<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Hikaye Oku &#187; Aşk Hikayeleri</title>
	<atom:link href="http://www.hikayeoku.com/category/ask-hikayeleri/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.hikayeoku.com</link>
	<description>Hikaye okumak, gerçeğe tanık olmaktır.</description>
	<lastBuildDate>Sun, 07 Mar 2010 14:52:04 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.9.1</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Çobanın Aşkı</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/ask-hikayeleri/cobanin-aski.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=cobanin-aski</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/ask-hikayeleri/cobanin-aski.htm#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 07 Mar 2010 14:52:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Aşk Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[allah]]></category>
		<category><![CDATA[ama]]></category>
		<category><![CDATA[aşk oku]]></category>
		<category><![CDATA[aşk öyküleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[hikayelerimiz]]></category>
		<category><![CDATA[kadim]]></category>
		<category><![CDATA[muma]]></category>
		<category><![CDATA[öykülerimiz]]></category>
		<category><![CDATA[serdar tuncer]]></category>
		<category><![CDATA[serdar tuncer öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[serdar tuncer öyküleri]]></category>
		<category><![CDATA[sultan]]></category>
		<category><![CDATA[tane tane]]></category>
		<category><![CDATA[tesbih]]></category>
		<category><![CDATA[türk aşk hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[türk hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[yani]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeoku.com/?p=593</guid>
		<description><![CDATA[Aşıktı delikanlı. Sevgilisinin isminden başka bir şey bilmediğinden mi, konuşmaya mecali olmadığından mı bilinmez, arkadaşı anlatıyordu onun halini:
- Gözleri günlerdir uyku görmedi efendim, diyordu, yemiyor, içmiyor, işi gücü, gecesi gündüzü havası suyu o kız oldu sanki. Ne desem kar etmiyor, son bir çare diye geldik size. Halbuki sen bir garip çobansın, o padişahın kızı, davul [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/3512252273_03fcf90459.jpg" rel="lightbox[593]"><img class="alignright size-medium wp-image-594" style="border: 4px solid black; margin: 4px;" title="3512252273_03fcf90459" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/3512252273_03fcf90459-300x210.jpg" alt="" width="300" height="210" /></a>Aşıktı delikanlı. Sevgilisinin isminden başka bir şey bilmediğinden mi, konuşmaya mecali olmadığından mı bilinmez, arkadaşı anlatıyordu onun halini:</p>
<p>- Gözleri günlerdir uyku görmedi efendim, diyordu, yemiyor, içmiyor, işi gücü, gecesi gündüzü havası suyu o kız oldu sanki. Ne desem kar etmiyor, son bir çare diye geldik size. Halbuki sen bir garip çobansın, o padişahın kızı, davul bile dengi dengine dedim ya, dinlemiyor efendim, ama herhalde aşkın gözü kördür diye de buna diyorlar, değil mi efendim…</p>
<p>İhtiyar adam bu esnada gözlerini dikmiş, iskeletinin üstüne deriden bir zırh giydirilmişcesine zayıf, çelimsiz, saçı sakalına karışmış, uzaklara dalıp dalıp giden, gözlerinde aşktan gayrısı kalmayan diğer çobanı süzüyordu. Sonra bir ah çekti, yüzünü nefes almadan konuşmasını sürdüren delikanlıya çevirip tebessüm etti.</p>
<p>- Kolay evlat kolay, dedi, çaresizseniz çare sizsiniz. Ve tane tane anlatmaya başladı.<br />
<span id="more-593"></span></p>
<p>İki genç çobanın, çökmek üzere olan bu dağ kulübesinde dertlerine derman aradıkları ihtiyar adam, aslında padişahın bütün dertlerini paylaştığı, her meselesini danıştığı bir bilge idi. Yıllar önce padişah kendisini tanıyıp sevdiğinde bir tek şey istemişti ondan; burada yaşamaya devam edecekti ve kimsecikler bilmeyecekti kim olduğunu. O günden beri de bu kulübede yaşıyor, gelen geçene ikram edip, gül alıp gül satıyordu. Padişahın kızının aşkıyla eriyip muma dönen genç çoban ve yanındaki kadim dostu nereden bilsindi bu garip ihtiyarın padişahın gönlüne sultan olduğunu.</p>
<p>Aşık genç, ihtiyar adamın anlattıklarını dinledikten sonra, her şeyin bittiği anda başlayan son ümide sımsıkı sarılanların o saf ve tertemiz teslimiyetiyle:</p>
<p>- Sahiden bu kadar kolay mı efendim, dedi, yani o mağarada elimde tesbih , kırk gün Allah dersem sevdiğime kavuşabilir miyim, onunla evlenebilir miyim?</p>
<p>- Evet , dedi bilge, kırk gün o mağarada gece gündüz Allah diyeceksin, kırk gün sonra padişahın kızı senindir.</p>
<p>İki dost hemen yola çıktılar, aşık çobanın yüzüne kan, dizlerine derman, yüreğine yeniden can gelmişti. Arkadaşına sarılıp, elinde tespih, gönlünde aşk, yüzünde ümit çiçeklerinden örülme bir tebessüm, mağaranın yolunu tuttu. Gelir gelmez hiç vakit kaybetmeden diz çöktü, dualar etti, gözlerini kapattı, kalbini padişahın kızına bağladı, eline tesbihini aldı ve dudakları kıpırdamaya başladı: Allah, Allah, Allah…</p>
<p>Günler günleri padişahın kızının hayaliyle tespih taneleri gibi kovalayadursun, mağaranın yakınındaki köyleri bir söylenti çoktan sarmıştı. Herkes birbirine karşı dağdaki mağarada gece gündüz Allah diyen gençten bahsediyordu. Cami çıkışında ihtiyarlar, çeşme başında kadınlar, tarlada işçiler, top oynarken çocuklar, herkes onu konuşuyordu:</p>
<p>- şu karşı mağarada bir genç varmış, kendini Allah’a adamış, gece gündüz durmadan Allah diyormuş, Allah Allah …</p>
<p>Aşık dostunun ne halde olduğunu merak eden genç çoban, mağaraya geldiğinde üç hafta geride kalmıştı bile. Bizimkinin gözleri kapalıydı, dudaklarının da kıpırdamadığını görünce, uyuyakaldı herhalde diye düşündü. Tespih tanelerinin parmaklarının arasında dolaşmaya devam ettiğini görünce de, bu nasıl uyku diye sordu kendine. Bu sırada gözlerini açan genç adam , karşısında arkadaşını görünce, günlerdir yalnızlığıyla paylaştıklarını birbiri ardınca anlatmaya başladı: Kırk günün yarıdan fazlası geçmişti, o durmadan Allah diyordu, ama ne padişahın kızı vardı, ne bir haber, ne bir ümit kırıntısı… Acaba, diyecek oluyor, yutkunuyor, hayır diyor, tespihine bakıyor, bir kalp gibi atan sağ el işaret parmağını sabitlemeye çalışıyor, avuçlarını sıkıyor, gözleri doluyordu. Vedalaştılar. Ay ışığında dostunun gözlerine yayılan başkalık dikkatini çekmişti genç çobanın.</p>
<p>Aşık çoban yeniden eline tesbihini aldı, gözlerini kapattı, boynunu neye bağlayacağını bilemediği kalbine doğru büktü, dudakları kıpırdamıyordu artık, sustu gece, mağaranın duvarları sustu, tükendi her şey, hiç tükendi, an bitti, sadece bir söz kaldı: Allah…</p>
<p>Kırk günün dolmasına üç-beş gün kala, mağaradaki dervişin namı bütün ülkeyi sarmış, nihayet sarayın koridorlarında konuşulur olmu ştu. Meselenin aslını merak eden padişaha, bu insanların bir yerde sürekli kalmadıklarından, bulundukları mekana bereket getirdiklerinden, ne yapıp-edip bu dervişi ülkelerinde yaşamaya ikna etmeleri gerektiğinden uzun uzun bahsetti başveziri . Ne yapması gerektiğini artık bilen padişah, nasıl yapması gerektiğini bilemediği bütün zamanlarda yaptığı gibi, dağ kulübesinin yolunu tuttu. Hürmetle diz çöktü bilge ihtiyarın önünde. Derdini anlattı, derman diledi. Sarayının yanına bir saray yaptırmaktan, o dervişi veziri yapmaya, sancak-tuğ vermeye kadar saydığı her şey, bilgenin:</p>
<p>- Hünkarım , gönül erleri mala-mülke, makama-mansıba itibar etmezler, demesiyle son buldu.</p>
<p>Kaderdi bu, padişahlarla köleleri aynı eteğin önünde diz çöktürür, birinin derdini diğerine derman eyler, ikisini de aynı tebessümle bahtiyar ederdi. Güldü ihtiyar:</p>
<p>- Neden kerimenizin nikahını teklif etmiyorsunuz sultanım, dedi. Ã…a¿aşırma sırası padişaha gelmişti.</p>
<p>- Nasıl yani, diyebildi, bu şerefi bize lütfederler mi, kabul ederler mi?</p>
<p>Kırkıncı günün güneşi batmak üzereydi genç aşığın mağarasının üstünden… Padişah ve ihtiyar bilge en önde, arkalarında vezirler, onların arkasında halktan meraklı bir kalabalık ve en arkada da olup bitenlere bir mana vermeye çalışan aşık çobanın arkadaşı, mağaraya doğru yürümeye başladılar. Bu arada bizim aşık kendinden öylesine geçmiş, tespihiyle öylesine bir olmuştu ki, gelenler içeri girseler ve bir tesbihten başka bir şey bulamasalar şaşırmazlardı.</p>
<p>Padişah edepte kusur etmemeye çalışarak içeri girdi, ellerini birbirine bağladı, duyulması güç bir sesle;</p>
<p>- Efendim , dedi, sizi ziyarete geldik.</p>
<p>Yavaşça başını çevirdi aşık , sonra bütün vücuduyla döndü, gözlerinde en ufak bir şaşkınlık emaresi yoktu, sapsarı bir heykel gibiydi. Herkes heyecan içinde. Vezirler, halk, genç çoban, mağara, tespih, sessizlik, duvar… Hatta güneş bile batmaktan vazgeçmiş, kafasını mağaranın içine doğru uzatarak olan biteni görme telaşındaydı.</p>
<p>Padişah meramını anlattı, türlü tekliflerde bulundu. Ne saray, ne vezirlik, ne tuğ ne de sancak, hiç birinde gözü yoktu dervişin.</p>
<p>- Efendim , diyebildi en son, sessizce, benim bir kızım var efendim, zat-ı alinize layık değil belki, ama lütfeder nikahınıza alırsanız bizi bahtiyar edersiniz…</p>
<p>Kırk günlük çile nihayet bitmiş, olmaz denilen olmuştu. İşte aşık maşukuna kavu ş acak , murad hasıl olacaktı. Bizimkinin arkadaşı sevinçten ağlıyordu. Soru ve cevap sanki bu soru sorulsun, cevabı verilsin diye yaratılmıştı. Sessizlik ilk defa bağırmak, haykırmak istiyordu ve bütün gözler genç adamdaydı.</p>
<p>Usulca doğruldu oturduğu yerden, etrafını şöyle bir süzdükten sonra, gözlerini padişahın gözlerine dikti, sarhoş gibiydi. Kendinden emin bir ifadeyle:</p>
<p>- Hayır , dedi, kızınızı istemiyorum.</p>
<p>Birden ortalığı bir sessizlik kaplayıverdi. Padişah mahzundu, halk hayret içindeydi, vezirler şaşkınlıkla birbirine bakıyor, bilge tebessüm ediyordu. Aşık çobanın genç arkadaşı yaşlı gözlerini silip, birden ileri atılarak bozdu sessizliği. Dostunun yanına geldi, kulağına eğilip:</p>
<p>- Sen ne yapıyorsun, dedi, kırk gündür bu çileyi ne diye çektin sen, neyi reddettiğinin farkında mısın?</p>
<p>Güldü aşık çoban gözleriyle ihtiyar bilgeyi arayarak:</p>
<p>- A dostum, dedi, ben kırk gün padişahın kızı için Allah dedim, Allah padişahla vezirlerini ayağıma getirdi. Ya bir de Allah için Allah deseydim…</p>
<p><strong>Serdar Tuncer </strong><br />
Kaynak: <em>Semerkand Dergisi, Ağustos 2005</em><br />
s</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/ask-hikayeleri/cobanin-aski.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tahir İle Zühre</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/ask-hikayeleri/tahir-ile-zuhre.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=tahir-ile-zuhre</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/ask-hikayeleri/tahir-ile-zuhre.htm#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 06 Mar 2010 14:41:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Aşk Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Tarihi Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[allah]]></category>
		<category><![CDATA[ama]]></category>
		<category><![CDATA[askeri]]></category>
		<category><![CDATA[bana]]></category>
		<category><![CDATA[ders]]></category>
		<category><![CDATA[Doktorlara]]></category>
		<category><![CDATA[duyar]]></category>
		<category><![CDATA[efsane aşklar]]></category>
		<category><![CDATA[eski]]></category>
		<category><![CDATA[eski aşlar]]></category>
		<category><![CDATA[evlendirmenin]]></category>
		<category><![CDATA[gelmeye]]></category>
		<category><![CDATA[hocalardan]]></category>
		<category><![CDATA[kendisini]]></category>
		<category><![CDATA[Mardinâ]]></category>
		<category><![CDATA[marifetlerim]]></category>
		<category><![CDATA[olur]]></category>
		<category><![CDATA[onun]]></category>
		<category><![CDATA[Oradan]]></category>
		<category><![CDATA[renirler]]></category>
		<category><![CDATA[sefer]]></category>
		<category><![CDATA[tahir]]></category>
		<category><![CDATA[tahir ile zühre]]></category>
		<category><![CDATA[tahir ile zühre oku]]></category>
		<category><![CDATA[tarihteki ünlü aşklar]]></category>
		<category><![CDATA[verip]]></category>
		<category><![CDATA[vezir]]></category>
		<category><![CDATA[veziri]]></category>
		<category><![CDATA[zaman]]></category>
		<category><![CDATA[zeki]]></category>
		<category><![CDATA[zerine]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeoku.com/?p=590</guid>
		<description><![CDATA[Geçmiş zaman ve eski günlerde zengin ve şöhretli bir padişah vardır. Malı, mülkü, askeri kısaca her şeyi vardır. Ancak çocuğu olmamaktadır. Doktorlara gitmiş derdine çare bulamamıştır. Bunlardan fayda göremeyince kendisini eğlenceye verip ve yaptırdığı bahçeye gidip gelmeye başlar.
Bir gün veziri ile çarşıda dolaşmaya çıkar. “Her kim bana bir altın verirse Allah onun muradını versin” diyen [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/tahirilezuhre.jpg" rel="lightbox[590]"><img class="alignright size-medium wp-image-591" style="border: 4px solid black; margin: 4px;" title="tahirilezuhre" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/tahirilezuhre-231x300.jpg" alt="" width="231" height="300" /></a>Geçmiş zaman ve eski günlerde zengin ve şöhretli bir padişah vardır. Malı, mülkü, askeri kısaca her şeyi vardır. Ancak çocuğu olmamaktadır. Doktorlara gitmiş derdine çare bulamamıştır. Bunlardan fayda göremeyince kendisini eğlenceye verip ve yaptırdığı bahçeye gidip gelmeye başlar.</p>
<p>Bir gün veziri ile çarşıda dolaşmaya çıkar. “Her kim bana bir altın verirse Allah onun muradını versin” diyen bir dilenciye para verir. Oradan ayrılıp bahçeye doğru giderler ve bir ağacın altında otururlar. İleride bir ağacın altında da yaşlı bir derviş görürler, onun yanına giderler. Derviş “marifetlerim vardır” deyince, padişah gönlünden geçeni bilmesini ister. Dervişte padişah ve vezirin çocuğunun olmadığını, evlat istediklerini bilir. Bunun üzerine dervişten yardım isterler. Dervişte cebinden cebinden bir elma çıkarır ve ikiye böler. Bu elmaları yerlerse çocukları olacağını, padişahın kızı, vezirin oğlu olacağını, ama onları ayırmamalarını evlendirmelerini söyler. Padişah da vezir de çok sevinir. Akşam elmayı yerler ve dokuz ay on gün sonra padişahın kızı, vezirin oğlu olur. Kızın adını Zühre, oğlanın adını Tahir koyarlar.<br />
<span id="more-590"></span></p>
<p>Tahir ile Zühre birlikte büyürler. En tanınmış hocalardan ders alırlar ve çok zeki olduklarından her şeyi öğrenirler. Fakat on yaşında Zühre’nin gönlü Tahir’e düşer ve uyurken Tahir’i öper. Tahir çok kızar çünkü kardeş olduklarını sanır. Bir gün Zühre Tahir’i yine öper ve Tahir’de Zühre’yi döver. Zühre o kadar üzülür ki Allah’a “Allah’ım benim sevgimin yarısını Tahir’e ver” diye dua eder.</p>
<p>Tahir’de Zühre’ye âşık olur. Bu sefer Zühre kendini naza çeker. Ancak kardeş olmadıklarını öğrenen Tahir ile Zühre günden güne bir birine daha çok bağlanırlar. Sazlarını alıp bir birlerine türkü söylerler. Bunları gören Arap köle padişahın karısına söyler. Padişah kızını Tahir’le evlendirmenin zamanı geldiğini söyler. Ancak karısı kızının padişah oğluyla evlenmesini istemektedir. Padişah kendi gözleriyle âşıkları görmek ister ve görünce de âşıkları evlendirmeye karar verir.</p>
<p>Bu arada Tahir rüyasında iki kara köpeğin kendisine saldırdığını görür ve rüyası çıkar. Padişahın karısı, padişaha sihirbaz cadının yaptığı şerbeti içirince padişah Tahir&#8217;den soğur ve onu saraydan kovar. Aşkı ile yanıp tutuşan Tahir Zühre’nin köşkünün önüne gelerek sitem dolu türküler söyler. Zühre’de olayları dadısından öğrenir ve her şeyi Tahir’e açıklar. Arap köle bunları görünce yine padişaha haber verir. Bu sefer padişah onu Mardin’e sürer. Mardin’de yedi yıl kalan Tahir bir gün Allah’a dua eder ve onu zindandan kurtarmasını ister. Duası kabul olur zindanın açılan kapısından siyah atıyla Hızır gelir ve onu atına alıp, o uyurken Zühre’nin köşkünün önüne bırakır. Zühre Tahir’i dadısına gönderir. O günden sonra her gece gizli gizli buluşup zevk ve sefa eylerler.</p>
<p>Fakat bir gün Tahir rüyasında yine kara köpeklerin etrafını sardığını görür. Rüyası yine çıkar çünkü Arap köle onları yine görmüştür. Bunu padişaha haber verir ve Tahir, üstü açık bir sandıkla Şat suyuna bırakılır.</p>
<p>Şat suyu kenarında da Göl padişahının sarayı vardır. Zühre bunu bildiği için Göl padişahının kızına mektup yazar ve göl padişahının kızları da onu bulurlar. Göl padişahın üç kızı da Tahir’i sevmektedir ve bir gün onu paylaşamadıkları için kavga ederken, Tahir bunları duyar ve kaçar. Bir çeşme başında dua eder ve uyur. At sesiyle uyanınca, yanında bir derviş görür. Yine ata biner ve gözlerini kapatır. Derviş “aç” dediği zaman Tahir kendisini Zühre’nin köşkü önünde olduğunu görür. Dadısına gider. Dertleşirler.</p>
<p>Bir gün Tahir davul zurna sesleri duyar ve dadısından Zühre’nin evleneceğini öğrenir. Kadın esvabı ile düğüne gider. Kendini Zühre’ye tanıtır. Ertesi gün Zühre ile anlaşırlar. Hamama gitmek için çıkıp kaçmaya karar verirler. Ancak Arap köle de kadın kılığına girmiş ve onları görmüştür. Arap köle durumu padişaha haber verir. Padişah Tahir’i yakalatır. Mecliste onu ve kızını anmadan üç hane türkü söylerse affedeceğini söyler. Tahir iki haneyi söyler fakat üçüncü hanede Zühre&#8217;nin içeri girdiğini görünce onun ismini kullanır. Padişah da onun boynunu vurdurmaya karar verir.</p>
<p>Cellât Tahir’in boynunu vurmadan Tahir namaz kılıp Allah’a ruhunu alması için dua eder ve hemen ölür. Bunu gören Zühre aklını kaçırır. Hekimler çare bulamaz hatta Tahir’in etini yedirmeye çalışırlar ama dadısından bunu öğrenen Zühre de çok kızar, Tahir’in mezarına gider. Allah’a ruhunu alması için dua eder ve ölür. Mezara gelen Arap köle de Zühre’ye âşık olduğu için kendini hançerle öldürür. Padişah kızını Tahir’e vermediği için pişman olur ama iş işten geçmiştir.</p>
<p>Bir süre sonra âşıklara mezar yapılır. Arap köle de başuçlarına gömülür. Oradan geçenler Zühre&#8217;nin mezarında beyaz bir gülfidanı, Tahir’in üzerinde ise kırmızı bir gülfidanı görürler. Arap’ın mezarında da kara bir çalı bitmiştir. Her sene âşıklar baltalarla o çalıyı keserler ancak çalının yine bittiğini görürler&#8230;</p>
<p><strong>Anonim</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/ask-hikayeleri/tahir-ile-zuhre.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Gözlerin Fırtınası ve Ellerin Depremi</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/ask-hikayeleri/gozlerin-firtinasi-ve-ellerin-depremi.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=gozlerin-firtinasi-ve-ellerin-depremi</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/ask-hikayeleri/gozlerin-firtinasi-ve-ellerin-depremi.htm#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 01 Mar 2010 14:06:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Aşk Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[bunalım hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[fikret doğan hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Gerçek Öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[kıssadan hisse]]></category>
		<category><![CDATA[kurgu hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Nedim Gökhan Aydın]]></category>
		<category><![CDATA[nedim ökhan öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[öykü oku]]></category>
		<category><![CDATA[öykü özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[türk öyküleri]]></category>
		<category><![CDATA[türkçe öyküler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeoku.com/?p=562</guid>
		<description><![CDATA[Nedim Gökhan Aydın
Stres vardı ve de sıkıntı. Belki biraz da aşk. Genç yavaş yavaş çevirdi başını; Pencerenin önündeki, en öndeki sıraya doğru. Dalıyordu, neredeyse dalıyordu, zil çaldı… Sıradaki kalktı ve genç onun çıkışını izledi. Düşünüyordu, hem de çok düşünüyordu.
