<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Hikaye Oku &#187; Çocuk Hikayeleri</title>
	<atom:link href="http://www.hikayeoku.com/category/cocuk-hikayeleri/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.hikayeoku.com</link>
	<description>Hikaye okumak, gerçeğe tanık olmaktır.</description>
	<lastBuildDate>Sun, 07 Mar 2010 14:52:04 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.9.1</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Kırık Aynalar</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/cocuk-hikayeleri/kirik-aynalar.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=kirik-aynalar</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/cocuk-hikayeleri/kirik-aynalar.htm#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 01 Mar 2010 11:36:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Anne Hİkayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Trajik Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Çocuk Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[18 hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[fantezi hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye nedir]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye okuma]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye örnekleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye türleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye ve masal]]></category>
		<category><![CDATA[hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikayeoku]]></category>
		<category><![CDATA[kısa hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[mehmet akif ersoy]]></category>
		<category><![CDATA[mimar sinan]]></category>
		<category><![CDATA[münire daniş]]></category>
		<category><![CDATA[ödüllü hikayeler oku]]></category>
		<category><![CDATA[öykü berk]]></category>
		<category><![CDATA[öykü okey]]></category>
		<category><![CDATA[öykü örnekleri]]></category>
		<category><![CDATA[uzun öyküler oku]]></category>
		<category><![CDATA[yunus emre]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeoku.com/?p=567</guid>
		<description><![CDATA[Münire Daniş
“Bir ayna da, bazı bazı, bir tuz gölü gibi gözleri yakar.”
Exupery
Hüznü sonsuzmuş gibi hissettiren bir nağme sürüyor içimde.
Bir türlü bitmeyen yollara mecbur bir yolcu için hasret öyle eski, öyle uzun bir takvim ki mesafelerinde kaybolmayacak gönül bulunmaz.
O mesafelerde kaybolmayı ben seçmemiştim. Düze çıkmayı düşlerken, sineme aşılamayan kalelerin surları örülüyordu, farkında olamamıştım. O mesafelerin kalbimdeki [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><span style="color: #808080;"><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/3339643616_c966ec9a0d.jpg" rel="lightbox[567]"><img class="alignright size-medium wp-image-568" style="border: 4px solid black; margin: 4px;" title="3339643616_c966ec9a0d" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/3339643616_c966ec9a0d-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a>Münire Daniş</span></h2>
<p>“<em>Bir ayna da, bazı bazı, bir tuz gölü gibi gözleri yakar.</em>”<br />
<strong>Exupery</strong></p>
<p><strong></strong>Hüznü sonsuzmuş gibi hissettiren bir nağme sürüyor içimde.</p>
<p>Bir türlü bitmeyen yollara mecbur bir yolcu için hasret öyle eski, öyle uzun bir takvim ki mesafelerinde kaybolmayacak gönül bulunmaz.</p>
<p>O mesafelerde kaybolmayı ben seçmemiştim. Düze çıkmayı düşlerken, sineme aşılamayan kalelerin surları örülüyordu, farkında olamamıştım. O mesafelerin kalbimdeki derinliklerine fenerini yakınca seneler, hasretin, bir sevgilinin ölü bedeni gibi kalbimde boylu boyunca uzanan sûretini gördüm. Derindi, keskindi, acımasızdı. Benimle aynı kapılarda, aynı yollarda, aynı hikâyedeydi. Şimdi o kapılar, o yollar çok uzaklarda kaldı; ama hikâye bende hâla.<br />
<span id="more-567"></span></p>
<p>Hikâyede hasretin izini sürüyordum ve bitkindim. Ardımda uzanan yollarda o hikâyeden çıkıp çıkamayacağımı bilmiyordum. O hikâye bir gün hangi manayı kazanır öğrenmek istiyordum. Aynı hikâyede annem beni hasretlere hazırlıyordu. Oysa o çok sevdiği türkülerin, gizli gözyaşlarının, solgun mektupların ardında o da öğrenmeye uğraşıyordu hâla.</p>
<p>Unutmaktan korkar gibi söylemekten usanmadığı hasret türkülerinde, dönüp dönüp okuduğu mektuplarda, kopamadığı geçmiş zamanda ne buluyordu annem? Hep dokunaklı hatıralar oluyordu annemi kendine bağlayan; neyin nesiydi bu bağ…</p>
<p>Bir gün geldi o sözlerin hikâyesi benim de kalbime hünkâr oldu.</p>
<p>Hâla ben de kalan o hikâye yüreğimi tahtının dibine taşıdı ve ben o hikâyenin tahtı önünde bükülen boynumu kaldıramadım daha.</p>
<p>Annem ve ben “tayininiz falancayadır” tebliğlerinin peşinden savrulduk durduk babacığımın ardı sıra. Savrulduk diyorum, çünkü her tayin tebliği kalbimizi altüst eden bir karayel olurdu. Annem, “Kendimi bir ada gibi hissediyorum” derdi, “ yaz gelince güzelliği fark edilen ve insanların bu güzelliğin içine girip, zevk edip sonra hatıralarının silüetlerini bırakarak terk ettikleri bir yaz adası…” İlk zamanlar annem derdim ki, “ Hem böyle sitem ediyorsun hem de o hatıralardan sıyrılıp kendi güzelliğinle ıssızlığında yaşamayı denemiyorsun, istemiyorsun bunu.” Solgun bir gülümseme belirirdi dudaklarında, “Sen denersin” derdi bana, “ sen istersin…”</p>
<p>Annemin, hüzünlerinden, hasretlerinden kopmak istemediği hatıralarını, anneannemden ona yadigâr kalan sandıkta sakladığı birkaç parça eşyaya benzetirdim. Bayramlık saf ipek çuha renkli bir yeldirme, siyah kadife bir fistan, pembe işlemeli bir mendil, ahşap bir tespih… Anneannem bu eşyaların yaşamasını istermiş; annem de öyle, hasretlerinin yaşamasını isterdi. Hep ona hüzün veren insanlar ve mekânlar olurdu kalbinde. Usanmadan anardı birkaç dostu ve mekânı; arardı… Taşınırken bırakmak zorunda kaldığı çiçeği bile özlerdi annem! “Ne tuhaf “ derdi, “o çiçekle aynı odada geçirdiğim vakitlere ihanet ediyormuşum gibi geliyor bana.” “Ah anne” derdim, “senin kalbin bir çiçekten daha ayrılmaya dayanamaz, bırak bir dosttan bir şehirden ayrılmayı.” Gülerdim. “Kim bilir Beria, senden nasıl ayrılacak?” derdi. Solardı gülümsemem.</p>
<p>Ah zaman… acımasız hikâyeci, bilge muallim.</p>
<p>Onun öğretmesi yaklaşanı ulaştırmak, kaynaştırmaktır yürekte. Hasretleriyle kuruln hikâyeye taşıdı, buruk tebessümleriyle kaynaştırdı beni.</p>
<p>Annem, geçtiği şehirlerin peçesini indirir benim hiç fark etmediğim güzelliklerinden müstesna hatıralar taşırdı yüreğine.</p>
<p>Yeni mekânlar görmeye hem arzulu, hem de o mekânlara duyacağı bağlılığın vedalarla incineceğinden mustarip. Hem yeni dostlar, yeni muhabbetlerle hemhal olmaya gönüllü, hem gönlünün ayrılıklarla yaralanmasından gamzede olurdu. Ben vedalardan annem gibi incinmeyi, annem gibi hasretten inlemeyi bilmezdim.</p>
<p>Derken dört yıl kaldığımız ‘Ağlasun’, ömrümün hüzünlerine hasretlerine açılan bir tünel; kalbimi annemin kalbiyle donatan bir el oldu. O şehre girerken babama demiştim ki, “Ayrılırken dile gelse bize ne der bu şehir?” Annemi göstererek eklemiştim, “İlişmeyin ‘ağlasun’ der herhalde. Annem buruk bir gülümsemeyle katılmıştı babamla benim kaygısız gülüşümüze. Sonra babam, “Bize öyle der de, annene ne der acaba?” diyerek annemin çok sevdiği bir türküyü mırıldanmıştı: “Mihrican mı değdi gülün mü soldu- Gel ağlama, garip bülbül ağlama…” Ağlasun’da liseyi bitirmiştim. Bir dosta gönül bağlamanın, bir muhabbetten yara almanın, kanayıp da yaranın yerini bulamamanın, bir şehre ait olduğunu hissetmenin ne demek olduğunu Ağlasun’da öğrenmiştim.</p>
<p>Ağlasun’dan Isparta’ya taşınırken ağlamaktan içimi alıp veremiyordum. Babam biraz şaşırmıştı. Annem, başımı omzuna yaslamış saçlarımı okşuyordu, kanayan bir yaraya pansuman yapar gibi. Babam anneme, “İlişmeyelim ağlasun” diye hatırlatmıştı gülümseyerek. Annem yolculuk gecelerinde sessizce ağlarken, babam kulağıma eğilir, “Annen bir melankoli meleği” derdi. Beni göstermişti anneme, “ikinci melankoli meleği yetişiyor” diyerek.</p>
<p>Üzüntülerini hiç belli etmezdi babam. Hep neşeli, hep gamsız görünürdü. Neşesiyle, bir an parlayıp sonra sönüverin ve silinen öfkesini tanırdım sadece. Nükteli konuşmayı çok severdi, bazen öfkesinin doruklarındayken bile kendi kızgınlığına nükte uydurur öfkesini balonunu gülerek söndürürdü. Pek nadir bir insan olduğunu düşünürdüm. Sonra memleketi olan Artvin’e gittiğimizde, babamın doğduğu köyde ona benzeyen bir sürü adam tanıdım. Artık babam Artvin’in dışında nadirdi sadece.</p>
<p>Isparta benim için güllerin, Mevhibe teyzenin, Canan’ın, akşamüzeri güllere nazır bir balkonda anılan hatıraların, gizlice beliren sızıların, kanı hâla akan yaraların cümlelerinden kurulan bir roman oldu. Kim demişti, “Roman dediğin bir uzun yol üzerinde dolaştırılan bir aynadır” diye. Geçtiğim yollardan benim aynama hiç silinmeyen hasretlik aksetti…</p>
<p>Mevhibe teyze iki yıl kaldığımız Isparta’da annemin görüştüğü en has dostuydu. Onunla beraber geçirdiği vakitlerden, ondan dinlediği menkıbelerden, mesnevilerden, manilerden doyumsuz bir zevk alırdı.</p>
<p>Kaç şehir gezdi, her şehirde birkaç dostu oldu anılacak, bazen o kadar bile olmazdı. İçe dönüktü annem. Mahcup bir tabiatı vardı. Gündelik konuşmaların içinde uzun uzadıya bulunmaktan hoşlanmazdı. Az konuştuğu için kulağa şiir gibi gelirdi uzun cümleleri. Bazen babam, “Beni bu şiir gibi sözleriniz mahvetti Lâle Hanım” derdi sesine içli bir yapmacıklık takıştırarak, “Böyle sözlerinizden sonra abayı yaktım size, böyle sözlerinizden sonra uykusuzluklarım başladı…” Bazı sabahlar evden çıkarken bu sözleri şen şakrak sıralardı anneme. O gidince, annem bana döner, “Sen de olmasaydın ben ne yapardım şimdi?” derdi. Evin tek çocuğuydum ben. Benden sonra annem birkaç düşük yapmış. Doktorlar her şey normal diyorlarmış ama gebeliğin üçüncü dördüncü aylarında bebek ölüyormuş annemin karnında. Çok zor hallerdi diye anlatırdı annem. “Peri karışmıştır sana, ilk çocuğun kız ise demek ki erkek çocuklarını boğuyor; kız çocuğuna gebe kalsan o yaşar” diyerek muska tarif edenler, ilaç levazımı yazdırmaya kalkışanlar, babama yeniden evlen diyen akrabalar…</p>
<p>Bu tür şeylere üzülmezdi annem. İnsanları pek umursamazdı. Kimin ne dediğiyle ilgilenmezdi. Öyle kendi içinde, öyle kendi halindeydi ki. Ondan nasıl ayrıldım, hâla gösterdiğim tahammüle şaşıyorum. İnsanoğlu yaşarken ister istemez katlanıyor, sonra katlandığına inanamıyor…</p>
<p>Isparta’dan ayrılacağımıza yakın annem vakitlerini çoğunu Mevhibe teyzeyle geçirmeye başladı. Aralarında çok kuvvetli bir muhabbet bağı, bir gönül birliği vardı. Şimdi hatırlıyorum da o günleri, ayrılıktan ürperen gözlerle bakıyorlardı birbirlerine. Annemin gözlerinde gizli bir çaresizlik; Mevhibe teyze annemin sevdiği bir maniyi ezgileyerek katılıyor o çaresizliğe: “Yara yeri, Sızıldar yara yeri. Kervan göçtü, Yol etti, Yalvararam yara yeri, Ne sende od tükendi, Ne bende yara yeri…”</p>
<p>Isparta’daki biricik arkadaşım Canan’la ben, Mevhibe teyzeden Gülcü Kızlar’ın hikâyelerini dinlemeye doyamazdık. Mevhibe teyzenin sanki yüzlerce serçeyi yüklenmiş gibi tatlı, sevimli sesi hâla kulaklarımda: “Güller ya gün doğmadan ya da akşam serinliğinde toplanır, amma kızıl gül bağında hava daima leylâk rengi, tatlı bir akşamdır. Gülleri yalnız gülcü kızlar devşirir; nazlı gülün tabiatından onların narin parmakları anlar ancak. Güllere ülfetini derinleştirdikçe gülcü kızlar, güller muhabbetin terini gülcü kızların ellerine bırakır. Gül çamuru derler o terre.</p>
<p>Oysa hakikatte çamur değil, muhabbet nişanıdır o. Gülcü kızlar gül çamurunu zar gibi bezlere sarıp koyunlarında saklarlar, tenleri gül gibi koktukça gülün esrarına karışmış gibi bahtiyar olurlar…” Canan not alırdı Mevhibe teyzenin her anlattığını.</p>
<p>Öyle benziyorduk ki onunla birbirimize; bir şiirin dizeleri gibi… kader bu beraberliğin örgüsünü dağıtmadı uzun zaman; Canan’la ben İstanbul Edebiyatı kazanıp Isparta’dan ayrıldık.</p>
<p>Yeni tayin haberi annemle babamı Kütahya’ya uğurladıktan sonra, biz de Canan’la İstanbul’a gittik. Öyle çekilmez acıların günleriydi ki o günler, kalbim nasıl dayandı, bilmem.</p>
<p>Annem hiçbir vedaya dayanamaz. Böyleyken Kütahya’ya gideceği vakit ne kadar metin görünüyordu. Yalandı. Benden ayrılır ayrılmaz yıldırım gibi kalbine düşecek acıyı gizleyen bir buluttu.</p>
<p>Vedanın kollarında ben, kaybolmaktan korkan küçük bir kız çocuğuydum. Böyle hissetmiştim, annem bunu sezmiş, sonunda birbirimizin kollarında kaybolur gibi ağlamıştık. Demiştim ki ona, “Ölüm nedir biraz öğreneyim diye, senden ayrılıyorum.” Elini ağzıma kapamıştı, ağlarken gülümsemeye çalışarak. Hiçbir yüz ağlarken gülümseyen annemin yüzü kadar güzel, hiçbir yürek onun hafif yüreği kadar âşık olunmaya layık olamazdı.</p>
<p>Sonunda gitti, ölerek ve öldürerek beni.</p>
<p>Canan bütün gün bana gül yağı aramış. Ben o vedanın ardından gamlı bir hazan gibi içime gömülürken, o, bir teselli bulmak adına belki de, benim en sevdiğim renk olan koyu buhurumeryem tonunda gülyağı aramış. Gül şeklinde bir şişede buhurumeryem renginde gülyağı… Bir dost tarafından teselli edilmekten, içtenlikle verilen sevgiden daha büyük hediye ne olsun? Öyle sıkı kucaklamıştım ki onu, annemin kollarında kaybolur gibi, ağlarken, o da benim için benim gibi nasıl da ağlamıştı.</p>
<p>Derken Isparta’ya veda vakti de geliverdi. İstanbul’u ilk defa görecektim. Ama İstanbul’a dair ne merak, ne hayret, ne de yâranlık taşıyacak takati yoktu kalbimin. Bir ömre bedel aşkların toprağı olan İstanbul’a karşı beslenecek böyle bir gaflet olamazdı; ama ben mazurdum; ailemden ayrılmıştım, şimdi Mevhibe teyzeden ve bütün sevgili hatıraların şehrinden ayrılıyordum.</p>
<p>Son kez dönüp ardıma baktığımda, annemin şiir defterinden ezberlediğim, Ahmet Gazali’ye ait o unutulmaz dörtlüğü fısıldamıştım geçtiğim şehirlerin (varsa) kalbine: “Senin gönlün daima meshur ve musahhardır mazursun- gamın ne olduğunu asla bilemedin mazursun.”</p>
<p>Yolculuk boyunca Canan kendi halime bırakmıştı beni. Hiçbir şeyin bana ilişmemesini istediğimi sezmişti. Öylece susuyor, ama kalbimizin içinde söylenen nice hüzünlü cümleyi bir fotoğraf karesi olup canlanan hatıralar eşliğinde tekrarlayıp duruyorduk.</p>
<p>O yolculukta bir kırılan aynaydı zaman elimde. Zamanın kırılan, dağılıp uzaklaşan halini ilk defa böyle derinden fark ediyordum. Kırılan aynanın bana verdiği hüzünden başka bir şey göremiyor, duyamıyorum; bir romandaki hâyal gibiyim, öyle hissediyordum. Otobüsün teybinde Gülden Karaböcek’in incecik mızraklar gibi insanın kalbine saplanıveren, hüzne müptela o esrik sesi, bir yarayı acımasızca genişleten rüzgâr gibi dokunuyordu bana. Yolculuk boyunca suskun, nasıl da beliriyor belirecek olan ve nasıl da olgunlaşıyor kendinden başka hiçbir şeyi umursamadan, diye düşünüyordum. Sevgiler, hasretler, kim bilir daha ne serüvenlerden geçirecek beni ve daha ne kadar ağırlaşacak…</p>
<p>Olgunlaşmanın durduğu nokta ölüm olmalı. Demek ki beliren, içine aldığı varlık yaşadıkça kendi yolunda ilerleyecek gizlice. Ve demek ki diyordum, benim ömrümü öçöne alan esrar hasret olacak imiş&#8230;</p>
<p>Hasretin, hüznün sancılarıyla beliren düşünceler kalbimi öyle yordu ki gözlerimi yumup bir rehavet düşünde kaybolmak istedim. Annemin, babamın, Mevhibe teyzenin hâyali beliriverdi gözlerimin içinde. Her veda kucaklaşmasını yeniden yaşadım. Mevhibe teyzenin buğulu gözleri daha derinden işledi içime. Sonra titreyen güçsüz elleri ellerime uzandı, küçük bir defter bıraktı avuçlarıma: “Dün gece senin için hazırladım” dedi, titreyen tatlı sesi, “seversin” diye ekledi sonra.</p>
