Hikaye okumak, gerçeğe tanık olmaktır.
Şu an görüntülenen: Aşk Hikayeleri

Takas

Melih Özuysal

“Geldiğimden beri iki laf etmedin” der, Saime. Feridun masanın kenarındaki sandalyeye oturmuş, dirsekleri masaya dayalı, elindeki gazeteyi bükerek, “Etmedik!” diye düzeltip, sinirlenir. Saime, neden böyle olduğunu anlamamış gibi bakınca, “Çünkü” der, Feridun, “başından beri, en başından beri uzağız birbirimize.” Saime cam kenarındaki sedirde her an kalkabilirmiş gibi eğreti otururken, başını eğer, yirmisine gelmektedir, sıkılır, “Ee?” gibisinden, başını kaldırıp bakar. Feridun yüzünde sivilceler, o da yirmibeşinde, “Olmuyo işte, yani beceremiyoz. Ya, hep böyle değil miydik zaten biz?” Saime fabrikada işçi, iplikte, başını önüne eğmiş, “Evlencez de demiyon.” Feridun elindeki gazeteyi önce kaldırır sonra bırakır, ellerini üzerine koyar, “N’oldu şimdi?” Saime başını kaldırmadan, “Ne bilem… Hep böle…” Feridun sinirlenmeye hevesli, “Nası?” Saime, sıkıntılı, “Hep böle susuyon” Feridun, biraz azarlayarak, “Susuyoruz. Susuyoruz çünkü böyleyiz!”. Saime bıkkın, “Neden böleyiz?” Bakışırlar. Feridun, sesini yükseltmemeye çalışarak, “Sen bilmiyosun da ben nerden bilcem?” Sonra parmaklarını birbirine bağlayıp çıtlatır, biraz anlamlı, “Sen biliyosun neden böleyiz.” Uzun bir sessizlik olur, Saime, “Ben gideyim artık.” Feridun, sinirlenmeyle yalvarma arası, “Hani çok kalacaktın bu sefer?” Saime omuzlarını oynatır. Feridun, “Hem çay da koyarım şimdi.” Saime, bir güçlenme içinde, küskün ve hırçın, “İçmediğim şey mi?” Feridun kızmamaya çalışarak, “İçmediğinden değil, ikimiz birlikte içelim diye.” Saime hemen uysal, “İyi.”
(daha fazla…)

Gelin Olamayan Gelincik

Fikret Doğan

Ayşe Nine, “Yavrularım, size Gelinciğin hikayesini anlatayım mı?” Hepsi birden “eveeet” diye bağırdı.  Ayşe nine,”Peki peki sessiz olun ve yatağınızda kıpırdamadan durun. Başlıyorum.” dedi.

“Çocuklar, Gelincik üzerine bir çok masal vardır. Gelincikler tek mevsimlik bitkilerdir. Uzun boynu üzerinde kırmızı çanağının dibinde siyah noktalar vardır. Kara gözlerine kırmızı sürme çekilmiş gelin göz gibidir gelincik. Kırmızı ve siyah onda sonsuz bir huzur bulmuştur. İsyanın ve aşkın, sevginin ve asaletin harmonisi o renklerde kendini dışa vurmuştur. Tarih boyunca da kırmızı ve siyah hep bir şeylerin temsilcisi olacaktır.

Çiftçiler Gelinciği görünce büyük bir sevinç gösterirler. Çünkü Gelincik o sene hasadın bereketli olacağını, ürünün bol  ve verimli bir sezonun işaretidir. Bol hasat, bereket, düğün demek, şenlik demektir. Evlenecek çocuklar için ev bark, eşya demektir. Askere gidecek çocuklar için para demektir. Küçük çocuklara defter, kalem,  ayakkabı, güzel elbiseler demektir. Kışın alınan borçların silinmesi demektir. Elbette köylü, davul ve zurnayla kutlar hasadı ve bereketi.
(daha fazla…)

Elem Çiçekleri

Ezgi Umut

“Biliyor musun Selma Abla  şu yataklardan bir tane almak isterdim. Hiç terletmezmiş diye yazıyor etiketlerde.”

Yatağı ters yüz ederken böyle diyordu  genç kadın. Kızgın ütüyü basarken görenlerin otuz yaşlarında sanacağı kestane saçlı, solgun yüzlü  kızın gözlerinin derinliklerinde çakmak çakmaktı o, on altılı  yaşların  kıvılcımları.

“Yatak içinde yatana göre değişir Güldünya. Sen rahatsan, mutluysan saman döşek  de en güzel yataktır, kuru yer bile. Mutsuzsan en kralından yataklarda yat canım,  yine de rahat edemezsin. Hem bizim kocakarılar bize yar etmez bunlardan  alsak da.”