Omzuna dokunan elle ürperdi. Arkadaşıydı, hatta en iyisiydi. Koridora çıktılar ve yürüdüler. Ağır ağır, tebeşir tozlarını ve [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><span style="color: #808080;"><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/3078659661_1930e9fe87.jpg" rel="lightbox[562]"><img class="alignright size-medium wp-image-563" style="border: 4px solid black; margin: 4px;" title="3078659661_1930e9fe87" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/3078659661_1930e9fe87-300x240.jpg" alt="" width="300" height="240" /></a>Nedim Gökhan Aydın</span></h2>
<p>Stres vardı ve de sıkıntı. Belki biraz da aşk. Genç yavaş yavaş çevirdi başını; Pencerenin önündeki, en öndeki sıraya doğru. Dalıyordu, neredeyse dalıyordu, zil çaldı… Sıradaki kalktı ve genç onun çıkışını izledi. Düşünüyordu, hem de çok düşünüyordu.</p>
<p>Omzuna dokunan elle ürperdi. Arkadaşıydı, hatta en iyisiydi. Koridora çıktılar ve yürüdüler. Ağır ağır, tebeşir tozlarını ve ter kokusunu içlerine çeke çeke. Cam kenarındaki mermere oturdular her zamanki gibi. Genç o sırada onu gördü, merdiven tırabzanlarından aşağıya bakıyordu. Dersteki gibi yüzü soluktu, donuktu. Genç ürperdiğini hissetti. Arkadaşına yanında oturan arkadaşına baktı “Sence?” diyen gözlerle. Arkadaşı sanki gülmemek için zor tutuyordu kendini. Genç de gülümsedi, arkadaşının dizine yavaşça vurdu ve yerinden kalktı. O sırada arkadaşı tuttu elini: “Nereye lan?”. Genç yine sadece gülümsedi. Ve göz kırptıktan sonra, tırabzanlara doğru yürüdü. Ona yaklaştıkça sıcaklıyor, titrememek için kendini zor tutuyordu. Saçlarından yüzü görünmüyordu. Yanına geldiğinde sadece ona doğru baktı ve bekledi. Kız onu fark ettiğinde gülümser gibi oldu ama zorlama bir gülümseme olduğu belliydi. Bir iki saniye sonra, genç konuştu:<br />
<span id="more-562"></span></p>
<p>“Geldi yine başının belası.” Kız gülümsemekle yetindi yine.<br />
“Niye geldiğimi biliyorsundur sanırım” Kız yine kendini gülümsemeye zorlayarak “Biliyorum.” dedi.<br />
“O halde sormama gerek yok, seni dinliyorum.”<br />
“Önemli bir şey değil ya, gerçekten.”<br />
“Buna inanacağımı beklemiyorsun herhalde.”Kız başını iki yana salladı.<br />
“Güzel, o halde seni dinliyorum.” Bir an sessizlik olur. “Tabi içinde tutup da bunu dışa vurmamayı başarabileceksen buna mecbur değilsin. Beni bilirsin, etrafımda elli kişi gülse, bir kişi ağlasa, ben de gülmeyi keserim ve giderim onun yanına, birlikte ağlarız. O yüzden moralinin bozuk olup olmaması, kendi moralim için de önemli., senin için de önemli”<br />
“Tamam, ikna ettin beni yine.” Dedi kız gülerek.”Ama bir şartla.”<br />
“Söyle bakalım nedir şartın?” dedi genç şaşkın şaşkın.<br />
“Sen de o kızın kim olduğunu söyleyeceksin.”</p>
<p>Genç donup kalacaktı nerdeyse ama bir şey belli etmemeye çalıştı. Okuldan bir kıza sayfalar dolusu şiirler yazdığını geçen hafta bütün sınıf öğrenmişti. Ama bu kızın kim olduğunu bilmiyorlardı. Sürekli kim olduğunu soruyorlardı. Ama genç “Söylemem” değil, “Söyleyemem” diyordu. Bir an düşündü. Kaybedecek bir şeyi yoktu. Dönüp arkadaşına baktı. Arkadaşı hemen anladı durumu ve “Sakın yapma” dermişçesine bir hareket yaptı. Genç ise gülümsedi ve konuşmasına devam etti:</p>
<p>“Anlaştık” dedi ve elini uzattı. Kız da elini sıkıp “Anlaştık” dedi.<br />
“Başla bakalım” dedi genç ama kız önce onun söylemesi için ısrar etti.<br />
“Pekâlâ” dedi ve derin bir nefes aldı. Şiirleri yazdığı kızın kim olduğunu söylemeden önce, olayların nasıl geliştiğini anlatacaktı kim olduğunu sezdirmeden. Böylesi daha etkili olurdu:</p>
<p>“Onun da bulunduğu yedi sekiz kişilik bir ortamdaydım. Ders boştu ve vakit geçirecek bir şeylerde uğraşıyorduk. O bazen o kadar sevimli hareketler yapıyordu ki, içim bir hoş oluyordu. Ama aklımı başka yere çekmeye çalışıyordum, çünkü başka biriyle çıkıyordum o zamanlar.”<br />
“Ne zamanlar?” diye bölünce: “Kasım ayının başları” dedi genç. “Bu okuldan mı?” diye sorunca da olmadığını, başka bir şehre taşındıklarını söyledi.<br />
“Her neyse. Ertesi gün yine aynı ortamdaydık. Bu kez yorulmuştu, yorulmuştuk biraz. O duvara yaslanmış, yanakları kıpkırmızı. Onu o halde gördükçe bakmadan edemiyordum.<br />
Bir şeyler hissettiğimden iyice emin olunca, çıktığım o kızdan ayrıldım. Çünkü duygusal olarak da olsa asla aldatmam…”<br />
Genç arada bir karıştırarak, toparlamak için susarak, sanki bir şeyleri belli etmek istemiyormuş gibi gözlerini kaçırarak anlatmaya çalışıyordu:</p>
<p>“Konuşmaya karar verdim. Ona yazdığım şiirlerden bazılarını temize çektim. Kafamda tasarladım her şeyi ama…” Genç sustu ve aşağıya baktı.<br />
“Ama?” dedi kız soru sorarcasına.<br />
“Ama sonra bir şey oldu ve… olmadı. Yani aslında oldu ama ben konuşamadım. Biri ya da bir şeyler…Ya kırmızı…Şiir…” Genç daha fazla saçmalamadan sustu.”Özür dilerim, birbirine soktum her şeyi” diye özür diledi.<br />
“Önemli değil, tamam” dedi kız. “Peki, ne oldu da konuşamadın?”</p>
<p>Genç artık terliyordu. Ve sesi titriyordu. Yavaş yavaş, kelimeleri seçe seçe konuştu, daha doğrusu konuşmaya çalıştı:</p>
<p>“Konuşacaktım ama…o gün…” Konuşurken sık sık susuyordu genç. “Yani konuşacağım gün…” Kızın gözlerinde merak parıltıları vardı. Genç bir süre öylece durup bakmak istedi ama yapmadı.”O kızın masasında.” Sesinin titremesi artıyordu. Gözlerinin dolmak üzere olduğunu hissediyordu. Sonunda derin bir nefes alıp üfledi. Ve o kelimeler döküldü:<br />
“Bir demet gül vardı…”</p>
<p>Birden bire orada sanki zaman donmuştu. Kız şaşkınlıktan donup kalmıştı, gence bakıyordu. Genç de ona. Birkaç saat gibi gelen on oniki saniye sonra, genç gözlerini kaçırdı:</p>
<p>“Konuşmadım çünkü bir günde iki kişinin ona duygularını açması ona ağır gelirdi. Hem umudum da vardı fazlasıyla. Beklemek istedim. Konuşmadım, çünkü artık mutluydu, bunu söylemek hem haddini bilmezlik olurdu, hem de kötü hissetmesini sağlardı. Israr etse de konuşmadım, çünkü bazı şeylerin bilinmemesi daha iyi olurdu. Şiirleri içime gömdüm çünkü şiirlerde o kız vardı. Ve artık onun gözlerimden akıp başka birine gitmesini izlemekten başka yapacağım her şey, onu olumsuz etkileyecekti. Konuşmadım çünkü onu seviyorum”</p>
<p>Kız hala şoku üzerinden atmaya çalışıyordu. O kadar merak ettiği, kim olduğunu öğrenmek için neredeyse yalvaracağı kız kendisiydi. O ise farkında bile olmadan onu çökertmişti, mahvetmişti. Acıyordu sanki. Sanki göğsünde bir şeyler acıyordu. “Ben ne yaptım?” diye geçiriyordu içinden.</p>
<p>Genç, artık rahatlasın mı yoksa daha da mı telaşlansın bilemediğinden iyice paniklemiş hissediyordu kendini. Kızın kendini suçlu görmeye başlayıp üzüldüğünü hissedince hemen konuştu:</p>
<p>“Yaa… İşte böyle, saçma sapan bir hikâye…” “Hiç de saçma sapan değil” dedi kız.<br />
“Bir de bu yüzden söylemek istemedim. Yani şimdiki gibi kafan karışsın, üzülmeyesin diye…” “Çok iyisin” dedi ve gülümsedi, genç de gülümseyerek cevap verdi.Biraz toparlanmayı bekledikten sonra sordu:</p>
<p>“Ben anlattım, sen de anlatacak mısın?” Kız o meseleyi unutmuştu, hatırlayınca tereddüt eder gibi oldu, ama etmedi: “Ya… Bana ders çalışacağını söylemişti ama top oynuyor şimdi” “Sorun sadece bu mu?” “Tabi ki hayır. Bunu çok sık yapıyor, yani yalan söylüyor. Arkadaşlarım da zaten sevmiyor onu. Benim de ka…” Lafını bölerek: “Arkadaşlarının ne düşündüğü önemli değil!” dedi genç birden ve devam etti “Önemli olan buranın ne söylediği”<br />
dedi kalbini göstererek.” Laf kızın hoşuna gitmiş olacak ki gülümsedi…</p>
<p>O sırada zil çaldı yeniden. Genç de bu durumu başka kimsenin bilmediğini ve bilmemesinin daha iyi olacağını söyleyip ayrıldı. Morali bozulmuştu kızın. Ama mutlu olmasının önemli olduğunu anlayacağından emindi genç. Gözleri sıcaktı ve nemliydi, elleri titriyordu. Stres vardı ve de sıkıntı. Belki biraz da aşk…</p>
<p><strong>Nedim Gökhan Aydın</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/ask-hikayeleri/gozlerin-firtinasi-ve-ellerin-depremi.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kırmızıyı Gören Adam</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/ask-hikayeleri/kirmiziyi-goren-adam.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=kirmiziyi-goren-adam</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/ask-hikayeleri/kirmiziyi-goren-adam.htm#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 15 Feb 2010 16:31:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Aşk Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Spekülatif Kurgu Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[depresif hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[depresif öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[duygusal hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[emin arı]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye yaz]]></category>
		<category><![CDATA[hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[intihar hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[intihar öykü]]></category>
		<category><![CDATA[kırmızı öykü]]></category>
		<category><![CDATA[kırmızının laneti]]></category>
		<category><![CDATA[kızılderili hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Emin Arı]]></category>
		<category><![CDATA[öykü]]></category>
		<category><![CDATA[öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[porselen tabak]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=254</guid>
		<description><![CDATA[



Mehmet Emin Arı
Yeah, you bleed just to know  you are alive


(Ah!  Yaşadığın bilmek için kanatıyorsun                            kendini) 


 Goo  Goo Dolls-Iris



Çalar saatin huzursuz  sesi ile [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<table style="height: 98px;" border="0" width="336">
<tbody>
<tr>
<td width="100%">
<h2><span style="color: #888888;"><strong>Mehmet Emin Arı</strong></span></h2>
<p><span style="font-family: Verdana; font-size: x-small;">Yeah, you bleed just to know  you are alive</span></td>
</tr>
<tr>
<td width="100%"><span style="font-family: Verdana; font-size: x-small;">(Ah!  Yaşadığın bilmek için kanatıyorsun                            kendini) </span></td>
</tr>
<tr>
<td width="100%"><strong><span style="font-family: Verdana; font-size: x-small;"> Goo  Goo Dolls-Iris</span></strong></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/72445027_f0fb29a393.jpg" rel="lightbox[254]"><img class="alignright size-medium wp-image-315" style="border: 4px solid black;" title="72445027_f0fb29a393" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/72445027_f0fb29a393-300x199.jpg" alt="" width="300" height="199" /></a>Çalar saatin huzursuz  sesi ile gözünü açtı ve bir şey göremedi.</p>
<p>Bir ışık göremeyince erken uyandığını sandı. Hala gece  olsa bile, dışardan sızan ufak bir ay ışığı ya da sokak lambası odayı  çok az olsa da hafif aydınlatırdı. Başını bilinçsizce pencerenin olduğu  yere doğru çevirdi. Daha nişanlıyken kumaşını birlikte aldıkları ve  karısının diktiği kırmızı perdeleri gördü. Fakat onun dışında hiçbir şey  yoktu, sadece kırmızı perdeler, ne pencerenin kenarları ne de başka bir  şey vardı.</p>
<p>Karanlıkta etrafına zehirli gazlar yaydığını okuduğundan  beri yatak odasında durmasını istemediği pencere kenarında duran  çiçekleri görmek için gözlerini kısarak dikkatle tekrar baktı ama  saksıların olduğu yerde hiçbir şey göremedi. İşin garibi pencereyi de  göremedi. Perdeler sanki boşlukta öylesine asılı duruyordu. Perdenin  bittiği yerdeyse siyah yada başka bir renk yani fon oluşturacak hiç bir  şey yoktu.<br />
<span id="more-254"></span></p>
<p>Perdenin arkasında duran  ve onu yutacakmış gibi duran  şeyi tarif edemedi bir türlü. Daha önce yaşamında hiç görmediği bir  şeydi, renksizdi ama saydam ya da siyah değildi. Görme duygusunun  kaybolduğunu hissetti.</p>
<p>Daha önce hiç görmediği, bilmediği ve duymadığı bir şeydi  bu: hiçlik. Rengi, dokusu ve yansıması olmayan, hafif, hafif sallanan  kırmızı perdeyi her an yutacakmış gibi duran tarif edilemez bir kötülük  denizi gibi vardı. Kıpırtısız duran ama her an avını parçalamaya hazır  sinsi bir yılan gibi perdeyi saran bir düşman!</p>
<p>Korktu!</p>
<p>Korkudan da beter dehşet bir his içini kapladı. Arkasından  bir panik hissi belirdi. Sanki kuru ve kemikli bir el acımasızca  boğazını sıkıyordu. Soğuk bir ter şakaklarından boşaldı. İçindeki kaçma  hissi yükselince kaçmak istedi ama kaçamadı. Öylece donakaldı. Zavallı  savunmasız bir çocuk gibi gözünü kapayıp yorganı başına çekti. Öylece  durdu.</p>
<p>Gözünü kapayınca en azından güvenli olan siyah bir fonun  içinde kendisinde kayboluyordu. Nefes nefese kalmıştı. Elini göğsüne  götürdü. Göğsünün üstündeki eli aldığı nefeslerle birlikte hızlı, hızlı  inip kalkıyordu. Kovalanan zavallı bir av hayvanı gibi hissediyordu  kendini. Yorganın altında, kıvrılmış bir tespih böceği gibi öylece  duruyordu.</p>
<p>Bir süre bu güven verici körlükte sakinleşmeye çalıştı.  Biraz kendine gelmiş, demin yaşadığı panik geçmiş gibiydi. Korkarak  yorganı yavaşça aşağıya doğru çekti ama gözünü açmadı. Bir kabus  gördüğünü sanıyordu, hatta neredeyse bundan emindi. Kendi kendine &#8220;bu  bir kabus, bu bir kabus&#8221; dedi içinden. Nefesi normale dönünce ve  cesareti biraz gelince tekrar gözlerini açtı.</p>
<p>Yine aynı hiçlik denizinin ortasındaydı. Kırmızı perdeden  başka hiçbir şey yoktu. Korkudan daha beter bir kaygı duygusu yine içini  sardı. Şimdi elleri de terliyordu, buz gibi ter boşanıyordu her  yerinden, ellerinden, alnından ve şakaklarından&#8230;</p>
<p>Artık dayanacak hali kalmamıştı. Birden uzun yıllardan  sonra çocukluğundan beri ilk defa ağlamaya ve çığlık atmaya başladı. Çok  kötü kabus görmüş bir çocuk gibi bacaklarını kendine çekmiş bir halde   bağıra çağıra ağlamaya başladı.</p>
<p>Ellerini, üstünde ağırlığını ve sıcaklığını hissettiği  yorganı, çıplak bir kadının bir nehir kenarındaki keyfini tasvir eden  duvardaki tabloyu, gardırobu ve komodini göremiyordu. Sadece açık  olduğunu düşündüğü pencereden esen rüzgarla hafifçe sallanan kırmızı  perdeyi görüyordu. Başka bir şey yoktu, hiçbir şey&#8230;</p>
<p>Nerden geldiğini bilemediği bir el onu hırsla sarstı.  Sonra karısının sesini duydu. &#8220;Tamam&#8221; dedi kendi kendine &#8220;Bu bir  kabustu, artık sona eriyordu&#8221;. İşte sonunda karısı onu uyandırmaya  gelmişti, kabus bitiyordu. Aynı telaşlı bir el yorganı üstünden aldı ve  omuzlarından tutup tekrar silkeledi. Tanıdık ince eller tekrar hırsla  sarstı. Şimdi uyanır ve kahvaltısını ederdi. Günlük yaşamın sakin  tekdüzeliğine dönerdi. Bu düşüncenin verdiği güvenle, kabusun bittiğini  düşünerek gözünü açtı.</p>
<p>Ama hiçlik yine karşısındaydı.</p>
<p>Bu sefer kırmızı perdeden başka, karısının ince kırmızı  dudaklarını ve her Pazar özenle kırmızıya boyadığı tırnaklarını gördü.  Karısından geriye görebildiği başka hiç bir şey yoktu; sadece dudaklar  ve tırnaklar. Fakat bu sefer, çok istemesine rağmen ve ölesiye  korkmasına rağmen gözünü kapamadı. Omuzları bir süre daha hırsla  sallandı. Boşlukta asılı duran dudaklar hareket ediyordu.</p>
<p>&#8220;Uyan, hadi uyan, ne oldu?&#8221; dedi karısı. Sonra beş tane  kırmızı nokta terli saçlarını geriye doğru itti.</p>
<p>&#8220;Uyanığım&#8221; dedi sanki yaramazlık yapmış bir çocuk gibi.</p>
<p>&#8220;Ne oldu?&#8221; diye tekrar sordu kadın. Belli ki o da  korkmuştu.</p>
<p>&#8220;Hiçbir şeyi göremiyorum, kırmızı rengin dışında hiçbir  rengi göremiyorum&#8221;</p>
<p>&#8220;Anlamadım&#8221; dedi karşısında duran kırmızı dudaklar.  Dudakların arasındaki dişler bile görülmüyordu. Sadece ürkütücü bir  boşluk ve hiçlik.</p>
<p>Bu sefer gözlerini kapamamıştı. Derin, derin nefes alıp  anlatmaya başladı.</p>
<p>&#8220;Hiçbir şey göremiyorum, sadece kırmızı renkli şeyleri  görebiliyorum. Önce rüya gördüğümü, bunun bir kabus olduğunu sanmıştım  ama değil işte.&#8221;</p>
<p>Karşısında duran karısının kendisine dikkatle ve şüpheyle  baktığını görür gibiydi ama görebildiği sadece kıvrılmış kırmızı  dudaklardı. Gözler yoktu.</p>