<p>Defterini çıkardım. “Çiçekler Arasında.” Anlattığı ve benim tekrar tekrar dinlemekten usanmadığım çiçeklerin hikâyelerini kendi el yazısıyla bir araya getirmiş… Mor menekşe çiçeklerin şeyhi olan gülün dergâhına varır, boynun eğer, derman umar. Gül, “Rengini gamlı kılan, yapraklarını perdeleyen dert nedir ki?” diye sorar. Menekşe, muhabbet bağından hicran dağına nasıl atıldığını, ona muhabbet bağını hatırlatan nağmelerini işittikçe gömleğinin yakasını nasıl yırttığını anlatır… Gül menekşenin derdini dinlerken kimselere faş etmediği gizli derdi şahlanır içinde. O dert öyle üstüne varır ki gülün, çaresizlikten titrer incecik gövdesi ve hüznün gözyaşları beliriverir yapraklarında. Derdinin, çaresizliğinin fark edilmesinden korkar da “Dermanını derdinde ara, git artık” der menekşeye. Menekşe ayrılırken cüret edip güle yapraklarında beliren damlaların ne olduğun sorar. Gizler derdini gül, “O çiy damlaları benim tacımdır” der. O günden sonra dert gülün tacı olur.</p>
<p>O defteri okudukça geri dönmek isterdim, Mevhibe teyzeye dönmek; bir pervane gibi çırpındı durdu içimde bu arzu.</p>
<p>Derken İstanbul, çiçekleri bir bir kabul edip dertlerini dinlerken kendi derdini gizlemek için ter döken gül gibi, derdimi içine alan bir fânus oldu.</p>
<p>İstanbul… şairlerin müstesna cümlelerinde Leyla gibi bir mâşuk şehir. Ne ki acılarıma, hasretlerime metelik vermeyen umursamaz bir çehreyle karşıladı beni. İstanbul’u kendime benzettim; bir kalbi varsa o da kırıktı. Onun da hasretini çektiği sevgilileri, uzaklaşan güzellikleri, bir aynada kırılan vakitleri vardı. Öyle ya, esenliğinden çalınmış bir şehir ne kadar teselli edebilir içinde başka şehirlerin hatıralarını taşıyan kırık bir kalbi?</p>
<p>Peçesi indirilmiş, sonra da, uğrunda ölüme yürüyen âşıkların hatıralarını taşıyan güzelliğinden yüzçevirilmiş müstesna bir dilberin hüznü vardı İstanbul’un çehresinde. Derken, benim hasretlerim, kalbimin melûl ezgileri onun buruk akşamlarına karıştı; hem öyle bir karıştı ki bir daha çıkamadım içinden.</p>
<p>Konakladığım son şehir oldu İstanbul.</p>
<p>Sonra, ömrümün geri kalan hasretlerini, ayrılıklarını iyice derinleştirerek içimdeki yerlerini sağlamlaştıran gamsız bir el oldu. Canan fakülteyi bitirip Isparta’ya döndü. Her mektubuyla yaramı derinleştiren sevgili oldu.</p>
<p>Mevhibe teyze ölümsüzlükten gönlümde bâki kalan eşsiz bir kuşa dönüştü, süzüldü durdu içimde.</p>
<p>Annem birkaç şehir daha gezdi babacığımın ardı sıra. Sonunda onun da yolculukları İstanbul’da ikmal oldu. Oysa biliyorum, o yollar kesilmedi içimizde. Geçmişte yaşanan tatlı bir huzurun odaları gibi içinde sakladı bizi. Ne hasretin hüznünden, ne hüznün gözyaşlarından kopamadık bir daha. Ömrümüz, mektupları, geçip giden zamanları bir kutsal metin gibi bağrına bastı. Biliyorum, annem, geçtiği şehirlerde kendi ruhunun yankısını bulduğu her şeye; bir sokağa, bir vaktin hatırasına dahi mektuplar yazdı gizlice. Bir anlık huzurlu hatırayı dahi özlemekten vazgeçmedi… biliyorum, kendi kalbimden biliyorum.</p>
<p>Ve işte saçlarımda berrak bir yaz gecesinin yıldızları gibi beliren senelerin ucunda ben, annemden yadigâr sandığın kıyısında, kalbimin üstünde çiçek bercesteleri, o hikâyenin başındayım hâla… Güneş ufkun eteklerinde hüzünlerden bir akşam bahçesi kurmayı sürüdüyor. O bahçede daha kaç akşam dayanır benim gülüm, bilemiyorum.</p>
<p><strong>Münire Daniş</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/cocuk-hikayeleri/kirik-aynalar.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Masal Sayısı</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/cocuk-hikayeleri/masal-sayisi.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=masal-sayisi</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/cocuk-hikayeleri/masal-sayisi.htm#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 11 Feb 2010 14:25:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Fantastik Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Masallar]]></category>
		<category><![CDATA[Çocuk Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[duygu güles oku]]></category>
		<category><![CDATA[duygu güles öyküleri]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye yaz]]></category>
		<category><![CDATA[hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[masal oku]]></category>
		<category><![CDATA[öykü oku]]></category>
		<category><![CDATA[öykü yaz]]></category>
		<category><![CDATA[öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[yeni msallar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=145</guid>
		<description><![CDATA[Duygu Güles
Hiç varmış, hep yokmuş. Yaşama kullanan çokmuş. Kayıp zaman izinde,  kabak kemanı içinde. Develer hip-hopçu, pireler kuaför iken, ben annemin  puşetini tıngır mıngır sürer iken. Ak sakal, boz sakal. Yüzde oyuklara  saklanmış yok sakal. Ben ki kasap olsam, sallayamam satırı. Nalbant  olsam hele.. nallayamam katırı. 40 katır ile 40 satır [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/ky11_26.jpg" rel="lightbox[145]"><img class="alignright size-medium wp-image-404" style="border: 4px solid black;" title="ky11_26" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/ky11_26-300x202.jpg" alt="" width="300" height="202" /></a><span style="color: #808080;">Duygu Güles</span></h2>
<p>Hiç varmış, hep yokmuş. Yaşama kullanan çokmuş. Kayıp zaman izinde,  kabak kemanı içinde. Develer hip-hopçu, pireler kuaför iken, ben annemin  puşetini tıngır mıngır sürer iken. Ak sakal, boz sakal. Yüzde oyuklara  saklanmış yok sakal. Ben ki kasap olsam, sallayamam satırı. Nalbant  olsam hele.. nallayamam katırı. 40 katır ile 40 satır arasında kalsam,  seçemem uzaktan sayıları. Hamama girsem gözüm arar natırı. Nadan olan  bilebilir mi ahbap hatırı? Ya da: Nadan ile sohbet güçtür bilene, çünkü  nadan ne gelirse söyler diline lafını. Sudan geldim, tahtaya sindim.  Ansızın ne göreyim: Emine hanım konyak içmiş, karyolada yatıyor. El  ettim, göz ettim, söz ettim. Nihayetinde yüz ettim kendime ve yüzüne  baktım. Karyoladan ayıldı Emine hanım. Çıktık birlikte yola. Ne sağa  bakabildik, ne sola. İzimiz çıktı boylu boyunca ufka. Gide gide  sevdalandık Kaf Dağı’nın ardına. Sevdada ne ileri gidebildik, ne geri.  Şimdiyse masal başlıyor gel beri:<br />
<span id="more-145"></span></p>
<p>Zaman zaman oldukta, karıncalar âleminde bir karınca yaşarmış. Bu  karıncanın masala misal olmasının sebebi, diğer karıncalardan farkı  imiş. Aslında bu masal, diğer karıncaların da masalıymış aynaya  tersinden bakınca. Fakat aynaya tersinden bakıldığında sırdan başka bir  şey görünmediği için, o karıncanın masalı olarak bellenmiş bu da.  Karıncanın, diğer türdeşlerinden farkı doğuştan tembel, bezgin, miskin,  vesselam atalet sahibi olması imiş. Herkes canını dişine takıp  çalışırken ve bundan memnuniyet duyarken, o fıtratı gereği her işi zorla  yapıyor, en ufak boşlukta tek başına yaşadığı yuvasına kaçıp  karıncalığını düşünüyormuş. Bu tuhaf davranışları yüzünden, diğer  karıncalar tarafından iğreti bulunan ve anlaşılamayan karıncanın  hakkında her gün biri bin para tevatür ağızdan ağza yayılıyormuş  karıncalar meclisinde. Herkes onu yola getirecek türlü çareler  düşünüyormuş. Zira onun kendi çabalarına köstek olduğunu, dahası  sırtlarından geçindiğine hükmediyorlarmış. Karınca bunların hepsinin  farkındaymış elbet. Hatta bu durumdan onlardan daha fazla rahatsız imiş  ya, elinden bir şey gelmiyormuş. Her an karıncalığıyla savaşırken  yakalıyormuş kendini. Bir gün ceviz ağacı dibindeki yuva inşaatına erzak  taşırken, birkaç yabancı ellerinde şişeler kahkahalarla yanından  geçmiş. Merak etmiş karınca, yükünü oracığa terk edip peşlerine  takılmış. Söylediklerine kulak kabartmış. Yabancılardan biri neşe içinde  bir masal anlatıyormuş diğerlerine. Karınca daha da yaklaşmış. Masal,  çalışkan karınca ile gününü günle gün eden ateşböceğini anlatıyormuş.  Karınca enikonu meraklanmış, ayaklarının diplerine kadar yanaşmış  yabancıların. Karınca, ateşböceğinin makus talihini böylece öğrenmiş ve  hayatında hiç ateşböceği görmediği için, kendini bu masaldaki ateşböceği  zannetmiş. Sevinmiş içten içe. Karınca değilmişim demek ben, ondanmış  yaşadığım bu huzursuzluk diye söylenmiş. Keyifle inşaata geri dönmüş.  Yolda gördüğü karıncalarla kıvançla konuşmuş, şakalar yapmış, herkesi  eğlendirmiş. Diğerleri, karıncanın belki de iyileştiğini düşünmüşler.  Karınca ise, inşaata gelir gelmez, görev kepini götürüp şefine teslim  etmiş. Bütün arkadaşlarından helallik alarak, hepsiyle vedalaşmış ve  şaşkın bakışlar içinde yola koyulmuş. Kimseye bir açıklama yapmamış  karınca; sadece ardında, yuvasında bulunan bir mektup ve mektupta da  “Kendimi aramaya gidiyorum” gibisinden, diğer karıncalara hiçbir şey  ifade etmeyen bir cümle bırakmış.</p>
<p>Günlerce yürümüş karınca, sırtında kendisini taşıyarak. O sırada  mevsimlerden kışmış, karınca masal zamanının yaz olduğunu bildiği için,  ateşböceğinden önce, mevsimlerden yazı arıyormuş. Sonunda sora sora yazı  bulmuş. Bir süre iklimin keyfini çıkarmış, kendine çeşitli meyvelerden  müteşekkil güzel bir ziyafet çekmiş. Sonra denizi bulmuş, sahilde  yürümüş. Ayaklarını suya sokmuş, mavi göğün altında her şeyin apaçık  görülmesini ummuş. Sürekli düşünüyormuş karınca. Zaten düşünerek  uyandığı hayat uykusuna, yola çıktığından beri daha da çok düşünerek  devam ediyormuş. Deniz kenarında bir süre eğleşen karınca, yavaş yavaş  karıncalığından sıyrıldığını düşünmeye başlayınca vaktin geldiğini  kavrayıp yine yola koyulmuş. Az gitmiş uz gitmiş. Geceyi çölde geçirmek  istemediğinden, hemen sınırdaki bir otelde konaklamış. O gece karınca  kıyafetlerini çıkarıp, gördüğü çeşitli ipuçları ve kendi sezgileriyle  yolda diktiği ateşböceği elbisesini ilk defa denemeye karar vermiş.  Aynanın karşısında saatlerce prova yapmış, oturmasına kalkmasına bakmış.  Bu elbise tam da ona göreymiş. Ateşböceğine benzediğini, kendine biraz  daha yaklaştığını düşünerek gözleri dolmuş. Mutluluktan ağlamış, huzurla  dolduğunu tasavvur etmiş. Bakalım topluluk içine çıkınca diğerlerinin  tepkisi nasıl olacakmış? Karınca korkuyormuş ama sonuçta bunun geçmesi  gereken bir sınav olduğunda karar kılmış. Yeni elbisesiyle aşağıya  inmiş. Bu güzel olayı bir kadeh şarap içerek kutlamaya karar vermiş.  Köşe masalardan birine oturmuş. Artık bambaşka olduğunu bildiği gözlerle  çevresine bakmaya başlamış. Her yanından dalga dalga vakar taşıyormuş.  Onun böyle kurum kurum oturduğunu gören kimileri ona bakıp bakıp  gülüyor, kimileriyse şaşkınlıklarını gizlemeden ondan uzak durmaya  çalışıyormuş. Biraz içerlese de karınca, yine de bu durumun normal  olduğunu düşünmüş. Alışmaları için onlara zaman vermeliymiş kendince.</p>
<p>Böyle arpacı kumrusu gibi düşünmeye devam ederken karınca, hafiften  kafayı bulmuş. O sırada masasına bir yabancı gelmiş, oturabilir miyim  diye sormuş? Karınca şaşırmış, kekeleyerek kabul etmiş. Yabancı ince  ince karıncayı süzdükten sonra tabakasını çıkarıp içinden bir tane  sigara almış, karıncaya da teklif etmiş. Karınca bir an tereddüt edip  sigarayı almış. Yabancı önce onunkini, sonra kendisininkini ateşlemiş.  Bir nefes çektikten sonra, ben demiş karıncaya. Ben Ateşböceği Ejder.  Karıncanın nutku tutulmuş, şaşkın şaşkın Ateşböceği Ejder’in suratına  bakmış. İçinden, demek ateşböceği buymuş diye geçirirken, üzerindeki  ateşböceği elbisesini utançla çekiştirmiş. Ejder uzun süre ara vermeden  anlatmış. Karınca kâh merakla, kâh sinirle, kâh üzüntüyle Ejder’i  dinlemiş. Aslında ateşböceği olamayacağını kavraması uzun sürmemiş,  fakat yine de aralarına katılamaz mıymış? Hayır demiş Ejder: Bizim  ateşböceği türü olarak sayımız bellidir, kimse bu sayıdan dışarı çıkamaz  ya da içeri giremez, diyerek karıncanın son umutlarını da kırayazmış.</p>
<p>İçtikçe içmeye devam etmişler karınca ile Ejder. Karınca efkârlı efkârlı  düşünüyormuş Ejder konuştukça. Konuştukça daha da sarhoş oluyormuş.  Sonunda bu esrime içinde karıncanın aklına tuhaflaroğlu tuhaf bir fikir  gelmiş. Belki de imkânsız değilmiş kendince ateşböceği olması. Bir  yandan Ejder’e bir şey çaktırmamaya çalışırken, bir yandan da ona daha  fazla yakınlık göstermeye başlamış karınca. Artık sayısını bilmediği son  şişenin de dibini gördüklerinde, kalkmaya davranan Ejder’i durdurmuş,  bu gece benimle kalır mısın diye ağlamaklı bir ton tutturmuş. Ejder’in  gözleri parlamış. Beraber karıncanın odasına çıkıp sevişmişler. Ejder  hemen uykuya dalmış, karınca Ejder’in tabakasından bir sigara alıp  yapacaklarını düşünmeye koyulmuş. Sigarasını yutar gibi içmiş. Kalkıp  şimdi gülünçlüğüne kendisinin de acıdığı ateşböceği elbisesini bavuluna  koymuş. Karınca kıyafetlerini üzerine geçirip Ejder’e üzüntüyle bakmış  ve yavaşça kapıyı kapatıp dışarı çıkmış. Otelin yanındaki bakkala  girmiş. Bir tane ayırıcı, bir tane yokedici, bir tane de daksil  alacağını söylemiş. Bakkal boş boş suratına bakmış karıncanın.  Ehliyetiniz var mı beyim diye sormuş sonra da. Karınca sıkıntıyla  ehliyetini çıkarıp göstermiş. Bakkal bir süre duraksadıktan sonra ikna  olmuş olacak ki, karıncanın istediklerini paketleyip ona uzatmış.  Karınca parasını ödeyip doğru odasına seğirtmiş. Bakmış ateşböceği hâlâ  horul horul uyuyor, rahatlamış. Aceleyle karınca kıyafetlerini çıkarıp  bavula tıkmış. Ayırıcıyı açıp ateşböceğinin yanına gitmiş, onun ve kendi  üzerine bolca sıkmış. Odanın içini duman bağlamış, kokudan bayılacak  gibi olmuş karınca. Ayırıcının kutusunun üzerini okumuş. Daha beş  dakikam var, diye söylenmiş kendi kendine. Bu arada yokediciyi de  kurmuş, çalışır duruma getirmiş. Şimdiye dek hayatında ne eylediyse  hepsini sıraya koyup, yaptığı hataları daksille silmiş. Ayırıcı aktif  hale gelmeye başlayınca ürkmüş karınca. Ya herru ya merru diye düşünecek  olurken, ateşböceği ateşler içinde uyanıp ne oluyor diye bağırmaya  fırsat bulmadan ayrılmış birdenbire. Bedeni yatakta kıpırtısız  kalakalmış, aynı anda karıncanın kıpırtısız kalan ruhuyla birlikte  yokedicinin içine hapsolmuş. Yokedici gürültüyle ikisini de öğütürken,  karıncanın bedeni ile ateşböceğinin ruhu odanın hengâmesinde birbirine  sığınıp, yapışmış.</p>
<p>Masalda, artık karınca olmayan karıncanın akıbeti hakkında daha fazla  bilgi yokmuş. Masal, bizzat karıncanın masalı olduğu için olabilir bu,  ya da masal yazarının hüsnükuruntusu da olabilir. Veyahut masalın  kuralları gereği alınmış bir tedbir, keza yolda önüne çıkan gerçek  kırıntılarını yiyen güvercinlerin bir kazığı; hiç olmadı masalı dinleyen  güzel çocukların aniden bastıran uykusu da olabilir. Nihayetinde gökten  düşen elma saksılarının ve yaşamın dimağa kazıdığı binbir türlü  unutuşun eseri de olabilir. Emine hanımın yolda, içtiği konyaktan ötürü  sızması ile yazarın akşamdan yediği hurmaların etkisini masal sayısını 3  alarak bertaraf etsem de, kerevete çıkılan yoldaki yapım çalışmaları  nedeniyle masal trafiği başka bir şeritten veriliyor da olabilir.  Olabileceklerin bir sınırı olmayabilir, hulasa.</p>
