geleceği yeri bilemesin ki?” dedi balkondaki seksi kadın; “Geçmişsek gidiyoruz demektir.” dedi çocukluğu içinden.</p>
<p>Gülümsedi.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/romantik-hikayeler/sonraki-son.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Konçinalar</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/fantastik-hikayeler/koncinalar.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=koncinalar</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/fantastik-hikayeler/koncinalar.htm#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 11 Feb 2010 16:37:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Fantastik Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Klasik Öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[Spekülatif Kurgu Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[haldun taner hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[haldun taner hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[haldun taner koçinalar]]></category>
		<category><![CDATA[haldun taner öykü]]></category>
		<category><![CDATA[handun taner öyküleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye yaz]]></category>
		<category><![CDATA[koçinalar oku]]></category>
		<category><![CDATA[öykü oku]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=164</guid>
		<description><![CDATA[Haldun Taner
İskambil destesinin en sevdiğim kağıtlarından biri, üzerine The Jolly Jocker yazılı, o delişmen, o uçarı, o biraz cambaz, biraz sihirbaz, bir miktar da düzenbaz, ama neşe dolu, hayat ve hareket dolu, kanı sıcak delikanlıdır. Ne yazık ki, Jockerlere Kanasta’dan, Kumkan’dan, Remi’den başka oyunlarda pek yer verilmiyor. Verilse, her girdikleri oyuna renk ve hareket, canlılık [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/joker.jpg" rel="lightbox[164]"><img class="alignright size-medium wp-image-386" style="border: 4px solid black;" title="joker" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/joker-300x200.jpg" alt="" width="300" height="200" /></a><span style="color: #808080;">Haldun Taner</span></h2>
<p>İskambil destesinin en sevdiğim kağıtlarından biri, üzerine The Jolly Jocker yazılı, o delişmen, o uçarı, o biraz cambaz, biraz sihirbaz, bir miktar da düzenbaz, ama neşe dolu, hayat ve hareket dolu, kanı sıcak delikanlıdır. Ne yazık ki, Jockerlere Kanasta’dan, Kumkan’dan, Remi’den başka oyunlarda pek yer verilmiyor. Verilse, her girdikleri oyuna renk ve hareket, canlılık ve şaklabanlık katarlardı.</p>
<p>Jolly Jockerler bir yana, destenin en itibarlı kağıtları, bilindiği gibi, Beyler yani Aslar oluyor. Ayıp değil ya, ben Aslardan oldum bittim hoşlanmam. Belki kendim hiçbir zaman As olamadığım, As olamayacağım için. Kabul etmeli ki, onların dördünde de bir kral havası, bir padişah cakası vardır. Hele bazı takımlarda bunları daha da şatafatlı resm ederler.</p>
<p>Karamaça beyinde meşum bir şeyler sezilir. Onun sarayında herhalde birtakım karanlık dalavereler dönüyor, gece, mahzenlerinde, bir sürü kelleler uçuyor olmalıdır.</p>
<p>İspati beyini ben bir Bizans prensine benzetirim.</p>
<p><span id="more-164"></span>Bunlara kıyasla, Kupa beyi daha bir bizden gibidir. Kupa beyi herhalde Osmanlı hanedanına mensup olmalı.</p>
<p>Karo beyine gelince, bakınız, o bir Selçuk sultanıdır. Çelebi, zarif, nazik… Aksi gibi, Tekel damgasını da hep onun üstüne vururlar. Buna rağmen öylesine asil ve kibar bir havası vardır ki, bu damga bile onu çirkinleştirmez, inadına daha bir açar, daha bir sevimli yapar. Öyle ki, damgası olmayan bir Karo beyi görsek, bayağı yadırgar, bir eksiklik duyarız.</p>
<p>Resimli kağıtlar içinde kanım en çok Kupa kızına kaynar. Kupa kızı, etine dolgun, duru beyaz, hanım hanımcık bir tazedir. Üniversiteyi felan bir kalem geçin, güç hal ile bitirdiği ortadan sonra, liseyi bile okuyamamıştır. Olsa olsa, sanar enstitüsü mezunudur. Herkesin okumaya merakı olmaz, buncağızın da başka marifetleri var: Dikişle nakışın her türlüsü, örgü işlerinin daniskası… Eteği belinde, bütün evi o çeviriyor. Yeni yetişirken mahalledeki oğlanlarla mektup alıp verdiği olmuş gerçi. Cahillik işte. Hoş görmeli. Ama evlenince eşi bulunmaz bir hayat arkadaşı olacaktır. Buna eminim. Bir kere kocasına ukala ukala karşılık vermez. Sonra bu cins kadınlar çocuklarına düşkün olurlar Daha ne?</p>
<p>Onunla evlendiğiniz takdirde, kaynınız Kupa oğlu olacaktır ki, Allah için, uslu akıllı, yumuşak başlı, kendi halinde bir çocuktur.</p>
<p>Babaları Kupa papazına gelince, sizden iyi olmasın, pek babacan, pek cana yakın bir adamdır. Hoş fıkralar anlatıp göbeğini hoplata hoplata güler. Daha coşarsa, küt küt karşısındakinin sırtına vurur. Evde teklif tekellüf hak getire… Sen de sen, ben de ben. Candan insanlardır vesselam. Öyle bir aileye damat gitmek isterim. İspati kızına gelince, bakın ondan her türlü sinsilik umulur. Siz onun öyle sakin ve masum göründüğüne bakmayın, o ne hinoğlu hindir o, o ne içinden pazarlıklı aşüftedir o… İskambilin üstünde gördüğünüz onun bayramlık resmi. O, bir masum bakire pozunu, fotoğrafçıda resim çektirirken bir, bir de pazarları kiliseye giderken takınır. Şöyle kulağınızı verin de bir dinleyin mahalleyi.</p>
<p>Maçanın oğlu ile sinema localarında, plaj kabinelerinde yapmadığı kalmamış. Hal böyle iken, yine de bilmeyenlere karşı kendini dirhem dirhem satar. İspatinin oğlu ablasının kirli çamaşırlarını herkesten iyi bilir, bilir ama gel gör ki ablası da onun kumar borçlarını öder, evden şunu bunu götürüp satışını gizler. Babaları da zaten itin biri. Bu yaşa gelmiş hala sefih, kumarbaz, bir gün olsun ayık gezdiği görülmemiş. Tencere dibin kara hikayesi, kimin kime ne demeğe hakkı<br />
var.</p>
<p>Karolara gelince, onlar kişizade, görmüş geçirmiş bir ailedir. Bakmayın şimdi biraz düştüklerine. Babaları hariciyeden emekli. Zannedersem şehbendermiş. Eski usul, mukaffa ve musanna bir İstanbul Türkçesi konuşur. Kızları, nörsler, matmazeller, el bebek gül bebek büyütüldü. Beş senedir İngiliz Filolojisi’ne gidiyor, bitiremedi. Bitiremez de elbet. Allah’ın günü kantinde ha ha ha, hi hi hi, akşam üstü de oğlanlarla altı buçuk matinesi… Erkek kardeşini sorarsanız, al onu vur ona. Karonun oğlu da, hoppala paşam, hoppala beyim dadılar tayalarla şımartılmış, kuş sütüyle beslenmiş, beyaz, tüysüz, oğlandan çok kıza yakın, tasvir gibi bir civan. En iyi mekteplere verdiler, okumadı. Günahı boynuna, bir takım uygunsuz, meymenetsiz heriflerle geziyormuş. Allah bilir, eroin de çekiyordur. Gözlerinin her daim mahmur bakışını ben pek hayra yoramıyorum. Öyle efendi babanın çocuğu böyle soysuz çıksın, yazık çok yazık…</p>
<p>Maçalar bir Ermeni ailesidir. Gedikpaşa’da oturuyorlar. Peder koyu bir Katolik papazı. Bas bariton, tumturaklı bir sesi vardır. Oğlu Mahmutpaşa’da bir tuhafiye mağazası işletiyor. İspati kızı ile maceralarına yukarda az buçuk dokunduk. Ablası Maça kızı, esmer, kara kaşlı, kara gözlü, bazı yerleri muhakkak ki aşırı tüylü, gerçi sıcak, gerçi güzel, ama neme lazım, duasında niyazında, dini bütün bir tazedir. Belli ki babasına çekmiş, istavrozunu bir gün olsun göğsünden eksik etmez. Kardeşinin İspati kızıyla yaptıklarını duysa, utancından yerin dibine geçer. Öylesine kaba sofu ki, malum günlerde erotik rüyalar gördüğü zaman bile, şuuraltısının kendine oynadığı bu oyuna içerler, sabahleyin alelacele banyo yapıp tövbe istiğfar eder. İyi bir drahoması var. Şimdi genç değil, şöyle kırkını, kırk beşini aşmış, efendiden ağırbaşlı bir kısmet bekliyor. Hayırlısı. ( Bakmayın, Maça kızının adı edebiyata kötü geçmiş. Onun, kendisine yorulan uğursuz kadın, çok bilmiş dul, yuva yıkan vamp-dişi vasıfları ile ilişiği yoktur. İftira, tevatür, hele bizim klasik Tekel takımlarındaki, Maça kızının, İspati kızınınki gibi numaradan değil, gerçekten masum yüzüne bakınca, bana büsbütün hak vereceksiniz.)</p>
<p>Resimli kağıtlardan sonra, ilk ağızda, Onlularla Dokuzlular gelir. Onlularla Dokuzlular, resimsiz kağıtlar içinde önemli olan oyunlara katılma imtiyazına sahip, başlıca kağıtlardır. Bundan ötürü de hallerinde görgüsüzce bir çalım, budalaca bir kurum sezilir. Haydi ‘Onlular, Asların halktan yetişme vezirleridir’ diyelim. Ya Dokuzlulara ne buyurulur? Bunlar, kendilerini sayıdan bile saymadıkları halde yine de oyunlarına alan, oyunlarına alıp onlara öbür resimsiz kağıtlardan üstün bir değer sağlayan aristokrat kağıtlara yaranmaktan, siftinmekten hoşlanırlar. Bu halleriyle Dokuzluları, efendilerinin önünde yerlere kadar eğilen, ama saray parmaklıkları dışındaki halka tepeden bakan, mabeyinciler veya stile uşaklar makulesinden saymak yanlış olmaz sanırım.</p>