<p>Karısı birkaç soru daha sordu. Elleriyle bir iki hareket  yaptı. Onun görmediğine ikna olunca, bir süre ne yapacağına karar  veremedi. Daha sonra &#8220;bekle&#8221; deyip odadan çıktı. Uzaklaşan ayak  seslerini duydu. Biraz sonra karısı tekrar geri geldi. Önce pantolonunu,  ardından gömleğini giymesine yardımcı oldu.  Yarı kör gibi olduğu için  ayakkabı bağlarını eğilip kendi bağladı. Elinden tutup dışarı çıktılar  ve bir taksiye atlayıp en yakındaki hastanenin acil servisine gittiler.</p>
<p>Hastanede geçirdikleri o gün tam bir kabustu. Ellerindeki  ufak cep fenerlerini bir çocuğun neşesi ile gözüne tutan bir sürü doktor  her iki gözüne baktılar. Daha sonra gözünü yakan ve acıtan damlalar  damlatıldı. Bir yere oturtup başını bir yere koydu ve gözüne bakıldı.  Işığı görüp görmediğini soruyorlardı sürekli.</p>
<p>Hayır. Hiçbir ışık görmüyordu. Kırmızı dışında hiçbir şey  görmüyordu. Önüne konulan nesnelerden hangisini gördüğünü sordular.  Sadece kırmızı renkte olanları görüyordu. Masa olduğunu tahmin ettiği  bir şeyin üstünde bir kırmızı kalem, bir kırmızı not defteri ve bir  kırmızı kurdele görebiliyordu.</p>
<p>Gördüklerini ayrıntılı olarak tarif etmesini istediler.  Ayrıntılı bir şekilde kırmızı kalemi, not defterini ve kurdeleyi tarif  etti. Göremediği eller kurdeleyi bir sekiz gibi büktü ve gördüğü rakamı  söylemesini istediler; &#8220;Sekiz&#8221; dedi uysalca.</p>
<p>Başında toplanan  kalabalık kendi aralarında hararetli bir tartışmaya girmişlerdi. Genel  fikir bunun psikopatolojik olduğu yönündeydi. Hocaya gösterelim  diyorlardı. Hoca muhakkak bu çok ilginç &#8220;vakayı&#8221; görmeliydi.</p>
<p>Herkesin saygı ile karışık bir korku ve hatta huşu ile  adını andığı hoca gelinceye kadar bekleme yerinde karısı ile oturdular.  Bazen önünden geçen insanların giydiği kırmızı bir kazak ya da kırmızı  bir etek görüyordu. Birdenbire içine girdiği kırmızı dünya artık eskisi  kadar korkutmuyordu. En azından gözünü açıp bakabiliyordu. Nerden  geldiği belli olmayan kırmızı bir bebek şapkasını gördü. Bunun bir bebek  şapkası olduğunu düşündü, sonra gülümsedi. Bebeğinde ona gülümsediğini  hissetti ama ne bebeği ne de onun gülümsemesini göremedi. Kırmızı  şapkanın koridorda uzaklaşmasını seyrederken kaygılandı ve huzursuz  oldu.</p>
<p>Gülümsediğini gören karısı &#8220;ne oldu?&#8221; diye sordu? Adam  bebeğin gülümseyip gülümsemediğini sordu. Karısı &#8220;evet&#8221; deyince bunu  hissettiğini söyledi ve tekrar gözünü kapadı.</p>
<p>Sonunda bekledikleri büyük hoca gelmişti. Bir asistan  yanlarına gelip onları hocanın yanına götürdü. Hiçliğin ortasındaki  kırmızı lekelerden oluşma tuhaf dünyanın içinde uslu bir çocuk gibi  elini tutan karısını takip etti.</p>
<p>Durumu anlatan asistanı dinledikten sonra hoca da  gözlerine baktı ve sonra tekrar baktı. İlginç bir vaka ile karşılaşmış  olmaktan dolayı memnundu. Belli ki burnuna makale kokusu gelmişti. Hoca  av heyecanı duyuyordu fakat diğer taraftan da  mesleki olarak daha önce  hiç karşılaşmadığı bir problem yüzünden de kaygılıydı. Bu yüzden  olabildiğince temkinli gitmek istiyordu.</p>
<p>Hastaya bir bilmeceye bakar gibi incelerken, asistanına  istediği tetkikleri söyledi. Sonra bir süre sessiz kaldı, hamlesini  tasarlayan bir satranç oyuncusu gibi düşüncelere daldı ve dudağının  üzerindeki elini kaldırmadan yeni bir şeyler söyledi. &#8220;Bunları  tamamlayın gelin&#8221; dedi.</p>
<p>Kan tahlilinden, zorlukla doldurabildiği ufak plastik  şişenin içindeki idrar testine kadar hocanın istediği sayısız tetkikleri  tamamlamaları yaklaşık üç günlerini aldı. Bu arada hocasından ölesiye  korkan bir asistan her gün iki kere mavi ve renkli ışıklarla gözlerine  bakıyor ve dosyasına notlar alıyordu.</p>
<p>O günden sonra her sabah, karısı onu bir çocuk gibi  giydiriyor ve birlikte el ele yürüyerek hastaneye gidiyorlardı. Konu  komşu, yolda onlara bakan insanlar, bindikleri taksinin şoförü ve kötü  çayları çok ısıtarak satan hastane görevlisi de onu kör sanıyorlardı.</p>
<p>Bütün tahlilleri yaptırıp kocaman bir dosyanın içine  özenle koyup tekrar hocanın yanına gittiler. Karısının bir anlam  veremediği kelimeler içeren uzun, beyaz tahlil sonuçları, beceriksizce  çizilmiş gibi duran grafikler ve başka bir sürü kağıttan oluşma büyük  külliyata uzun süre baktı hoca. Daha sonra önündeki ufak deftere kısa  notlar yazdı.</p>
<p>Her şey normaldi.</p>
<p>Aşırı ya da çok farklı bir değer yoktu. Bütün tetkik  sonuçları normal sınırları içinde, sağlıklı bir insanda nasıl olması  gerekiyorsa öyleydi.</p>
<p>Hoca neredeyse üzgün bir sesle &#8220;Her şeyiniz normal  gözüküyor. Bir de nöroloji ve psikiyatri görsün&#8221; dedi</p>
<p>Hem nöroloji hem de psikiyatri bölümü &#8220;Sadece kırmızı  rengi görebilen&#8221; bu ilginç hastayı neredeyse coşku ile karşıladılar.  Onlar da bir sürü test istediler. Ellerindeki hasta dosyası gitgide daha  da kalınlaşmaya başlamıştı.</p>
<p>Bütün bu tetkiklere, kan almalara ve ellerine tutuşturulan  plastik idrar bardaklarına rağmen doktorlar hiçbir şey bulamamışlardı.</p>
<p>Gözcüler, psikiyatrlar, nörologlar ve diğer başka  bölümlerden gelen birkaç başka doktorunda katılımı ile oluşturulan bir  kurul, uzun, uzun yapılan tetkikleri, testleri ve tahlilleri ayrıntıyla  sıraladıktan sonra, hepsinin altına imza attığı raporun sonuç kısmına  şunu yazmışlardı;</p>
<p>&#8220;hastanın renk algılamada ve görme işlevinde gözlenen  seçici patolojik filtrelemenin nedeninin biyolojik bir nedeni  olmadığına, bu olgunun tamamen psikolojik olduğuna karar verilmiş olup,  hastanın psikiyatri kliniğinde ayaktan tedavi görmesine karar  verilmiştir&#8221;.</p>
<p>Karısı çaresizlikle raporun altında yazılı doktor adlarını  bile tek, tek okurken gözünü kapadı. Ne yapacağını bilemiyordu. Elleri  boş eve geri döndüler.</p>
<p>Bu garip hastalık, sadece tıp camiasının değil aynı zaman  da konu komşunun, tanıdıkların ve tabi ki işgüzar yakın akrabaların da  ilgisini çekmişti. Nefesi kuvvetli hoca önerenlerin yanı sıra, olayı  duyan insanların bulduğu pratik çözümlerde geliyordu. Bu önerilere uyup  garip renkli ve kokulu bir sürü otu içmiş ama sonuçta sadece midesini  bozup ishal olmuştu. Eve gelen baş örtülü yaşlı kadınların okuyup  üflemelerine ses çıkarmıyordu ayıp olmasın diye. Aklına yatan tek şey,  pratik bir çözümdü. Uyanık bir yakın akrabanın önerdiği gibi kırmızı  camlı bir gözlük takmayı denedi. Hiç bir şeyin değişmediğini görünce  çaresizlikle doktorlarca son ümit olarak görülen psikoterapiği kabul  etti.</p>
<p>Kreşe giden bir çocuk gibi karısının onu elinden tutup  götürdüğü psikoterapi seansları da çok işe yaramamıştı açıkçası. Sadece  sesini duyabildiği psikiyatrın her seansta ısrarla ona sorduğu soruyu,  her gün ve neredeyse her saat yüzlerce kez içinden sessizce kendine  soruyordu;</p>
<p>&#8220;Sizce neden sadece kırmızıyı görüyorsunuz?&#8221;<br />
Hiçbir fikri yoktu.</p>
<p>&#8220;Bu rengin önemi ya da önemsizliği nedir sizin için?&#8221;<br />
Ne bir önemi olmuştu ne de önemsizliği. Kırmızı sıradan  bir renkti işte.</p>
<p>&#8220;Ruhunuzda kırmızı renkle bağlantılı bir yara ya da sevinç  var mı?&#8221;<br />
Hayır. Ne saçma bir soruydu&#8230; Bir renk yaralamazdı ki  insanı.</p>
<p>&#8220;Diğer renklerden nefret mi ediyorsunuz? Hiçlik rengi  dediğiniz o rengi tanımlar mısınız?&#8221;<br />
Tanımsız, tanımsız, tanımsız&#8230;</p>
<p>Kabusun başladığı o güne kadar kırmızı, diğer renklerden  pek de farklı olmayan sıradan bir renkti. Diğer renklerden ne çok önemli  ne de çok önemsiz. Karısı iç çamaşırı alırken şakacı bir işveyle hangi  rengi istediğini sorunca hiç düşünmeden &#8220;kırmızı&#8221; derdi. Ama bunu  söylerken herhangi kişisel bir seçim ya da beğeniye dayanmıyordu. Belki  gençken izlediği o açık saçık filmlerden etkilenmişti. Hani abartılı  kadınların abartılı şeyler giydiği ucuz filimler vardı ya onlardan işte.  Bunun dışında kırmızı rengi ne giyiminde ne de yaşamında öyle çok ön  plana çıkarmazdı.</p>
<p>Bir otomobil alsa rengi kırmızı olurdu ama kan tutardı onu  vs. vs.</p>
<p>Neden kırmızı?</p>
<p>Bilemiyordu&#8230; Sadece kırmızı rengi görebildiği için artık  bu rengi daha iyi tanıyordu. Kırmızının o kadar çok tonu vardı ki.  Karısının dudağındaki açık ton, perdelerin ölgün kırmızısı, halının  motifindeki görülen ufak tefek motiflerdeki açık pembeye yakın duran  kırmızı, karısının onu görsün diye giydiği parlak gece elbisesinin canlı  kırmızısı, trafik lambasının sakin ama tehditkar kırmızısı, çoğunlukla  gençlerin kullandığı arabaların mat kırmızısı, tırnak boyalarının dişi  kırmızısı, kasabın vitrininde duran etlerin kırmızısı vs. vs.</p>
<p>Sadece kırmızının tonlarında olsa bile, her şeyi  görebilseydi belki bu duruma yine de katlanabilirdi. Böyle yavan olurdu  ama yine de yaşar giderdi işte&#8230; Tamamı ile kör olsa bile bunu  kabullenebilirdi ama o hiçliğe asla katlanamıyordu.</p>
<p>O korkunç sabahtan beri peşinden ayrılmayan o hiçlik.</p>
<p>Acı çekiyordu, korkuyordu ve kaybolmuştu.</p>
<p>Dışarı sokağa çıkamıyordu çünkü sadece kırmızı rengi  görebildiği için pratik olarak bir körden farksızdı. Baston falan da  kullanmayı istemiyordu çünkü aptal belediyenin marifetiyle sokaklar  görenler için bile yürünemez durumdaydı. Hastanenin verdiği raporları iş  yeri kabul etmişti ve &#8220;durum düzelinceye kadar&#8221; raporlu sayılmıştı.</p>
<p>Kırmızılı yeni yaşamına uyum sağlaması için yaşamında bazı  pratik düzenlemeler yapılmıştı. En azından evde sorunsuz yaşaması  gerekiyordu.</p>
<p>Bazı günler karısı, kendini görsün diye yüzünü kırmızıya  boyardı. Kızılderili olurdu yani.</p>
<p>Evde rahat hareket etmesi için hemen her şey karısı,  kardeşi ve karısının kardeşi tarafından kırmızıya boyanmıştı. Berbat bir  haldeydi ev. Dışarıdan giren biri için sinir bozacak ve insanı  kusturacak kadar kıpkırmızıydı.</p>
<p>Boyanabilecek her şey kırmızıya boyanmıştı. Buzdolabı,  televizyonun kumandası, giyeceği elbiseler, kendi kolu, evin duvarları,  bilgisayarın dışı, klavye ve başka bir sürü şey&#8230;</p>
<p>Ev sevimsiz bir korku filminin seti gibiydi ve hatta bazen  de bir kırmızıdan dolayı mezbahaya benziyordu.</p>
<p>Tamamı ile yapay ve tek renkten oluşma bu kırmızı dünyada  psikolojik olarak kendi içine düşmeye başlamıştı. Ağır bir depresyonun  başlamıştı. Doktorun verdiği ufak mutluluk haplarına rağmen bunun geri  dönüşü yok gibiydi.</p>
<p>Sanki&#8230;</p>
<p>Sanki bilmediği bir nedenden ve bilmediği bir şeyler  tarafından lanetlenmiş gibiydi. Artık pek düşünmüyordu, daha doğrusu  düşünmek istemiyordu.</p>
<p>Karısı işe gitmek için  evden çıktığında kapının kapanan sesini duyunca gözlerini açardı. Evin  tüm perdeleri kapalıydı hep. Tabi ki tüm perdeler koyu kırmızı ve düz  kumaştandı artık. Kırmızı renge boyanmış duvarların kenarından kırmızı  sandalyenin durduğu masaya gelip kahvaltısını yapardı. Sonra da kırmızı  evinde vakit geçirmeye çalışırdı.</p>
<p>Yemek yapmayı öğrenmişti ama bazen zorlanıyordu. Pirinci  ya da margarini bulmak bazen zor oluyordu çünkü bunlar kırmızı değildi.  Evde kırmızı olmayan ve kırmızıya boyanamayan pek çok şey vardı, örneğin  televizyon ekranı ve pencereler.</p>
<p>Uzaktan kumandayı alıp televizyonun karşısına geçtiğinde  tuhaf kırmızı lekelerin hareketlerinden başka bir şey görmüyordu.  Şansına bazen kırmızı giyinmiş bir sunucu çıkardı ama genelde  televizyonu radyo gibi dinlerdi hep.</p>
<p>Pencereler daha da kötüydü. Kırmızı perdeleri açtığı anda  gözlerini kamaştıran bir ışık görmezdi. Perdenin arkasında bir sokak  olurdu. Eskisi gibi dolu da değildi sokak, bir iki kırmızı araba ve  bazen yoldan geçen kırmızı kazaklar.</p>
<p>Karısı, akrabaları ve onu ziyarete gelen insanlar bu  duruma alışmışlardı. Dünyada hiçbir yerde görülmeyen bu hastalıkla  ilgili röportaj yapmak isteyen gazetecileri kabul etmemişti. Bir lanete  uğramış olabilirdi ama bir sirk maymunu da değildi.</p>
<p>Doktorlarla olan bağlantısını da kesmişti. Hiçbir şey  bulamayınca psikolojik deyip kestirip atıyorlardı. Neydi psikoloji?  Kırmızı ile alıp veremediği ne olabilirdi ki? Ellerinin arasına aldığı  kafasının içinde bir yerde bir şey bozulmuş ve kopmuştu işte, daha ne?</p>
<p>Bir şeylerin içinde yavaş, yavaş eksildiğini hissediyordu.  Neydi eksilen? ya da çoğalan? İçinde &#8220;kendi&#8221; mi eksiliyordu? yoksa  başka bir şey mi çoğalıyordu?</p>
<p>Depresyona girmişti. Karısı bunu açıkça görebiliyordu.  Uzun uykular, kısa ve tat vermeyen sohbetler, yatakta buz kesmesi ve boş  bakışları bunun ispatıydı. Onun zorlamasıyla psikiyatristin verdiği  mutluluk haplarından içiyordu ama onlar bile kendisini iyi  hissettirmiyordu.</p>
<p>Kırmızıya boyanmış lavabonun içindeki suyun, garip  girdaplar çizerek boşalması gibi bir şeylere doğru aktığını  hissediyordu. Karşı koyamıyordu. Umarsız gözlerle bu yitişi izliyordu.</p>
<p>Güzel, sakin ve mutlu yaşamını bir anda kabusa çeviren  kırmızıdan da nefret ediyordu. Gözü açık iken sadece kırmızı rengi  görüyordu, bir de şu adı olmayan hiçliği&#8230; onun ne adı vardı ne de  başka bir şeyi. Hiçbir şeyi yoktu. Hiçliğin arkasından bakıp duyulmayan  kahkahalar atıyordu hep.</p>
<p>Gözünü kapayınca eski güzel günleri görmek istiyordu ama  gözünü kapayınca bile gördükleri eksikti. Kırmızı lekelerin olduğu okul  yılları, eski zaman fotoğrafları gibi duran bölük pörçük görüntüler ve  kırmızı bir kazak giyen başı olmayan bir resim. Geçmiş bile kırmızının  lanetinden kurtulamıyordu işte&#8230;</p>
<p>Sadece kırmızıyla olsa bile yine de yaşamalıydı. Bu  gerçeğe kendisini alıştırmalıydı. Sokaklar, ağaçlar, gökyüzü, insan  yüzleri, arabalar, dolmuşlar, otobüsler, nehirler, pastaneler, parklar,  yollar, güvercinler, uçaklar, saatler, çocuk gülümsemeleri, kadın  kalçalarının tuhaf kıvrımı, ağız dolusu küfreden dolmuş kahyaları,  trafik ışıkları (kırmızı olan hariç), dondurmalar, kalemler, beyaz  kağıtlar, bilgisayar ekranları, koyun sürüleri, yeşil orman, araba  tekerlekleri, beyaz dişler, çiçekçiler, dişçiler, beyaz tuvalet  kağıtları, badanalı evler, siyah müzik seti, papatyalar ve hatta  karısının yüzü, papatyalar, karısının yüzü ve yine papatyalar ve yine  karısının yüzü&#8230;</p>
<p>Bütün bir gün boyunca bu uzun listeye yeni şeyler ekledi.  Kırmızı olmayan bir sürü şey. Kırmızının lanetinden önce pek fark  etmediği binlerce ve hatta milyonlarca şey.</p>
<p>Bunlar olmadan da yaşardı. Körler yaşamıyor muydu? Kendisi  de yaşar giderdi işte.</p>
<p>Kendisi? Bu soru üzerinde hiç durmadı. Neredeyse bir  hırsızın telaşı ile kafasından uzaklaştırdı bu soruyu. Kendisini iyi  hissetmeliydi. Yaşama sarılmalıydı.</p>
<p>Akşam karısını tıpkı eski zamanlardaki gibi karşıladı.  Güzel bir sofra hazırlamıştı ona. Yemek yaparken bir porselen tabak yere  düşüp kırılmıştı ama o sadece gülümsemişti. Kırmızı olmadığı için suç  tabaktaydı tabi ki, kendisinde değil. Yere düşüp kırılmış ve görmediği  tabağa doğru seslenip &#8220;kırmızı değilsin, o halde suçlusun tabak&#8221;  demişti.</p>
<p>Kırmızın hayatına bir lanet gibi girdiği o günden bu yana,  uzun zaman sonra ilk defa gülümsemiş ve keyfi yerine gelmişti.</p>
<p>Akşam karısıyla birlikte güzel bir yemek yemişlerdi. Tabi  ki kırmızı şarap içip kırmızı mumlar yakmışlardı. Eski mutlu günlere  dair bir anıyı hatırlayıp gülmüşlerdi. İki şişe şarabı içtikten sonra  tatlı bir mutluluk gelmişti ikisine de.</p>
<p>Karısı &#8220;bekle, sana bir sürprizim var&#8221; deyip yatak odasına  gitmişti. Kırmızı kazak, kırmızı etek, kızıl saçlar ve kırmızı  çorapların devinimine bakarken gülümsedi. Karısının duyamayacağı bir  sesle &#8220;Seni seviyorum&#8221; dedi.</p>
<p>Her şey eskisi gibi mi olacaktı? Belki. Umut hep vardır  değil mi?</p>
<p>Birkaç dakika sonra karısı oldukça iç gıcıklayıcı bir  kırmızı gecelikle geri gelmişti. Aslında gördüğü sadece gecelikti. Yine  de kendisi için böyle bir şey yapması çok hoşuna gitmişti. Kırmızı  gecelik süzülerek yanına geldi ve dizine oturdu. Her şeyi görmese de  karısının etinin kıvrımlı çekiciliğini ve gözünü kapasa bile tarif  edeceği sıcaklığını hissediyordu.</p>