<p><strong>Duygu Güles</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/cocuk-hikayeleri/masal-sayisi.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Toprak Kız</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/cocuk-hikayeleri/toprak-kiz.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=toprak-kiz</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/cocuk-hikayeleri/toprak-kiz.htm#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 10 Feb 2010 12:07:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Alternatif Tarih Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Hayalet Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Romantik Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Çocuk Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[datça öykü atölyesi]]></category>
		<category><![CDATA[doğa hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Fikret Doğan]]></category>
		<category><![CDATA[fikret doğan hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[fikret doğan hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[gerçek hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye yaz]]></category>
		<category><![CDATA[hikayeler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=99</guid>
		<description><![CDATA[Doğa düz siyah saçlı, zeytin gözlü, uzun yüzlü sevimli bir kız çocuğuydu. Bakışları büyümüş de küçülmüş cinstendi. Sabahları kahvaltısını yapar, dişlerini fırçalar okulun yolunu tutardı. Okulu yakın olduğu için yürüyerek giderdi. Yol boyunca bakkal Ali amcaya, manav Mehmet abiye, Simitçi Ayşe teyzeye günaydın der neşe içinde okula girerdi.
Öğleden sonraları eve döndüğünde masada öğlen yemeği onu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/weird-tree_9bjd6_59.jpg" rel="lightbox[99]"><img class="alignright size-medium wp-image-425" style="border: 5px solid black;" title="weird-tree_9bjd6_59" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/weird-tree_9bjd6_59-299x300.jpg" alt="" width="269" height="270" /></a>Doğa düz siyah saçlı, zeytin gözlü, uzun yüzlü sevimli bir kız çocuğuydu. Bakışları büyümüş de küçülmüş cinstendi. Sabahları kahvaltısını yapar, dişlerini fırçalar okulun yolunu tutardı. Okulu yakın olduğu için yürüyerek giderdi. Yol boyunca bakkal Ali amcaya, manav Mehmet abiye, Simitçi Ayşe teyzeye günaydın der neşe içinde okula girerdi.</p>
<p>Öğleden sonraları eve döndüğünde masada öğlen yemeği onu beklerdi. Doğa ellerini yıkar yemek ayrımı yapmadan yemeklerini afiyetle yerdi. Ödevlerini bitirdikten sonra babasının bahçedeki büyük çınarın dallarının arasına yaptığı ağaç eve çıkar, orada oyunlar oynardı. Bir gün oyundan bıkmış etrafı amaçsızca karıştırırken eski kolilerin arkasına düşmüş ahşap küçük bir sandık dikkatini çekti. Yavaşça kolilerin arasından elini uzatıp sandığı, küçük ama güçlü parmaklarıyla kavrayıp kendine doğru çekti.  Doğa sandığın üzerindeki tozları yaş günü mumlarını üfler gibi bir seferde püskürtü ve Büyük bir merakla sandığı açtı. Sandığın içinde deri kaplı kalın bir defter buldu. Defterin üzerinde deriden kabartma bir kız resmi vardı. Doğa hayran hayran bu kabartma kızın saçlarına, yüzün e dokundu. Ne kadar güzel, kusursuz diye düşündü. Doğa defterin üzerindeki kilidi gittikçe artan bir merakla açtı ve ilk sayfaya bir çırpıda göz attı.</p>
<p><span id="more-99"></span>Toprak Kız’dan,  Doğa’ya  sevgilerle.</p>
<p>Doğa şaşkınlık içinde kaldı. Kimdi bu Toprak Kız? Beni nereden tanıyor? Diye düşündü.</p>
<p>Büyük bir merakla defteri okumaya başladı.</p>
<p>Yıllar yıllar önce kimsecikler yokken Toprak Kız Gaia, evrende yalnız başına yaşarmış. Uçsuz bucaksız bu yerde ne zaman, ne gök, güneş, ay, yıldızlar, ne mevsimler, ne de bir tek ses varmış. Her şey büyük bir sessizlik içinde dönermiş. Toprak Kızın canı çok ama çok sıkılıyormuş. Oyun oynayacak tekbir arkadaşı, dertleşecek bir dertdaşı yokmuş. Toprak Kız sıkılmış sıkılmış, sıkıntıdan öyle patlamış ki ağzından çıkan sesin şiddetiyle gök, saçlarından savrulanlarla güneş, ay ve yıldızlar oluşmuş…</p>
<p>Toprak Kız,  göğe bakınca göğün ortasında çok sevimli, yakışıklı masmavi gözlü bir oğlan görmüş. Oğlan, Toprak Kıza gülerek el sallıyor bir şeyler söylemeye çalışıyormuş. Toprak Kız bu gökteki gülen yüze Gök Oğlan adını vermiş.</p>
<p>Gök Oğlan Uranos diye seslenmiş.</p>
<p>&#8220;Hey Uranos, heyyyy,  heyyyyy Gök Oğlan&#8230;&#8221;</p>
<p>Toprak Kızın sesi, Gök oğlanın şimdiye kadar duyduğu tek sesmiş ve bu ses onu büyülemiş. O ses de yaşam, ölüm, neşe ve sevinç, korku ve güven varmış. Sesin büyüsü Gök oğlanın aklını başından almış. Fakat Gök oğlan aşk ve sevgi sözlerini bilmiyormuş. Toprak Kıza olan aşkını nasıl ifade etmeliymiş? Gök oğlan düşünmüş düşünmüş. Günlerce Toprak kızın peşinden ayrılmamış. Gök oğlan bu derdini gündüzleri güneşe, akşamları yıldıza, geceleri de aya anlatmış. Gelgelelim hiç biri ona sevgi sözcüklerini ,aşk dolu dizeleri  öğretememişler. Gök oğlanın derdine derman olamamışlar.</p>
<p>Gök Oğlan, Toprak Kıza olan sevgisini göstermek için bir yol aramış durmuş fakat derdine bir çare bulamamış. Gök Oğlan, öyle üzülmüş öyle üzülmüş ki gök mavi gözlerinden yaşlar akmaya başlamış. Göz yaşları öyle akmış öyle akmış ki yer yüzünde denizler, dereler, ırmaklar oluşmuş.</p>
<p>Gök Oğlan, Toprak Kıza olan sevgisini anlatmanın bir yolunu bulamadıkça sinirlenmiş, hırçınlaşmış, deliye dönmüş. Beyaz bulutların arasına mavi ışıklarını savurup, şimşekler oluşturmuş. Gök yüzünü öyle karartmış ki  herkes korkudan ses çıkaramamış. Toprak kız da  Gök Oğlanın bu öfkesinden korkmuş. Ama onun  gülen,mavi gözlerini anımsayıp, onun öfkesinin gelip geçici olduğunu düşünmüş…</p>
<p>Ortalık karanlık içinde kalmış. Güneş, yıldız ve ay bu durumdan kurtulmanın yolunu düşünmüşler, düşünmüşler Şafak Eos’tan yardım almaya karar vermişler. Gök  bulutlara sarılıp mışıl mışıl uyurken, her sabah göğün kapılarını doğudan açarak güneşe yol veren Şafak( Eos). Gül renkli yumuşak parmaklara sahipmiş. O güzel ve gönül alıcı sözler ustasıymış. Koşup ondan yardım istemişler. Şafak herkese yardım etmekten mutlu olurmuş. O, gecenin karanlığını bitirip aydınlığı başlatmaktan da hoşlanırmış. Arkadaşlarının ondan istediğini onları kırmamak için kabul etmiş ama Gök oğlanın öfkesinden de korkuyormuş…</p>
<p>Şafak Eos, Gök Oğlandan korkup bulutların ardına saklanarak yaklaşmak istese de başaramamış. Gök Oğlanın mavi mavi ışıldayan gözlerinden kaçamamış.</p>
<p>Gök oğlan, Şafağa “Buraya gel” diye yanına çağırınca, Ürkek ama kararlı bir sesle Gök oğlana yaklaşmış  yumuşak bir sesle ”isterseniz size aşk dizeleri öğretebilirim, sizde  aşkınıza kavuşabilirsiniz” demiş.</p>
<p>Gök Oğlan “kabul ama öğretemezsen sonuçlarına katlanırsın, seni cezalandırırım” demiş.</p>
<p>Gök oğlan uslu bir öğrenci gibi Şafağın anlattıklarını dikkatlice dinlemiş,  Şafaktan  aşkı ifade etmenin inceliklerini öğrenmiş&#8230;</p>
<p>Gök Oğlan, Gök yüzünden sevgi sözcükleri fısıldamış yeryüzüne doğru. Rüzgar, onun aşk sözlerini dalga dalga Toprak Kıza taşımış. Toprak kız ,Gök Oğlanın soluğundaki  aşk nağmelerinden etkilenmiş. Oda  Gök Oğlana Aşkını göstermek istemiş, saçlarına çiçekler takmış. Çiçekler, onu daha da güzelleştirmiş. Gök Oğlan da bu güzelliği taçlandırmak için,Toprak kızın saçlarına Gök kuşağından rengarenk bir toka takmış.</p>
<p>Toprak kız mutlu bir şekilde kollarını Göğe uzatmış. Fakat bir türlü Gök Oğlanın yüzüne,ellerine dokunamamış bu yüzden de çok üzülmüş. Gök Oğlan, Sevgilisinin daha fazla üzülmesini istemediği için Gök yüzündeki bulutları üfleyerek  onun yüzüne öpücükler kondurmuş.Toprak Kızın başını gelin başı gibi süslemiş…</p>
<p>Gök Oğlanla Toprak Kız mutlu Bir Aşk yaşamaya başlamışlar. Gökyüzünde her şey düzene girmiş. Güneş gündüzleri yeryüzünü ısıtmış aydınlatmış. Geceleri Yıldızlar yanıp yanıp sönmüş. Yer Yüzünde her köşe yeşermiş. Rüzgarlar tatlı tatlı sevgi dizelerini fısıldamış durmuş. Herkes mutluluk içinde hayatını sürdürmüş ta ki…..</p>
<p>DOĞAAAaaaa   Doğaaaaa…</p>
<p>Doğa babasının sesiyle, başını defterden kaldırdı. Babası onu çağırıyordu.</p>
<p>Doğa, kızım hadi in aşağı hava karardı, yemek hazır.</p>
<p>Doğa” Peki babacım”</p>
<p>Defteri dikkatlice yerine bırakır. Ama aklı hala gök Oğlanla Toprak Kızın maceralarındadır…</p>
<p>Ellerini Yıkayıp yemek masasına oturur. Yarın sabah Olmasını iple çeker…</p>
<p>Gece yatağa uzandığında, Gök Oğlanla, Toprak Kızın aşklarını, başlarından geçmiş maceraları ve  onları düşünürken gözkapakları yavaş yavaş kapanır.</p>
<p><strong>Fikret Doğan<br />
Datça Öykü Atölyesi<br />
01.01.2009 Datça</strong></p>
<div id="_mcePaste" style="position: absolute; left: -10000px; top: 1053px; width: 1px; height: 1px; overflow: hidden;"><!--[if gte mso 9]><xml> <w:WordDocument> <w:View>Normal</w:View> <w:Zoom>0</w:Zoom> <w:TrackMoves /> <w:TrackFormatting /> <w:HyphenationZone>21</w:HyphenationZone> <w:PunctuationKerning /> <w:ValidateAgainstSchemas /> <w:SaveIfXMLInvalid>false</w:SaveIfXMLInvalid> <w:IgnoreMixedContent>false</w:IgnoreMixedContent> <w:AlwaysShowPlaceholderText>false</w:AlwaysShowPlaceholderText> <w:DoNotPromoteQF /> <w:LidThemeOther>TR</w:LidThemeOther> <w:LidThemeAsian>X-NONE</w:LidThemeAsian> <w:LidThemeComplexScript>X-NONE</w:LidThemeComplexScript> <w:Compatibility> <w:BreakWrappedTables /> <w:SnapToGridInCell /> <w:WrapTextWithPunct /> <w:UseAsianBreakRules /> <w:DontGrowAutofit /> <w:SplitPgBreakAndParaMark /> <w:DontVertAlignCellWithSp /> <w:DontBreakConstrainedForcedTables /> <w:DontVertAlignInTxbx /> <w:Word11KerningPairs /> <w:CachedColBalance /> </w:Compatibility> <w:BrowserLevel>MicrosoftInternetExplorer4</w:BrowserLevel> <m:mathPr> <m:mathFont m:val="Cambria Math" /> <m:brkBin m:val="before" /> <m:brkBinSub m:val="&#45;-" /> <m:smallFrac m:val="off" /> <m:dispDef /> <m:lMargin m:val="0" /> <m:rMargin m:val="0" /> <m:defJc m:val="centerGroup" /> <m:wrapIndent m:val="1440" /> <m:intLim m:val="subSup" /> <m:naryLim m:val="undOvr" /> </m:mathPr></w:WordDocument> </xml><![endif]--><!--[if gte mso 9]><xml> <w:LatentStyles DefLockedState="false" DefUnhideWhenUsed="true"   DefSemiHidden="true" DefQFormat="false" DefPriority="99"   LatentStyleCount="267"> <w:LsdException Locked="false" Priority="0" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" QFormat="true" Name="Normal" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="9" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" QFormat="true" Name="heading 1" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="9" QFormat="true" Name="heading 2" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="9" QFormat="true" Name="heading 3" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="9" QFormat="true" Name="heading 4" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="9" QFormat="true" Name="heading 5" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="9" QFormat="true" Name="heading 6" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="9" QFormat="true" Name="heading 7" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="9" QFormat="true" Name="heading 8" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="9" QFormat="true" Name="heading 9" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="39" Name="toc 1" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="39" Name="toc 2" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="39" Name="toc 3" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="39" Name="toc 4" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="39" Name="toc 5" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="39" Name="toc 6" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="39" Name="toc 7" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="39" Name="toc 8" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="39" Name="toc 9" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="35" QFormat="true" Name="caption" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="10" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" QFormat="true" Name="Title" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="1" Name="Default Paragraph Font" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="11" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" QFormat="true" Name="Subtitle" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="22" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" QFormat="true" Name="Strong" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="20" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" QFormat="true" Name="Emphasis" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="59" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Table Grid" /> <w:LsdException Locked="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Placeholder Text" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="1" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" QFormat="true" Name="No Spacing" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="60" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Light Shading" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="61" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Light List" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="62" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Light Grid" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="63" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Shading 1" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="64" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Shading 2" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="65" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium List 1" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="66" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium List 2" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="67" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 1" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="68" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 2" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="69" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 3" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="70" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Dark List" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="71" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful Shading" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="72" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful List" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="73" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful Grid" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="60" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Light Shading Accent 1" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="61" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Light List Accent 1" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="62" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Light Grid Accent 1" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="63" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Shading 1 Accent 1" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="64" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Shading 2 Accent 1" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="65" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium List 1 Accent 1" /> <w:LsdException Locked="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Revision" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="34" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" QFormat="true" Name="List Paragraph" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="29" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" QFormat="true" Name="Quote" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="30" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" QFormat="true" Name="Intense Quote" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="66" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium List 2 Accent 1" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="67" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 1 Accent 1" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="68" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 2 Accent 1" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="69" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 3 Accent 1" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="70" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Dark List Accent 1" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="71" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful Shading Accent 1" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="72" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful List Accent 1" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="73" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful Grid Accent 1" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="60" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Light Shading Accent 2" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="61" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Light List Accent 2" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="62" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Light Grid Accent 2" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="63" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="<br />