<p>Dokuzlar mabeyinci veya stile uşak olursa, Sekizlilerle Yedililere de, el ulaklığı, bahçıvan yamaklığı gibi daha aşağılık işler düşüyor.</p>
<p>Bütün bunlardan sonra sıra nihayet Konçinalara gelir. Konçina diye, bilindiği gibi Altılıdan aşağı kağıtlara deniyor. Konçinalar, ismi üstünde işte, Konçinadır. Geçin Bezik gibi, Poker gibi kibar oyunları, Aşçı İskambili gibi en pespaye oyunlarda bile hiçbir işe yaramaz, üzgün ve küskün, oyunu dışardan seyrederler. Diyeceksiniz ki, Pinakl’da Kanasta’da oyuna alınıyorlar ya… Ben ona oyuna alınmak mı derim. Zavallılar, çıtır kozların at oynattığı meydanlarda habire gelir gider, ayak altında dolaşıp trafiği tıkar, itilip kakılır., muştalanır dururlar. Hasılı abur cuburdurlar. Böyle oynamaktansa ben yeşil çuhanın üstüne kapanıp yüz üstü uyuklamayı tercih ederim. Konçinalar bu bakımdan iskambillerin paryasıdırlar. Var oluşlarının sebebi sırf öbür kağıtlara basamak olmak, onların üstün mevkiini sağlamaktır. Alt basamak olmasa üst basamak neye, kime öğünecek?</p>
<p><strong>Haldun TANER<br />
1953</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/fantastik-hikayeler/koncinalar.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Masal Sayısı</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/cocuk-hikayeleri/masal-sayisi.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=masal-sayisi</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/cocuk-hikayeleri/masal-sayisi.htm#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 11 Feb 2010 14:25:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Fantastik Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Masallar]]></category>
		<category><![CDATA[Çocuk Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[duygu güles oku]]></category>
		<category><![CDATA[duygu güles öyküleri]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye yaz]]></category>
		<category><![CDATA[hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[masal oku]]></category>
		<category><![CDATA[öykü oku]]></category>
		<category><![CDATA[öykü yaz]]></category>
		<category><![CDATA[öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[yeni msallar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=145</guid>
		<description><![CDATA[Duygu Güles
Hiç varmış, hep yokmuş. Yaşama kullanan çokmuş. Kayıp zaman izinde,  kabak kemanı içinde. Develer hip-hopçu, pireler kuaför iken, ben annemin  puşetini tıngır mıngır sürer iken. Ak sakal, boz sakal. Yüzde oyuklara  saklanmış yok sakal. Ben ki kasap olsam, sallayamam satırı. Nalbant  olsam hele.. nallayamam katırı. 40 katır ile 40 satır [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/ky11_26.jpg" rel="lightbox[145]"><img class="alignright size-medium wp-image-404" style="border: 4px solid black;" title="ky11_26" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/ky11_26-300x202.jpg" alt="" width="300" height="202" /></a><span style="color: #808080;">Duygu Güles</span></h2>
<p>Hiç varmış, hep yokmuş. Yaşama kullanan çokmuş. Kayıp zaman izinde,  kabak kemanı içinde. Develer hip-hopçu, pireler kuaför iken, ben annemin  puşetini tıngır mıngır sürer iken. Ak sakal, boz sakal. Yüzde oyuklara  saklanmış yok sakal. Ben ki kasap olsam, sallayamam satırı. Nalbant  olsam hele.. nallayamam katırı. 40 katır ile 40 satır arasında kalsam,  seçemem uzaktan sayıları. Hamama girsem gözüm arar natırı. Nadan olan  bilebilir mi ahbap hatırı? Ya da: Nadan ile sohbet güçtür bilene, çünkü  nadan ne gelirse söyler diline lafını. Sudan geldim, tahtaya sindim.  Ansızın ne göreyim: Emine hanım konyak içmiş, karyolada yatıyor. El  ettim, göz ettim, söz ettim. Nihayetinde yüz ettim kendime ve yüzüne  baktım. Karyoladan ayıldı Emine hanım. Çıktık birlikte yola. Ne sağa  bakabildik, ne sola. İzimiz çıktı boylu boyunca ufka. Gide gide  sevdalandık Kaf Dağı’nın ardına. Sevdada ne ileri gidebildik, ne geri.  Şimdiyse masal başlıyor gel beri:<br />
<span id="more-145"></span></p>
<p>Zaman zaman oldukta, karıncalar âleminde bir karınca yaşarmış. Bu  karıncanın masala misal olmasının sebebi, diğer karıncalardan farkı  imiş. Aslında bu masal, diğer karıncaların da masalıymış aynaya  tersinden bakınca. Fakat aynaya tersinden bakıldığında sırdan başka bir  şey görünmediği için, o karıncanın masalı olarak bellenmiş bu da.  Karıncanın, diğer türdeşlerinden farkı doğuştan tembel, bezgin, miskin,  vesselam atalet sahibi olması imiş. Herkes canını dişine takıp  çalışırken ve bundan memnuniyet duyarken, o fıtratı gereği her işi zorla  yapıyor, en ufak boşlukta tek başına yaşadığı yuvasına kaçıp  karıncalığını düşünüyormuş. Bu tuhaf davranışları yüzünden, diğer  karıncalar tarafından iğreti bulunan ve anlaşılamayan karıncanın  hakkında her gün biri bin para tevatür ağızdan ağza yayılıyormuş  karıncalar meclisinde. Herkes onu yola getirecek türlü çareler  düşünüyormuş. Zira onun kendi çabalarına köstek olduğunu, dahası  sırtlarından geçindiğine hükmediyorlarmış. Karınca bunların hepsinin  farkındaymış elbet. Hatta bu durumdan onlardan daha fazla rahatsız imiş  ya, elinden bir şey gelmiyormuş. Her an karıncalığıyla savaşırken  yakalıyormuş kendini. Bir gün ceviz ağacı dibindeki yuva inşaatına erzak  taşırken, birkaç yabancı ellerinde şişeler kahkahalarla yanından  geçmiş. Merak etmiş karınca, yükünü oracığa terk edip peşlerine  takılmış. Söylediklerine kulak kabartmış. Yabancılardan biri neşe içinde  bir masal anlatıyormuş diğerlerine. Karınca daha da yaklaşmış. Masal,  çalışkan karınca ile gününü günle gün eden ateşböceğini anlatıyormuş.  Karınca enikonu meraklanmış, ayaklarının diplerine kadar yanaşmış  yabancıların. Karınca, ateşböceğinin makus talihini böylece öğrenmiş ve  hayatında hiç ateşböceği görmediği için, kendini bu masaldaki ateşböceği  zannetmiş. Sevinmiş içten içe. Karınca değilmişim demek ben, ondanmış  yaşadığım bu huzursuzluk diye söylenmiş. Keyifle inşaata geri dönmüş.  Yolda gördüğü karıncalarla kıvançla konuşmuş, şakalar yapmış, herkesi  eğlendirmiş. Diğerleri, karıncanın belki de iyileştiğini düşünmüşler.  Karınca ise, inşaata gelir gelmez, görev kepini götürüp şefine teslim  etmiş. Bütün arkadaşlarından helallik alarak, hepsiyle vedalaşmış ve  şaşkın bakışlar içinde yola koyulmuş. Kimseye bir açıklama yapmamış  karınca; sadece ardında, yuvasında bulunan bir mektup ve mektupta da  “Kendimi aramaya gidiyorum” gibisinden, diğer karıncalara hiçbir şey  ifade etmeyen bir cümle bırakmış.</p>
<p>Günlerce yürümüş karınca, sırtında kendisini taşıyarak. O sırada  mevsimlerden kışmış, karınca masal zamanının yaz olduğunu bildiği için,  ateşböceğinden önce, mevsimlerden yazı arıyormuş. Sonunda sora sora yazı  bulmuş. Bir süre iklimin keyfini çıkarmış, kendine çeşitli meyvelerden  müteşekkil güzel bir ziyafet çekmiş. Sonra denizi bulmuş, sahilde  yürümüş. Ayaklarını suya sokmuş, mavi göğün altında her şeyin apaçık  görülmesini ummuş. Sürekli düşünüyormuş karınca. Zaten düşünerek  uyandığı hayat uykusuna, yola çıktığından beri daha da çok düşünerek  devam ediyormuş. Deniz kenarında bir süre eğleşen karınca, yavaş yavaş  karıncalığından sıyrıldığını düşünmeye başlayınca vaktin geldiğini  kavrayıp yine yola koyulmuş. Az gitmiş uz gitmiş. Geceyi çölde geçirmek  istemediğinden, hemen sınırdaki bir otelde konaklamış. O gece karınca  kıyafetlerini çıkarıp, gördüğü çeşitli ipuçları ve kendi sezgileriyle  yolda diktiği ateşböceği elbisesini ilk defa denemeye karar vermiş.  Aynanın karşısında saatlerce prova yapmış, oturmasına kalkmasına bakmış.  Bu elbise tam da ona göreymiş. Ateşböceğine benzediğini, kendine biraz  daha yaklaştığını düşünerek gözleri dolmuş. Mutluluktan ağlamış, huzurla  dolduğunu tasavvur etmiş. Bakalım topluluk içine çıkınca diğerlerinin  tepkisi nasıl olacakmış? Karınca korkuyormuş ama sonuçta bunun geçmesi  gereken bir sınav olduğunda karar kılmış. Yeni elbisesiyle aşağıya  inmiş. Bu güzel olayı bir kadeh şarap içerek kutlamaya karar vermiş.  Köşe masalardan birine oturmuş. Artık bambaşka olduğunu bildiği gözlerle  çevresine bakmaya başlamış. Her yanından dalga dalga vakar taşıyormuş.  Onun böyle kurum kurum oturduğunu gören kimileri ona bakıp bakıp  gülüyor, kimileriyse şaşkınlıklarını gizlemeden ondan uzak durmaya  çalışıyormuş. Biraz içerlese de karınca, yine de bu durumun normal  olduğunu düşünmüş. Alışmaları için onlara zaman vermeliymiş kendince.</p>