<p>Uzun zaman sonra tekrar seviştiler. Tıpkı eskisi gibi,  sakin ve tanıdık dokunuşlar, şefkatli öpüşmeler, uzun ve duyulmayan  inlemeler, terli bir sevinçle, buhurlar kadar sıcak bir mutlulukla  seviştiler . Karısı doyumun sakinliğinde yanına düşüp hissedilmez nefes  alışlarla uyumaya başladığında içini bir iyimserlik kapladı.</p>
<p>Böyle de yaşardı. Karısının yüzünü göremese bile böyle de  yaşardı. Bir kör ile bir insan arasındaki tuhaf sınırda eksik gedik olsa  da yaşardı. En azından kör değildi ve buna bile şükretmesi gerekiyordu.  Buruk bir gülümseme yüzüne yayıldı ve o da uykuya daldı.</p>
<p>Rüyasında bir boşluktaydı. Ağırlıksızmışçasına asılı  kalmış gibi öylece duruyordu. Hiçbir şey göremiyordu çünkü hiçbir şey  yoktu. Nereden geldiğini bilemediği bir ses &#8220;boşluktasın&#8221; dedi.</p>
<p>Tam karşısında çok uzaklarda bir yerde kırmızı bir nokta  gördü. Belli belirsiz seçiliyordu. Kırmızı nokta yavaşça büyümeğe  başladı. Deminki ses aynı umarsızlıkla &#8220;düşüyorsun&#8221; dedi.</p>
<p>Kırmızı nokta o yüzden büyüyordu. Ona doğru düşüyordu.  Düşen bir insan gibi panik içinde elini ve kolunu sallamaya başladı ama  düşüşe engel olamadı.</p>
<p>Kırmızı nokta büyüdü, büyüdü ve en sonunda sonsuz bir  süratle çarptı. Hiçbir şey hissetmedi. Sadece o sesi yine duydu; &#8220;artık  sen yoksun&#8221;.</p>
<p>Ter içinde uyandı. Sabah olmuştu ve karısı çoktan  gitmişti. Uykuya dalarken hissettiği o iyimserlikten eser kalmamıştı.  Kırmızıya boyanmış evin içinde yüzünü yıkamak için banyoya gitti.</p>
<p>Aynada kendine baktı, daha doğrusu kendisizliğine. Sadece  bir çift dudak vardı orada. Ümitsizlikle kıvrılmış bir çift dudak.</p>
<p>Önce boşlukta olduğunu hissetti. Eliyle duvara dayandı.  Sonra düşmeye başladı ve titredi. Sonra kendine çarptı.</p>
<p>Gözünü kapadı ve bir süre banyo aynasının karşısında  sallandı. Kafasının içinde bir ses &#8220;artık sen yoksun&#8221; diyordu sürekli.</p>
<p>Bir sarhoş gibi &#8220;ben varım, ben varım, varım&#8221; diye  inlemeye başladı.</p>
<p>Sonra&#8230;</p>
<p>Sonra kırmızı bir kağıda sarılmış jileti eline aldı ve  vücudunu kesmeye başladı. Jiletin geçtiği yerde önce hiçbir şey  görünmüyordu ama biraz sonra sanki uzun zamandır unutulmuş gibi, kan  küskünce akmaya başlıyordu.</p>
<p>Keskin jilet deriyi kestikçe her yerinden kan çıkıyordu.  Kan çıktıkça aynada vücudu beliriyordu çünkü kan kırmızıydı ve kan  şimdiye kadar gördüğü her şeyden daha kırmızıydı, kan kırmızısı ya da  kanımsı kırmızı. Öylece aynadaki görüntüsüne baktı bir süre.</p>
<p>Sonra tekrar hiçbir acı hissetmeden keskin ve soğuk  usturayla kendini kanatmaya başladı. Bir işkencecinin acımasız ama iş  bilir eli gibi kendine yabancı olan kendi eli, jiletle her yerini  kesiyordu. Her yeri kanıyordu ve kandan tuhaf bir heykele benziyordu.</p>
<p>Yüzündeki tarif edilebilir bir mutluluk ifadesine eşlik  eden belirgin bir tebessümle boy aynasındaki kendine bakıyordu ve  neredeyse fısıltıyla</p>
<p>&#8220;ben varım, ben varım, varım, varım&#8230;&#8221;</p>
<p>diyordu.</p>
<p><strong>Mehmet Emin Arı</strong><br />
<em>eminari.com sitesinden alınmıştır.</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/ask-hikayeleri/kirmiziyi-goren-adam.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İtalyan Usulü Boşanma</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/ask-hikayeleri/italyan-usulu-bosanma.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=italyan-usulu-bosanma</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/ask-hikayeleri/italyan-usulu-bosanma.htm#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 15 Feb 2010 16:16:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Aşk Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Gerilim Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Gizemli Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[cinayet öyküleri]]></category>
		<category><![CDATA[duble viski]]></category>
		<category><![CDATA[emin arı öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[hiakye özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye yaz]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Emin Arı]]></category>
		<category><![CDATA[öykü oku]]></category>
		<category><![CDATA[öykü yaz]]></category>
		<category><![CDATA[psikolojik aşk]]></category>
		<category><![CDATA[Romantik Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[romantik öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[türk öykücüleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=250</guid>
		<description><![CDATA[Mehmet Emin Arı
Karısını öldürmek istiyordu
Bu fikrin nasıl oldu da birdenbire aklına geldiğini tam  hatırlamıyordu. Arkadaşlarıyla birlikte erkek erkeğe rakı içerken  birinin şaka yollu İtalyan usulü boşanmadan bahsettiği zaman mı aklına  gelmişti? Saf saf İtalyan usulü boşanmanın ne olduğunu sormuştu.  Üniversiteden beri pek kitap okumazdı. Kitap okumayı pek sevmeyen  mühendislerdendi işte.
&#8220;İtalyanların [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><span style="color: #888888;"><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/64447945_8d0ca6f035.jpg" rel="lightbox[250]"><img class="alignright size-medium wp-image-320" style="border: 4px solid black;" title="64447945_8d0ca6f035" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/64447945_8d0ca6f035-300x203.jpg" alt="" width="300" height="203" /></a><strong>Mehmet Emin Arı</strong></span></h2>
<p>Karısını öldürmek istiyordu</p>
<p>Bu fikrin nasıl oldu da birdenbire aklına geldiğini tam  hatırlamıyordu. Arkadaşlarıyla birlikte erkek erkeğe rakı içerken  birinin şaka yollu İtalyan usulü boşanmadan bahsettiği zaman mı aklına  gelmişti? Saf saf İtalyan usulü boşanmanın ne olduğunu sormuştu.  Üniversiteden beri pek kitap okumazdı. Kitap okumayı pek sevmeyen  mühendislerdendi işte.</p>
<p>&#8220;İtalyanların hepsi Katolik Hıristiyanlar hocam. Bunlarda  boşanmak yasak, bu yüzden karısından ayrılmak isteyen İtalyan adam  karısını öldürür ya da öldürtür. Bu tür bir boşanmaya İtalyan usulü  boşanma denir&#8221; dedi ve kendi sözlerine gülüp rakı sofrasından yapılan  muhabbete dönmüştü.  Sofrada herkes kahkaha ile gülerken adamın  sözlerine nedense gülememişti. Elinde rakı bardağı öylece kalakalmıştı.<br />
<span id="more-250"></span></p>
<p>O geceden birkaç gün sonra işyerinde genç ve güzel  sekreteri odasından çıkarken arkasından ona bakmıştı. Kalçaların elbise  kumaşında yarattığı vaatkar kıvrımı görünce nedense aklına tekrar  &#8220;İtalyan usulü boşanma&#8221; gelmişti.</p>
<p>Aynı günün akşamı sekreterini evine bırakmak istediğinde  nedense hiçbir itiraz gelmemişti karşıdan. Sekreteri gamzesini  çıkartarak gülümsemiş ve teşekkür etmişti. Arabadan indikten sonra  içeriye sinen kadın parfümünü içine çektiğinde sesli olarak &#8220;İtalyan  usulü boşanma&#8221; demişti. Kimse duymamıştı, sadece bir kendisi bir de  Tanrı. Genç kadının vücudunun, zavallı kumaş eteğini ve kendi aklını  olmadık durumlara sokmasını izleyerek bir süre arabada öylece  kalakalmıştı.</p>
<p>İşte o zaman, arabada sigara içerken sekreterinin oturduğu  apartmana girmeden önce yine gamzelerini çıkartarak kendisine gülüp el  salladığında karar vermişti karısını öldürmeye.</p>
<p>&#8220;Ancak bir kadın bir erkeğe bir başka kadını öldürme  ilhamını verebilir&#8221; der yazılmamış kutsal kitaplar.</p>
<p>Eve döndüğünde karısını her zamanki gibi yatakta uyurken  bulmuştu. Karısına bakan hemşire çıkmak için onu bekliyordu. Tüm  ilaçları verilmişti. Hemşire ile ayaküstü sohbet etti ve karısının  durumunu sordu. Hemşire kısacık bir bilgi verdikten sonra, gece 12&#8242;de  verilecek ilaçları hatırlattı ve çıktı. Onu uğurladıktan sonra  hizmetçinin hazırladığı yemeği hızla yiyip karısının yanına gitti.</p>
<p>Karısı yatakta sırt üstü yatmış, ağzı hafif aralık  uyuyordu. Her zamanki gibi bir hastane odasını andırır ağır bir koku  vardı odada. Pencereyi sonsuza kadar açsanız da gitmeyecek bir ilaç,  kolonya, ter ve hatta sidik kokusundan oluşma umutsuz ve sevimsiz bir  kokuydu bu. Yıllardır vardı bu koku. Hiç bitmeyecek bir kabus gibi kötü  bir koku.</p>
<p>Son beş yıldır her akşam bu kokuyu solumaktan yorgun  düşmüştü. Koku kötü olmasına karşın kötü bir kadın değildi karısı  bilakis iyi bir kadındı ve hep iyi olmuştu ona karşı. Şu andaki  konumunu, şirketi, zenginliği ve önemli sosyal toplantılara çağrılma  ayrıcalığını sağlayan saygınlığı hep karısı ve evliliği sayesinde  edinmişti.</p>
<p>Kapıları hep karısı ve karısının babası açmıştı. Ona  borçluydu, hem de çok&#8230;</p>
<p>Ama yine de bu koku&#8230;.</p>
<p>Odanın içindeki kokuyu daha fazla koklamamak için yavaşça  ışığı kapadı. İlaç vaktine daha üç saat vardı. Karısının yüzüne tekrar  baktı. Yorgun, yaşlı ve hasta bir kadının ağzı yarı açık hüzünlü yüzünü  gördü, sonra sekreterinin gamzeli gülüşü ve  parfüm kokusu ve hastane  odası kokusu&#8230;.</p>
<p>Karısı sanki onun beynini okuyormuş gibi birdenbire  tedirgin oldu. Odanın kapısını kapatıp içeri geçti.</p>
<p>Daha sonraki bir ay boyunca zavallı bir bilardo topu gibi  kokular, görüntüler ve vicdanı arasında gidip geldi.</p>
<p>Gülünce gamzesi çıkan sekreteriyle daha da  yakınlaşmışlardı. Bir gün evine bıraktığında arabada tüm cesaretini  toplayıp sekreterini öptüğünde karşı koymamıştı kız ama&#8230;</p>
<p>&#8220;ama siz evlisiniz&#8221; demişti.</p>
<p>Üstüne kadın kokusu sinmişti. Gerçekten çekici bir kadının  kokusu. Doya doya sevişebileceği ve sonunda gerçekten doyacağı bir  tenin kokusu. Dudaklarında öpüşmenin sudan bile ıslak tadı kalmıştı.  Tuhaf bir şekilde kanın tadını almış kurt gibi hissetti kendini. Bu  noktadan sonra durmayacaktı, biliyordu.</p>
<p>Karısını nasıl öldürecekti? Her katil gibi kafasına gelen  ilk gelen şey buydu. Yakalanmamalıydı. Herkes karısının uzun süren  hastalıktan öldüğünü sanmalıydı. Hatta en iyisi karısı kendisi burada  değilken ölmeliydi. Hastaydı karısı uzun zamandır hem de çok hasta.  Hastalar eninde sonunda ölürdü. Acı çekiyordu karısı ve ölürse acısı  biterdi. Hani derler ya &#8220;Allah kurtardı&#8221;.</p>
<p>Çok fazla düşünmeden nasıl öldüreceğini hemen bulmuştu.  Uzaktan bir cinayet olacaktı. Remote Control (uzaktan kontrol) gibi  Remote Murder diye dalga geçti kendisiyle.</p>
<p>Karısının günde üç kere aldığı ağrı kesici haplardan  birinin içine, Aspargam etken maddeli ilacı toz haline getirip koymayı  düşündü. Aspargam aslında bir kas gevşeticisiydi ama yüksek dozda kalp  kaslarını felç ediyordu. Karısı gibi kalbi çok zayıf hasta bir insanı  çok rahatlıkla öldürürdü. Hele bu dozda yüz metre dünya şampiyonunu bile  devirirdi. İki miligramlık maksimum dozu içeren ufak haplardan beş  tanesi yetiyordu.</p>
<p>Kararını verdiği günden bir hafta sonra, gecenin bir vakti  karısı içerde yine derin bir hastalık uykusundayken elinde ameliyat  eldivenleri, ağrı kesici film tabletlerden birini özenle açtı. İçindeki  ilacı boşalttı ve iki kapsülü kenara koydu. Daha sonra özenle aspargam  içeren hapları jiletle küçük parçalara ayırıp toz haline getirip bir  kapsüle doldurdu. İki kapsülü kapatıp, pamukla üstünü sildi. Durdu ve  yaptığı ilaca baktı. Bu kapsül diğerlerinden ayırt edilemeyecek gibi  duruyordu.</p>
<p>Yine de emin olmak için eldivenleri hiç çıkarmadan kapsülü  diğer altmış kapsülün arasına koyup, kapalı gözlerle eliyle tüm  kapsülleri karıştırdı. Tekrar gözünü açıp yaptığı kapsülü bulmaya  çalıştı ama bulamayınca, sonuçtan tatmin oldu.</p>
<p>Altmış kapsülü tekrar ilaç şişesine doldurdu. Şişeye  baktı. Etiketini sesli okudu: &#8220;Baş ağrısına etkin çözüm&#8221;. Derin uykuda  olan karısının baş ucuna gidip şişeyi ilaçların olduğu komodinin üstüne  koydu.</p>
<p>Karısının saçlarını okşadı ve ışığı kapadı.</p>
<p>Ertesi gün Atatürk havaalanında Almanya uçağının kalkışını  beklerken, bir taraftan uçaklara bakıyor diğer taraftan da kafasında  basit bir istatistik hesabı yapıyordu.</p>
<p>İlaç şişesinde 60 hap var, karısı günde iki yada 3 tane  aldığına göre karısının ilk gün ölme ihtimali 3/60 yani yüzde beş,  ikinci gün ise 3/56 daha sonra. Yirmi gün sonra ise 3/3 yani yüzde  yüzdü. Ölümcül bir hesaptan çok Bilim Teknik dergisinin son sayfalarında  yer alan zeka sorularından birini hesaplıyor gibiydi sanki. O bir  mühendisti&#8230;</p>
<p>Almanya&#8217;da yirmi gün kalacaktı. Bir sürü toplantı, geziler  vs. arasında sakin sakin Türkiye&#8217;den gelecek &#8220;acı&#8221; haberi  bekleyecekti.</p>
<p>Hiç durmayan griliği içindeki Almanya&#8217;da gezerken, günler  geçtikçe heyecanı da artıyordu çünkü hesapladığı olasılık sürekli  artıyordu. Akıllı bir mühendisti o. Matematiğe inanırdı sadece.</p>
<p>Büroyu ve evi her gün düzenli arıyordu. Karısı ve tabi ki  sekreteri ile de konuşuyordu.  Bir keresinde karısının sesindeki  yorgunluğu duyunca bir vicdan azabı kaplamıştı içini. Az daha kalsın  &#8220;sakın ilaçları içme&#8221; diye uyaracaktı. İçinde bir gel git oluşurken o  sırada sekreteri aramıştı bir iş için. Kısa bir süre işten bahsedip  Almanya&#8217;da başından geçen bir şeyi anlatmıştı. Anlattığı bir şey kahkaha  ile gülmüştü sekreteri.</p>
<p>Gülünce gamzesinin çıktığını hatırladı ve sonra tabi ki o  kokuyu hissetti. Etek kumaşının dolgun kalçaların biçimiyle aldığı coşku  dolu yuvarlak biçimini gözlerinin önüne geldi. Heyecanlandı.</p>
<p>Elinde olmadan gözünü kapadı.</p>
<p>Dünyanın en gelişmiş birkaç ülkesinden biri olmasına  rağmen Almanya&#8217;yı ve tabi Almanları sıkıcı bulurdu. Hiçbir şeyi  İstanbul&#8217;a değişmezdi ama şimdi dönemezdi. İşini uzattıkça uzatıyordu.  Kumaş numunelerine bakmak, şirketleri gezmek, yeni makineleri incelemek  ve sonra ufak bir sorun yaratmak vs. bir sürü bahane buluyordu her  seferinde. Karısı ölmeden geri dönemezdi. Tıpkı daha önce hesapladığı  gibi. Her günün sabahında kafasında bir olasılık hesabı ile uyanıyordu;  &#8220;bu gün 3/30&#8243;. Belki Karısı bazen günde üç hap yerine iki hap içerdi.  Mümkündü bu. Daha önce bazı dönemlerde olmuştu.</p>
<p>O günkü konuşmalarında fark ettirmeden sormuştu. Karısı  &#8220;pek ağrım yok&#8221; demişti. Anlaşılan 2 li hap sisteme geçmişti.</p>
<p>Biraz daha beklemesi gerekiyordu. Sabırla beklemesi  gerekiyordu. Eninde sonunda o hapı yutacaktı ve kendisini Türkiye&#8217;den  arayacaklardı.</p>
<p>Ertesi gün cep telefonundan aradılar. Hamburg&#8217;dan Berlin&#8217;e  kiralık bir araba ile giderken cep telefonu çaldı. Arabayı durdurmadan  konuştu. Arayan kendi kardeşiydi.</p>
<p>&#8220;Abi, hemen Türkiye&#8217;ye dönmen gerekiyor.&#8221;</p>
<p>&#8220;Ne oldu oğlum? Hayırdır?&#8221;</p>
<p>&#8220;Yengem abi, başın sağ olsun. İki saat önce ölmüş. Biz de  yeni haber aldık, sana yeni ulaşabildik&#8221; dedi</p>
<p>&#8220;peki&#8221; dedi sadece ve telefonu kapadı.</p>
<p>Bundan sonra olanlar sıkıcı bir Türk filminden parçalar  gibiydi. Evde ağlayanlar, gelip gidenler, vs. karısı morgo  kaldırılmıştı.</p>
<p>Gömülmeden önce gerekli olan resmi ölüm raporunu vermek  için eve gelen genç doktor nedense durduk yerde otopsi yapılmasını  istemişti.</p>
<p>Durduk yerde otopsi istenmesi onu korkutmuştu. Doğal  olmayan yollardan öldüğü ortaya çıkarsa olayı araştırmak için resmi bir  polis soruşturması başlardı ve sonra&#8230;</p>
<p>Karısının tüm yakınları otopsi yapılmasına karşı çıkmıştı.  Sadece onu hiç sevmemiş olan ve kendisine ailedeki siyah koyun gözüyle  bakan karısının erkek kardeşi otopsi yapılmasından yanaydı.</p>
<p>Doktorun niye otopsi istediğini bir türlü anlamıyordu.  Yoksa biri mi zorlamıştı? Yoksa aspargam ölümden sonra bir iz mi  bırakıyordu?</p>
<p>Korktu. Çok korktu hem de ama belli etmedi. Doktor  üsteleyince kimse bir şey diyemedi.</p>
<p>Tedirgin geçen bir günün sonunda otopsi raporu açıklandı.</p>
<p>&#8220;ölüm tamamı ile doğal yollardan gerçekleşmiştir.&#8221;</p>
<p>Derin bir nefes aldı. Demek aspargam bu kadar  gizlenebiliyordu. Cenaze ve sonrasındaki tüm olan bitenlerde tevekkül  sahibi ve karısının ölümünden acı çeken bir kocayı çok iyi oynadı.</p>