false" Name="Medium Shading 1 Accent 2" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="64" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Shading 2 Accent 2" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="65" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium List 1 Accent 2" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="66" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium List 2 Accent 2" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="67" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 1 Accent 2" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="68" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 2 Accent 2" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="69" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 3 Accent 2" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="70" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Dark List Accent 2" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="71" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful Shading Accent 2" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="72" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful List Accent 2" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="73" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful Grid Accent 2" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="60" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Light Shading Accent 3" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="61" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Light List Accent 3" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="62" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Light Grid Accent 3" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="63" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Shading 1 Accent 3" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="64" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Shading 2 Accent 3" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="65" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium List 1 Accent 3" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="66" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium List 2 Accent 3" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="67" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 1 Accent 3" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="68" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 2 Accent 3" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="69" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 3 Accent 3" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="70" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Dark List Accent 3" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="71" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful Shading Accent 3" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="72" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful List Accent 3" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="73" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful Grid Accent 3" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="60" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Light Shading Accent 4" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="61" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Light List Accent 4" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="62" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Light Grid Accent 4" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="63" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Shading 1 Accent 4" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="64" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Shading 2 Accent 4" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="65" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium List 1 Accent 4" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="66" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium List 2 Accent 4" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="67" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 1 Accent 4" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="68" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 2 Accent 4" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="69" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 3 Accent 4" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="70" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Dark List Accent 4" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="71" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful Shading Accent 4" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="72" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful List Accent 4" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="73" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful Grid Accent 4" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="60" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Light Shading Accent 5" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="61" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Light List Accent 5" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="62" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Light Grid Accent 5" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="63" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Shading 1 Accent 5" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="64" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Shading 2 Accent 5" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="65" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium List 1 Accent 5" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="66" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium List 2 Accent 5" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="67" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 1 Accent 5" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="68" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 2 Accent 5" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="69" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 3 Accent 5" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="70" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Dark List Accent 5" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="71" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful Shading Accent 5" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="72" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful List Accent 5" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="73" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful Grid Accent 5" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="60" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Light Shading Accent 6" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="61" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Light List Accent 6" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="62" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Light Grid Accent 6" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="63" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Shading 1 Accent 6" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="64" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Shading 2 Accent 6" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="65" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium List 1 Accent 6" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="66" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium List 2 Accent 6" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="67" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 1 Accent 6" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="68" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 2 Accent 6" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="69" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 3 Accent 6" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="70" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Dark List Accent 6" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="71" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful Shading Accent 6" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="72" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful List Accent 6" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="73" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful Grid Accent 6" /> <w:LsdException Locked="false" P<br />
riority="19" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" QFormat="true" Name="Subtle Emphasis" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="21" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" QFormat="true" Name="Intense Emphasis" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="31" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" QFormat="true" Name="Subtle Reference" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="32" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" QFormat="true" Name="Intense Reference" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="33" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" QFormat="true" Name="Book Title" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="37" Name="Bibliography" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="39" QFormat="true" Name="TOC Heading" /> </w:LatentStyles> </xml><![endif]--><!--  /* Font Definitions */  @font-face 	{font-family:"Cambria Math"; 	panose-1:2 4 5 3 5 4 6 3 2 4; 	mso-font-charset:1; 	mso-generic-font-family:roman; 	mso-font-format:other; 	mso-font-pitch:variable; 	mso-font-signature:0 0 0 0 0 0;} @font-face 	{font-family:Calibri; 	panose-1:2 15 5 2 2 2 4 3 2 4; 	mso-font-charset:162; 	mso-generic-font-family:swiss; 	mso-font-pitch:variable; 	mso-font-signature:-520092929 1073786111 9 0 415 0;} @font-face 	{font-family:Verdana; 	panose-1:2 11 6 4 3 5 4 4 2 4; 	mso-font-charset:162; 	mso-generic-font-family:swiss; 	mso-font-pitch:variable; 	mso-font-signature:-1593833729 1073750107 16 0 415 0;}  /* Style Definitions */  p.MsoNormal, li.MsoNormal, div.MsoNormal 	{mso-style-unhide:no; 	mso-style-qformat:yes; 	mso-style-parent:""; 	margin:0cm; 	margin-bottom:.0001pt; 	mso-pagination:widow-orphan; 	font-size:12.0pt; 	font-family:"Times New Roman","serif"; 	mso-fareast-font-family:Calibri; 	mso-fareast-theme-font:minor-latin;} .MsoChpDefault 	{mso-style-type:export-only; 	mso-default-props:yes; 	font-size:10.0pt; 	mso-ansi-font-size:10.0pt; 	mso-bidi-font-size:10.0pt;} @page Section1 	{size:612.0pt 792.0pt; 	margin:70.85pt 70.85pt 70.85pt 70.85pt; 	mso-header-margin:35.4pt; 	mso-footer-margin:35.4pt; 	mso-paper-source:0;} div.Section1 	{page:Section1;} --><!--[if gte mso 10]> <mce:style><!   /* Style Definitions */  table.MsoNormalTable 	{mso-style-name:"Table Normal"; 	mso-tstyle-rowband-size:0; 	mso-tstyle-colband-size:0; 	mso-style-noshow:yes; 	mso-style-priority:99; 	mso-style-qformat:yes; 	mso-style-parent:""; 	mso-padding-alt:0cm 5.4pt 0cm 5.4pt; 	mso-para-margin:0cm; 	mso-para-margin-bottom:.0001pt; 	mso-pagination:widow-orphan; 	font-size:11.0pt; 	font-family:"Calibri","sans-serif"; 	mso-ascii-font-family:Calibri; 	mso-ascii-theme-font:minor-latin; 	mso-fareast-font-family:"Times New Roman"; 	mso-fareast-theme-font:minor-fareast; 	mso-hansi-font-family:Calibri; 	mso-hansi-theme-font:minor-latin; 	mso-bidi-font-family:"Times New Roman"; 	mso-bidi-theme-font:minor-bidi;} --> <!--[endif]--></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-family: &amp;amp;amp;">Datça Öykü Atölyesi 01.01.2009 Datça           Fikret Doğan</span><span style="font-size: 10pt; font-family: &amp;amp;amp;"> </span></p>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/cocuk-hikayeleri/toprak-kiz.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Gelin Olamayan Gelincik</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/ask-hikayeleri/gelin-olamayan-gelincik.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=gelin-olamayan-gelincik</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/ask-hikayeleri/gelin-olamayan-gelincik.htm#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 10 Feb 2010 09:34:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Alternatif Tarih Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefi Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Romantik Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Çocuk Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[adonis dikaye]]></category>
		<category><![CDATA[birbirinden güzel hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Fikret Doğan]]></category>
		<category><![CDATA[fikret doğan hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[gelincik hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[güzel hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye incele]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[tarihi hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[truva savaşları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=90</guid>
		<description><![CDATA[Fikret Doğan
Ayşe Nine, &#8220;Yavrularım, size Gelinciğin hikayesini anlatayım mı?&#8221; Hepsi birden “eveeet” diye bağırdı.  Ayşe nine,”Peki peki sessiz olun ve yatağınızda kıpırdamadan durun. Başlıyorum.” dedi.