<p>Böyle arpacı kumrusu gibi düşünmeye devam ederken karınca, hafiften  kafayı bulmuş. O sırada masasına bir yabancı gelmiş, oturabilir miyim  diye sormuş? Karınca şaşırmış, kekeleyerek kabul etmiş. Yabancı ince  ince karıncayı süzdükten sonra tabakasını çıkarıp içinden bir tane  sigara almış, karıncaya da teklif etmiş. Karınca bir an tereddüt edip  sigarayı almış. Yabancı önce onunkini, sonra kendisininkini ateşlemiş.  Bir nefes çektikten sonra, ben demiş karıncaya. Ben Ateşböceği Ejder.  Karıncanın nutku tutulmuş, şaşkın şaşkın Ateşböceği Ejder’in suratına  bakmış. İçinden, demek ateşböceği buymuş diye geçirirken, üzerindeki  ateşböceği elbisesini utançla çekiştirmiş. Ejder uzun süre ara vermeden  anlatmış. Karınca kâh merakla, kâh sinirle, kâh üzüntüyle Ejder’i  dinlemiş. Aslında ateşböceği olamayacağını kavraması uzun sürmemiş,  fakat yine de aralarına katılamaz mıymış? Hayır demiş Ejder: Bizim  ateşböceği türü olarak sayımız bellidir, kimse bu sayıdan dışarı çıkamaz  ya da içeri giremez, diyerek karıncanın son umutlarını da kırayazmış.</p>
<p>İçtikçe içmeye devam etmişler karınca ile Ejder. Karınca efkârlı efkârlı  düşünüyormuş Ejder konuştukça. Konuştukça daha da sarhoş oluyormuş.  Sonunda bu esrime içinde karıncanın aklına tuhaflaroğlu tuhaf bir fikir  gelmiş. Belki de imkânsız değilmiş kendince ateşböceği olması. Bir  yandan Ejder’e bir şey çaktırmamaya çalışırken, bir yandan da ona daha  fazla yakınlık göstermeye başlamış karınca. Artık sayısını bilmediği son  şişenin de dibini gördüklerinde, kalkmaya davranan Ejder’i durdurmuş,  bu gece benimle kalır mısın diye ağlamaklı bir ton tutturmuş. Ejder’in  gözleri parlamış. Beraber karıncanın odasına çıkıp sevişmişler. Ejder  hemen uykuya dalmış, karınca Ejder’in tabakasından bir sigara alıp  yapacaklarını düşünmeye koyulmuş. Sigarasını yutar gibi içmiş. Kalkıp  şimdi gülünçlüğüne kendisinin de acıdığı ateşböceği elbisesini bavuluna  koymuş. Karınca kıyafetlerini üzerine geçirip Ejder’e üzüntüyle bakmış  ve yavaşça kapıyı kapatıp dışarı çıkmış. Otelin yanındaki bakkala  girmiş. Bir tane ayırıcı, bir tane yokedici, bir tane de daksil  alacağını söylemiş. Bakkal boş boş suratına bakmış karıncanın.  Ehliyetiniz var mı beyim diye sormuş sonra da. Karınca sıkıntıyla  ehliyetini çıkarıp göstermiş. Bakkal bir süre duraksadıktan sonra ikna  olmuş olacak ki, karıncanın istediklerini paketleyip ona uzatmış.  Karınca parasını ödeyip doğru odasına seğirtmiş. Bakmış ateşböceği hâlâ  horul horul uyuyor, rahatlamış. Aceleyle karınca kıyafetlerini çıkarıp  bavula tıkmış. Ayırıcıyı açıp ateşböceğinin yanına gitmiş, onun ve kendi  üzerine bolca sıkmış. Odanın içini duman bağlamış, kokudan bayılacak  gibi olmuş karınca. Ayırıcının kutusunun üzerini okumuş. Daha beş  dakikam var, diye söylenmiş kendi kendine. Bu arada yokediciyi de  kurmuş, çalışır duruma getirmiş. Şimdiye dek hayatında ne eylediyse  hepsini sıraya koyup, yaptığı hataları daksille silmiş. Ayırıcı aktif  hale gelmeye başlayınca ürkmüş karınca. Ya herru ya merru diye düşünecek  olurken, ateşböceği ateşler içinde uyanıp ne oluyor diye bağırmaya  fırsat bulmadan ayrılmış birdenbire. Bedeni yatakta kıpırtısız  kalakalmış, aynı anda karıncanın kıpırtısız kalan ruhuyla birlikte  yokedicinin içine hapsolmuş. Yokedici gürültüyle ikisini de öğütürken,  karıncanın bedeni ile ateşböceğinin ruhu odanın hengâmesinde birbirine  sığınıp, yapışmış.</p>
<p>Masalda, artık karınca olmayan karıncanın akıbeti hakkında daha fazla  bilgi yokmuş. Masal, bizzat karıncanın masalı olduğu için olabilir bu,  ya da masal yazarının hüsnükuruntusu da olabilir. Veyahut masalın  kuralları gereği alınmış bir tedbir, keza yolda önüne çıkan gerçek  kırıntılarını yiyen güvercinlerin bir kazığı; hiç olmadı masalı dinleyen  güzel çocukların aniden bastıran uykusu da olabilir. Nihayetinde gökten  düşen elma saksılarının ve yaşamın dimağa kazıdığı binbir türlü  unutuşun eseri de olabilir. Emine hanımın yolda, içtiği konyaktan ötürü  sızması ile yazarın akşamdan yediği hurmaların etkisini masal sayısını 3  alarak bertaraf etsem de, kerevete çıkılan yoldaki yapım çalışmaları  nedeniyle masal trafiği başka bir şeritten veriliyor da olabilir.  Olabileceklerin bir sınırı olmayabilir, hulasa.</p>
<p><strong>Duygu Güles</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/cocuk-hikayeleri/masal-sayisi.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Boynu Bükük Papatya</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/hayat-hikayeleri/boynu-bukuk-papatya.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=boynu-bukuk-papatya</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/hayat-hikayeleri/boynu-bukuk-papatya.htm#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 10 Feb 2010 09:09:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Alternatif Tarih Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Fantastik Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Çocuk Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Fikret Doğan]]></category>
		<category><![CDATA[fikret doğan hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[fikret doğan hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[fikri uzun öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[gerçek hayat hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[güzel hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye paylaş]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye yaz]]></category>
		<category><![CDATA[kıssadan hisse]]></category>
		<category><![CDATA[öykü oku]]></category>
		<category><![CDATA[papatya]]></category>
		<category><![CDATA[papatya hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[Romantik Hikayeler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=82</guid>
		<description><![CDATA[Fikret Doğan
Canan, Seda, Emine akşam güneşinin kızıla boyadığı gökyüzünü hayran hayran izlediler. Karla kaplı ormandaki anne ve babalarının dağda yaktıkları meşe kömürü dumanına bakarak, onların kendilerine  mesaj yolladığını hayal edip, bunu okumaya çalıştılar. Hepsi yarın ki derslerini yapmak için üst kata çıktılar. Çocukların gürültüsü artınca, Ayşe Nine: ”  dersinizi sessizce çalışır ve bitirirseniz akşam yatmadan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/563986459_dcf4deef2c.jpg" rel="lightbox[82]"><img class="alignright size-medium wp-image-431" style="border: 5px solid black;" title="563986459_dcf4deef2c" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/563986459_dcf4deef2c-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a><span style="color: #808080;">Fikret Doğan</span></h2>
<p>Canan, Seda, Emine akşam güneşinin kızıla boyadığı gökyüzünü hayran hayran izlediler. Karla kaplı ormandaki anne ve babalarının dağda yaktıkları meşe kömürü dumanına bakarak, onların kendilerine  mesaj yolladığını hayal edip, bunu okumaya çalıştılar. Hepsi yarın ki derslerini yapmak için üst kata çıktılar. Çocukların gürültüsü artınca, Ayşe Nine: ”  dersinizi sessizce çalışır ve bitirirseniz akşam yatmadan önce size papatya ile gelinciğin hikayelerini anlatacağım.” diye seslendi.   Çocuklar hep bir ağızdan “ yaşaaaasııııınnnnnn” diye bağırdılar.</p>
<p>Ayşe Nine, gülerek ekmek evine geri döndü. Akşam yemeği yapmak için, kendi yaptığı bulguru çıkardı. Kuruttuğu patlıcan ve biberleri de doldurmak üzere askıdan indirdi.  Salçasını hazırladı. Her şeyi kendi yetiştirmeye çalışırdı. Ayşe Nine,  çorba için de yazın hazırladığı tarhanadan üç kaşık  tencereye koydu. Yavaş yavaş karıştırırken düşünmeye başladı. İnsanların ağız tatlarını ne bozmuştu?  Çünkü İnsanlar artık eski yiyecekleri ve tatlarını bulamıyordu. Tohumlar tek kerelik olmuştu. Eskiden hormon kullanılmazdı. Domates domates gibi kokar, salatalık salatalık gibi. Şimdi normal olan bir şey kalmış mıydı? Balıklar, tavuklar hormonla on beş günde yetişiyordu. Ama tatları bozulmuştu. Hastalık da artmıştı bu hormonlar yüzünden. Şimdi yeni ayrımına varmışlardı insanlar. Şehirdekiler doğal yiyecekleri aramaya ba şlamışlar. Ne olmuştu da topraklarına tütün, şeker pancarı, çay, buğday, mısır ekemez olmuştular? Neden her şeyi dışarıdan almak zorunda kalmışlardı? En güzel domatesler onların bahçesinde olurdu. Şimdi domateslerin içi yok, kabukları meşin gibi olmuştu. Yumurta tavuklarını “kuş gribi var” diye öldürmüşlerdi.  Tavuksuz kalmışlardı…<br />
<span id="more-82"></span></p>
<p>Ne olmuştu? Neden dağlarını yiyip bitiren, taş ocakları ve beton santralarına izin verilmişti? Bir türlü kafası almıyordu. Önce muhtar, sonra kaymakam ve vali söz vermişlerdi. “Bir tek ağaç kesilmeyecek, kesilenin yerine yenisi dikilecek.&#8221; diye. Oysa bırakın ağaç dikmeyi,  çocukluğunda hayranlıkla izlediği  koca dağ giderek yok oluyordu. Torunlarına nasıl bir köy bırakacaklardı?…</p>