<p>Karısı mezara konulurken gözü yaşlandı ve ağladı. Çukur  toprakla doldurulurken uzaktan yaşlı gözlerle hüzünle baktı.</p>
<p>Karısının ölümüne gerçekten üzülmüştü ama yapacağı bir  şeyi yoktu&#8230; hayat böyleydi işte.</p>
<p>Her şey bitip de eve gelince karısının yattığı odanın tüm  pencerelerini açıp sprey koku sıktı.</p>
<p>Neredeyse ruhuna sızmış olan bu çürümüş kokuyu evden atmak  istiyordu.  Evin tüm işlerini yapan kadına bu odayı baştan aşağı  temizlemesini söylemeliydi. Bu koku bu odadan gitmeliydi, tıpkı  karısının gittiği gibi.</p>
<p>Bir bardağa viski doldurdu, ceketini çıkardı ve ayağını  uzattı.</p>
<p>Aklına sekreterinin gülümseyen yüzü geldi. Gamzesi  çıkıyordu her seferinde. Özellikle sol yanağında. Şimdi ona sahip  olabilirdi. Ona ve tabi ki şirkete. Yaptığı ahlaksızlık mıydı? bu konuda  bir şey hissetmeye çalıştı ama vicdan azabı duymadı.</p>
<p>Her şey bir mühendislik hesabıydı işti. İki insanın  mutluluğu için bir insanı siliyorduk hesaptan. Tıpkı olasılık  hesaplarının basitliği gibi, parayı havaya atarsan tura gelme ihtimali  yüzde ellidir.</p>
<p>Viskiden büyük bir yudum aldı. Telefon çaldı. Arayan  sekreteriydi. Başsağlığı diliyordu. Epey uzun konuştular. Sekreteri &#8220;Her  zaman sizin yanınızda&#8221; olacağım dedi. Anlamlı titreşimler vardı bu  cümlede.</p>
<p>Kendini mutlu hissetti. Telefonu kapadı. Tekrar viskiden  bir yudum aldı. Durduk yerde başına korkunç bir ağrı saplanmıştı. Eliyle  başına masaj yaptı ama hiç fayda etmedi. Ağrı git gide çekilmez hale  geliyordu. Bir ilaç almalıydı. Tuhaf hiç başı böyle ağrımazdı. Olan  bitendendi herhalde.</p>
<p>Hap içmeyi hiç sevmezdi ama başka türlü ağrı gidecek gibi  gözükmüyordu. Sonunda dayanamayıp karısının odasına gitti. Düzeltilmiş  yatağın baş ucunda ilaçlar yine duruyordu. Hizmetçi kaldırmayı unutmuştu  herhalde.</p>
<p>Cinayet aleti sayılabilecek ağrı kesici hapı görünce  tedirgin oldu. Karısını öldüren hap bu kutunun içindeydi. Yavaşça şişeyi  alıp açtı. Eline döküp tek tek saydı. İçinde yirmi tane hap kalmıştı.  Bir tanesini alıp susuz içti.</p>
<p>Karısı da ölmeden önce böyle içmişti herhalde. Ama o hep  suyla içerdi. İlaç şişesine baktı. Yüzünde buruk bir gülümseme geldi.  Özenle yerine koyup içeri geçti.</p>
<p>Biraz rahatlaması gerekiyordu. Müzik setine çok sevdiği  Bach&#8217;ın Air On the G String parçasını koydu.</p>
<p>Yüzlerce kuşun havalanmasını andıran yumuşak bir müzik  odayı doldurmuştu. Ayağını uzatıp yavaşça viskisini yudumlamaya  başladı.</p>
<p>Sonunda her şeyi elde etmişti. Her şeyi. Uzun süre böyle  kaldı.</p>
<p>Birden telefon çaldı. Huzursuzlandı. Arayan  kayınbiraderiydi.</p>
<p>&#8220;Otopsi için özür dilerim ama yapmak zorundaydım&#8221; diye  söze girdi.</p>
<p>&#8220;Ne için? Anlamadım?&#8221; dedi.</p>
<p>&#8220;Aablamın sözlü bir vasiyetiydi. Ölürse, gömülmeden önce  otopsi yaptırmamı istemişti benden. Hastalığı ve ilaçları onu evhamlı  yapmıştı sanırım&#8221;dedi.</p>
<p>&#8220;Sen de doktoru ayarladın?&#8221;</p>
<p>&#8220;Evet, bin dolara hayır demedi. Neyse, sonuçta  kuşkulanacak bir şey yok, her şey normal. Bilirsin ablamı çok severdim,  onun isteğini kıramazdım&#8221; dedi.</p>
<p>&#8220;Anlıyorum, sende haklısın&#8221; dedi. Sesine sahte bir anlayış  havası vererek.</p>
<p>&#8220;Neyse toprağı bol olsun. Seni de çok severdi ama işte  beyni dayanamadı?&#8221;</p>
<p>&#8220;Beyni mi? Anlamadım&#8221;</p>
<p>&#8220;Otopsi raporunu okumadın mı? beyinde birden oluşan bir  pıhtı öldürdü onu, hastalığından kaynaklanan. Allah kurtardı.&#8221;</p>
<p>&#8220;Kalpten ölmedi mi karım?</p>
<p>&#8220;Ne kalbi? Sen yanlış biliyorsun. Neyse konuşmayalım artık  bunları. Hepimizin başı sağ olsun, iyi geceler&#8221; dedi ve telefonu  kapattı.</p>
<p>Öylece kalakalmıştı. Beyni bir anda sonsuz denecek bir  hızda çalışmaya başladı.</p>
<p>&#8220;Karım normal yollardan öldü&#8221;</p>
<p>&#8220;Onu ben öldürmedim&#8221;</p>
<p>&#8220;O halde içinde, aspargam olan hapı yutmadı.&#8221;</p>
<p>&#8220;O hap hala ilaç şişesinin içindeydi.&#8221;</p>
<p>Yirmide bir ihtimalle o hapı kendi yutmuştu. Hemen  yerinden fırladı ve banyoya gitti. Boğazına parmağını sokup kusmaya  çalıştı. Biraz da kustu ama eğer aspargamlı hapı yuttuysa zaten çok geç  kalmıştı. Doktor çağırsa bile artık çok geçti onun için.</p>
<p>Başı dönüyordu. İki duble viski içtiği için olabilirdi.</p>
<p>Yirmide bir ihtimal yani yüzde beş çok düşük bir  ihtimaldi. Oldukça düşük. Yirmide bir ihtimal ölecekti ve yirmide on  dokuz ihtimal yaşayacaktı. Yüzde doksan beş hayatta kalacaktı.</p>
<p>Çok yüksek bir ihtimaldi yüzde doksan beş. Kaygılanmasına  gerek yoktu. Sakin olmalıydı. Hapları açıp içlerine bakabilirdi ama  hangisi aspargamlıydı bilemezdi. Hepsi tozdu sonuçta.</p>
<p>Uyumak istiyordu. Uzun ve sakin bir uyku. Yarın sabah her  şey yeniden başlayacaktı. Yüzde doksan beş ihtimalle gamzeli güzel  sekreterini görecekti.</p>
<p>Birden sakinleşti ve üstüne bir kabullenişlik geldi. İçeri  geçti, kanepeye uzandı ve Bach&#8217;ı dinlemeye başladı.</p>
<p>Gözleri kapanıyordu. &#8220;İki duble viskiden sonra normal&#8221;  dedi kendine. Kalbi mi kasılıyordu? Yok hayır. Hepsi psikolojikti.  Vicdanı onunla oynuyordu.</p>
<p>Ertesi sabah açık pencereden içeri dolan rüzgar tül  perdeyi, sanki oyun oynar gibi çok zarif bir şekilde havalandırıp  indiriyordu. Günün ilk ışığı odayı doldururken, yarı yarıya dolu viski  bardağına silueti yansıyan adam, ısrarla sevimsiz bir bip sesi çıkartan  çalar saatin sesine rağmen, hala kanepede uzanmış yatıyordu.</p>
<p>Gün yeni başlıyordu&#8230;</p>
<p><strong>Mehmet Emin Arı</strong><br />
<em>eminari.com sitesinden alınmıştır.</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/ask-hikayeleri/italyan-usulu-bosanma.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tutkulu Aşk&#8230;</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/ask-hikayeleri/tutkulu-ask.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=tutkulu-ask</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/ask-hikayeleri/tutkulu-ask.htm#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 15 Feb 2010 16:05:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Aşk Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Romantik Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[aşk öyküleri]]></category>
		<category><![CDATA[bunalım hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[duygusal hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[emin arı öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye yaz]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Emin Arı]]></category>
		<category><![CDATA[öykü oku]]></category>
		<category><![CDATA[öykü özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[öyküler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=247</guid>
		<description><![CDATA[Mehmet Emin Arı
Onu ilk defa şehirdeki büyük mağazalardan birinin spor reyonunda görmüştüm ve görür görmez deyim yerindeyse tam anlamıyla çarpılmıştım.
Öylesine etrafıma bakınıp geziniyordum, hani bonusgiller gibi bir şey tüketme sevdamda yoktu. Yarım saat sonrasına bir randevum vardı ve ben vakit öldürmek için biraz da klimasından akan serinlik nedeniyle büyük mağazada aylak aylak dolaşıyordum. Şehir insanının [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><span style="color: #888888;"><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/fashion-model-photography-glamour-crossprocess.jpeg" rel="lightbox[247]"><img class="alignright size-medium wp-image-323" style="border: 4px solid black;" title="fashion-model-photography-glamour-crossprocess" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/fashion-model-photography-glamour-crossprocess-300x199.jpg" alt="" width="300" height="199" /></a><strong>Mehmet Emin Arı</strong></span></h2>
<p>Onu ilk defa şehirdeki büyük mağazalardan birinin spor reyonunda görmüştüm ve görür görmez deyim yerindeyse tam anlamıyla çarpılmıştım.</p>
<p>Öylesine etrafıma bakınıp geziniyordum, hani bonusgiller gibi bir şey tüketme sevdamda yoktu. Yarım saat sonrasına bir randevum vardı ve ben vakit öldürmek için biraz da klimasından akan serinlik nedeniyle büyük mağazada aylak aylak dolaşıyordum. Şehir insanının eğlencesi işte.</p>
<p>Ve birden onu gördüm. Orada öylece duruyordu. İnanılmaz zarif ve çekiciydi. Görünce heyecanlandim (böylesi çekici bir şey olamazdı) daha sonraysa şaşırdım (hem de Ankara&#8217;da). Garip  hatta safça göründüğümün farkındaydım ama orada öylece ona bakmaktan da kendimi alamıyordum.  Allahtan etrafta bana bakan yoktu ve aramızdaki mesafe yaklaşık bir on metre kadardı.<br />
<span id="more-247"></span></p>
<p>Yanına yaklaşmadım. Mesafeyi koruyarak uzaktan incelemeye başladım. Nedense erişilmez gelmişti bana. İnce ve zarif bir gövdesi vardı. Başı hafifçe öne doğru eğikti ve yere incecik bir dokunuşla basıyordu. Bir ilkbahar sabahı güllerle kaplı bir bahçedeki açmamış bir gül goncasının üstünde hayatın geçiciliğini anımsatırcasına kısacık bir ömrü olan bir çiy damlasından yansıyan günün ilk ışığı kadar az bulunur bir zarafet ve parlaklığa sahipti. Gövdesi alabildiğince ince olmasına rağmen çok güçlü görünüyordu. Yukarıdan aşağıya doğru elmasla kesilmiş gibi duran keskin hatlarla bezenmiş eski yunan tanrıça heykelleri gibiydi sanki.</p>
<p>Onun bir benzerini yıllar önce daha dokuz yaşındayken okuldan dönerken büyük bir abinin yanında görmüştüm ve yeni yetme halimle hayran kalmıştım. Aşk kelimesini bilseydim muhakkak aşıkda olurdum ama dokuz yaşındayken insan aşkı bilmezdi ki. Sürekli sıratan o abiyide delice kıskanmıştım. Bu kadar harika bir parça bu budalanın ellerinde mi olmalıydı? Ama işte gerçekde buydu, talih böylesine kör gözlü bir kocakarıydı maalesef. Harukülade güzellikleri öylesine özensiz ve adaletsizce saçıp savuruyordu.</p>
<p>Ona çok benzeyen ama ondan daha güzel ve zarif olanı işte şimdi karşımdaydı. Kafamın içinde saplantılı tek bir düşünce oluşmuştu: her ne pahasına olursa olsun ona sahip olmalıydım. Yıllarca içimde saklı kalan ergenlik düşümü gerçekleştirmeliydim. Hesaplı kitaplı olan ben onu görünce her şeyi bir kenara bıraktım. Mavi melek filmindeki Profesörün Marlen Dietrich karşısında yaşadığı türden bir tutkuya bulanmıştım sanki ama ben profesör gibi çaresiz değildim. En kısa zamanda her ne pahasına olursa olsun ona sahip olacaktım.</p>
<p>Biraz yürüyüp, durdum ve saklayamadığım istekli bakışlarla tekrar uzun uzun baktım.  Aramızdaki mesafe beş metreye kadar inmişti. Daha da belirginleşen heyecan verici hatları beni deli ediyordu. Bir an için kendimi onun üstündeyken hayal ettim ve heyecanım inanılmaz derecede arttı. Zarif ve utangaç bir şekilde öne doğru eğilen başını ellerimle sıkıca kavradığımı ve üzerine iyice yayıldığımı düşledim. Artık tutkuma hakim olamıyordum. Bir adım daha atacakken, cep telefonu vahşi moğol istilacılar gibi bağırarak çalmaya başladı.  Hayatı kolaylaştırdığı öne sürülen zımbırtılar içinde en işe yaramazı olan cep telefonu istemeyerek açtım. Bu muhteşem şiirsel anın büyüsünü bozduğu içinde cep telefonunu icat eden İskandinavyalı tüm mühendislere okkalı bir küfür savurdum. Her aklı başında entellektüel İskandinavyalı gibi, neden bitmeyen gündüzlerin sonunda yaşamı anlamsız bulup adam gibi intihar etmiyordu da böyle insanın hayatını zehir eden aletler yapıyordu ve daha kötüsü bunu teknoloji delisi biz Türklere bedavadan ucuz fiyatlarla satıyordu. Cep telefonu olayını derinlemesine düşünüp analiz edeceğimi kendi kendime söz verip kızarak telefonu açtım.</p>
<p>Arayan buluşacağım kişiydi. Buluşmaya on dakika gecikmişim, Neredeymişim?  Kısa ve hatta sert cümlelerle birazdan orada olacağımı söyledim ve telefonu kapadım.</p>
<p>Özlemle tekrar ona baktım. Burada bulacağımı bildiğim için içlenerek ve istemeyerek de olsa oradan ayrıldım. En kısa zamanda geri dönecektim. Tek tesellim aynı yerde bulacağımın garantisiydi. Geri dönüp, oradan ayrılırken, çok zor duyulur bir sesle &#8220;I&#8217;ll be back baby&#8221; parçasını mırıldanıyordum.</p>
<p>Daha sonraki bir hafta boyunca her gün ve neredeyse her saat aklıma geldi. Zarif gövdesi, uyumlu hatları, zarafeti, inceliğiyle neredeyse zıt olan o gücü, bitmeyen internet reklamları gibi sürekli hep gözümün önüne geliyordu. Onu deliler gibi istiyordum.</p>
<p>Hiç bir hesap kitap artık beni durduramazdı. Arkadaşlarımın ve dostlarımın ne diyeceğini tahmin ediyordum, &#8220;Eşşek kadar adam oldun, sana hiç yakışıyor mu? falan diyeceklerdi&#8221;. Allahtan bir karım yoktu. Onu ve beni yanyana görünce girebileceği kıskançlık krizlerini tahmin edebiliyordum. Sevgilimde uzaklardaydı ve ne yaptığımı bilemezdi, göremezdi. Rahatlıkla onunla olabilirdim. Tabi şehirde asla olmazdı. Arabayla mezun olduğum üniversitenin arka taraflarına gidebilirdik, oralar hem oldukça ıssızdı hem de çevre olarak çok güzeldi. Böylece rahatlıkla gözlerden uzak birlikte olabilirdim.  Keyfime diyecek yoktu. Geri kalan tek şey ona sahip olmaktı. Bu benim için inanılmaz kolay bir şeydi. Akşam iş çıkışı tekrar aynı mağazaya gittim. Beklediğim gibi ordaydı, yine güzel, yine zarif ve yine çok çekiciydi.  Gövdemi hafifce öne eğerek sert adımlarla ona doğru yürümeye başladım ve bu sefer &#8220;You&#8217;ll be mine baby&#8221; parçasını mırıldanıyordum.</p>
<p>Sert adımlarım beni onun yanında ayakta duran adama getirmişti. Elleri kavuşmuş bir şekilde bana öylece merakla bana bakıyordu. Karşısında durdum ve hiç vakit kaybetmeden başparmağımla onu işaret ederek,</p>
<p>&#8220;bu bisikleti satın almak istiyorum&#8221; dedim.</p>
<p>Satıcının yüzüne birden gevşek bir marketing gülümsemesi otomatik olarak yayıldı. &#8220;Tabi beyefendi&#8221;  Nakit mi kredi kartı mı? dedi.</p>
<p>&#8220;Kredi kartı&#8221; dedim gülümseyerek ve cüzdanımdan çıkardığım kredi kartıyla, kimliği satıcıya uzatırken diğer elimle shimano vites takımlı, 18 vites (iki önde ve 9 tane arkada), vitesleri frenden değişen mekanizmalı (en yeni teknoloji), 28 jant ince tekerlekli, aluminyum alaşım gövdeli, 8 kg ağırlığında, mavi ve turuncu renkli,  en ünlü markanın ürettiği yarış bisikletinin açık buz mavisi incecik selesine hafifçe dokundum. Sevincimden neredeyse zıplayacaktım.</p>
<p>Bu bir fetişizm değildi, sadece belkide hiç büyümeyecek bir oğlan çocuğunun geç kalmış iki tekerlekli düşünün gerçekleşmesiydi. O oğlan çocuğu bendim. Almanya&#8217;dan gelen dayı oğlunun bisikletine özlemle bakan o küçük oğlan çocuğun özlemini gidermiştim.</p>
<p>O artık benimdi. Öne doğru eğilmiş gidonunda tutup dışarı birlikte çıkarken, hissettiğim şey mutluluktu ve bu sefer &#8220;baby, you are mine&#8221; şarkısını söylüyordum</p>
<p><strong>Mehmet Emin Arı</strong><br />
<em>eminari.com&#8217;dan alınmıştır.</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/ask-hikayeleri/tutkulu-ask.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Katina</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/genel/katina.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=katina</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/genel/katina.htm#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 15 Feb 2010 08:06:09 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Aşk Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Romantik Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[çıplak beden]]></category>
		<category><![CDATA[çoraklık]]></category>
		<category><![CDATA[demirkır]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[ılgın]]></category>
		<category><![CDATA[kızılırmak]]></category>
		<category><![CDATA[mehmet güler hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[öykü oku]]></category>
		<category><![CDATA[öykü özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[yeni hikayeler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=210</guid>
		<description><![CDATA[-miş&#8217;li geçmiş zamanın daha yaşlı olduğu bilinir.