Kendi  söylediklerini  onaylarcasına  başını sallayıp   önündeki yatağı ters yüz ederek buharlı ütüyle etiketlerini  yapıştıran   Selma Ablasına  baktı Güldünya. Başındaki yemeniden kurtulmuş gibi duran kuzguni saçlarının arasında  yer yer beyaz teller ışıldıyordu. Kaç yaşındadır acaba diye düşündü. On sekizinde evlenmiş olsa üç çocuğu mu  vardı? Eh yirmi beş bilemedin yirmi altı. Burnundan yanaklarını ayıran iki derin çizgi ve kaşlarının ortasındaki derin kırışıklık çektiği dertlerin  belirteci gibi göründü gözüne Güldünya’ nın. Kendisi de on sene sonra  böyle mi olacaktı, pis kokulu dehliz gibi bir  imalathanenin karanlığında mı tüketecekti onca yaşı, dökecekti onca teri… Hayır, hayır, burada en fazla birkaç ay çalışacak. Zaten sigortası da yok. Hemşehrisi Memed’ini o söz verdiği işe yerleştirdikten sonra çalışmayacaktı. Çocuklarını yetiştirecekti. Bir düzine güzel çocuk canlandı eteklerini çekiştiren. Tıpkı her akşam izledikleri o dizilerdeki gibi güzel bir evleri bile olacaktı. Tabi yatak odasında da terletmeyen yataklardan. Hayallere dalmak daha güzeldi gerçekleri yaşamaktansa. Hem belli mi olur günün birinde tıpkı o dizilerdeki gibi…
(daha fazla…)

Seni Çok mu Yalnız Bıraktılar Sevgilim?

Oğuz Atay

“Ben tavan arasındayım sevgilim!” diye bağırdı delikten aşağı doğru. “Eski kitaplar bugünlerde çok para ediyor. Bir bakmak istiyorum onlara.” Son sözlerimi duydu mu? “Orası çok karanlıktır; dur, sana bir fener vereyim.” İyi. Durgun bir gün. Bütün hayatımca sürekli bir ilgi aradığımı söylerdi birisi bana. Gülümsediğimi gösteren bir ayna olsaydı; biraz da ışık. “Bir yerini kırarsın karanlıkta.” Delikten yukarı doğru bir el feneri uzandı. Fenerli elin ucundaki ışık, rasgele, önemsiz bir köşeyi aydınlattı; bu eli okşadı. El kayboldu. Ne düşünüyor acaba? Gülümsedi: Gene mi düşünüyor?

Yıllardır bu tozlu, örümcekli karanlığa çıkmamıştı. Işığı gören bazı böcekler kaçıştılar. Korktu; fakat, yararlı olacağını düşünmek kuvvetlendirdi onu. Belki de hiçbir şey söylemeden başarmalıydım bu işi. Benden bir karşılık beklemiyor. Ona yardım etmek mi bu? Bilmiyorum, bazen karıştırıyorum; özellikle, başımda uğultular olduğu zamanlar. Onun gibi düşünmeyi bilmek isterdim. Bana belli etmemeye çalışarak izliyor beni. Çekiniyor. Acele etmeliyim öyleyse. Feneri yakın bir yere tuttu; annesiyle babasının resimleri. Aralarında eski bir ayakkabı torbası, kırık birkaç lamba. Neden hiç sevmediler birbirlerini? Ölecekler diye öylesine korkmuştum ki. Torbayı karıştırdı: Tuvaletle gittiğim ilk baloda giymiştim bunları. Her gece biriyle dışarı çıkardım, dans etmek için. Aman Allahım! Nasıl yapmışım bunu? Ellerinin tozunu elbisenin üstüne sildi. Mor ayakkabılarına baktı: Buruşmuşlar, küflenmişler. Sol ayağına giydi birini: Ölçülerim hiç değişmemiş. Utandı; gene de çıkaramadı ayağından. Topallayarak bir iki adım attı. Sonra resimlere yaklaştı, diz çöktü, yan yana getirdi onları. Dirseğiyle tozlarını sildi biraz. Beni de, kendilerini de anlamadılar. Ne kadar ağlamıştım.
(daha fazla…)

Yağmurdan Kaçırılan Kuş Kafesi

“SULUKULE ISSIZLIĞIN KUCAĞINDA BUGÜN…”

Ben Sulukule’de doğdum
Babam Sulukule’de doğdu
Dedem Sulukule’de doğdu
Çocuklarım Sulukule’de doğdu
Burada benim tarihim var
Sizin için ara olan yerde İstanbul var.
Hepimiz Sulukuleliyiz,
Sulukule İstanbul’dur.

(Sulukule’deki bir duvar afişinden)
(daha fazla…)

Bir Masal Gibi

Dondurucu soğukta bir an önce evime varabilmek için hızla yürürken, ayağımın ucunda bir cüzdan gördüm..  Hemen aldım. Sahibini gösteren bir kimlik vardır diye acele acele açtım.. İçinde üç dolar ve sararıp kat yerleri  yıpranmış eski bir zarftan başka birşey yoktu…

Sol üst köşede yalnızca gönderenin adresi, alıcı adresi yerinde bir posta kutusu numarası vardı. Bir ipucu bulabilmek belki biraz da merakımı giderebilmek için  zarfı açtım ve içindeki mektubu okumaya başladım.  Mektup, sol yanı çiçek resmiyle süslenmiş bir kağıda,  özenli bir el yazısıyla yazılmıştı ve “Sevgili Michael”  diye başlıyordu.. Ve “Annesi yasakladığı için onu bir daha göremeyeceğini” anlatarak  devam ediyor.. “Ama sakın unutma, seni daima seveceğim” diye bitiyor.. İmza.. Hannah!..

(daha fazla…)

Sayfa 2 of 212
Powered by Wordpress | Designed by Elegant Themes