<p>Yaz- kış evlerin çatısını, bahçedeki mısırları, domatesleri, ormandaki ağaçları, çiçekleri, her tarafı  taş ocaklarından, beton santralinden savrulup gelen ince beyaz toz tabakası kaplıyordu…</p>
<p>Kafasında bin bir soru, bin bir yanıt dönüp duruyordu. Doluya koyuyor olmuyordu, boşa koyuyor  dolmuyordu. İçi sıkıldı. Kendileri iyi kötü yaşamışlardı. Ya torunları, ya torunlarının çocukları nasıl yaşayacaktı? Onları nasıl bir gelecek bekliyordu? Suyun olmadığı, savaşların harap ettiği bir dünya mı?  Giderek bozulan bir dünya mı? Oksijenin azaldığı, kirli bir dünya  mı? Kıyamet dedikleri  şey  yaklaşmış mıydı?</p>
<p>İç sıkıntısını gidermek için bir türkü tutturdu.” Çalın davulları çaydan aşağı, aman. Mezarım derin de kazın dostlar, belden aşağı. Aman ölüm yaman ölüm…” Akşam yemeğini ocağa koyup pencereden, dağların ardında batmakta olan güneşin mor-kızıltılı izini sürmeye başladı.</p>
<p>Çocuklar bağrışarak ekmek evine indiler. Ayşe Nine ocakta kaynamış mis gibi tarhanayı tabaklara koyduğunda buğusu ve kokusu bütün sofrayı kaplamıştı.  Çocuklar büyük bir iştahla çorbalarını içtiler. Hepsini sevdiği kurutulmuş patlıcan ve domateslerden yapılmış dolmalara, yanık köy yoğurdunu koyup afiyetle yediler. Hepsi o kadar çok yemişlerdi ki bir adım atacak halleri kalmamıştı. Ayşe Nine hepsini kaldırıp ellerini, ağızlarını yıkattıktan sonra dişlerini fırçalattı. Çocuklar neşe içinde ocağın yanına oturdular.  Bütün gözler Ayşe Nine&#8217;ye çevrilmişti.</p>
<p>Ayşe Nine” Sizlere Papatya’nın hikayesini anlatacağım. O zarif ve inceciktir. Boynun üzerindeki sarı göbeği beyaz yaprakçıklarla sarılıdır. Hepiniz kırlara çıktığınızda mutlaka papatyaları görmüş olmalısınız. İnsana mutluluk, neşe veren bir çiçektir Papatya. Hepiniz papatyayı koparıp, yapraklarını tek tek rüzgara bırakırsınız ve sorarsınız “seviyor sevmiyor, seviyor sevmiyor……..”</p>
<p>Onun boynu bükük olduğuna bakıp, onun korumasız, cılız, çektiğinizde kökünden söküp alacağınızı sanırsanız yanılırsınız. İşte size bu boynu bükük, küçük Papatya ile Rüzgar&#8217;ın hikayesini anlatacağım.</p>
<p>Çiçekler ülkesinde bütün çiçekler Nergis ile Kardelen çiçeğinin yaşadıklarını bilir ve bir birine aktarırmış.  Bütün çiçekler bir birini tanır ve bilirmiş. Çiçek ülkesinde her çiçeğin bir hikayesi de varmış; gelinciğin, güne bakan çiçeğinin ve diğerlerinin. İşte bu ülkede çok sık anlatılan masallardan biri de Papatya&#8217;nın Rüzgar&#8217;a karşı verdiği mücadele imiş.</p>
<p>Rüzgar, çiçekler ülkesinin tek hakimi olarak dolaşır, etrafa afra tafra yaparmış. Şişinerek, &#8220;benim öfkemden, şiddetimden korkmayan hiçbir canlı yoktur. Ben istediğimi bir nefeste yer ile yeksan ederim. Baş üstünde taç bırakmam “ der, övünür, hava atarak dolaşırmış.. Bunun zaafını bilen ağaçlar, Rüzgar&#8217;ı pohpohlarmış. “aman efendim, sepet efendim sizden büyük kimse yok. Siz püüüüüf dedi mi her yer toz duman olur” deyince bizimki püfüüür püffüüüür sesler çıkarırmış ağaçların dalları arasında. Ağaçlar,   Rüzgar&#8217;ın, çiçekleri, böcekleri korkutmak için avurtlarını şişirirken, yüzünün aldığı  şekle  bakıp, komik hallerine bıyık altından gülerlermiş. Fakat bereket Rüzgar bunun ayrımında değilmiş. Yoksa hırsla eser, dallarındaki çiçeklerini savurur,  koparırmış. Ağaçlar çiçeksiz ve meyvasız kalmaktan korkarmış . Rüzgar,  vuflaya vuflaya eser, çiçekleri korkutur, taç yapraklarını döker, kimilerinin boynunu bükermiş. Rüzgar&#8217;ın şımarık, hodbin tavırları kuşlar, böcekler arasında da sevilmezmiş. Bu yüzden Rüzgar&#8217;ın hiç samimi arkadaşı olmamış. Rüzgar herkesin kendinden kaçtığını, korktuğunu bu yüzden de arkadaş olmadığını bilir, ama önemsemez görünürmüş. Görünürmüş ama için için de üzülürmüş. Oyun oynayacak, dertlerini paylaşacak bir arkadaşı dostu sevgilisi olsun istermiş.</p>
<p>Rüzgar, yorgun ve canı sıkkın ovadaki gezintisini bitirmiş. Öğlen güneşinden korunmak için yukarıdaki Dağ Dere&#8217;nin yamaçlarındaki derenin kenarındaki çınar ağacının duldasına çekilip uzanmış. Öyle yorgunmuş ki  gözleri hemencecik kapanmış. Derin bir uykuya dalmış. Uykuda iken  alıp verdiği her nefes, sobanın üstündeki çaydanlık gibi hışıltı çıkarıyormuş. Öyle horlamaya başlamış ki horultusundan etraftaki kuşlar, böcekler rahatsız olmuş. Fakat kimse korkudan rüzgarı uyandırmayı dahi düşünemiyormuş. Fakat küçük, bembeyaz yaprakları olan Papatyacık sarı göbeğini nefesle doldurup bütün gücüyle “Heeeeeeeeeeeeeey, sen uyansana, HEEEeeeeeeeeey uyan. Ne çok horluyorsun.”diye bağırmış. Fakat Rüzgar, bu sesi duymamış olacak ki horultuyla uyumaya devam etmiş. Küçük Papatya, bir kez daha ama daha güçlü “heeeeeeeey heeeeeeeeeeeeeeey uyan”diye bağırmış. Rüzgar, göz kapakları nı zorlukla açmış. “Bir ses duydum bana bağırıyorlardı. Rüya mı gördüm acaba?” diye söylenmiş. Küçük Papatya ”hayııır rüya değil. Heyyyyyyy buraya bak ben çınar ağacının dibindeyim.”demiş. Rüzgar, gözlerini kocaman açmış. Ne görsün  çınarın hemen dibinde güzel mi güzel bir çiçek bembeyaz kollarını ağzına boru yapmış kendisine sesleniyor. Rüzgar, Papatya&#8217;nın yanına inmiş ona kim olduğunu sormak için ağzını açtığında zavalı papatyacık rüzgarın esintisinden sallanıp durmuş. Ama korkusuzca Rüzgar&#8217;a bakmış. Ona  çok gürültü yaptığını, kimseyi rahatsız etmeye hakkı olmadığını söylemiş. Rüzgar, bu cesur Papatya&#8217;dan çok etkilenmiş. O&#8217;nun korkusuz ve yalansız tavrını beğenmiş, O&#8217;na aşık olmuş.</p>
<p>Rüzgar, bu yeni duyguyla doğaya ve diğer canlılara daha sevecen daha şevkatli davranmaya başlamış. Aşk, her şeyi değiştirir, dönüştürürmüş. Rüzgar, böcekleri, çiçekleri korkutmaktan vaz geçmiş. Onların tohumlarını alıp ötelere taşımış. Ağaçların ve çiçeklerin polenlerini birbirleriyle buluşturup gelecek mevsime yeniden çıkmalarını sağlayacak zemini hazırlamış. Herkes Rüzgar&#8217;ın bu kadar değişmesine şaşmış. Onun Papatya’ya  aşık olduğunu duyunca şaşırmışlar. Bazı çiçekler Papatya&#8217;yı kıskanmış. Bazı çiçekler de Papatya&#8217;nın Rüzgar&#8217;ı sevmediğini, korkudan O&#8217;nun yanında kaldığını fısıldayıp durmuşlar. Zaman akıp geçmiş. Rüzgar, her gün ovaları dağları dolaşıp gelir Yukarı Dağ Dere&#8217;deki Papatya&#8217;nın yanında dinlenirmiş…..</p>
<p>Rüzgar, yine sabah sabah daha güneş  gök yatağından kalmak üzereyken etrafta vınlaya vınlaya dolaşmaya başlamış. Ağaçları, kuşları, böcekleri, çiçekleri ıslak nefesiyle  uyandırmış.  Bütün canlılar uyandıklarında üzerlerindeki ıslak şeyin rüzgarın nefesi olduğunu anlamışlar. Rüzgar, her sabah onlara çiğ tanesi bırakır onlara değiştiğini gösterirmiş. Fakat çiçeklerin arasındaki fısıltı dönmüş dolaşmış rüzgarın kulağına gelmiş. Çıkarılan söylentiye inanmış.  Rüzgar&#8217;ın içine bir şüphe düşmüş.  Şüphe ve güvensizlik en sağlam ilişkileri yıkacak kadar  güçlüymüş. Şüphe Rüzgar&#8217;ı kollarına almış ve onu sıkmış sıkmış. Rüzgar duyduklarına inanmış. Bu yüzden çok kızmış, öfkelenmiş. Vınlaya, vuvlaya çınarın dibinde uyuyan Papatya&#8217;nın başucuna gelmiş. Öyle esmiş öyle esmiş ki zavalı Papatyacık ne olduğunu anlamadan tek tek yapraklarını rüzgarın esintisine kurban vermiş. Yaprakları kopan Papatya, ellerini yüzüne kapatmış ağlamış, ağlamış. Çünkü sevgilinsin kendine haksızlık ettiğini, söylenenlerin yalan olduğunu anlatamamış. Rüzgar, O&#8217;nu dinlememiş bile. Çekip gitmiş. Zavallı Papatyacık boynu bükük kala kalmış. Zaman akıp geçmiş…</p>
<p>Rüzgar öfkesi geçip, yeniden kırları, ovaları dolaşmaya başlamış. Bir gün yine  dolaşırken sevgilisyle tanıştığı yere gelmiş. Çınar ağacının dalları arasında vuuffff  vuufff diye dolaşıp dururken.Çınar ağacından bütün gerçeği öğrenmiş.  Fakat Papatya oracıkta yokmuş. Rüzgar bütün dünyayı dolaşmış en sonunda Papatyasını Yukarı Dağ  Dere&#8217;nin  tepesindeki saklı gölün yanında bulmuş. Rüzgar, yaptığından pişman olduğunu söylemiş. Ama küçük Papatya asla onu affetmemiş.  Rüzgar, bin pişman ayrılmış. Biliyormuş ki artık kimse onu Papatyası kadar sevmeyecek.</p>
<p>Rüzgar, gördüğü herkese“ Sakın haaa, güvensizlik ve kuşku yüzünden, insanlar, arkadaşlar, sevgililer bir birlerini anlamadan, dinlemeden suçlamasınlar.  İçindekileri ve sorunlarını doğruca bir birlerine anlatsınlar. Benim yaptığımı yapmayın” diye öğüt vermiş.</p>
<p>Bütün sevgililer, kırdaki papatya sorarlar “rüzgarı, seviyor musun sevmi yor musun?&#8230; Yanıt koparılan her papatyada saklıdır.</p>
<p>Ayşe Nine, Papatya&#8217;nın hikayesini bitirir bitirmez çocuklar hep bir ağızdan konuşmaya başladılar. Ayşe nine, ” biraz kendi kendinize oynayın. Yatmadan önce size yeni hikaye anlatacağım. “ dedi.</p>