Sahi -di&#8217;li geçmiş zaman, ne kadar süre sonra -miş&#8217;li geçmiş zamana dönüşür?
Aradan geçen bunca zamana bakarak, her şey -miş&#8217;li, -muş&#8217;lu anlatılabilir diye düşünmeye başlamıştım.
Ama geçip giden şeyler o kadar canlı ki. Onları -miş&#8217;li geçmiş zamanda anlatırsam yanlış yapacakmışım gibi bir duygu içindeyim.
Anlatan öyle anlatsın.
Ben, yaşlı öykümü -di&#8217;li geçmiş zamanlı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/kızılırmak.jpg" rel="lightbox[210]"><img class="alignright size-medium wp-image-351" style="border: 4px solid black;" title="kızılırmak" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/kızılırmak-300x189.jpg" alt="" width="300" height="189" /></a>-miş&#8217;li geçmiş zamanın daha yaşlı olduğu bilinir.<br />
Sahi -di&#8217;li geçmiş zaman, ne kadar süre sonra -miş&#8217;li geçmiş zamana dönüşür?<br />
Aradan geçen bunca zamana bakarak, her şey -miş&#8217;li, -muş&#8217;lu anlatılabilir diye düşünmeye başlamıştım.<br />
Ama geçip giden şeyler o kadar canlı ki. Onları -miş&#8217;li geçmiş zamanda anlatırsam yanlış yapacakmışım gibi bir duygu içindeyim.<br />
Anlatan öyle anlatsın.<br />
Ben, yaşlı öykümü -di&#8217;li geçmiş zamanlı anlatacağım yine de…</p>
<p>Beni ilk kutlayan Ilgın oldu.<br />
Herkesten daha sıcak ve içtenlikliydi.<br />
Yanağıma kondurduğu öpücüğün ıslaklığı hâlâ durur orada. Onca yılın ne güneşi kuruttu onu, ne de yeli.<br />
<span id="more-210"></span>Kızlı, erkekli bir grup öğrenci, yatılı öğretmen okullarının sınavlarına girmiştik. Biz köy çocuklarının tek umudu bu sınavlardı.<br />
Kazanırsak öğretmen olacaktık. Kazanamazsak çobanlıktan, çiftçilikten, ev hanımlığından başka bir seçeneğimiz olmayacaktı. Nefeslerimizi tutmuş, sınavın sonuçlarını bekliyorduk.<br />
Kim kazanırsa, kesinlikle yaşam onun yanaklarına kocaman bir öpücük konduracaktı. Gözümüzü kasabadan gelen yollara dikiyorduk. Demirkır atı olan postacının, heybesinde taşıdığı mektuplarla bize getireceği muştuyu bekliyorduk.<br />
Postacı gözükmedikçe kaygılarımız artıyordu.<br />
Köyümüzün hemen altından Kızılırmak akıp giderdi.<br />
Suyu adı gibi gerçekten kızıldı.<br />
Ta Sivas&#8217;tan çıkıp gelirdi o yorgun su. Dura yavaşlaya, yürüye koşa, başını dağlara, taşlara vura vura akardı. İlkyazda her tarafı yakıp yıkardı. Yaz geldi mi öfkesi geçerdi. Buharlaşıp küçülürdü.<br />
İlçeden gelecek postacı, beklediğimiz muştuyu getirmediğine göre, belki Kızılırmak getirir diye umutlanıyordum. Zaman zaman varıp kıyısına oturuyordum. Gözlerimi ırmağın kızıl suyuna dikiyordum. Sınavın sonuçlarını soruyordum, &#8220;Heyyy! Kızılırmak. Akıp gitme öyle postacıdan haber yok. Ta oralardan geliyorsun. Ben sınavı kazandım mı? Kayıp mı ettim yoksa? Biliyorsan lütfen söyleyiver.&#8221;<br />
Kızılırmak yanıt vermeden akıp gidiyordu.<br />
Kızılırmak çok önemli bir suydu bizler için.<br />
Yazın tek onun çevresi yeşil kalırdı. Her baktığımda, bu yeşilliğin suyla birlikte aktığını görür gibi olurdum.<br />
Doğanın yeşil ve devinimli oluşu ne çekici şeydi.<br />
Bakışımı ırmak boyundan aldığımda tüm devinim, hayat biterdi.<br />
Yaşamak buydu belki de. Sular gibi akmak ve yeşile durmaktı.<br />
Sıcakta yanıp kavrulduğumuzda, biz çocuklar kendimizi ırmağın serin sularına bırakırdık. Gün boyu da içinden çıkmazdık.</p>
<p>Hiç unutmuyorum, bir kez de Ilgın&#8217;la birlikte girmiştik. Hava sıcak mı sıcaktı. Beş keçi iki koyun onun, dört keçi altı koyun da benim vardı. Onları birbirine katmıştık. Irmak boyu otlatıyorduk.</p>
<p>Ilgın, bir Ermeni ailesinin kızıydı. Köyümüzde kalan üç beş Ermeni ailesinden birisi de onlardı. Bu keçilerden, koşunlardan başka hiç malları yoktu. Ilgın&#8217;ın babası onun bunun işinde çalışırdı. Tüm bu koşullara karşın şen şakrak, mutlu insanlardı yine de. Kavga, gürültü evlerinin yakınlarından bile geçmezdi.</p>
<p>Bu kız adı gibiydi. Irmak boylarında büyüyen ılgın ağaçlarına benzerdi. Saçları onlar gibi ince, uzun, sarışındı. Gözleri, keçilerin, koyunların boğazına taktığımız gök boncuklar kadar maviydi. Ne zaman yanına varsam, teninde ılgın ağaçlarındakine benzeyen bir serinlik duyardım. Görünmeyen rüzgâr, o serinliği alıp bana taşırdı.</p>
<p>Güneş, bir ateş topu olup da tepemize dikilince, &#8220;Irmakta çimelim mi?&#8221; dedim.<br />
Gülümsedi. Hemen ardından da, &#8220;Birlikte mi?&#8221; dedi.<br />
&#8220;Neden olmasın?&#8221; dedim.<br />
İkimizin de mayosu yoktu.<br />
&#8220;Ben utanırım ama,&#8221; dedi Ilgın.<br />
Aslında ben de utanırdım. Ama onunla Kızılırmak&#8217;ta çimmeyi o kadar çok istiyordum ki.<br />
&#8220;Sen suya girerken, çıkarken arkamı dönerim,&#8221; dedim. Fazladan gözlerimi de kapatırım.<br />
&#8220;Tamam öyleyse,&#8221; dedi. &#8220;Söz verdin. Bakmayacaksın.&#8221;<br />
&#8220;Bakmayacağım,&#8221; diye pekiştirdim.<br />
Arkamı dönüp gözlerimi kapattım.<br />
Ilgın&#8217;ın soyunduğunu duyarken çok heyecanlandım. Ama verdiğim sözü tuttum. Ne gözlerimi açtım, ne de yüzümü çevirip baktım.<br />
Ilgın&#8217;dan, &#8220;Bakabilirsin,&#8221; sesi gelince gözlerimi açıp yönümü çevirdim.<br />
O soyunmuş, Kızılırmak&#8217;a girmişti bile. Sadece kafası gözüküyordu.<br />
&#8220;Şimdi de sen bakma,&#8221; diyerek ben ona seslendim.<br />
Soyunma sırası bana gelmişti çünkü.<br />
O da verdiği sözü tuttu.<br />
Suya girip de yanına kadar varınca, &#8220;Açabilirsin,&#8221; dedim.<br />
Açtı.</p>
<p>Kızılırmak, serin sularıyla her ikimizin de bedenlerini yalayarak akıyordu.<br />
İster istemez gözüm Ilgın&#8217;ın çıplak bedenine kaydı. Çıplak bedeninin üstünde ilk dikkatimi çeken haç biçimindeki kolyesi oldu. Kırılan, uzayan, kısalan, genişleyen ak bedeni suyla şakalaşır gibiydi. Göğüsleri ceviz kadar kabarmıştı. Zaman zaman iki eliyle kapatıyordu onları. Bazen de unutuyor, açık bırakıyordu.</p>
<p>Ürke çekine birbirimize yaklaştık. Kulaç atıp yüzdük. Dalıp çıktık. Birbirimizi tutup yatırdık. Su dövüşü oynadık. Her şey keyifli geçiyordu ki, Ilgın bir ara sulara kapıldı. Sürüklenmeye başladı. İşin şaka mı, gerçek mi olduğunu anlayana kadar, Ilgın sekiz on yudum acı su yuttu bile.<br />
Onu alıp dışarı çıkardığımda yarı baygındı. Biraz kustu, içindeki acı suyu çıkardı.<br />
Biz, ırmakta çimerken, Ilgın&#8217;ı iyileştirirken nedense koyunlar, keçiler durup hep bizi seyretti.<br />
Ilgın&#8217;ı, adını aldığı ılgın ağaçlarının altına yatırdım. Onların gölgesinde bir süre dinlenmesini istedim.</p>
<p>&#8220;Sana bir gizimi söyleyeceğim,&#8221; dedi.<br />
Söyleyeceği şeyi başkaları duyacakmış gibi sağına, soluna baktı. Oysa koca arazide bizden, keçilerimizden, koyunlarımızdan başka kimse yoktu.<br />
&#8220;Biliyor musun,&#8221; dedi heyecanlı bir sesle. &#8220;Benim asıl adım Ilgın değil.&#8221;<br />
Şaşırdım.<br />
&#8220;Ya ne?&#8221; dedim.<br />
Yine sağını, solunu kolladıktan sonra, &#8220;Biz Ermeniyiz ya,&#8221; dedi. &#8220;Herkesin iki adı vardır bizde. Benim Ermenicedeki adım Katina. Evde hep öyle derler bana.&#8221;<br />
Bunları söylerken korkmuş gibiydi. Çünkü gözleri büyümüş, yüzüne sığmaz olmuştu.<br />
&#8220;Bu gizimi başkalarına söylemezsin, değil mi,&#8221; dedi hemen ardından.<br />
&#8220;Söylemem,&#8221; dedim. &#8220;Söz.&#8221;<br />
Rahatladı. Uzanıp elimi tuttu.<br />
Ilgın, pardon Katina bir süre sonra tamamen iyileşti.<br />
Akşam üzeriydi.<br />
Koyunlarımız, keçilerimiz doymuştu.<br />
Onlar mutluydu.<br />
Bizler mutluyduk.<br />
Köyümüze dönmek üzereydik ki postacının demirkır atıyla Kızılırmak&#8217;ı geçmekte olduğunu gördük.<br />
İkimiz de heyecanlandık. O da benim gibi yatılı öğreten okulunun sınavlarına girmişti. Kazanırsak ikimiz de okuyacak, öğretmen olacaktık. İleriye doğru kurduğumuz düşlerimizi gerçekleştirecektik.<br />
Acılı haber gibi sevinçli haberler de çabuk duyulur derler.<br />
Benim öğretmen okulu sınavını kazandığım haberi hemen köye yayıldı. Ama Katina, pardon Ilgın kazanamamıştı. Buna karşın Ilgın beni en içten kutlayanların başında yer aldı. Yanaklarımda kurumayacak öpücükler işte o gün, onun öpücükleri oldu.</p>
<p>Tahta bavulumu hazırlayıp öğretmen okuluna giderken, &#8220;Ilgın,&#8221; dedim. &#8220;Okuldan sana mektup yazabilir miyim?&#8221;<br />
&#8220;Yazabilirsin,&#8221; dedi. &#8220;Ama Katina diye değil, Ilgın diye yaz. Bu gizimizi de duyan olmasın.&#8221;<br />
&#8220;Tamam,&#8221; dedim. &#8220;Ilgın adı çok yakışıyor sana. Öyle yazarım.&#8221;<br />
Hemen ardından şunu ekledi:<br />
&#8220;Sen kazanınca, beni unutacağını sanmıştım. Şimdi anlıyorum ki unutmayacaksın.&#8221;<br />
&#8220;Unutmayacağım,&#8221; dedim. &#8220;Söz.&#8221;</p>
<p>Okuldayken ilk mektubu ona yazdım. Mektubun içinde Katina diye seslendim. Ama zarfa zarfına Ilgın diye yazıp postaya verdim. Yazarken, postaya verirken nedense çok heyecanlandım. Kalbim duracak gibi oldu.</p>
<p>Mektubuma günlerce yanıt gelmesini bekledim. Ama gelmedi. O kış çok uzun sürdü. Ya da bana öyle geldi.<br />
Uzun kış günlerinde, gecelerinde en çok Ilgın&#8217;ı özlediğimi duydum. Ama kimselere söylemedim bunu. Bu duygumu yazıp da postaya vermediğim diğer mektuplarıma aktardım. Onları bavulumun gizli bir köşesinde biriktirip sakladım.</p>
<p>Yaz mevsimi en sonunda geldi. Okullar kapanınca o büyük izin başladı. Yol boyu hep Katina&#8217;yı, pardon Ilgın&#8217;ı düşünmeye başladım. Ona anlatacağım, ondan dinleyeceğim o kadar çok şey vardı ki.<br />
Ilgınlara koştuğumda terk edilmiş bir ev buldum. Tüm gücümle bağırmamak, ağlamamak için kendimi zor tuttum.<br />
Nereye gittiklerini sorduğumda İstanbul&#8217;a taşındıklarını söylediler. Hemen herkes kızıyordu onlara. Böyle apansız çekip gitmelerini türlü biçimde yorumluyorlardı. İstanbul&#8217;a vardıklarında adlarını, dinlerini değiştirdiklerini söyleyenler vardı.<br />
Adreslerini kime sorduysam yanıt alamadım.</p>
<p>Ilgınların, pardon Katinaların adresini bulmak gerçekten olanaksız mıydı? Bunu sayısız kez Kızılırmak&#8217;a sordum.<br />
Çorak, kızıl su hiçbir soruma yanıt vermedi. Yine başını oradan oraya vurarak akıp gitti. Aradan bunca zaman geçti. Ne zaman Kızılırmak&#8217;ın kıyısına varayım, yine Katina&#8217;yı, pardon Ilgın&#8217;ı sorarım ondan. Hem de adresini vermeyeceğini bile bile.<br />
Sahi neden yaparım bunu?<br />
Her sorduğumda ırmak yanıt verecekmiş gibi yapar. Yavaşlar, hız keser. Öksürüp tıksırır. Sonra da başını dağlara, taşlara vurarak akıp gider…</p>
<p><strong><a href="http://www.hikayeyaz.com/wp-content/uploads/kızılırmak.jpg" rel="lightbox[210]"><img class="alignright size-medium wp-image-211" title="kızılırmak" src="http://www.hikayeyaz.com/wp-content/uploads/kızılırmak-300x189.jpg" alt="" width="300" height="189" /></a></strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/genel/katina.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Uzaktan Gelen Sevgiliyi Beklemek</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/ask-hikayeleri/uzaktan-gelen-sevgiliyi-beklemek.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=uzaktan-gelen-sevgiliyi-beklemek</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/ask-hikayeleri/uzaktan-gelen-sevgiliyi-beklemek.htm#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 14 Feb 2010 16:57:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Aşk Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Otobiyografik]]></category>
		<category><![CDATA[Romantik Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[gerçek hayat hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[gerçek hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye paylaş]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye yaz]]></category>
		<category><![CDATA[hikayeler oku]]></category>
		<category><![CDATA[umut taydaş hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[umut taydaş hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[umut taydaş oku]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=7</guid>
		<description><![CDATA[Umut Taydaş
&#8220;&#8230;hasktir saat daha 10 buçuk. vakit geçmiyor lan. canım benim, beni ne kadar seviyorsa, şu şartlarda ve namüsait bir vaziyette olmasına rağmen yarın geliyor. böyle de beklemekle geçmez ki zaman. en iyisi kafayı vurup yatmak, uyuyabilirsem ne ala.