&#8220;Çocuklar, Gelincik üzerine bir çok masal vardır. Gelincikler tek mevsimlik bitkilerdir. Uzun boynu üzerinde kırmızı çanağının dibinde siyah noktalar vardır. Kara gözlerine kırmızı sürme çekilmiş gelin göz gibidir gelincik. Kırmızı ve [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/poppy1.jpg" rel="lightbox[90]"><img class="alignright size-medium wp-image-428" style="border: 4px solid black;" title="poppy1" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/poppy1-300x222.jpg" alt="" width="300" height="222" /></a><span style="color: #808080;">Fikret Doğan</span></h2>
<p>Ayşe Nine, &#8220;Yavrularım, size Gelinciğin hikayesini anlatayım mı?&#8221; Hepsi birden “eveeet” diye bağırdı.  Ayşe nine,”Peki peki sessiz olun ve yatağınızda kıpırdamadan durun. Başlıyorum.” dedi.</p>
<p>&#8220;Çocuklar, Gelincik üzerine bir çok masal vardır. Gelincikler tek mevsimlik bitkilerdir. Uzun boynu üzerinde kırmızı çanağının dibinde siyah noktalar vardır. Kara gözlerine kırmızı sürme çekilmiş gelin göz gibidir gelincik. Kırmızı ve siyah onda sonsuz bir huzur bulmuştur. İsyanın ve aşkın, sevginin ve asaletin harmonisi o renklerde kendini dışa vurmuştur. Tarih boyunca da kırmızı ve siyah hep bir şeylerin temsilcisi olacaktır.</p>
<p>Çiftçiler Gelinciği görünce büyük bir sevinç gösterirler. Çünkü Gelincik o sene hasadın bereketli olacağını, ürünün bol  ve verimli bir sezonun işaretidir. Bol hasat, bereket, düğün demek, şenlik demektir. Evlenecek çocuklar için ev bark, eşya demektir. Askere gidecek çocuklar için para demektir. Küçük çocuklara defter, kalem,  ayakkabı, güzel elbiseler demektir. Kışın alınan borçların silinmesi demektir. Elbette köylü, davul ve zurnayla kutlar hasadı ve bereketi.<br />
<span id="more-90"></span></p>
<p>Gelinciğin söylencesi çoook eskilere dayanır. Anadolu binlerce yıllık kadim tarihinde yüzlerce uygarlığı sinesinde yaşatmış ve saklamıştır. Her köşesinde tarih saklıdır. İşte bu söylencelerin birine göre. İlk Gelincik hikayesi şöyle başlar:</p>
<p>“Güzeller güzeli Afrodit oğlu Adonis’i kıskanç tanrıçalardan korumak amacıyla kırda saklaması için güvendiği arkadaşlarına bırakır. Bir gün Adonis kırlarda gezerken, onu kıskanan tanrıçalarca görülür. Tanrıçalar kızgın bir boğa kılığına girer ve ona saldırırlar.  Adonis, annesinden yardım ister. Çığlık çığlığa kaçar. Boğalar Adonis&#8217;i yaralarlar. Annesi yetiştiğinde Adonis kanlar içindedir. Adonis&#8217;in kanı toprağa düşer.  Düşen her damla Gelinciğe dönüşür.” Dilden dile dolaşan  Gelincik hikayeleri her yörede değişikliğe uğramıştır. Gelinciğin bizdeki hikayesi ise milli mücadele yıllarına dayanır. Aşağı Dağ Dere, işgal edilmiş.  Tarlalarımız, değirmenimiz, okullarımız, çarşımız işgal güçlerinin denetimine girmiş.  İşgalciler, halka kötü davranmaya başlamışlar. Köylüler bu yabancıların çok uzaklardan gelip kendi tarlalarını, köylerini neden  işgal  ettiklerini anlamıyorlarmış. Tanımadıkları bu insanlara ne kötülük yapmış olabilirlerdi ki, gelip evlerini işgal etmişlerdi.</p>
<p>Aşağı Dağ Dere&#8217;li  Zülal, bu haksızlığa karşı çıkan ilk genç kızlardan biriymiş. Dedesinin tüfeğini alıp işgale karşı direnişi başlatmış. Ondan cesaret alan Esma ve Cennet de zeybek kıyafetlerini giyinip dağa çıkmışlar. Yukarı Dağ Dere&#8217;li gençlerle birleşip işgale karşı mücadele etmişler. Yoğun mücadele karşısında işgalcileri geri çekilmeye zorlamışlar. Düşman kuvvetleri geri çekilirken yollara  pusu kurmuşlar. Bu pusuya düşen Zülal, Esma ve Cennet&#8217;i orada öldürmüşler.  Köylüler onları o tepeye gömmüşler.  Anneleri, kızların gömüldüğü mezar taşlarının başına kırmızı gelin duvakları örtmüşler . Gelin edemedikleri kızlarının duvakları mezar taşlarını süslemiş. Yaz gelip temmuza girildiğinde kızların mezarlarında Gelincikler açmış. O gün bugündür o köyde gelin olacak kızların başına gelinciklerle süslü kırmızı t ül örtülmüş.</p>
<p>Çocuklar, bu topraklarda çok acılar çekilmiş. Anadolu, binlerce yıl insanlığın beşiği olmuş. Truva savaşlarından, binlerce yıl sonraki cihan harplerine, büyük yıkımlara ve savaşlara yataklık yapmış. Eğer yolunuz bu topraklardan geçerse Gelibolu’da, Çanakkale’de, binlerce Gelincik görebilirsiniz. Çünkü gelincikler o topraklar için mücadele edip ölen insanların ruhunu temsil eder. Sakın basıp geçmeyin. Çocuklar, insanları sevin. Dil, din, renk önemli değil. Herkes kardeştir. Birbirimizi sevelim. Sen- ben kavgası etmeyelim.  Barış içinde kardeşçe yaşayalım. Dünyamızı daha iyi, yaşanılır kılalım. Hepimiz bir bütünün parçalarıyız. Birbirimizi yok etmek için uğraşmayalım. Unutmayalım ki, bir tür yok olursa mutlaka sonucu hepimizi etkileyecektir.&#8221; diyerek  masalı bitirdiğinde çocuklar mışıl mışıl uykuya dalmıştı. Çocuklara uzun uzun baktı, melek gibi masum sabiler diye düşündü. Ayşe nine başlarını yumuşacık okşadı. Işığı söndürüp ekmek evine indi. Gök yüzüne baktı. Kocaman bir dolunay. Ne müthiş bir görüntü. Koskoca evrende ve boşlukta nasıl duruyordu. Ve  bu dünyadan başka yaşanacak yer yoksa insanların neden bu dünyayı tükettiğine anlam veremedi.  Dolunayı izlemek gençliğinden beri mutlu etmişti onu.</p>
<p>Ocağın ateşi sönmek üzereyken yorganı başına çekti. Çocuklar ve ev işleri onu iyice yormuştu. Gözleri yavaş yavaş kapandı. Ayşe Nine, annesinin ona söylediği ninniyi duyar gibi oldu. “Eledim eledim hölük eledim. Aynalı beşikte canım bebek beledim…” Uykunun beşiği sallandı sallandı…</p>
<p><strong>Fikret Doğan<br />
2006, Datça</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/ask-hikayeleri/gelin-olamayan-gelincik.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Boynu Bükük Papatya</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/hayat-hikayeleri/boynu-bukuk-papatya.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=boynu-bukuk-papatya</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/hayat-hikayeleri/boynu-bukuk-papatya.htm#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 10 Feb 2010 09:09:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Alternatif Tarih Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Fantastik Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Çocuk Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Fikret Doğan]]></category>
		<category><![CDATA[fikret doğan hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[fikret doğan hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[fikri uzun öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[gerçek hayat hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[güzel hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye paylaş]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye yaz]]></category>
		<category><![CDATA[kıssadan hisse]]></category>
		<category><![CDATA[öykü oku]]></category>
		<category><![CDATA[papatya]]></category>
		<category><![CDATA[papatya hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[Romantik Hikayeler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=82</guid>
		<description><![CDATA[Fikret Doğan
Canan, Seda, Emine akşam güneşinin kızıla boyadığı gökyüzünü hayran hayran izlediler. Karla kaplı ormandaki anne ve babalarının dağda yaktıkları meşe kömürü dumanına bakarak, onların kendilerine  mesaj yolladığını hayal edip, bunu okumaya çalıştılar. Hepsi yarın ki derslerini yapmak için üst kata çıktılar. Çocukların gürültüsü artınca, Ayşe Nine: ”  dersinizi sessizce çalışır ve bitirirseniz akşam yatmadan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/563986459_dcf4deef2c.jpg" rel="lightbox[82]"><img class="alignright size-medium wp-image-431" style="border: 5px solid black;" title="563986459_dcf4deef2c" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/563986459_dcf4deef2c-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a><span style="color: #808080;">Fikret Doğan</span></h2>
<p>Canan, Seda, Emine akşam güneşinin kızıla boyadığı gökyüzünü hayran hayran izlediler. Karla kaplı ormandaki anne ve babalarının dağda yaktıkları meşe kömürü dumanına bakarak, onların kendilerine  mesaj yolladığını hayal edip, bunu okumaya çalıştılar. Hepsi yarın ki derslerini yapmak için üst kata çıktılar. Çocukların gürültüsü artınca, Ayşe Nine: ”  dersinizi sessizce çalışır ve bitirirseniz akşam yatmadan önce size papatya ile gelinciğin hikayelerini anlatacağım.” diye seslendi.   Çocuklar hep bir ağızdan “ yaşaaaasııııınnnnnn” diye bağırdılar.</p>
<p>Ayşe Nine, gülerek ekmek evine geri döndü. Akşam yemeği yapmak için, kendi yaptığı bulguru çıkardı. Kuruttuğu patlıcan ve biberleri de doldurmak üzere askıdan indirdi.  Salçasını hazırladı. Her şeyi kendi yetiştirmeye çalışırdı. Ayşe Nine,  çorba için de yazın hazırladığı tarhanadan üç kaşık  tencereye koydu. Yavaş yavaş karıştırırken düşünmeye başladı. İnsanların ağız tatlarını ne bozmuştu?  Çünkü İnsanlar artık eski yiyecekleri ve tatlarını bulamıyordu. Tohumlar tek kerelik olmuştu. Eskiden hormon kullanılmazdı. Domates domates gibi kokar, salatalık salatalık gibi. Şimdi normal olan bir şey kalmış mıydı? Balıklar, tavuklar hormonla on beş günde yetişiyordu. Ama tatları bozulmuştu. Hastalık da artmıştı bu hormonlar yüzünden. Şimdi yeni ayrımına varmışlardı insanlar. Şehirdekiler doğal yiyecekleri aramaya ba şlamışlar. Ne olmuştu da topraklarına tütün, şeker pancarı, çay, buğday, mısır ekemez olmuştular? Neden her şeyi dışarıdan almak zorunda kalmışlardı? En güzel domatesler onların bahçesinde olurdu. Şimdi domateslerin içi yok, kabukları meşin gibi olmuştu. Yumurta tavuklarını “kuş gribi var” diye öldürmüşlerdi.  Tavuksuz kalmışlardı…<br />
<span id="more-82"></span></p>
<p>Ne olmuştu? Neden dağlarını yiyip bitiren, taş ocakları ve beton santralarına izin verilmişti? Bir türlü kafası almıyordu. Önce muhtar, sonra kaymakam ve vali söz vermişlerdi. “Bir tek ağaç kesilmeyecek, kesilenin yerine yenisi dikilecek.&#8221; diye. Oysa bırakın ağaç dikmeyi,  çocukluğunda hayranlıkla izlediği  koca dağ giderek yok oluyordu. Torunlarına nasıl bir köy bırakacaklardı?…</p>
<p>Yaz- kış evlerin çatısını, bahçedeki mısırları, domatesleri, ormandaki ağaçları, çiçekleri, her tarafı  taş ocaklarından, beton santralinden savrulup gelen ince beyaz toz tabakası kaplıyordu…</p>
<p>Kafasında bin bir soru, bin bir yanıt dönüp duruyordu. Doluya koyuyor olmuyordu, boşa koyuyor  dolmuyordu. İçi sıkıldı. Kendileri iyi kötü yaşamışlardı. Ya torunları, ya torunlarının çocukları nasıl yaşayacaktı? Onları nasıl bir gelecek bekliyordu? Suyun olmadığı, savaşların harap ettiği bir dünya mı?  Giderek bozulan bir dünya mı? Oksijenin azaldığı, kirli bir dünya  mı? Kıyamet dedikleri  şey  yaklaşmış mıydı?</p>
<p>İç sıkıntısını gidermek için bir türkü tutturdu.” Çalın davulları çaydan aşağı, aman. Mezarım derin de kazın dostlar, belden aşağı. Aman ölüm yaman ölüm…” Akşam yemeğini ocağa koyup pencereden, dağların ardında batmakta olan güneşin mor-kızıltılı izini sürmeye başladı.</p>
<p>Çocuklar bağrışarak ekmek evine indiler. Ayşe Nine ocakta kaynamış mis gibi tarhanayı tabaklara koyduğunda buğusu ve kokusu bütün sofrayı kaplamıştı.  Çocuklar büyük bir iştahla çorbalarını içtiler. Hepsini sevdiği kurutulmuş patlıcan ve domateslerden yapılmış dolmalara, yanık köy yoğurdunu koyup afiyetle yediler. Hepsi o kadar çok yemişlerdi ki bir adım atacak halleri kalmamıştı. Ayşe Nine hepsini kaldırıp ellerini, ağızlarını yıkattıktan sonra dişlerini fırçalattı. Çocuklar neşe içinde ocağın yanına oturdular.  Bütün gözler Ayşe Nine&#8217;ye çevrilmişti.</p>