<p>Çocuklar kendi aralarında iki grup oluşturup ben kimim oyununu oynamaya başladılar. Saatlerce süren oyun, yenileceğini anlayan Çınar&#8217;ın mızıkçılık çıkarmasıyla son buldu. Ortalık karıştı. Her kafadan bir ses çıkmaya başladı. Olaya Ayşe Nine el koydu. Çocukların her birinin pijamalarını giydirdi. Ellerini yüzlerini  yıkattıktan sonra dişlerini fırçalattı. Hepsini bir bir koklayarak öptü. Çocukların hepsi böcü böcü, Ayşe Nine&#8217;ye bakıyordu. Uykudan önceki masalı bekliyorlardı.</p>
<p><strong>Fikret Doğan<br />
</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/hayat-hikayeleri/boynu-bukuk-papatya.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bencil Nergis&#8217;in Hikayesi</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/hayat-hikayeleri/bencil-nergisin-hikayesi.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=bencil-nergisin-hikayesi</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/hayat-hikayeleri/bencil-nergisin-hikayesi.htm#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 10 Feb 2010 09:02:13 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Fantastik Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Çocuk Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[arkadaşlık hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[fikret doğan hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[fikret doğan hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[kardelen]]></category>
		<category><![CDATA[köy hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[nergin çiçeği]]></category>
		<category><![CDATA[nergis]]></category>
		<category><![CDATA[nergis çiçeği]]></category>
		<category><![CDATA[nergis hikayesi]]></category>
		<category><![CDATA[nergiz]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=77</guid>
		<description><![CDATA[Fikret Doğan
Nergis, Kardelen&#8217;e verdiği sözü tutamamanın sancısını için için yaşıyordu.  Nergis, kimseye bir şey belli etmemek için etrafı kahkahalarla çınlatıyor, sahte gülücükler atıyordu. Kendini beğenmişliği galip gelmişti. Arkadaşını kandırdığını, sözünü tutmadığını unutmaya çalışıyordu…
Nergis, baharın gelmesi ile birlikte süslenip, güzelleşip ortaya çıkmış ve en güzel kokuları yaymış. Bütün orman, dağ, taş burcu burcu Nergis’in kokusuyla dolmuş. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/echo_and_narcissus-400.jpg" rel="lightbox[77]"><img class="alignright size-medium wp-image-433" style="border: 4px solid black;" title="echo_and_narcissus-400" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/echo_and_narcissus-400-300x226.jpg" alt="" width="300" height="226" /></a><span style="color: #808080;">Fikret Doğan</span></h2>
<p>Nergis, Kardelen&#8217;e verdiği sözü tutamamanın sancısını için için yaşıyordu.  Nergis, kimseye bir şey belli etmemek için etrafı kahkahalarla çınlatıyor, sahte gülücükler atıyordu. Kendini beğenmişliği galip gelmişti. Arkadaşını kandırdığını, sözünü tutmadığını unutmaya çalışıyordu…</p>
<p>Nergis, baharın gelmesi ile birlikte süslenip, güzelleşip ortaya çıkmış ve en güzel kokuları yaymış. Bütün orman, dağ, taş burcu burcu Nergis’in kokusuyla dolmuş. Etraftaki bütün arılar, uçuç böcekleri, kelebekler, bu kokunun sahibi Nergis&#8217;e hayranlıklarını sunmuşlar. Diğer çiçekler de O&#8217;na övgü dolu sözler söylemiş. Nergis bu övgülerden öyle mutlu olmuş öyle mutlu olmuş ki, kendini çiçeklerin kraliçesi olarak ilan etmiş. Ne olduysa da ondan sonra olmaya başlamış.</p>
<p>Alımlı ve hoş kokulu olan Nergis çiçeği kendini o kadar çok beğenmeye başlamış ki  artık kimseyi beğenmez olmuş. Kendisiyle konuşmaya gelen arkadaşı Uğur böceğine öyle bir bağırmış ki, zavallı uğur böceği korkudan küçük dilini yutacakmış neredeyse. Nergis&#8217;in bu kadar hırçın ver kaba olmasını anlayamamış. O&#8217;na, arkadaşların bir birlerine yüksek sesle, ya da bağırarak konuşmaması gerektiğini söylemeye çalışınca da Nergis çılgına dönmüş. Uçuç böceğini yanından kovmuş. Nergisin buram buram kokusu arıları, karıncaları da etkilemiş. Onlar da Nergisin yanına yaklaşmak istemişler ama Nergis onları da öyle haşlamış ki neye uğradıklarını şaşırmışlar.  Kırlardaki çiçekler ve böcekler Nergis&#8217;teki bu değişikliğin anlamını çözmeye çalışmışlar. Sonunda O&#8217;nun bencil, kendini beğenmiş olduğuna karar vermişler. O&#8217;nun yanına uğramama, konuşmama kararı almışlar.&amp;nbs p; Nergis, onların gidişinden hiç de mutsuz olmamış. “zaten çirkin ve pis kokuyorlardı, bana yakışmıyorlardı” diye söylenip durmuş.<br />
<span id="more-77"></span></p>
<p>Rüzgar, bütün konuşulanları duymuş. Olanları izlemiş. Nergis&#8217;e bir ders vermek gerektiğini düşünmüş. Rüzgarın uğultusu ve esintisi karşısında hiçbir çiçek, bitki, ağaç ayakta kalamazmış. Rüzgar öyle esmiş öyle esmiş ki, Nergis’in yaprakları tir tir titremiş. Tek tek kopmaya başlamış. İncecik sapı üzerindeki çıplak boyunu neredeyse kırılacakmış. Nergis çok korkmuş.  Zarif boynunu bükülü kalmış.  Kendi kendine “  şu fırtına bir dinsin, artık kimseye bağırmayacağım, kimseyi incitmeyeceğim, kimseyi kandırmayacağım, verdiğim her sözü tutacağım” diye söz vermiş.</p>
<p>Rüzgar, O&#8217;na bu kadar korkunun yeterli olduğuna karar vermiş. Sert esmeyi kesmiş. Yumuşak nefesini bütün çiçeklere bütün böceklere yeniden göstermiş. Ortalık süt liman olunca Nergis yaptığı bencillikten çok utanç duymuş. Bütün canlılardan özür dilemiş, onlarla barışmış. Bir tek eski arkadaşı Kardelene ulaşamamış. Onu kandırmanın  ve bir dost kaybetmenin acısını yüreğinde hep taşımış. Bütün canlılar; arılar, uç uç böcekleri, kelebekler, kuşlar yeniden doğaya yayılmışlar. Açan çiçekleri koklamışlar.  Arılar onların üzerinden topladıkları özlerle bal yapmışlar, onların polenlerini alıp başka çiçeklerle birleştirip döllenmelerini sağlamışlar. Kuşlar ağaçların üzerinde yuva yapıp güzel sesleriyle doğaya neşe vermişler. Yer yüzünde her şey  yeniden düzene girmiş. ”İşte masal bu kadar cocuklar. Haydi bakalım artık biraz dinlenin.” dedi Ayşe Nine.</p>
<p>Canan, “  Babaanne, bu Nergis çiçeği neden kendini bu kadar beğenmiş. Kendini beğenmek, kötü bir şey mi?” diye sorunca</p>
<p>Ayşe Nine “ yavrucuğum, bu çiçeğin çok eski bir hikayesi daha var. O efsaneye Göre” Narkissos adında çok yakışıklı bir delikanlı yaşarmış bu topraklarda. Ekho diye bir kız Narkissos&#8217;u görür görmez aşık olmuş. Ekho, çirkin olduğu için ona görünmek istemezmiş. Çalıların arkasından konuşurlarmış. Fakat Narkissos bir gün kızla buluşmak istemiş. Kız, buluşmak için ortaya çıkınca da  Ekho’nun çirkinliğini gören Narkissos korkup, kaçmış. Ekho bu duruma çok üzülmüş, ah etmiş. Narkissos dere tepe gezmiş ve yorulmuş. Dinlenmek için de gölün yanındaki çayıra uzanmış. Narkissos  uyanıp,  durgun gölde yüzünü yıkamak isteyince suda kendi aksini görmüş, ve kendine aşık olmuş. Kendi yüzüne bakmaktan vazgeçemez olmuş. Kendine hayran hayran bakarken birden suya düşüp ve boğulmuş. Narkissos&#8217;un öldüğü yerde sarı göbekli beyaz yapraklı çiçekler açmış. İşt e o çiçeklere Nergis denmiş. O zamandan  bu zamana.”</p>
<p>Canan, Seda, Emine, Kemal ve Çınar Nergis çiçeğinin neden bencil olduğunun mitolojik öyküsünü de öğrenince, “biz kimseyi kırmayacağız. Kendimizi boş bir beğenmişlik içinde avutmayacağız.” diye karar almışlar.</p>
<p><strong>Fikret Doğan</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/hayat-hikayeleri/bencil-nergisin-hikayesi.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Elem Çiçekleri</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/ask-hikayeleri/elem-cicekleri.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=elem-cicekleri</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/ask-hikayeleri/elem-cicekleri.htm#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 09 Feb 2010 14:35:17 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Alternatif Tarih Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Fantastik Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Otobiyografik]]></category>
		<category><![CDATA[Romantik Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[aile hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[elem çiçeği]]></category>
		<category><![CDATA[elem çiçekleri]]></category>
		<category><![CDATA[gerçek hayat hikayesi]]></category>
		<category><![CDATA[gerçek hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[güldünya hikayesi]]></category>
		<category><![CDATA[güldünya öyküleri]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat Hikayeleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=56</guid>
		<description><![CDATA[Ezgi Umut
“Biliyor musun Selma Abla  şu  yataklardan bir tane almak isterdim. Hiç terletmezmiş diye yazıyor  etiketlerde.”