&#8216;o an bütün kalbim doluydu; geçmiş bazı anılar ruhumun yüzüne çıkmak istiyordu, gözlerim yaşlanıyordu.&#8216; lan göthe, seni [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><span style="color: #808080;">Umut Taydaş</span></h2>
<p><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/1323754333_74e6ac2cb01.jpg" rel="lightbox[72]"><img class="alignright size-medium wp-image-440" style="border: 4px solid black;" title="1323754333_74e6ac2cb0" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/1323754333_74e6ac2cb01-300x221.jpg" alt="" width="300" height="221" /></a>&#8220;&#8230;hasktir saat daha 10 buçuk. vakit geçmiyor lan. canım benim, beni ne kadar seviyorsa, şu şartlarda ve namüsait bir vaziyette olmasına rağmen yarın geliyor. böyle de beklemekle geçmez ki zaman. en iyisi kafayı vurup yatmak, uyuyabilirsem ne ala.</p>
<p>&#8216;<span style="color: #003366;"><em>o an bütün kalbim doluydu; geçmiş bazı anılar ruhumun yüzüne çıkmak istiyordu, gözlerim yaşlanıyordu.</em></span>&#8216; lan göthe, seni de bi okuduk harbi iflahımızı sktin. &#8216;<em>lan bu werther aşık mı, değil mi, ibne mi, yoksa evrensel mevzularla mı yakmış kafayı?</em>&#8216; diye düşündüre düşündüre koca kitabı okuttun bize. çok naif, pek utangaç, kafası güzel ama ol lan aşık işte. bana baksana oğlum, dünyada bildiğim en güzel heyecan bu. aşığım ve o da bana aşık sanırım ki, taa nerden benimle biraz olsun birlikte olabilmek için geliyor. belki benimle olma çabası, benimle olmanın, onun kendisiyle olabilmesini sağladığındandır. kadınlar kendileriyle olabilmeyi, birinin yanındayken kendilerini dinleyebilecek kadar özgür olmayı severler değil mi donki şönt? olsun be oğlum, ne güzel bir hissiyat. patlat ordan bir &#8216;<em>beni böyle sev seveceksen</em>&#8216;, yaz bi tane hissiyat dökümü şiyar formunda, yat aşşa, mışıl uyku, dümdüz&#8230;&#8221;<br />
<span id="more-72"></span></p>
<p>kendi, kendime konuşmamın biteceği yoktu. zaten kendi kendime konuşmadığımda da kendimle neden konuşmadığımı düşündüğümden ve popüler psikolog ağzıyla aynada suratıma suratıma &#8220;<em>kendimizle daha çok konuşmalıyız belki de. belki de&#8230;</em>&#8221; diye seslendiğimden şizofreni benim için bir yaşam biçimiydi. oturdum şiyarımı yazdım, &#8220;<em>vay şöyle seviyoruz, gece saat iki falan</em>&#8221; temalı. bitti, acayip havalara girdim, dokunaklıydı, bunu mutlaka okumalıydı&#8230; gururlandım. lakin uykum yoktu, uyumaya çalışırsam, atatürk gibi, karanlıktan korkmam an meselesiydi. hem çağıracak yaverim de yoktu benim&#8230; zaten uzun süredir uyku benim için sızmaktan ibaret olmuştu. ya şarap, ya yorgunluk, bitkinlik. e şarabı da fondiplediğimize göre uyumanın tek çaresi bitap düşmekti. ancak şimdi uyuyabilirsem, erken kalkıp, tam olarak saat kaçta geleceği belli olmayan &#8220;o&#8221;nun (çünkü o zamanlar &#8217;sevgili&#8217; kelimesi benim şerh koyduğum kelimelerdendi) gelişine hazırlık yapabilir, sürprizlerimle onu mutlu edebilirdim.</p>
<p>odanın bahçeye açılan kapısına doğru yaklaştım. bir sigara yaktım, acaba kediler ne yapıyorlardı? dünyadaki varlıklarını bile umursamadığım &#8220;kedi&#8221; hayvanı, onun bir kedisinin olmasından olsa gerek, artık benim için incelenmeye değer canlılardandı. eğer kedilerin sosyal etkileşimlerini, insanla ilişkilerini, davranışlarını doğru çözümleyebilirsem, beni kedisini sevdiği kadar sevmesi garantiydi hocam: fair deal.</p>
<p>tam da kedileri incelerken o gerizekalı horoz tekrar bahçeye girdi. zaten bremen mızıkacıları&#8217;na ek olarak bir bilgisayar, birkaç film/kitap, posterler ve ben&#8217;den oluşan mabedimde bu horozun yeri büyüktü. o horozu kim bilir 50 kere kedilerden kurtardım. hatta bir keresinde onu kedilerden uzaklaştırmak için, bana maddi olarak çok şey ifade eden bozuk paralarımı ona fırlatarak, komşunun neredeyse 3 metre aşağıda olan bahçesine düşmesini sağlamış ve o gün güzel bir uyku çekmiştim. tabii ki uyandığımda horoz bir mucizeyi gerçekleştirip 3 metre uçtu mu nasıl yaptı bilmiyorum, tekrar, benim bahçeme gelmişti. çin malı, plastik boncuk atan desert eagle&#8217;ımla birkaç uyarı atışı yaptım. kediler kaçıştı, horoz saklandı. şimdilik yine kurtulmuştu. izmariti bahçeye atıp perdeyi kapattım. saatten haberim yoktu ama gerçekleştirmek istediklerim için çok geç olduğunu anlamıştım. acilen yorulmam gerekiyordu, uyuyabilmek için.</p>
<p>tamamen &#8220;o&#8221;nunla kırlarda koşuştuğumuzu, dünya tarihini tartıştığımızı, sinemadan çıktığımızı ve en neticesinde uyumak için boşalmam gerektiğini düşünerek gönülsüz bir 31 patlattım. ardından bir daha. ardından &#8220;bir daha&#8221;yı denerken dizlerimin bağı çözüldü, yatağa koştum. &#8220;içimden hiçbir kötülük geçmiyordu.&#8221; zaten cinselliğin &#8220;kötülük&#8221; olabilmesi yeterince dokunaklıydı. en azından hükmedebildiğim tarafımı susturdum ve diğer yarımla tartışmadı. böylece uyuyabildim.</p>
<p>istediği saatte uyanabilen ve hep çakı gibi olan bir babanın oğlu olarak biyolojik saatime güvenim tamdı ama horoz işi şansa bırakmadı. kendisini kurtardığımı anlamış olacak ki, üürüüüüüük&#8217;ler arasında yeniden doğdum. mevlana öyle diyorsa, o gün öyleydi harbiden. bugün çok acayip sevilecektim. bugün beni sevmek için taa nerelerden geliyordu. horoza göz kırptım ve soğuk duşa girdim. `ihlas elektrikli su ısıtıcı` bozulduğundan ve demlikle su ısıtmayı bekleyecek vaktim olmadığından, tek çare buydu. belki duş almak isterdi, &#8220;yok lan kesin ister&#8221;di, bugün bu işi de halletmeliydim. maaşımın yatmış olmasını, o zamana kadar bu kadar içten dilememiştim.</p>
<p>ardından sağlıklı bir şekilde başladığım günü, sağlıklı bir şekilde devam ettirmek için kahvaltı yapmaya karar verdim. tabii adet olduğu üzere, mutfağa gidince önce buzdolabının altından süzülen ve birikinti haline gelen suyu temizledim. onun burada olduğu sürece buzdolabının bu ayıbını örtmek için hepi topu üç kazağım olmasına rağmen, birini buzdolabının altına bir güzel sıkıştırdım. yün kazaktı. suyu emerdi. arada gider gizlice sıkar, tekrar geri koyardım. bu da çözüldü. şahane gidiyordum.</p>
<p>buzdolabında ışıl ışıl parlayan, arkadaşımın annesinin izmir&#8217;den gönderdiği halis muhlis ev yapımı salça adeta vitamin, mineral deposuydu. 5-6 gün önce aldığım sandviç ekmeklerinden nemden dolayı ıslananlarının nemli taraflarını kestim, küflenenlerin de küfünü tabii ki. dolaptaki en besleyici ikinci şey olan margarini bir ayin gibi usul usul geride kalan ekmeklere sürdüm. sonra üzerine bir güzel salça döşendim. üç tane ekmeğim vardı: margarinli, salçalı, kekikli; margarinli, salçalı, mayonezli ve margarinli, az salçalı, limon suyu+bol biberli. onları musluk suyuyla bir güzel yuttuktan sonra, artık hazırlıklara başlayacak enerjiye sahiptim. bu arada, iki tane beşlik su almanın hiç de fena bir fikir olmadığını düşündüm. alışık olmadığından musluk suyu, onun ağzının tadını kaçırabilirdi. beni kötü tanımasını istemezdim.</p>
<p>hemen içeri gidip &#8220;housework songs&#8221; kategorisinden bir playlist hazırladım ve odamı temizlemeye başladım. üçüncü şarkıdan sonra çok gayvari geldiğinden olsa gerek, özüme dönerek, birkaç gün mümkün mertebe gizlemem gerekeceği için, arabesk ruhumu beslemek adına, en damar parçaları, orhan ve ahmet kaya başta olmak üzere art arda sıraladım. tahminlerimden hızlıydım. odayı cillop gibi yapmış olmamı bırak, bu odanın dünyanın en anlamlı, en keyifli, en hüzünlü ve aşka en müsait oda olduğuna dair iddiaya girebilirdim.</p>
<p>dışarıdaki işlere başlamadan evvel bahçedeki kedilerin yoklamasını almak üzere cama yaklaştım. bahçemdeki kedileri görmesi lâzımdı. zira, kedilerle birlikte sürdürdüğüm bu özverili yaşam, onun kedi sevgisiyle birleşince bana sevgisi katmerlenecekti eminim. manzara rezildi. 5 tane kedi, ortaya aldıkları bir kediye, gündüz vakti sırayla tecavüz ediyorlardı. basbayağı, tamamen gerçekti bu. hayvanların seks yaşamının vahşiliği beni fena hırpaladı. kedilerden nefret ettim. &#8220;<em>bi de hayvan olacaksınız, bizden de betersiniz ulan</em>&#8221; diye kızdım. bunu, o bahçeye bakarken yaparlarsa, moralinin bozulması kaçınılmazdı. çin malı platik desert eagle&#8217;ımın plastik boncuklarını şarjöre yerleştirirken tek düşündüğüm, bu yürek dağlayan manzarayı onun görmemesi için, kedilere sağlam bir ders vermem gerektiğiydi. kaçmasınlar diye camı incecik aralayıp, o sırada tecavüzü gerçekleştirmekte olan sarı kediye iki tane salladım. mermi kediye değdiği anca duvara çapmış gibi yere düşüyor, sarı kedi &#8220;nooldu lan&#8221; bile demiyordu. çin malına yatırımın zafiyetinden bahseden aklımın öbür yarısına aldırmadan &#8220;<em>sktirin gidin, sktir lan, lassiktir&#8230; hoşt lan.</em>&#8221; diye bağırarak pencereyi 7-8 kere hızlı hızlı açıp kapattım. sesten ürküp kaçmışlardı. &#8220;inşallah o burdayken, bahçemde tekrar bir tecavüz vakası yaşanmaz yalabbi&#8221; diyerek camı sıkıca kapattım. giyindim ve dışarı çıktım.</p>
<p>çılgın kalabalığın ortasında üzerine spot tutulmuş &#8220;truman&#8221; gibi dolaşıyordum. ben bir başkaydım diğerlerinden. pozitif ırkçılık diye bir şeyi keşfediyor ve aşka inanmadıkları için sokaktaki herkesi küçümsüyordum. ben aşka inanmış, sonunda kazanmıştım ve en geç bu akşam acayip sevilecektim. bununla gurur duydum, özgüvenim tavan yapmıştı. hazırlık yapacak olmasam bunların arasına karışmazdım ya, neyse. acayip aşıktım ve dışarıda başıboş gezinen kadınlara göz ucuyla bile bakmıyordum. böylesine ulvi kabul ettiğim bir noktada durabildiğim için kendimi şövalye ilan ettim. demek, bana arada bir &#8220;şövalyem&#8221; demesi bundandı.</p>
<p>ilk evvela bankamatiğe gittim. hesabımda kapı gibi 375 milyonum beni bekliyordu. 150&#8217;siyle kredi kartını yatırıp kredi kartını kullanmaya başlayabildiğimde sınırsız param olacaktı ve herşeyi gerçekleştirebilecektim. garanti&#8217;nin &#8220;tek hesap&#8221; mevzusundan &#8220;-200&#8243;e düşme hakkım olduğundan, bir yere gidersek eğer nakit sıkıntısı da yaşamayacaktım. &#8220;<em>mayıs&#8217;ta nakit sıkıntısı</em>&#8221; isimli bir filme malzeme olmak istemezdim açıkçası herbırt.</p>
<p>bu arada gidip evin ve dış kapının anahtarlarından birer kopya yaptırdım. anahtarları ona verecektim. bu sayede belki de bir gün, biz sözleşmeden, gizlice gelip kapıyı açacak, içeri girecek, ben uyurken gelip bana sarılacak ve yalnız olmadığımı gösterecekti. bu, o ana kadarki hayatımın doruk noktası olurdu herhalde. &#8220;<em>insanı çarpan bir elektrik akımı gibi aşklarım da beni çarptı, onları yaşadım, hissettim, fakat görmeyi ya da düşünmeyi asla başaramadım.</em>” diyen proust&#8217;a harbiden üzülüyordum. bir zafer peker şarkısı romantizmiydi belki ama &#8220;bir sabah karşımda aşkı görmek istiyordum&#8221; ve zaten ondan başka bir şey düşünemiyordum. anahtar, bunun anahtarı olacaktı. buna tüm varlığımla inanıyordum.</p>
<p>diğer ufak tefek alışverişleri yaparken bir yandan da &#8220;bahçedeki kediler&#8221;i düşünüyordum. &#8220;kedilerin tecavüzü&#8221;nü kameraya çekip bu doğaüstü olayı insanlıkla paylaşmak istiyor, tecavüze uğrayan kedinin acısını paylaşıyordum. yolda bunu düşünürken &#8220;<em>hayvan alemi biğiğir hooooş, sarııı kedii amman, sarı kediii aman, deli-veranceğğ</em>&#8221; diye bir türkü tutturdum. deliverance&#8217;in aklıma gelmesiyle bünyemi saran insanlıktan tiksinme duygusu yerini, bu akşamdan itibaren, önümüzdeki beş günün safi saf, hep bi içten ve hayli ulvi sevilmeyi; ve tüm varlığını armağan derek sevmeyi yaşamanın tarihe, en azından kişisel olarak bildiğim tarihe, en önemli tarihi olay olarak yazılacağı düşüncesine bıraktığında markete girmiştim zaten.</p>
<p>marketofobimden dolayı marketlere girmekte zorlandığımdan, &#8220;endi market&#8221; beni en az geren marketti. sakindi, küçüktü, hem biraz öğrenci işiydi ve hem de alkol satıyordu. genelde oraya gidiyordum ama bu defa kaliteden şaşmayacağımdan dev tanşaş&#8217;ı gözüme kestirmiştim. buzdolabında hazır bulunup, her ihtiyacımızı karşılayacak tüm eksikleri aldım. &#8220;yalnızlık kalesi&#8221;ni evrenin en şahane aşk mabedine dönüştürecek her şey hazırdı; kokular, mumlar, sıvı el sabunu ve tabii sefil sarhoşluğunun bildiği bütün içkiler: tekel votka, iki şişe güzel marmara ve aristokrat imajından ödün vermemek adına paraya kıyıp bir şişe kavaklıdere. 250 lira falan tuttu. &#8220;<em>olsun lan çalışır öderiz</em>&#8221; dedi biri, öbür yarımdan desteği de almışken, verdim kredi kartını, tek çekimde ödedim. &#8220;<em>heyyyt. alışveriş yaptım lan ben marketten. aşkım için, markete bile girdim.</em>&#8221; hem benim, hem de öbür yarım için bir dönüm noktasıydı.</p>
<p>eve dönüşte pasajdaki elektrikçiye uğradım. şans yaverin yanındaydı yine. ikinci el, yeni bir elektrikli su ısıtıcıyı hemen takabilecekti elektrikçi. onunla birlikte eve geldik. banyodaki ihlas&#8217;ı bir çırpıda söktü ve işe girişti. kendi hariç tüm elektrikçileri aforoz ediyordu. evin tesisatınını beğenmemişti:</p>
<p>- abi bak burda 3,5 kablo kullanmış bu burayı dayandırmaz.<br />
- olsun abi, şofben alacağım zaten bu geçici.<br />
- abi bak, burdaki kablo telefon kablosu gibi bir şey, bu ihlas&#8217;ın termostatı yok, allah&#8217;tan yangın çıkmamış. hüüüamına koydumun adamı, üç kuruş kâr etmek için insanların canıyla oynuyorlar bunlar.<br />
- hüüüamınagoyin abi, ev sahibi kendi çekmiştir kabloyu, cimri gıcık bi herif.<br />
- he tanıyorum, hüseyin abinin evi bura, biliyorum ben ya, 25 senelik komşum benim.<br />
- ha işte evet abi iyi bi adam. işte onunla konuşup şofben taktırayım diyorum.<br />
- sen şeyap, ben montajını yaparım, dükkânın kartı var mı sende, gelmene gerek yok abi ararsın ben gelir takarım.<br />
- aliym abi kartı, o zaman ariym ben seni.<br />
- kart yok da yanımda, elimde iş var şimdi, bi kağat varsa yaz ikiyüzyirmi&#8230;<br />
- ha, dur usta alıym geliym bi dakka.</p>
<p>kağıt almaya giderken &#8220;kendini pazarlama konusunda amatör, özgüveni üstdüzey esnaf&#8221; konusunu ekşi sözlük&#8217;te irdelemem gerektiğini düşündüm. ama başlık bu olmamalıydı.</p>
<p>- abi prizde sorun var. ha, yaz abi ikiyüzyirmi vesaire vesaire&#8230;</p>
<p>&#8220;the one&#8221; elektrikçi abi prizle uğraşırken ben kılkuyruk ev sahibi sonradan ister diye 25 milyonluk ihlas ısıtıcıyı gözü rahatsız etmeyecek bir yere saklamaya gittim. salon çöplüktü zaten. salonda herhangi bir yere bırakabilirdim. ne de olsa salon benim yaşama alanıma dâhil değildi. ama benim odam; kral suiti olacaktı.</p>
<p>elektrikçi abi işini bitirdiğinde suyu test ettik. bu evde, sıcak su. dönüm noktası iki. medeniyetle tanışıyordum. duvardaki prizi sökmüş ve ellerime medeniyeti, ucu çıplak iki faz halinde teslim etmişti. onları duvardaki deliklere nasıl sokmam gerektiğini, artıyı eksiyi anlattı. duvardaki deliklere de kalemle artıyı eksiyi işaretledi. ters sokarsam çeşitli sorunlar olma ihtimalinin altını çizdikten sonra, taktığı aletin iki katı işçilik ücretini de alarak evden ayrıldı.</p>
<p>buzdolabını tıka basa temizledim. kendi dişlerimi bile bu kadar özenli temizlemiyordum. bende bu temizleme potansiyeli olduğu halde anneme evi temizlerken hiç bu kadar detaylı temizlik yaparak yardım etmediğimi anımsadım. onun buzdolabındaki pislikleri temizleyip, aynı böyle biriktirsem ve göstersem, benimle gurur duyar, dayanamaz ağlardı eminim. annemi fena özlemiştim. hayatımın annesizlik evresinin, karakterim üzerinde ödipal dönem veya anal evreden çok daha fazla etkili olacağı kesindi. &#8220;<em>sevilmek iyiydi, güzeldi ama karşılıksız sevilmek de apayrıydı lan.</em>&#8221; diyen ve benimle hep<em> lanlı lunlu</em> konuşan içimdeki ses annemi arayıp, onu biraz onu sesimle sevmemi öğütlese de artık farklı bir boyuta geçen bu bahçede sararan ataerkil duygulara yer yoktu. en azından bugünlük.</p>
<p>o, uçağa binmeden evvel, son telefon görüşmemizi yaptık. kıçıma sürat motoru takmam gerektiğini işaret eden görüşme saatini takiben yaklaşık dört saatim vardı. kısa bir süre, mutfağın apartmanın rögarına bakan penceresinin altındaki duvara yaslanıp &#8220;o&#8221;nun mükemmelliğine, aşkını sunuşuna, onsuz bir dünyanın tahammül edilemezliğine otobüsler kaldırdım. otobüsteki tüm yolcularla öpüp koklaşıp vedalaşarak otobüsten inmeye hazırlanırken zilin çalmasıyla hızla otobüsten inip kapıya koştum. gelen tomturbaz&#8217;dı. hemen mevzuuya girdi:</p>
<p>- nağber yakışıklı?<br />
- şu verdiğin motivasyon bugün en lazım olan şey biliyon mu?<br />