<p>Ayşe Nine” Sizlere Papatya’nın hikayesini anlatacağım. O zarif ve inceciktir. Boynun üzerindeki sarı göbeği beyaz yaprakçıklarla sarılıdır. Hepiniz kırlara çıktığınızda mutlaka papatyaları görmüş olmalısınız. İnsana mutluluk, neşe veren bir çiçektir Papatya. Hepiniz papatyayı koparıp, yapraklarını tek tek rüzgara bırakırsınız ve sorarsınız “seviyor sevmiyor, seviyor sevmiyor……..”</p>
<p>Onun boynu bükük olduğuna bakıp, onun korumasız, cılız, çektiğinizde kökünden söküp alacağınızı sanırsanız yanılırsınız. İşte size bu boynu bükük, küçük Papatya ile Rüzgar&#8217;ın hikayesini anlatacağım.</p>
<p>Çiçekler ülkesinde bütün çiçekler Nergis ile Kardelen çiçeğinin yaşadıklarını bilir ve bir birine aktarırmış.  Bütün çiçekler bir birini tanır ve bilirmiş. Çiçek ülkesinde her çiçeğin bir hikayesi de varmış; gelinciğin, güne bakan çiçeğinin ve diğerlerinin. İşte bu ülkede çok sık anlatılan masallardan biri de Papatya&#8217;nın Rüzgar&#8217;a karşı verdiği mücadele imiş.</p>
<p>Rüzgar, çiçekler ülkesinin tek hakimi olarak dolaşır, etrafa afra tafra yaparmış. Şişinerek, &#8220;benim öfkemden, şiddetimden korkmayan hiçbir canlı yoktur. Ben istediğimi bir nefeste yer ile yeksan ederim. Baş üstünde taç bırakmam “ der, övünür, hava atarak dolaşırmış.. Bunun zaafını bilen ağaçlar, Rüzgar&#8217;ı pohpohlarmış. “aman efendim, sepet efendim sizden büyük kimse yok. Siz püüüüüf dedi mi her yer toz duman olur” deyince bizimki püfüüür püffüüüür sesler çıkarırmış ağaçların dalları arasında. Ağaçlar,   Rüzgar&#8217;ın, çiçekleri, böcekleri korkutmak için avurtlarını şişirirken, yüzünün aldığı  şekle  bakıp, komik hallerine bıyık altından gülerlermiş. Fakat bereket Rüzgar bunun ayrımında değilmiş. Yoksa hırsla eser, dallarındaki çiçeklerini savurur,  koparırmış. Ağaçlar çiçeksiz ve meyvasız kalmaktan korkarmış . Rüzgar,  vuflaya vuflaya eser, çiçekleri korkutur, taç yapraklarını döker, kimilerinin boynunu bükermiş. Rüzgar&#8217;ın şımarık, hodbin tavırları kuşlar, böcekler arasında da sevilmezmiş. Bu yüzden Rüzgar&#8217;ın hiç samimi arkadaşı olmamış. Rüzgar herkesin kendinden kaçtığını, korktuğunu bu yüzden de arkadaş olmadığını bilir, ama önemsemez görünürmüş. Görünürmüş ama için için de üzülürmüş. Oyun oynayacak, dertlerini paylaşacak bir arkadaşı dostu sevgilisi olsun istermiş.</p>
<p>Rüzgar, yorgun ve canı sıkkın ovadaki gezintisini bitirmiş. Öğlen güneşinden korunmak için yukarıdaki Dağ Dere&#8217;nin yamaçlarındaki derenin kenarındaki çınar ağacının duldasına çekilip uzanmış. Öyle yorgunmuş ki  gözleri hemencecik kapanmış. Derin bir uykuya dalmış. Uykuda iken  alıp verdiği her nefes, sobanın üstündeki çaydanlık gibi hışıltı çıkarıyormuş. Öyle horlamaya başlamış ki horultusundan etraftaki kuşlar, böcekler rahatsız olmuş. Fakat kimse korkudan rüzgarı uyandırmayı dahi düşünemiyormuş. Fakat küçük, bembeyaz yaprakları olan Papatyacık sarı göbeğini nefesle doldurup bütün gücüyle “Heeeeeeeeeeeeeey, sen uyansana, HEEEeeeeeeeeey uyan. Ne çok horluyorsun.”diye bağırmış. Fakat Rüzgar, bu sesi duymamış olacak ki horultuyla uyumaya devam etmiş. Küçük Papatya, bir kez daha ama daha güçlü “heeeeeeeey heeeeeeeeeeeeeeey uyan”diye bağırmış. Rüzgar, göz kapakları nı zorlukla açmış. “Bir ses duydum bana bağırıyorlardı. Rüya mı gördüm acaba?” diye söylenmiş. Küçük Papatya ”hayııır rüya değil. Heyyyyyyy buraya bak ben çınar ağacının dibindeyim.”demiş. Rüzgar, gözlerini kocaman açmış. Ne görsün  çınarın hemen dibinde güzel mi güzel bir çiçek bembeyaz kollarını ağzına boru yapmış kendisine sesleniyor. Rüzgar, Papatya&#8217;nın yanına inmiş ona kim olduğunu sormak için ağzını açtığında zavalı papatyacık rüzgarın esintisinden sallanıp durmuş. Ama korkusuzca Rüzgar&#8217;a bakmış. Ona  çok gürültü yaptığını, kimseyi rahatsız etmeye hakkı olmadığını söylemiş. Rüzgar, bu cesur Papatya&#8217;dan çok etkilenmiş. O&#8217;nun korkusuz ve yalansız tavrını beğenmiş, O&#8217;na aşık olmuş.</p>
<p>Rüzgar, bu yeni duyguyla doğaya ve diğer canlılara daha sevecen daha şevkatli davranmaya başlamış. Aşk, her şeyi değiştirir, dönüştürürmüş. Rüzgar, böcekleri, çiçekleri korkutmaktan vaz geçmiş. Onların tohumlarını alıp ötelere taşımış. Ağaçların ve çiçeklerin polenlerini birbirleriyle buluşturup gelecek mevsime yeniden çıkmalarını sağlayacak zemini hazırlamış. Herkes Rüzgar&#8217;ın bu kadar değişmesine şaşmış. Onun Papatya’ya  aşık olduğunu duyunca şaşırmışlar. Bazı çiçekler Papatya&#8217;yı kıskanmış. Bazı çiçekler de Papatya&#8217;nın Rüzgar&#8217;ı sevmediğini, korkudan O&#8217;nun yanında kaldığını fısıldayıp durmuşlar. Zaman akıp geçmiş. Rüzgar, her gün ovaları dağları dolaşıp gelir Yukarı Dağ Dere&#8217;deki Papatya&#8217;nın yanında dinlenirmiş…..</p>
<p>Rüzgar, yine sabah sabah daha güneş  gök yatağından kalmak üzereyken etrafta vınlaya vınlaya dolaşmaya başlamış. Ağaçları, kuşları, böcekleri, çiçekleri ıslak nefesiyle  uyandırmış.  Bütün canlılar uyandıklarında üzerlerindeki ıslak şeyin rüzgarın nefesi olduğunu anlamışlar. Rüzgar, her sabah onlara çiğ tanesi bırakır onlara değiştiğini gösterirmiş. Fakat çiçeklerin arasındaki fısıltı dönmüş dolaşmış rüzgarın kulağına gelmiş. Çıkarılan söylentiye inanmış.  Rüzgar&#8217;ın içine bir şüphe düşmüş.  Şüphe ve güvensizlik en sağlam ilişkileri yıkacak kadar  güçlüymüş. Şüphe Rüzgar&#8217;ı kollarına almış ve onu sıkmış sıkmış. Rüzgar duyduklarına inanmış. Bu yüzden çok kızmış, öfkelenmiş. Vınlaya, vuvlaya çınarın dibinde uyuyan Papatya&#8217;nın başucuna gelmiş. Öyle esmiş öyle esmiş ki zavalı Papatyacık ne olduğunu anlamadan tek tek yapraklarını rüzgarın esintisine kurban vermiş. Yaprakları kopan Papatya, ellerini yüzüne kapatmış ağlamış, ağlamış. Çünkü sevgilinsin kendine haksızlık ettiğini, söylenenlerin yalan olduğunu anlatamamış. Rüzgar, O&#8217;nu dinlememiş bile. Çekip gitmiş. Zavallı Papatyacık boynu bükük kala kalmış. Zaman akıp geçmiş…</p>
<p>Rüzgar öfkesi geçip, yeniden kırları, ovaları dolaşmaya başlamış. Bir gün yine  dolaşırken sevgilisyle tanıştığı yere gelmiş. Çınar ağacının dalları arasında vuuffff  vuufff diye dolaşıp dururken.Çınar ağacından bütün gerçeği öğrenmiş.  Fakat Papatya oracıkta yokmuş. Rüzgar bütün dünyayı dolaşmış en sonunda Papatyasını Yukarı Dağ  Dere&#8217;nin  tepesindeki saklı gölün yanında bulmuş. Rüzgar, yaptığından pişman olduğunu söylemiş. Ama küçük Papatya asla onu affetmemiş.  Rüzgar, bin pişman ayrılmış. Biliyormuş ki artık kimse onu Papatyası kadar sevmeyecek.</p>
<p>Rüzgar, gördüğü herkese“ Sakın haaa, güvensizlik ve kuşku yüzünden, insanlar, arkadaşlar, sevgililer bir birlerini anlamadan, dinlemeden suçlamasınlar.  İçindekileri ve sorunlarını doğruca bir birlerine anlatsınlar. Benim yaptığımı yapmayın” diye öğüt vermiş.</p>
<p>Bütün sevgililer, kırdaki papatya sorarlar “rüzgarı, seviyor musun sevmi yor musun?&#8230; Yanıt koparılan her papatyada saklıdır.</p>
<p>Ayşe Nine, Papatya&#8217;nın hikayesini bitirir bitirmez çocuklar hep bir ağızdan konuşmaya başladılar. Ayşe nine, ” biraz kendi kendinize oynayın. Yatmadan önce size yeni hikaye anlatacağım. “ dedi.</p>
<p>Çocuklar kendi aralarında iki grup oluşturup ben kimim oyununu oynamaya başladılar. Saatlerce süren oyun, yenileceğini anlayan Çınar&#8217;ın mızıkçılık çıkarmasıyla son buldu. Ortalık karıştı. Her kafadan bir ses çıkmaya başladı. Olaya Ayşe Nine el koydu. Çocukların her birinin pijamalarını giydirdi. Ellerini yüzlerini  yıkattıktan sonra dişlerini fırçalattı. Hepsini bir bir koklayarak öptü. Çocukların hepsi böcü böcü, Ayşe Nine&#8217;ye bakıyordu. Uykudan önceki masalı bekliyorlardı.</p>
<p><strong>Fikret Doğan<br />
</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/hayat-hikayeleri/boynu-bukuk-papatya.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bencil Nergis&#8217;in Hikayesi</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/hayat-hikayeleri/bencil-nergisin-hikayesi.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=bencil-nergisin-hikayesi</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/hayat-hikayeleri/bencil-nergisin-hikayesi.htm#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 10 Feb 2010 09:02:13 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Fantastik Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Çocuk Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[arkadaşlık hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[fikret doğan hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[fikret doğan hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[kardelen]]></category>
		<category><![CDATA[köy hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[nergin çiçeği]]></category>
		<category><![CDATA[nergis]]></category>
		<category><![CDATA[nergis çiçeği]]></category>
		<category><![CDATA[nergis hikayesi]]></category>
		<category><![CDATA[nergiz]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=77</guid>
		<description><![CDATA[Fikret Doğan
Nergis, Kardelen&#8217;e verdiği sözü tutamamanın sancısını için için yaşıyordu.  Nergis, kimseye bir şey belli etmemek için etrafı kahkahalarla çınlatıyor, sahte gülücükler atıyordu. Kendini beğenmişliği galip gelmişti. Arkadaşını kandırdığını, sözünü tutmadığını unutmaya çalışıyordu…
Nergis, baharın gelmesi ile birlikte süslenip, güzelleşip ortaya çıkmış ve en güzel kokuları yaymış. Bütün orman, dağ, taş burcu burcu Nergis’in kokusuyla dolmuş. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/echo_and_narcissus-400.jpg" rel="lightbox[77]"><img class="alignright size-medium wp-image-433" style="border: 4px solid black;" title="echo_and_narcissus-400" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/echo_and_narcissus-400-300x226.jpg" alt="" width="300" height="226" /></a><span style="color: #808080;">Fikret Doğan</span></h2>
<p>Nergis, Kardelen&#8217;e verdiği sözü tutamamanın sancısını için için yaşıyordu.  Nergis, kimseye bir şey belli etmemek için etrafı kahkahalarla çınlatıyor, sahte gülücükler atıyordu. Kendini beğenmişliği galip gelmişti. Arkadaşını kandırdığını, sözünü tutmadığını unutmaya çalışıyordu…</p>
<p>Nergis, baharın gelmesi ile birlikte süslenip, güzelleşip ortaya çıkmış ve en güzel kokuları yaymış. Bütün orman, dağ, taş burcu burcu Nergis’in kokusuyla dolmuş. Etraftaki bütün arılar, uçuç böcekleri, kelebekler, bu kokunun sahibi Nergis&#8217;e hayranlıklarını sunmuşlar. Diğer çiçekler de O&#8217;na övgü dolu sözler söylemiş. Nergis bu övgülerden öyle mutlu olmuş öyle mutlu olmuş ki, kendini çiçeklerin kraliçesi olarak ilan etmiş. Ne olduysa da ondan sonra olmaya başlamış.</p>
<p>Alımlı ve hoş kokulu olan Nergis çiçeği kendini o kadar çok beğenmeye başlamış ki  artık kimseyi beğenmez olmuş. Kendisiyle konuşmaya gelen arkadaşı Uğur böceğine öyle bir bağırmış ki, zavallı uğur böceği korkudan küçük dilini yutacakmış neredeyse. Nergis&#8217;in bu kadar hırçın ver kaba olmasını anlayamamış. O&#8217;na, arkadaşların bir birlerine yüksek sesle, ya da bağırarak konuşmaması gerektiğini söylemeye çalışınca da Nergis çılgına dönmüş. Uçuç böceğini yanından kovmuş. Nergisin buram buram kokusu arıları, karıncaları da etkilemiş. Onlar da Nergisin yanına yaklaşmak istemişler ama Nergis onları da öyle haşlamış ki neye uğradıklarını şaşırmışlar.  Kırlardaki çiçekler ve böcekler Nergis&#8217;teki bu değişikliğin anlamını çözmeye çalışmışlar. Sonunda O&#8217;nun bencil, kendini beğenmiş olduğuna karar vermişler. O&#8217;nun yanına uğramama, konuşmama kararı almışlar.&amp;nbs p; Nergis, onların gidişinden hiç de mutsuz olmamış. “zaten çirkin ve pis kokuyorlardı, bana yakışmıyorlardı” diye söylenip durmuş.<br />