Yatağı ters yüz ederken böyle diyordu  genç kadın. Kızgın ütüyü basarken görenlerin otuz  yaşlarında sanacağı kestane saçlı, solgun yüzlü  kızın  gözlerinin derinliklerinde çakmak çakmaktı o, on altılı   yaşların  kıvılcımları.
“Yatak içinde yatana göre değişir Güldünya. Sen [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/1591560.jpg" rel="lightbox[56]"><img class="alignright size-medium wp-image-448" style="border: 4px solid black;" title="1591560" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/1591560-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a><span style="color: #808080;">Ezgi Umut</span></h2>
<p>“Biliyor musun Selma Abla  şu  yataklardan bir tane almak isterdim. Hiç terletmezmiş diye yazıyor  etiketlerde.”</p>
<p>Yatağı ters yüz ederken böyle diyordu  genç kadın. Kızgın ütüyü basarken görenlerin otuz  yaşlarında sanacağı kestane saçlı, solgun yüzlü  kızın  gözlerinin derinliklerinde çakmak çakmaktı o, on altılı   yaşların  kıvılcımları.</p>
<p>“Yatak içinde yatana göre değişir Güldünya. Sen  rahatsan, mutluysan saman döşek  de en güzel  yataktır, kuru yer bile. Mutsuzsan en kralından yataklarda yat canım,  yine de rahat edemezsin. Hem bizim kocakarılar bize  yar etmez bunlardan  alsak da.”</p>
<p>Kendi  söylediklerini  onaylarcasına  başını sallayıp   önündeki yatağı ters yüz ederek buharlı ütüyle  etiketlerini  yapıştıran   Selma  Ablasına  baktı Güldünya. Başındaki yemeniden  kurtulmuş gibi duran kuzguni saçlarının arasında  yer  yer beyaz teller ışıldıyordu. Kaç yaşındadır acaba diye düşündü. On  sekizinde evlenmiş olsa üç çocuğu mu  vardı? Eh  yirmi beş bilemedin yirmi altı. Burnundan yanaklarını ayıran iki derin  çizgi ve kaşlarının ortasındaki derin kırışıklık çektiği dertlerin  belirteci gibi göründü gözüne Güldünya’ nın. Kendisi  de on sene sonra  böyle mi olacaktı, pis kokulu  dehliz gibi bir  imalathanenin karanlığında mı  tüketecekti onca yaşı, dökecekti onca teri&#8230; Hayır, hayır, burada en  fazla birkaç ay çalışacak. Zaten sigortası da yok. Hemşehrisi Memed’ini o  söz verdiği işe yerleştirdikten sonra çalışmayacaktı. Çocuklarını  yetiştirecekti. Bir düzine güzel çocuk canlandı eteklerini çekiştiren.  Tıpkı her akşam izledikleri o dizilerdeki gibi güzel bir evleri bile  olacaktı. Tabi yatak odasında da terletmeyen yataklardan. Hayallere  dalmak daha güzeldi gerçekleri yaşamaktansa. Hem belli mi olur günün  birinde tıpkı o dizilerdeki gibi&#8230;<br />
<span id="more-56"></span></p>
<p>“Kaç paradır acaba bu yataklar Selma Abla?”</p>
<p>“Ben sordum. Raziye’ye. Yeme içme tam beş ay  ücretini biriktir” dediydi.</p>
<p>“Tam beş aylık ücrete denkmiş ha, beş aylık  ücret?”</p>
<p>Hiç olmazsa bebek doğduktan sonra diye düşündü.  Hani şöyle rahat bir yatakta, kupür dantelli gecelik ve sabahlığına  bürünmüş,  mavi   satenden yumuşacık  yorganın altına  gömülmüş, tombul yastıklara yaslanıp başında kırmızı loğusa kurdelesi,  kucağında  minicik oğulcuğu  analığın  tadını çıkarmak ne güzel olurdu. Mehmed’i geliyor ve  yatağın baş ucundaki kırlenti dantelli  sallanan  iskemleye oturuyor. Güldünya’ya  ve minik  oğulcuğuna sevgi ile bakıyor. Memed’in getirdiği, çocuk doğurduğu için  getirdiği  bir kucak dolusu kar beyazı  şebboy, yanındaki etajerin üzerinde, Çanakkale’den  geçerken aldıkları, o çok sevdiği mavi kumlu  vazonun  içinde,  odayı misler  gibi  sarmış kokusu. Mehmed elini uzatıp oğulcuğunu okşuyor. Sonra tam elleri  sevgi ile Güldünya’ya uzanmışken  çukur gözlü,  sivri burunlu süpürgeli  cadı dikiliyor başlarına.  Hadi kalk, kalk  kızanım kalk, gelinin hası az  uyuyanıdır. Kocasından sonra kalkan gelinden hayır gelmez.</p>
<p>“Öyle bir kaynanam var ki ne yapsam, bizim için  güzel olan ne yapsam  gözleri yuvalarından  oynuyor.” dedi sıkıntıyla.</p>
<p>O da kızgın ütüyü  biyelere bastırdı hıncını alırcasına.</p>
<p>“Kız Gül,   benimkini kimse geçemez kıskançlıkta da, kötülükte de. Şöyle  çiçekli bir yatak örtüsü aldıydım pazardan Çin işi. Kadın resmen  kudurayazdı yahu. Düşün artık. Yatağımdaki örtüye de o karışacak.”</p>
<p>“Sahiden karıştı mı abla?” diye sordu Güldünya  boş bulunup.</p>
<p>Selma bu soruya biraz sıkılmakla beraber içini  dökmeden duramadı.</p>
<p>“Hem de ne karışmak. Gitmiş akşam oğluna  söylemiş.”</p>
<p>Tekrar ütüyü  bastı  hırsla.</p>
<p>“Ekmeğe para bulamazken bak savruk karın  paraları nasıl Salı Pazarlarında çar çur ediyor diye. Oğlunu  iyice doldurmuş. O gece yediğim dayağı   hiç unutmayacağım ah Güldünya.Oysa ne hayallerle almıştım o  çiçekli yatak örtüsünü. Çocuklar da ağladı. Büyük kızın gözüne tik  musallat oldu o dayak gecesinden sonra. Oğlan da  altına  kaçırıyor.Değer miydi bir yatak örtüsü için?”</p>
<p>Neyse ki  Güldünya henüz  böyle şeyler yaşamamıştı. Allahı’na bin kere  şükretti  içinden. Gerçi kocası sokaktan  gelince, daha dış  kapıda ayak sesleri duyulmaya başlayınca  bütün  gün gelini  ile  senli benli  olan anası, aniden suratını asıverirdi hani sanki bir şeylerle  küstürülmüş gibi. Mehmed de hemen sorardı:</p>
<p>“Anacığım ne yaptı  ne  söyledi gelinin sana?”</p>
<p>Önceleri hep şakacıktan soruyor sanmıştı ama  işin ciddiyetini tez zamanda kavramıştı.</p>
<p>“Sonra ne yaptı cadaloz biliyor musun?” diye  devam ediyordu Selma.</p>
<p>“Yok Selma Abla” dedi Güldünya, “Benim ki galiba  biraz daha iyi seninkinden ama birazcık.”</p>
<p>O anda bebek yeniden kıpırdandı. Yanaklarına al  bastı Güldünya’nın utancından görüldü mü diye.</p>
<p>“Oğlu beni döverken vurma kızanıma vurma diye  kendini yerler attı, başını duvarlara vurdu  cadaloz&#8230;”</p>
<p>“Herhal yaptığı hatayı anlamış kadıncağız”  dedi Güldünya.</p>
<p>“Kadıncağız ha? Ah kızım, sen bu kaynana  milletini tanımamışsın. Mahsus yapıyor. O vurma dedikçe oğlanı daha  fazla vurdu. O kendini duvarlara attıkça, oğlanı  daha  fazla tekmeledi. Bir de en küçüğe gebeydim.”</p>
<p>Tekrar ütüyü bastı başını sallayarak.  Kızgın ütüden çıkan buhardan yaşarmış gibi iki elem  damlası süzülmeye başladı yanaklarından aşağılara.</p>
<p>“Ağlıyorsun abla.”</p>
<p>Selma kareli işçi önlüğünün kolu ile göz  yaşlarını kuruladı.</p>
<p>“Haydi çok konuştuk. İşimize bakalım”</p>
<p>Şimdi bizim meraklı da gelir diye düşündü Selma.</p>
<p>Bebek yeniden pıtırdadı. Dört aylık artık, balık  gibi dönüyor karnında. Kıpırdadı teyzeleri bakın diyesi geliyor  Güldünya’nın. Fark ettiler  mi acaba? Selma  ablasına güveniyordu ama Raziye’ den korkulur. Raziye insanın ağzından  tatlı tatlı alır öğreneceğini, hele bir fark etmeye görsün.</p>
<p>“Benim rahmetli  adam   bir bilezik aldıydı  ikramiye ile de bizim cadının gözleri  anam bir  görecektin gitti gitti geldiydi.” diyerek kızıştırmaya çalıştı sohbeti  Raziye de.</p>
<p>Kadınlar  söylediklerine  ilgi göstermeyince Raziye ,  başka türlü girdi  konuya:</p>
<p>“Kız Güldünya sana bir şeyler oldu son günlerde  pek de ne bileyim pek de güzelleştin kız.</p>
<p>Ustabaşı gözünü alamıyor senden.”</p>
<p>Sahi ne zaman gelmişti bu Raziye   karısı sigara molasından? Amacı başka aslında. Ustabaşının  Güldünya’ya ilgi derecesini  öğrenecek aklı sıra  diye düşündü Selma.</p>
<p>Güldünya  başıyla hayır  işareti yaparken düşünüyordu. Söylese mi? Fırsatını kollayıp karanlık  koridorda kıstırdığını söylese mi? Loş sahanlıkta  ensesinden yüzüne doğru çarpan  alkol kokulu  solukları yeniden duyar gibi oldu Güldünya. Hele elleri ile arkadan  kavrayıp göğüslerine yapışmaya çalışınca nasıl da silkelemişti ızbandut  gibi adamı. Karnına ulaşacak da gebeliğini anlayacak diye yüreği  oynamıştı. Tanımazlığa gelmişti. Tanımış bilmiş olsa ustabaşının yüzüne  bakmaması gerekirdi.  Söylerse Raziye  yanlış anlar. Belki de hasetinden çatlar.  En iyisi ses çıkarmamak. Yoksa söylese mi?</p>
<p>Tam söyleyecekti ki vazgeçti. Bu Raziye karısına  pek de güven olmaz, bu gün böyle yarın öyle, yanar döner Raziye. Boşuna  Raziye konmamış adı. Sahi ya adını bilip de mi koyarlar insanların? Biz  ne koysak? Eliyle karnını ovuşturdu. Sonra hemen toparlandı, kuşkuyla  bakındı etrafına. Gören olmamıştır İşşallah. Daha bol bir şeyler  giymeli. Karnını da iyice kıstırmalı ki şişkinliği çıkmasın. Saçlarını  mı kestirse. Saçımı kestirdim de ondan öyle görünüyorum der yüzü  semirdikçe.  Kısa saçla hep tombul durur yüzüm.  Ama hiç kesmediğimi söylemiştim değil mi? Doğduğumdan beri makas  değmemiş demişti saçlarına.O zaman kısa saçın seni tombul gösterdiğini  nereden biliyorsun diye sormazlar mı? Yalanı meydana çıkacak. Saç  toplayan bir karı var mahallede, peruk yapan, ona satsa saçlarını.  Bebeğine şöyle reklamlardaki gibi  güzel bir yatak  alsa, kenarlarında tutunma yerleri olan. Bu yatakta anneannenin  hatırası var dese bebeğine büyüdüğü zaman. Ayaklanınca hop hop oynasa o  tahtalara tutunarak. Ya yataktan  düşerse. Dikkat  etmesi gerekir.  Biliyordu o gözü körolasıcana  yine her işlerine karışacaktı. Saçlarımı kestim diye oğlunu benden  soğutur mu?</p>
<p>Raziye hırıltılı bir sigara öksürüğü patlattı.  Baktı ki Güldünya ve Selma’da iş yok,</p>
<p>“Ablam sen oku da bizim gibi olma okulunu  bitirmeye bak” diye çaprazdaki ufak tefek en fazla on beşinde  duran sarı benizli, sarı kirpikli maviş    kıza seslendi .</p>
<p>Kız hiç sesini çıkarmadı. Oku oku diyorlar  okusam ne olacak? Zaten okutmazlar abilerim. Sivaslıların Emriye gibi  oku oku sonra eşekten beter bir  adama  düş, her şey bitsin diye düşünceye daldı.  Sözde Emriye’nin  kocası da  okumuş, ortayı bitirmiş. Önce dizi dizi çocuk dizdi  kadının karnı kucağı doldu doldu boşaldı. O dal gibi kız katana gibi bir  ucubeye dönüştü etleri pörsüdü, karnı kat kat kaldı, memeleri sarktı.  Sonra da  adam ortadan kayıp  oldu. İstanbul tarafında  görmüşler. Yanında  gençten bir kızla, arabalıdan inerken. Söylese miydim? Söylemek neye  yarayacak  Emriye’ yi üzmekten başka. Şurada yüz  yüze bakıyoruz her girişte çıkışta eve. Ya uydurduysalar? Belki de adama  sıktı birileri kurşunu, boşalttı ceplerini, kim bilir hangi ormanın  dibinde ölüsünü yemekte böcekler, kurt, kuş&#8230; Sağlık ocağına gelen  güzel gözlü genç doktoru düşündü sarı benizli kız. Tıpkı Memoli. Onun  gibi simsiyah saçlar. Yakışıklı mı yakışıklı.Uzun kirpiklerle süslü  güzel anlamlı bakan gözler.   Kalbi hızlı hızlı  çarpmaya başladı. “Yazamam Hanımanne” demişti nenesine. “Bu yeşil kart  geçersiz artık. Ama dur yanındaki güzel yüzlünün hürmetine sana şu  eşantiyonlardan vereyim neneciğim. Biraz olsun ağrılarını alır.”</p>
<p>Genç kız kıpkırmızı olmuştu göz aklarına kadar.  Evleri hemen sağlık ocağınla karşı karşıya. Ah bir  daha rastlayabilmek için neleri vermezdi ama sabahları evden öyle erken  çıkıyordu ki. Yedi buçukta başlıyordu sabah  vardiyası. Sonra akşamın yedisine kadar hatta fazla mesai deyip gece 12’ lere kadar  tutuyorlardı işte. Kim ses çıkaracak? Geçen gün kapıda yanına yanaşan  gür, kara  bıyıklı adamın söylediklerini  anlatmıştı. Raziye  Abla’ya.</p>
<p>“Sendikaya üye olun. Sırtınız yere gelmez.  Ücretinizi de geciktiremez o zaman işveren.” demişti adam. Evde abisine  söyleyince afakanlar başmıştı Ali Abisini.</p>
<p>“Hele bir daha o adamla görüş kız bacaklarını  kırarım vallahi. Askere gidiyorum diye havalanma sakın. Oralarda da  duyarsam gelir canına  okurum.  Bize  sigorta, sendika  değil para lazım duydun mu  dangalak para lazım.” Bir de kalkıp açık lisede okumak istediğini,  doktor olmak istediğini anlatacaktı abisine. Ağzını mühürledi  o günden sonra.</p>
<p>Ertesi gün usta başı işe başlamadan bütün  kadınları bir araya toplamış  on dakika mı yirmi  dakika mı beyinlerini yemişti. Kapıda  kara  bıyıklı düzen bozucularla konuştuğunu gördüğü her kim olursa olsun işten  atılacaktı. Molalar kısıldı. Bir tuvalet arası vermek isteseler  yüzünden düşen bin parça oluyor, biraz fazlaca kalsalar kıyameti   koparıyordu ustabaşı. Ama Raziye başka. Raziye’ye  gelince akan sular durur. O uzun sigara molalarına çıkar, beş vakte  ilave olarak.   Çantasında da her zaman filtreli  Amerikan sigaralarından.  Ustabaşı verdi bu paketi  diye de kasılarak dolanır, hava atar haspam. Neden kimseye değil de  Raziye Abla’ya. Parçaları tam zamanında teslim ettiği içinmiş. Herkes  işini onun  kadar eksiksiz yapmıyor mu? Bir daha  ona bir derdimi söylersem Arap olayım diye düşündü sarı benizli kız ve  Raziye’nin yılışık sorularını yanıtlamak için değil   ağzını  açmak, kafasını bile kaldırmadı.</p>
<p>.</p>
<p>“Of nefesim daralıyor.” diye bağırdı Güldünya.  Alkol kokulu soluklar ensesine yapışmış hiç bırakmıyordu Raziye’nin  meraklı sorusundan sonra.  Yüzü kızarmış alnında  boncuk boncuk terler fışkırıyordu ya  Raziye hemen  yanında bitti.</p>
<p>Bu tarafı da vardır diye düşündü yan tezgahtaki  soluk benizli  kız, yine  başını kaldırmadan , dedikoducudur fitnecidir ama en  önce yardıma koşan da hep Raziye abladır.</p>
<p>“ Kız Gül, sende bir tuhaflık var bu gün” dedi  Raziye.</p>
<p>“Var ya abla var.  Sabahtan beri midem kalkıyor.” Birden her şeyi berbat edeceğini  hissedip çabuk çabuk ekledi. “Akşam balık yedik de.”</p>
<p>“Oh Maşşallah!” dedi Raziye sırıtarak. “Hem  parasızız dersin hem de balık. Söyle kız lüfer mi palamut mu yediniz?”</p>
<p>“Ah abla ah bizim kayınvalide pazardan toplamış,  bütün gün tablada  bekleyip kokuşan balıkları.  Bir de yarı fiyatına aldım hamsiyi  diye  kasılıyordu oğluna.”</p>
<p>Allah affetsin beni diye geçirdi içinden  Güldünya. Raziye’nin olayı anlamaması için uydurmuştu bu yalanı. Yoksa  dün gece yine çorbaya talim etmişlerdi. Bunu uydurmuştu da benzerlerini  yaşamamış mıydı sanki? Yüklü olduğunu bile bile bozuk yiyecekleri  gelinine  kakalayan böyle bir cadaloza az bileydi  biçtiği pay. Evet evet yalan değil.</p>
<p>“Kız ne düşünüyorsun öyle kumru gibi?” diye  üsteledi Raziye.</p>
<p>“Biraz çıksam, temiz hava alsam?”</p>
<p>“Çık çık ben ustabaşıya söylerim.”</p>
<p>“Karşıdaki bakkaldan da ayran al!” diye seslendi  arkasından.</p>
<p>Getirip tıktılar onca zehirli bidonu buraya  bodruma. Sanki bahçede yer yok. diye söyleniyordu içinden. Sigara  odasında ustabaşıyla cilveleşirken görmüştü plastik fıçılarda taşınan  kimyasalları. Aslında bıkmıştı bu herife cilve yapmaktan da. Sırf işini  tutsun diyeydi yaptıkları. Bir kere yüz vermişti geri adım atmak demek  işten atılmak demekti. Bir an karşıdaki tezgahta çalışan soluk benizli  kıza ilişti gözü. Şu kız kadar okumuş olsaydı  buralarda sürünmezdi elbette.Akıl parayla değil a! Ama Raziyecik  diploma bile alamamıştı ilkokuldan. Hem evde bekleyen  felçli oğlu varken işini tutmaktan başka ne yapabilirdi?</p>