<span id="more-77"></span></p>
<p>Rüzgar, bütün konuşulanları duymuş. Olanları izlemiş. Nergis&#8217;e bir ders vermek gerektiğini düşünmüş. Rüzgarın uğultusu ve esintisi karşısında hiçbir çiçek, bitki, ağaç ayakta kalamazmış. Rüzgar öyle esmiş öyle esmiş ki, Nergis’in yaprakları tir tir titremiş. Tek tek kopmaya başlamış. İncecik sapı üzerindeki çıplak boyunu neredeyse kırılacakmış. Nergis çok korkmuş.  Zarif boynunu bükülü kalmış.  Kendi kendine “  şu fırtına bir dinsin, artık kimseye bağırmayacağım, kimseyi incitmeyeceğim, kimseyi kandırmayacağım, verdiğim her sözü tutacağım” diye söz vermiş.</p>
<p>Rüzgar, O&#8217;na bu kadar korkunun yeterli olduğuna karar vermiş. Sert esmeyi kesmiş. Yumuşak nefesini bütün çiçeklere bütün böceklere yeniden göstermiş. Ortalık süt liman olunca Nergis yaptığı bencillikten çok utanç duymuş. Bütün canlılardan özür dilemiş, onlarla barışmış. Bir tek eski arkadaşı Kardelene ulaşamamış. Onu kandırmanın  ve bir dost kaybetmenin acısını yüreğinde hep taşımış. Bütün canlılar; arılar, uç uç böcekleri, kelebekler, kuşlar yeniden doğaya yayılmışlar. Açan çiçekleri koklamışlar.  Arılar onların üzerinden topladıkları özlerle bal yapmışlar, onların polenlerini alıp başka çiçeklerle birleştirip döllenmelerini sağlamışlar. Kuşlar ağaçların üzerinde yuva yapıp güzel sesleriyle doğaya neşe vermişler. Yer yüzünde her şey  yeniden düzene girmiş. ”İşte masal bu kadar cocuklar. Haydi bakalım artık biraz dinlenin.” dedi Ayşe Nine.</p>
<p>Canan, “  Babaanne, bu Nergis çiçeği neden kendini bu kadar beğenmiş. Kendini beğenmek, kötü bir şey mi?” diye sorunca</p>
<p>Ayşe Nine “ yavrucuğum, bu çiçeğin çok eski bir hikayesi daha var. O efsaneye Göre” Narkissos adında çok yakışıklı bir delikanlı yaşarmış bu topraklarda. Ekho diye bir kız Narkissos&#8217;u görür görmez aşık olmuş. Ekho, çirkin olduğu için ona görünmek istemezmiş. Çalıların arkasından konuşurlarmış. Fakat Narkissos bir gün kızla buluşmak istemiş. Kız, buluşmak için ortaya çıkınca da  Ekho’nun çirkinliğini gören Narkissos korkup, kaçmış. Ekho bu duruma çok üzülmüş, ah etmiş. Narkissos dere tepe gezmiş ve yorulmuş. Dinlenmek için de gölün yanındaki çayıra uzanmış. Narkissos  uyanıp,  durgun gölde yüzünü yıkamak isteyince suda kendi aksini görmüş, ve kendine aşık olmuş. Kendi yüzüne bakmaktan vazgeçemez olmuş. Kendine hayran hayran bakarken birden suya düşüp ve boğulmuş. Narkissos&#8217;un öldüğü yerde sarı göbekli beyaz yapraklı çiçekler açmış. İşt e o çiçeklere Nergis denmiş. O zamandan  bu zamana.”</p>
<p>Canan, Seda, Emine, Kemal ve Çınar Nergis çiçeğinin neden bencil olduğunun mitolojik öyküsünü de öğrenince, “biz kimseyi kırmayacağız. Kendimizi boş bir beğenmişlik içinde avutmayacağız.” diye karar almışlar.</p>
<p><strong>Fikret Doğan</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/hayat-hikayeleri/bencil-nergisin-hikayesi.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Dostluk</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/hayat-hikayeleri/dostluk.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=dostluk</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/hayat-hikayeleri/dostluk.htm#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 09 Feb 2010 10:07:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hayat Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Romantik Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Çocuk Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[ders veren öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[dostluk öyküleri]]></category>
		<category><![CDATA[gerçek hayat hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[gerçek hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye dinle]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[kıssadan hisse]]></category>
		<category><![CDATA[öykü oku]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeoku.com/?p=14</guid>
		<description><![CDATA[İskoçya&#8217;da yoksul mu yoksul bir  çift     yaşardı. Fleming&#8217;di   adı. Günlerden bir gün tarlada çalışırken bir çığlık   duydu. Hemen sesin geldiği yere koştu. Bir de baktı ki beline kadar bataklığa batmış bir çocuk,   kurtulmak için çırpınıp duruyor. Çocukcağız bir yandan da avazı çıktığı kadar  [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/tesaduf-icat8.jpg" rel="lightbox[14]"><img class="alignright size-medium wp-image-15" style="border: 3px solid black; margin: 3px;" title="alexander fleming " src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/tesaduf-icat8-300x224.jpg" alt="" width="240" height="179" /></a>İskoçya&#8217;da yoksul mu yoksul bir  çift     yaşardı. Fleming&#8217;di   adı. Günlerden bir gün tarlada çalışırken bir çığlık   duydu. Hemen sesin geldiği yere koştu. Bir de baktı ki beline kadar bataklığa batmış bir çocuk,   kurtulmak için çırpınıp duruyor. Çocukcağız bir yandan da avazı çıktığı kadar   bağırıyordu. Çiftçi çocuğu bataklıktan çıkardı ve acili bir ölümden kurtardı. Ertesi gün Fleming&#8217;in evinin önüne gelen gösterişli arabadan şık   giyimli bir aristokrat indi. Çiftçinin kurtardığı çocuğun   babası olarak tanıttı kendini.</p>
<p>‘‘Oğlumu  kurtardınız, size bunun karşılığını vermek   istiyorum’’ dedi. yoksul ve onurlu  Fleming ‘‘Kabul edemem!’’ diyerek ödülü geri çevirdi.   Tam bu sırada kapıdan çiftçinin küçük oğlu göründü. ‘</p>
<p><span id="more-14"></span>‘Bu senin oğlun mu?’’ diye sordu aristokrat.<br />
Çiftçi gururla ‘‘Evet!’’ dedi.<br />
Aristokrat devam etti: ‘‘Gel seninle bir anlaşma yapalım. Oğlunu bana ver iyi bir eğitim almasını sağlayayım.   Eğer karakteri babasına benziyorsa ilerde gurur duyacağın bir kişi   olur.‘‘</p>
<p>Bu konuşmalar sonunda Fleming&#8217;in oğlu aristokratın desteğinde eğitim gördü.</p>
<p>Aradan yıllar geçti. Çiftçi Fleming&#8217;in oğlu   Londra&#8217;daki St. Mari&#8217;s Hospital Tip Fakültesi&#8217;nden mezun oldu ve tüm dünyaya adini penisilini   bulan Sir Alexander Fleming olarak duyurdu. Bir süre sonra aristokratin oğlu   zatürreye  yakalandı.</p>
<p>Onu ne mi kurtardı?</p>
<p>Penisilin!</p>
<p>Aristokratın adi: Lord Randolp Churchill.<br />
Oğlunun adi: Sir Winston Churchill.<br />
Kurtaran doktor: Çiftçinin oglu Sir Alexander Fleming.</p>
<p>Paraya gereksiniminiz yokmuş gibi çalışın.<br />
Hiç acı çekmemiş gibi sevin.<br />
Hiçbir şey beklemeden verin.<br />
Karşılığı nasıl olsa gelecektir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/hayat-hikayeleri/dostluk.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kayıp Dünyanın Masalları</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/cocuk-hikayeleri/kayip-dunyanin-masallari.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=kayip-dunyanin-masallari</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/cocuk-hikayeleri/kayip-dunyanin-masallari.htm#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 06 Feb 2010 08:27:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Alternatif Tarih Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Masallar]]></category>
		<category><![CDATA[Çocuk Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[fikret doğan hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[fikret doğan hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[fikret doğan oku]]></category>
		<category><![CDATA[gerçek hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[hayat hikayeleri gerçek hayat hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[öykü oku]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=69</guid>
		<description><![CDATA[Fikret Doğan
 Yukarı Dağ Dere köyü Ege’nin şirin mi şirin bir dağ köyüdür. Yukarı Dağ Dere’ nin dağları çam, meşe, ardıç,  çınar ve kestane ağaçlarıyla kaplıdır. Dağlarda biriken karlar baharla birlikte erir, akan sular dağların kuytularında büvetler oluşturur. Yükseklerden süzüle süzüle  gelen  kar suları,  Yukarı Dağ Dere’nin gözlerinde buz gibi suya dönüşür. Bu yüzden Yukarı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/honaz_yukari_dagdere_golu_45.jpg" rel="lightbox[69]"><img class="alignright size-medium wp-image-468" style="border: 4px solid black;" title="honaz_yukari_dagdere_golu_45" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/honaz_yukari_dagdere_golu_45-300x159.jpg" alt="" width="300" height="159" /></a><strong>Fikret Doğan</strong></h2>
<p><strong> </strong>Yukarı Dağ Dere köyü Ege’nin şirin mi şirin bir dağ köyüdür. Yukarı Dağ Dere’ nin dağları çam, meşe, ardıç,  çınar ve kestane ağaçlarıyla kaplıdır. Dağlarda biriken karlar baharla birlikte erir, akan sular dağların kuytularında büvetler oluşturur. Yükseklerden süzüle süzüle  gelen  kar suları,  Yukarı Dağ Dere’nin gözlerinde buz gibi suya dönüşür. Bu yüzden Yukarı Dağ Dere’nin her bir köşesinde “göz”e rastlarsınız. Her gözün duvarına zincirle sabitlenmiş bakır maşrapalardan kana kana su içersiniz. Yukarı Dağ Dere, adına yakışır serin sulara sahiptir ve yüce dağları ormanlarla kaplıdır. Yukarı dağ Dere’nin tepelerini, dağlarını aşıp zirveye ulaştığınızda dingin mi dingin, yeşil mi yeşil bir gölle karşılaşırsınız. Çamlar, ardıçlar, meşeler, çiçekler renklerini düşürmüşler Saklı Göl&#8217;ün aynasına. Saklı Göl&#8217;den b ir manzara yansır mavi göğe; çamlar, ardıçlar, meşeler, çiçekler. Dinginliği ve durgunluğu bozan tek şey kuşların ötüşüdür ol zamanda. Çiçekler renk renk, çeşit çeşit, koku koku. Her şey usta bir ressamın fırçasından dökülmüş doğaya.<br />
<span id="more-69"></span></p>
<p>Dağlarda yaşayan orman köylüleri; yaşlısı, genci, çoluk çocuğu, ormandan geçimini sağlardı. Büyükler ormana gidip, ormanda yaşlanmış, gençleştirme çalışmaları için işaretlenmiş ağaçların budanmasında çalışırken,  biraz büyük olan çocuklar kışlık odun ihtiyacını karşılamak için rüzgarın döktüğü kozalakları toplarlardı ya da derede alabalık tutarlardı. Küçük çocuklar ise inek, koyun ve keçilerin yayılması işi ile uğraşırlardı… Bu dağ köyünde herkes bir işle uğraşırdı. Hayat mücadelesinde kendi kavlince ailesine katkıda bulunurdu. Hayat şartları çetindi. Doğanın zorlukları burada yaşayan insanların karakterlerini de belirlerdi. İnsanlar doğa karşısında hep dayanışma ve iş bölümü içindeydiler. Herkes bir birine karşı sevgi ve sorumluluk taşırdı. Arkadaşlık bağları yüce dağlar kadar sağlamdı. Dertler, sorunlar paylaşılarak azaltılırken, sevinçler üleşilerek a rtardı.</p>
<p>Çocuklar okumak için hep birlikte aşağıdaki köye kar tipi demeden inerlerdi. Kurda, kuşa yem olmamak için hep birlikte okula, Aşağı Dağ Dere’ye kadar yürürlerdi. Kar yolları kestiğinde, okula gidemediklerinde bir araya gelip hikayeler okuyup, ders çalışıp vakitlerini yararlı kullanırlardı.</p>
<p>Yukarı Dağ Dere’nin en önemli geçim kaynaklarından biri de meşe kömürü yapımıdır. Meşe kömürü öyle kolay  kolay elde edilmez. Direnir, nazlanır. Sabır ister. Kavga ister. Mangalda yaktığımız gibi hemencecik tutuşuvermez. O kömürün karasında,  Mehmet amcanın  alın teri ve  Ayşe ninenin, kömür karası göz yaşları saklıdır. Bütün köy halkı toplanır, bir araya gelir,  yoğun bir emek  harcanarak Meşe dalları toplanır, dağ haline getirildikten sonra, için için, kıvamında yakılır. Ustalaşmış  ellerin,  verilen emirleri doğrultusunda  hareket  edilirdi. Kömür elde edilirken ortalığı yoğun bir duman kaplar, göz gözü görmezdi. İşte o zamanlar da kömür yapımına  giderken bırakılan  küçük çocuklar,  köyün  en yaşlısı Ayşe ninenin ekmek evinde toplanırdı. O’nun  eski elbisesinin altındaki cebinden çıkaracağı şekerlemeleri, kuru üzümleri ve kavrulmuş susamları dört gözle beklerlerdi çocuklar. Bir yandan Ayşe ninenin verdiklerini yerken diğer yandan da anlatacağı masalları sabırsızlık içinde beklerlerdi…</p>