<p>Güldünya  tavana kadar  süngerlerin yığılı olduğu daracık koridorda ilerlerken içindeki  sıkıntı iyice basmaya başladı. Yürüdükçe sanki daha  bir uzuyordu koridor hiç bitmeyecek gibi. Kapıya doğru yaklaşınca mide  bulantısı iyice arttı. Kesif bir kimyasalın buğusu sarmıştı bu bölgeyi.  Kapı yanında yığılı  plastik  bidonları gördü. Ne zaman yığmışlardı onca bidonu oraya. Sabah yoktular  değil mi?  Kapının sürgüsünü açarak küçük  sahanlığa çıktı. Neden içeriden sürgülüyorlar kapıyı bir türlü akıl  erdiremiyordu. Ya bir şey olsa deprem filan. Olmayacak şey mi? Geçen  akşam televizyondaki programda öyle konuşmalar duymuştu ki bütün gece  bir oraya bir buraya dönüp durmuş, bit pazarından alınma   eski karyolanın gıcırtısından ne kendini ne de Memed’ini  uyutmuştu, huzursuzluktan. İyi ki tek katlı bir gecekonduda  kalıyorlardı. Deprem proşöförüne göre bütün evler güvensizdi ama  Güldünya düşünüyordu da bir sürü katın altında kalmak başka tek bir  çatının başına  yıkılması daha başka. Proşöför ne  demişti ama? Hepsi de tehlikeliymiş. Çadırda mı yaşayacaklar?  Düğmeye dokundu ama ışıklar yanmadı. Karanlık  merdivenlerden küf kokulu  duvarları elleye  yoklaya yukarı çıkıyordu yavaş yavaş. Oysa apartmanın giriş katında  otomatikler yanıyordu.</p>
<p>“Namussuz, ırz düşmanı!” dedi. Mahsus tamir  ettirmiyor ışıkları. Karanlıkta inerken geçen gün uğradığı sataşmayı  hatırlayınca yeni bir sıkıntı dalgası ve ter boşandı hücrelerinden ve  bebecik bir tekme daha attı. Doktor tam bilemedi diye düşündü apartman  sahanlığında  duraklayarak. Bu bebek hareket  ettiğine göre üç aylıktan fazla olmalıydı. Daha kaç ay çalışabilir?  Karnı iyice şişince kesin çıkarırlardı işten. Hem parası kesilecek, hem  de bütün gün evde o nefret ettiği kadınla yüz yüze yaşayacak. Giriş  kapısından hızla giren bir çocuk güm diye karnına çarpacakken, geri  çekilerek kendini kolladı. Apartmanın arkasındaki küçük bahçe arabalarla  doluydu. Yukarıdaki pencereden  yarı beline kadar  sarkmış yorgun, dünyadan  bezmiş gibi görünen  bir kadın sesi.</p>
<p>“Allah belanı versin, Allah belanı versin  senin piç kurusu ” diye çığlık çığlığa   ileniyordu  aşağıdaki salya sümük ağlayan  çocuğa. Çocuk daha çok  ağlayıp zırlıyor ve tekrar  tekrar zile basıyordu. Acaba annesi miydi bu kadın  çocuğun?    İki adımlık basamağı inip girişteki bahçe  duvarına dayandı. Gözü karşıdaki bakkalın camekanlı  dolabına kaydı. İçecekler, kolalar, meyve suları dizi dizi. Yutkundu.  Ayran iç demişti Raziye ablası ama para mı var? Gözü kör olsun bu  parasızlığın.</p>
<p>Yoksa çocuk sahibi olmak için acele mi  etmişlerdi. İlk kez böyle düşünüyordu. Hangi anne çocuğuna böyle sözler  söyler ve ilenir. Demek ki kadıncağız çok bunaldı bir şeylerden. Birden  bağıran kadının  dairesinde  salonun   baş köşesindeki koltuğa kurulmuş,  yaşlı bir Hanımağa  canlandı  gözünde. Yanında hepsi de  Huriler  gibi uçuşan  üç dört kumanın   hizmet  verdiği bir cadı kaynana. Penceredeki sinir küpü olup kurumuş kadın,  besbelli ki beş parmağın  ilki, ilk   gelin olmalıydı, nasıl çileden çıkmasın? Acaba o evde de bu  yataklardan var mıdır? Ama Selma ne demişti: İstersen kraliçe  yataklarında yat mutsuzsan rahat edemezsin. O zaman tüm o reklâmlar,  hepsi bir kandırmaca değil miydi?   Aslında  kaygılıydı. Memed’in üzerine bir kuma getireceğinden korkuyordu. Kaç yıl  olmuştu bir türlü bebek yok. Bir gece duymuştu annesinin ona sözüm ona  fısıldayışını. Bu gelin çocuk vermezse sana,  Erzurum’dan   hem de dindar, namuslu  güzel  bir kız varmış onu getireceğim diyordu annesi. Pis cadaloz. Sanki  Güldünya namussuzdu da. Ensesinde alkol kokusu peydahlanıp kaba eller  vücudunu sıkıştırmaya başlayınca nasıl da atmıştı dirseğini herifin  böğrüne. Bunu mu anlatması gerekiyor namuslu olduğunu ispatlamak için.  Sanki kadın  kendisi evlenecek.  Mehmed’in yanıtını duyamamıştı ama kocamış  cadının  ille de kendisine  duyurmak için konuştuğunu  ancak şimdi biraz düşününce anlıyordu. İyi de tüm  yaşamı bu kadının yaptıklarını nasıl geri püskürteceğim kaygısıyla mı  geçecek? Yaşamda yapılacak daha güzel şeyler de olmalı. Biraz okuma  bilirdi. Kitap okumak isterdi hep. Sinemalara tiyatrolara gitmek  isterdi.Bir müzik aleti bile çalmak isterdi. Mesela mandolin. İlkokul  öğretmeni Ayşe Hanım  ne güzel ezgiler çalmıştı  mandolinle bir keresinde. Sonra güzel yemekler yapacak, kremalı  pastalar, börekler yapacak, başında kimse dır dır  etmeden. Yutkundu.  Elleri ile saçlarını tarıyor  gibi yaptı. Saçları  dayanılmaz geliyordu son  günlerde. Boynu ağrıyordu saçların ağırlığından.  Kestirmeli.  Keşke üç sene önce saçları kestirtecekler korkusundan okulu  bırakmasaydı. Kestirince  anasının kınalı  saçlı kuzusu olmaktan çıkacağını düşünmüştü hep.  Anacığının ince beyaz parmaklarının izini taşıyan saçları kestirmek onun  son hatırasını da atmak gibi geliyordu o çocuk kavrayışıyla. Onu  kandırmışlardı.  Bak işte şimdi kestirmeyecek mi?  Ama onu kandırmak için bir bahaneymiş bu saç kestirme olayı. Şimdi  anlıyordu.  Bahçedeki iğde ağacı yeni sürgünler ve  tomurcuklar vermiş. Ötedeki erik ağacı beyaz bir gelin gibi  çiçeklerle bezenmiş. Elem çiçekleri diye düşündü,  gelin çiçeği değil elem çiçeği hepsi.</p>
<p>Apartman basamaklarında evcilik oynayan iki  küçük kıza takıldı gözü. Küçücük bir kilim parçasının üzerinde evcilik  oynuyorlardı. Zaman değişmişti artık. Bir evde olabilecek tava, tencere,  tuvalet aynası, yatak odası takımı, koltuklar&#8230; ne varsa hepsinin  küçücük plastikten oyuncakları yapılmıştı. Ne güzel dedi. Şimdi çocuk  olmak varmış. Bir kolu her zaman  kopan  plastik bebeğini anımsadı. O bebek yüzünden, o ikide  bir kopan kol yüzünden evcilikten nefret etmişti küçükken.   Ama kendi bebelerine en güzel oyuncakları alacaktı. Tabii ki  çalışarak.Sonra da onları okutacaktı. Okumaları için ellerinden geleni  yapacaktı.  Kendi durumuna güldü. On yıl sonra  Selma Ablasından bin beter olurdu o kadar çocukla. Memlekette kalıp o  zengin ağanın oğluyla evlense miydi?  Ama  okuyacaktı. Onun için gelmemiş miydi İstanbul gurbetlerine, parasız  yatılıya, yüreğinde yitirdiği anasının acısı sıcakken, sıcacıkken.  Daha orta ikideydi ki  kanına  girmişlerdi yengesigiller. Okullar açılıp arkadaşları okula giderken o  da gerdeğe girmişti. Bunu neden yaptılar diye çok  düşünmüştü.  Oysa kendi kızlarını lisede okutuyorlardı. Belki hafta sonları onlara  evci çıktığında  verdikleri bir kap yemek  batmıştır gözlerine, belki de kendisinden kurtulmak istediler. Selma  ablaya anlatınca evlilik hikayesini kızım onlar seni satmışlar başlık  parası almışlardır deyivermişti de üç gün onunla konuşmamıştı. Bunu bir  gün soracaktı Memed’e.</p>
<p>Derin derin soluklandı birkaç kez.   Apartmanın kapısını itip içeri girdi. Birden birkaç ay önce üç  katlı bir binanın bodrum katındaki çekyat  imalathanesinde,  gece mesaisinde  çıkıp- kaç kişiydi   dört mü beş mi-  kadının ölümüne neden  olan yangın haberi  geldi hatırına nedense. İkisi  yanarak ölmüş, kömüre dönüşmüş, diğer kızlar da yoğun duman  zehirlenmesinden. Tepeden tırnağa ürperdi.  İşçi  kızlardan biri de gebeymiş üç aylık. O zaman altı kişi ölmüş olmuyor  muydu?  Yazık yazık diye söylendi. Üstelik çocuk  yaşta kızlar çalışıyormuş o imalathanede. Birden buruk bir gülümseme  sağanağına tutuldu.  Kendisi de çocuk sayılmaz  mıydı? Televizyonda duymuştu. Sıfır on sekiz yaş arası herkes çocukmuş  insan haklarına göre. Eliyle karnını okşar gibi yaptı.   Sonra  yine aynı yoldan gerisin geriye,  o kesif  tiner kokulu  mahzenin  giriş kapısına  doğru inmeye  başladı duvarlara tutunarak.</p>
<p><strong>Ezgi Umut</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/ask-hikayeleri/elem-cicekleri.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