<p>Yine kış gelmiş Yukarı Dağ Dere’nin dağları, ormanları karla kaplanmıştı. Köylüler grup grup ayrılmış meşe kömürü yapmak için işaretlenmiş ağaçları kesemeye gitmişlerdi. Kadınlar kar doldurdukları kazanların altını yakmışlardı. Çamaşır yıkamak ve yemek suyu için kar toplamışlardı. Torunları Ayşe ninenin etrafını sarmış, ondan kendilerine masal anlatmasını istiyorlardı.</p>
<p>Canan, Seda, Emine, Kemal ve Çınar  &#8220;nine ne olur bize masal anlatıver&#8221; diye yalvar yakar oluyorlardı. Ayşe nine Canan’ı kıramazdı. Torunları içinde en çok Canan’ı severdi. Onu kendi annesine benzetirdi. Ona gizli gizli akide şekeri  verir  ya da kızarmış ekmeğine, salça sürerdi. Canan, çok cılız bir çocuktu. İncecik  bacaklarının üzerinde sıska bir vücudu, böcü böcü bakan düğme gözlerinin arasında kocaman bir burnu vardı. Yanaklarındaki çıkık elmacık kemikleri elmas gibi parlardı. Sağlam bir karakteri yansıtan surata sahipti. Bukle bukle saçları küçük omuzlarından aşağı salınırken o kendini prenses gibi hissederdi. Gözleri kararlı ve inatçı olduğu kadar sevgiyle de bakardı. Gonca dudakları, inat ettiğinde mühür gibi sıkılı kalırdı. O atalarının genlerini taşıyordu. Ayşe ninenin ataları yörüktü ve binlerce yıl önce, ötelerden gelip yerleşmişlerdi buraya. Ayşe nine, bu kızın insanlığını, zekasını,  inadını ve cesaretini kendine benzetir, onu diğer torunlardan ayrı tutardı.  İşte bu yüzden Canan&#8217;ı kıramadı.</p>
<p>Ayşe nine,“Toplanın kızcalar, kızanlar size yeni mesel anlatacağım” dedi.</p>
<p>Ekmek evinde ocaktaki ateş harlanmıştı. Ocaktan, çıtır çıtır yanan meşe odunlarının  kütürtüsü geliyordu. Ayşe nine kendine dağlardan topladığı adaçayı dallarını, demliğin içine attı. Ateşi sopayla karıştırıp közleri yaydıktan sonra patatesleri içine gömdü. Ekmek evinin penceresinden sarkmış buzların arasından karlı dağlara uzun uzun baktı. Dağlar eskiden daha heybetliydi. Sanki bir şeyler dağlarını kemiriyordu. Dağ, her geçen yıl daha da küçülüyordu. Ocakta ağır ağır pişmekte olan patateslerin kokusu etrafa yayıldıkça çocukların sabırsızlığı artıyordu.</p>
<p>Ayşe nine, “Çocuklar, bu dünyada binlerce tür canlı yaşar. Unutmayın evlatlarım, bütün canlılar bir birlerine görünmez bağlarla bağlıdır. Bir canlı türü yok olursa sonunda biz de yok oluruz. Biz ormanlarımızı, sularımızı, havamızı doğru kullanmazsak, dünyayla barışık yaşayamazsak, çevremize karşı duyarlı olmazsak dünya bize küser. Dünya küserse de, ne yiyecek ekmek yapacak buğday, ne içecek temiz su, ne de nefes alacak temiz hava bulabiliriz. Eskiden bizim köyden başlayıp şu dağların doruklarına kadar çıkan sık ormanlar vardı, günışığı geçemezdi ağaçların arasından. O ormanda yüzlerce canlı yaşam sürerdi. Bakın, güzelim Yukarı Dağ Dere&#8217;miz ne hale geldi, her köşesinden debi derya olan derelerimiz kurudu. Çeşmelerin çoğundan su akmıyor artık.  Ormanlarımız duyarsız insanların kötü davranışları sunucunda kesile, yana tükene yazdı. Dağlarımızın taşlarını ocaklarda kırıp satıyorlar. Çocuklar, biz bu dağdaki ormana, ormandaki ota, böceğe, çiçeğe, kurda, kuşa, karıncaya sevgi ve şevkatle yaklaşmalıyız. Yoksa buralardan göçmek zorunda kalırız. Bakın Afrika&#8217;ya yemyeşil vahalar ormanlar sular çekilince her taraf çöl oldu. İnsanlar açlıktan  yurtlarını terk ediyor, çocuklar  hastalıktan kırılıyor, ölüyor.” dedi.</p>
<p>Çocukların gözleri endişe ile doldu. Yüzleri güneş gibi parlıyorken, gölgelendi. Ayşe nineyi sevgi ve ilgiyle dinliyorlardı.</p>
<p>Canan “nineciğim ben, bir meşe fidanı diktim, yavru kuşlara ekmek kırıntıları bırakıyorum.”  Çınar, “ben okuyup kaymakam olacağım neneciğim. Ormanları, dağları koruyacağım.” deyince diğer çocuklar da hep bir ağızdan yapacaklarını anlatmaya başladılar…</p>
<p>Ayşe nine,”Yavrularım,  dağların doruklarından süzüle süzüle, kıvrıla büküle, kimi zaman yükseklerden dökülen akan sular Yukarı Dağdere’ye ulaştığında şirin bir dereye dönüşür. Eğer siz büyüdüğünüzde, bu dereyi, köyden geldiği yere, dağlara doğru izleyerek  keşfe çıkarsanız  renk renk çiçekler göreceksiniz. Çiçeklerden yayılan bin bir çeşit güzel kokular koklayacaksınız. Doğanın kendi kokusunun dünyanın en güzel parfümünden daha güzel koktuğunu anlayacaksınız” dediğinde. Emine, Seda ve Canan birbirlerine bakışıp gülüştüler…</p>
<p>Ayşe nine, &#8220;şimdi size güzeller güzeli  Kardelen’in hikayesini anlatacağım” deyince, Canan, Seda, Emine iyice sessizleştiler.</p>
<p>“Dağların doruklarında, insanların ayağının basmadığı yerde, ormanla çayırların birleştiği düzlükteki suyun etrafında güzel mi güzel, zarif mi zarif çiçekler yaşarmış. Baharın gelmesini dört gözle beklerler, toprağın altında buluşacakları günün hasretiyle yanarlarmış.  Bahar gelip cemre toprağa düşünce, nazlı toprak ısınır, koynundaki bin bir canlıyı öpe okşaya uyandırırmış. Etrafta binlerce çiçek, rengarenk  bezenir, etrafa bin bir çeşit kokular yayarmış. Çiçeklerin etrafında arılar, uğur böcekleri, karıncalar toplanır onların güzelim kokularını içlerine çekerlermiş. Bu çiçeklerin içinde en sevileni,  ince yeşil gövdesi üzerinde süt beyaz taçları,  arasında sarı noktacıkları olan Fulya imiş. Bu çiçek, bütün  canlıların; arıların, kelebeklerin, uğur böceklerinin sevgisini kazanmış.</p>
<p>Bütün çiçekler ”içimizde en güzelimiz sensin seni kraliçemiz seçiyoruz” demişler.  Fulya&#8217;nın en yakın arkadaşı olan Nergis ise “evet evet en güzelimiz sensin” dermiş ama içten içe de arkadaşına kızar, kıskanırmış O&#8217;nu. Kendi kendine “ hiç de en güzelimiz o değil. En güzel olan benim. Ben en güzelim. “ diye düşünürmüş. Diğer canlıların onunla ilgilenmesine onunla vakit geçirmesine sinir olurmuş. Güzel çiçek onun bu düşüncelerinin ayrımında değilmiş. Elindeki her şeyi Nergis&#8217;le paylaşır, O&#8217;nu üzüntülü görünce derdine ortak olmaya çalışırmış.</p>
<p>Nergis&#8217;i yine öyle düşünceli görünce, “ne oldu canım arkadaşım bir derdin mi var?” diye sormuş. Nergis” Bir şeyim yok. Sadece seninle bol vakit geçiremiyorum, ne olurdu ikimiz yalnız olsaydık. Kalabalıktan sıkıldım.” demiş. Zavallı Fulya çiçeği, arkadaşının üzülmesini istememiş ve O&#8217;na “istersen hep seninle oynarım, sen üzülme” demiş.</p>
<p>Nergis beklediği anın geldiğini düşünerek O&#8217;na bir teklifte bulunmuş. “Seneye baharda açmayalım. Biz kışın açalım, hem hiç kimse olmaz. Bütün gün birlikte oluruz. Hem kış daha güzel, sen hiç görmedin.” demiş.</p>
<p>Fulya çiçek de “peki madem sen öyle istiyorsun biz de kışın çıkalım.” demiş.</p>
<p>Zaman akıp geçmiş. Havalar değişmiş. Çiçekler, böcekler, kurtlar ve kuşlar bahar bitince güneşin ardından gitmişler. Ortalık sessizleşmiş. Kış gelip karlar lapa lapa yağmış. Ağaçlar, dallar beyazlara bürünmüş. Birden karların arasından sütbeyaz bir çiçek başını uzatmış.</p>
<p>Kar bile şaşırmış “ kim bu benden bile ak güzel” diye  söylenmiş.</p>
<p>Çiçek başını kaldırıp etrafa şöyle bir bakınmış. Kimsecikler yokmuş. Gözleri Nergis&#8217;i aramış. En yakın arkadaşı, biricik dostu ortalıkta yokmuş. Söz vermiş ancak  buluşmaya gelmemişti. Nergis sözünü tutmamıştı. Oysa çok güvenmişti O&#8217;na. Birine söz verdin mi tutmak gerek demişlerdi bir birlerine.</p>
<p>Çiçek, karların arasında güneşin ışılarına dayanamamış. Beklemiş beklemiş. Arkadaşına, Nergiiiiiis, Nergiiiiiiiisss. Diye dakikalarca  seslenmiş. Fakat ortalıkta  kimsecikler yokmuş. Fulya çiçeği yorgun ve kırgın, boynunu bükmüş. Suskunlaşmış…</p>
<p>Her kış arkadaşının gelmesini umarak, sözleştikleri  gibi, kışın ilk aylarında, karı delip çıkmış ve arkadaşı Nergis&#8217;i beklemiş. Ama Nergis gelmemiş. Çiçek yapa yalnız kalmış.</p>
<p>Dağların doruklarındaki el değmemiş karları toplamaya çıkan karsambacı karların arasında kardan daha beyaz çiçeği görünce şaşırmış ve  &#8221;sen nereden geldin buraya, nasıl delebildin bu karı?&#8221; diye sormuş . Çiçek başından geçenleri anlatınca, karsambacı çiçeğe hayranlık ve saygı duymuş. O&#8217;na, “bundan sonra senin adın kardelen çiçeği olsun. Sen KARDELENSİN. Çok güzelsin.”demiş…</p>
<p>Doğa, her zamanki gibi döngüsünü tamamlamış. Toprak ana yeniden uyanmış etraf yine renklerle bezenmiş, kokularla dolmuş, seslerle taşmış.  Ama bir eksik varmış. Nergis bütün çiçeklerin ilgisini çekse de dostunu kaybetmenin acısını kalbinde hissetmiş.</p>
<p>Ayşe nine “ Çocuklarım eğer birine söz verirseniz tutun. Arkadaşlarınızı asla kandırmayın.”diyerek hikayesini bitirdi. Patatesleri közden alıp çocuklara dağıttı. Çocuklar patatesleri afiyetle yerken Ayşe Nine de ada çayını yudumlayarak pencereden karlı dağları seyre daldı…</p>
<p>Çocuklar büyük bir neşe içinde kartopu oynamaya çıktılar.  Her taraf karla kaplıydı ve hala lapa lapa kar yağıyordu. Çocuklar çığlık çığlığa koşuyor, bir yandan da bir birlerine kar topu atıyorlardı. Peşine düşülen Canan, yavru bir ceylan gibi karın içinde sıçraya sıçraya ninesinin yanına kaçıyordu. Kemal ve Çınar onu yakalayıp karın içine  iyice belediler. Seda ve Emine, Canan&#8217;ı kurtarmak için erkek çocukları kar topuna tuttular. Yaman bir kar topu savaşından yorulan çocuklar ellerindeki kar toplarını bıraktılar ve İki taraf anlaşarak savaşa son verdiler. Kartopundan da olsa savaşmanın, kavga etmenin kötü olduğuna karar verdiler.</p>
<p>Hep birlikte kardan adam yamaya başladılar. Kemal ve   Çınar kardan adamın gövdesi için kocaman bir kar topu yaptılar. Kızlar ise küçük bir kar topunu yuvarlaya yuvarlaya, ancak bir basket topu büyüklüğüne getirebildiler. Çınar ve Kemal yuvarlağı elbirliği ile kaldırıp gövdenin üstüne koydular.  Ayşe Nine&#8217;den kömür parçası ve havuç istediler. Ayşe Nine onlara katılmak için dışarı çıktığında elinde bir süpürge ve kaşkol vardı. Kardan adamın gözleri kömürden burnu havuçtan yapıldı. Eline çalı süpürgesi verildi, şapkası ve kaşkolu da takılınca çocuklar hep bir ağızdan mutluluk çığlığı attılar.</p>
<p>Ayşe Nine “gördünüz mü, birlikte uyum içinde  çalışırsak, nasıl da güzel şeyler yapabiliyoruz. Birlikten, uyumlu çalışmaktan, arkadaşça oynamaktan  asla vaz geçmeyin.” Dedi.  Çocuklar el ele verip kardan adamın etrafında dönerken türküler söylediler,  oyunlar oynayıp eğlendiler…</p>
<p>Canan, Seda’nın kulağına bir şey söyledi. Seda da Emine’nin kulağına, derken kulaktan kulağa bir şeyler fısıldadı çocuklar. Gözlerinde hin bir ışıltı vardı. Hepsi birden yerden karları alıp top yapıp Ayşe Nine&#8217;ye hücum ettiler. Ayşe Nine bu hinliği sezmiş olacak ki arkasındaki ellerinde cephanesi hazırlamıştı çoktan. Çocuklar kartopu atınca, o da onlara attı. Çocuklar Ayşe Nine&#8217;yi teslim aldılar. Ayşe Nine de onlara masal anlatma ve tabii bir de lokum dağıtma sözü verdi. Ancak öyle kurtulabildi ellerinden.</p>
<p>Herkes üşümüştü. Koşarak ekmek evine girdiler. İçeri sıcacıktı. Ayşe Nine, çocuklara birer bardak sıcacık ıhlamur verdi. Çocukların saçlarındaki karlar sıcaktan çözülmüş siğim olmuş akıyordu. Canan’nın yanakları kızarmaya başlamıştı. Ayşe Nine “şöyle yamacıma toplanın bakem çocuklar” deyince herkes ocağın etrafındaki yerini kaptı.</p>
<p>&#8220;Size Kardelen&#8217;in kıskanç, bencil arkadaşı Nergis’in hikayesini anlatacağım.&#8221;  dediğinde gürültü kesildi. Çocukların gözlerinde merak ışığı yandı.</p>
<p><strong>Fikret Doğan</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/cocuk-hikayeleri/kayip-dunyanin-masallari.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