- hayırdır, neşeliyiz bugün?</p>
<p>salakça gülümsedim.</p>
<p>- salakça gülümsedin&#8230;</p>
<p>tekrar salakça gülümsedim. pis pis sırıtarak, ortamı kendine getirdi:</p>
<p>- he he&#8230; kovayı bi doldurabilir miyiz?<br />
- boşa koysam dolar mı dersin?<br />
- doldurup versen daha iyi, ben de alır giderim. daha şimdi burdan üç apartmana gideceğim, onlar bitinc&#8230;<br />
- hemmen geliyorum.</p>
<p>tomturbaz&#8217;ı içeri çağırıp sevincimi paylaşabilirdim. zira halimi, neşemi, bu kutsanmış halimi birinin bilmesi, görmesi lazımdı. &#8220;dünyada böyle bi aşk yok lan&#8221; diyen bir ses habire içimde bağırırken, benim buna inanmamam ve bunu dünyaya göstermek istemem kadar doğal bir şey yoktu herhalde. ama ihtiyacım olan herşeye sahip olduğumdan dolayı, tomturbaz&#8217;ı ve dâhi tüm insan ırkını sallamıştım. hızla kovayı doldurup teslim ettim ve &#8220;kolay gelsin, hadi görüşürüz cyrano&#8221; diyerek kapıyı kapattım.</p>
<p>son sürat odama gidip mumları yerleştirdim. &#8220;benim balonlarım vardı&#8221; diye düşünüp, balonları şişirdim ve odaya gelişigüzel dağıttım. ortalama ayda bir kez yorganını düzelttiğim yatağımın nevresimini değiştirip, annemin yeni evimin eve benzediğini sanarak verdiği, kendisi için kuşak kuşak, tepe bayır, paso hüzün ifade eden yatak örtüsünü hiç gerekmeyeceğini, üstelik zaten &#8220;o&#8221;nun da hiç gelmeyeceğini sanarak sakladığım yerden çıkardım. ütülüydü ve onu örttüğümde yatağımın bende çilehane olarak imgelenen görüntüsü, son derece modern, özenli, anlamlı bir hale bürünmüştü. odam bir başka olmuştu. yerleri sildim. halıfleksteki kılları tırnaklarımla topladım. sonsuza kadar sürebilirdi, topak topak kıl, tüy, yün; içerisinde cips parçaları, çekirdek kabukları, burun tatakları ve desert eagle mermileriyle birleşerek gittikçe büyüyordu. bu kadarının yeterli olduğuna karar verip biriken pisliği atmak üzere banyoya gittiğimde, ona &#8220;<em>seni bir daha görene kadar sakallarımı kesmeyeceğim</em>&#8221; diyerek kendimce bir kurusıkı şov biznısa giriştiğimden beri sakallarımın ne derece uzadığını fark ettim. kılların içinden iki tane göz bana bakıyordu. onu havaalanında karşılarken, ona beni ilk kez takım elbiseyle görme keyfini yaşatma süprizim bu kıllar yüzünden fiyaskoyla sonuçlanabilirdi. zira dâhil olduğu tarikattan son anda caymış ama duruşmaya çıkmadan önce tıraş olursa dikkat çekeceği için tıraş olmayıp, yine de hakime düzgün görünmek adına simgesel kıyafetini bırakıp takım elbise giymiş bir aczmendi gibi görünecektim. tırnak keseceğiyle permatiğin kenarındaki platikleri kesip, jileti istediğim keskinliğe getirerek sakalımı düzlemeye başladım. plastikleri keserken yanlışlıkla jiletin de ucundan bir parça kestiğim için şekli bozulan jilet yüzümde her kaydırışımda bir kesik atıyordu. sakallarımdan kanlar süzülüyordu. lâkin sakalı düzeltmeye o kadar odaklanmıştım ki kanlar umrumda değildi. tıraş bittiğinde işportacıdan tırnak makasıyla birlikte aldığım kan taşıyla kanayan yaralarımı dağladım. yakıyordu. suratıma kolanya sürdüm, fön makinesiyle kanımı kuruttum. dışarı çıkmam gerekiyordu ama yüzümü de evde bırakmak zorundaydım.<br />
dışarı çıkacak halde değildi. yaraları örtsün diye pudrayla bir şeyler denedim. kapağı bozuk olduğu için pudra olduğu gibi, en fiyakalı pijamama döküldü ve artık herşey bembeyazdı. eğer orada halam olsaydı, yere pudra dökülmesiyle ilgili mutlaka olumlu bir şey söylerdi: &#8220;ansızın en güzel pijamaya pudra dökülmesi, aşk hamuruyla yoğurulacağına işarettir&#8221;, &#8220;sakaldan süzülüp yeri kaplayan beyaz pudraya damlayan kan hem hoş bir görüntü oluşturur hem de dudaktan öpüleceğine delalettir&#8221; derdi mesela. buna çok ihtiyacım vardı. ya da  &#8220;oğlum ziytin çekirdaanı yutma südüklüğüne daş durur&#8221; diyebilirdi. bunu ihtiyacım olsun veya olmasın sürekli söylüyordu zaten. en önemli sözüydü benim için sarf ettiği.</p>
<p>herşeyi temizledim, pijamayla bayağı uğraştım. fiyakalı takım elbiseleri çektim. yüzüm biraz kesik olsa da, yılan gibiydim lan. &#8220;yılan gibisin lan&#8221; dedi. &#8220;sen mi ben mi?&#8221; diye sordum. ikimiz kafa kafaya verip &#8220;aslansın, kaplansın, kralsın, yakışıklısın, yürü be&#8221; gazlarıyla özgüveni üst seviyelere çektik. hemen köşedeki çiçekçiye koştum. oradan çeşit çeşit çiçekler aldım, geldim, odama giden yolu efsanevi bir biçimde dekore ettim. evvelce aldığım hediyeleri dar odanın ancak benim bilebileceğim gizemli yerlerine sakladım. ben yokken eve biri gelir, içkileri lüpletir diye, içkileri de odaya transfer ettim. yola çıkmak için hayli gecikmiştim ve nakit tükenmişti. taksiden başka çarem yoktu havaalanına yetişmek için. takım elbisenin verdiği beyefendiliği bir kenara bırakıp, 6-7 taksiyle pazarlık yaptım. sonunda biriyle anlaşıp havaalanına gittim.</p>
<p>beklerken yaşadığım heyecanın bir benzerinin daha bir ömürde olabileceğini sanmıyorum. tam da saf aşkı kucaklayacak olmanın yarattığı aura beni transandantal bir yolculuğa çıkarmışken, kapı açıldı ve etraftaki herkes, herşey dondu. sadece biz hareket ediyorduk koca havaalanında. bir çocuğun donmakta zorlandığını görüp ona izin verdim hareket etmesi için. arka planda, neşeli, başıboş bir çocuk, dramatik altyapıyı kuvvetlendirmişti. geldi, koştu, koştum, koştuk, güm diye çarpışarak sarıldık. burada alkış lâzımdı aslında ama o anın bizim olmasını istediğim için, diğerlerini aktivasyon key&#8217;lerini girmeyip, onları biraz daha donmuş durumda bekletmeyi yeğledim. bu ara çocuğu da dondurdum. çünkü onu dudağından öpmek için içimde artık karşı koyamadığım bir istek vardı, bu olacaktı, demek ki böyle oluyordu, demek ki, o öpücük, kendiliğinden oluyor ve olmasını hiçkimse engelleyemiyordu. bizim oralarda dudaktan öpüşmek, televizyon filminde olsa bile, gözlerimizi ellerimizle kapatmamızı gerektiren, ayıp bir şeydi. arkaplandaki çocuk, daha üç yaşında bu travmayı kaldıramazdı.</p>
<p>tekrar taksiyle eve dönerken, kutlu aşkın, kudretli bir sihirbaz gibi dünyayı yok edişine şahit oldum. bizden başka kimse yaşamıyordu dünyada, haberim yoktu. onun için de böyle olduğunu hissedebiliyor; bana sığınışıyla, kollarımın altına girişiyle, ona kanat gerişimle romantizm denen şey yeniden tanımlanıyordu. ara ara &#8220;of&#8221; çeken taksicinin varlığını hissettirişiyle, şoför kardeşimizin de, bize &#8220;ulan ne aşkmış bu be!&#8221; dercesine baktığını idrak edebiliyorduk. dikiz aynasından kendime baktım. takım elbise ve bu sakal hayatımdaki en rezil halimdi.</p>
<p>mutluluğun tüm inanç olasılıklarını yok ettiği, aşkın, &#8220;<em>aslında neye inanmalıyım?</em>&#8220;ın cevabını verdiği bir gece sonunda, ben, onun bana ta oralardan getirdiği, hayatımda ilk kez içtiğim &#8220;yeni&#8221; içkileri onunla içmiş olmaktan dolayı bayağı huzurluydum. beni ahmet kaya ve orhan gencebay dinlerken sevdi. uykusu geldi. onu uyuttum. adını duymuş olmama rağmen o gece ilk kez içtiğim martini&#8217;nin bundan sonrasında bizim için bambaşka bir anlamı olacaktı. bir şişe martiniyi onu uykusunda severken içtim. ara sıra, uzaktan gelen bir sevgiliyi beklemenin, belki de yakında olan bir sevgili ile daima birlikte olmaktan çok daha aşk dolu, çok daha yüce bir duygu olduğunu düşündüm. uyandığında, bana bu &#8220;bekleme&#8221; sürecinin, aşkı bekleme süreci olduğunu ve ara sıra yaşanması gerektiğini ama aynı zamanda, aşık olduğun insanla birlikte olmanın asıl huzur, asıl mutluluk, asıl anlam, asıl varlık olduğunu öğretti.</p>
<p>bahçede erik yedik.</p>
<p>o gittiği gün ben de işe gittim ve döndüğümde tecavüze maruz kalan kedi, camdan odama girip, yatağımın altına yavrulamıştı.</p>
<p>yavru kedileri dışarı çıkarıp, yatağın altını temizlemiştim; arabesk bir playlist&#8217;le arta kalan şarapları bitirmeye çalışırken saate baktım. saat daha 10 buçuktu ve bir şekilde sızmazsam, yatağa girip uyumaya çalışmak işkence olabilirdi. saatlerce hayal kurdum. saat daha 10 buçuğu bir geçiyordu ve onu en erken altı ay sonra tekrar görebilecektim. aradım. anlattım.</p>
<p>sızdım.</p>
<p>uyandığımda saçımı okşuyordu.</p>
<p><strong>Umut Taydaş </strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/ask-hikayeleri/uzaktan-gelen-sevgiliyi-beklemek.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Babamın Sevgilisi</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/ask-hikayeleri/babamin-sevgilisi.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=babamin-sevgilisi</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/ask-hikayeleri/babamin-sevgilisi.htm#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 12 Feb 2010 09:47:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Aşk Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Romantik Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[A. Kadir Konuk]]></category>
		<category><![CDATA[aldatma öykü]]></category>
		<category><![CDATA[dil canavarı]]></category>
		<category><![CDATA[göz açmak]]></category>
		<category><![CDATA[hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[karaköy hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[öykü oku]]></category>
		<category><![CDATA[öyküler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=186</guid>
		<description><![CDATA[A. Kadir Konuk
Bak şu köşedeki oğlan sana işaret ediyor.
Gördüm.
Bana sorarsan iyi bir hıyara benzemiyor. Az önce de ortada dans eden  sarışına kur yapıyordu. Bir şıp sevdi olabilir. Bu tür erkekleri iyi  tanımalısın. Bir çok erkek için kadının nasıl olduğu pek fazla önemli  değildir, yatabiliyorlarsa, bir gece için hepsine, her şeye  katlanabilirler. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/402271984_3151638089.jpg" rel="lightbox[186]"><img class="alignright size-medium wp-image-365" style="border: 4px solid black;" title="402271984_3151638089" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/402271984_3151638089-201x300.jpg" alt="" width="201" height="300" /></a><span style="color: #808080;">A. Kadir Konuk</span></h2>
<p>Bak şu köşedeki oğlan sana işaret ediyor.</p>
<p lang="tr-TR">Gördüm.</p>
<p>Bana sorarsan iyi bir hıyara benzemiyor. Az önce de ortada dans eden  sarışına kur yapıyordu. Bir şıp sevdi olabilir. Bu tür erkekleri iyi  tanımalısın. Bir çok erkek için kadının nasıl olduğu pek fazla önemli  değildir, yatabiliyorlarsa, bir gece için hepsine, her şeye  katlanabilirler. Ertesi gün tanımazlar bile.</p>
<p lang="tr-TR">Sana katılıyorum.</p>
<p lang="tr-TR">Deneyimliymişsin gibi konuşuyorsun.</p>
<p lang="tr-TR">Ustam kim?</p>
<p>Bir yığın delikanlı var burada, seçtin mi kavalyeni. Kiminle dans etmek  istiyorsun?</p>
<p>Seninle.</p>
<p><span id="more-186"></span>Beni yoruyorsun, sana ayak uyduramıyorum, sen de vals sevmiyorsun.</p>
<p>Haydi, geçen gece o süslü, kırmızı saçlıyla çarliston yaparken hiç de  yorulmamıştın.</p>
<p>Yorulmuştum da utandım yorulduğumu göstermeye. Kadın da amma askıntıydı  değil mi? Uzaktan göz ediyor, dudaklarını yalıyor… Hele elime yapışıp  dans pistine çekmeye kalkışması… Gözüne sokmaya çalıştığım, parmağımdaki  alyans bile umurunda değildi. Körkütük sarhoştu. Sen iteklemesen  dünyada kıpırdamazdım yerimden.</p>
<p lang="tr-TR">Yemezler. Neredeyse ağzının içine girecektin kadının.</p>
<p lang="tr-TR">Hiç de değil, üstelik ağzı müthiş kokuyordu.</p>
<p lang="tr-TR">Bak hele, demedim mi girdin ağzına diye.</p>
<p>Başlama anneliğe yine. Haydi git danset. O odun yaklaşırsa iskele dolu  dersin.</p>
<p lang="tr-TR">…</p>
<p lang="tr-TR">Benim annem bir canavar.</p>
<p>Hayır öyle iri yarı, tuttuğunu koparan, vurduğu yerden toz kaldıran bir  canavar değil. Sıskanın, erimişin Allah’ı. Babam, kızdırma beni, üfürsem  açık pencereden uçup gideceksin deyince de kuduruyor.</p>
<p lang="tr-TR">Kadın dil canavarı.</p>
<p>Aman Allah, o ne dil? Ağzını bir açmasın, Karaköy’den girip, bir  dakikada Beyoğlu’ndan çıkıyor. Annemin annesi onun için, Allah buna bir  dil vermiş, altını üstünü delmiş koyvermiş derdi. Annem ağzını açınca,  zavallı babam, durup öyle bakıyor onun gözlerine. Ama kadının gözlerini  görmek mümkün değil. Hani bir açsa gözlerini, babamın yapma, ayıp oluyor  diye yalvaran bakışlarını görecek, belki susacak. Ama o kapatıyor  gözlerini, ağzını açıyor. Sonra o ağızdan neler çıkmıyor dışarıya.</p>
<p>Bir akşam babam, bak Selma dedi, böyle iyi yaptığını düşünüyorsan  yanılıyorsun. Seni aldatmadığımı, ilk günden beri sana sadık kaldığımı  bin kez söyledim. Aldatsam ruhun duymaz. Ama neden aldatayım? Şu dilin  olmasa dünya güzeli bir kadınsın. Kızımın annesi, evimin sultanı,  başımın tacısın. Bir kadında aranabilecek her şey sende fazlasıyla var.  Ama dilin…</p>
<p>Demez olaydı adam, sabaha kadar, inanın abartmıyorum, sabaha kadar  susmadı kadın. Ne varmış onun dilinde? Kendi evinde iki söz de mi  söyleyemeyecekmiş? Köle miymiş, memlekette fikir hürriyeti yok muymuş…</p>
<p>Konuştu, ağladı, duvarları tırmaladı, yine konuştu, yine ağladı. Babama  demediğini koymadı. Kendimi tutmasam gidip ağzına bir tane çarpacaktım.  Ne sabır var bu adamda. Üstelik gülüyor. O gülünce annem kudurmuyor mu,  onu işte o haliyle göreceksiniz.</p>
<p>Annem bir ilaç firmasında çalışıyor. Babam aynı firmanın kozmetik  grubunda. Annemin giysileri ne kadar pis kokuyorsa babam o kadar mis.  Orada tanışmışlar, asansörde. Babam, siz her gün bu kokulara nasıl  dayanıyorsunuz diye sormuş ansızın. Annem de hazır cevap ya, sizin  gibileri koklayarak demiş. Sonra başlamışlar koklaşmaya. İlk günler  babam, kokmuş diye çağırıyormuş annemi, o da gülerek kokularıma kurban  ol diye yanıtlıyormuş. Annem sözcüğün gerçek anlamıyla hala sever  babamı. Ben dünyaya geldikten sonra yaşlılık duygusuna kapılmış,  alınganlaşmış annem. Gizlide büyüttüğü kıskançlığı açığa fırlamış. Babam  da bir daha o sözü almamış ağzına.</p>
<p lang="tr-TR">Aslında iyi yürekli, ince duygulu bir kadın annem. Daha doğrusu, o  düşünceye kapılmadan, yani babamın onu aldattığı düşüncesine kapılmadan  önce öyleydi. Geçmişte babamın giysilerindeki kokuyu öven kadın o  kokularda başka kadınlar aramaya koyuldu. Adam yemin etti, geceler boyu  evden adımını dışarı atmadı, ama annem her gün yeni bir kokuyu yeni bir  kadın yaptı. Ben beş yaşıma girince başlamış bu duygu onda. Tam on üç  yıldır böyle bu.</p>
<p>Babamla baş başa verip söyleşirken anlattı hepsini bana adam. Neredeyse  ağlayacaktı. Bu davranışıyla beni başka kadınlara doğru iteklediğinin  ayırtında değil annen, dedi. Bir kez, bir kez dur ben seni aldatayım da  gör dedim, diye anlattıydı babam, bir iş toplantısında kadının birine  biraz yaklaşacak gibi olmuş, annemin sesi patlamış kulaklarında, Selim,  kendine gel, sıçırtma ağzına!</p>
<p>Duydum demişti babam, inan duydum o sesi. Ama orada değildi annen. Öyle  batıl inançlarım yok biliyorsun, ama duydum işte o sesi. Öyle seviyorum  anneni. Kadın yerleşmiş beynimin tüm hücrelerine. Ama gel de anlat ona,  inanmıyor, ne yapayım.</p>
<p lang="tr-TR">…</p>
<p>Diskoya gitmişsin, diye cırladı annem banyodan. İnkar edemezsin,  gömleğinin cebinde buldum giriş biletlerini. Hem de iki tane.</p>
<p lang="tr-TR">Gittim dedi babam, gazete okuyordu.</p>
<p lang="tr-TR">İş toplantısı dediğin o muydu, diyerek dikildi annem tepesine adamın.</p>
<p>Hayır, o değildi, kızımızı arkadaşının doğum gününe götürdüğümde  gitmiştim diskoya. Aldatıyorsun işte, şerefsizin tekisin sen.  Aldatmıyorum diyorsun, kızının eğlencesini bahane edip aldatıyorsun.  Gömleğinin üzerindeki bu kadın saçları yeter kanıtlamaya.</p>
<p lang="tr-TR">Aldatıyorum, dedi babam gazeteden bakışlarını ayırmadan.</p>
<p>Annem atıldı, gazeteyi aldı onun elinden, bin parça oldu gazete, gömleği  çarptı babamın suratına, götür o orospu yıkasın diye bağırdı.</p>
<p>Terbiyeli ol dedi babam, kiminle dansa gittiğimi bilsen o sözü  kullanamazdın!</p>
<p lang="tr-TR">Hayret, babam da sertleşebiliyormuş demek.</p>
<p lang="tr-TR">Terbiyeli ol ha, onun bunun fahişesine sövmek terbiyesizlik oluyor ha…</p>
<p lang="tr-TR">İlk kez, evet ilk kez babam oturduğu yerden fırladı, ona vuracağını  düşündüm, ama adam gitti kendini mutfağa kilitledi.</p>
<p>Annem o gece evden çıkıp gitmeye, boşanmaya kalkışınca nasıl yaptım  bilmiyorum, kolundan tuttum, neredeyse sürükleyerek odama götürdüm,  attım yatağın üstüne, çöktüm göğsüne, aç gözlerini diye bağırdım, sonra  korkudan büyümüş gözlerine bakarak, öğrenmek istiyorsan sana o kadını  gösterebilirim, dedim.</p>
<p lang="tr-TR">Öldürürüm onu diye cırladı.</p>
<p>Öldüremezsin, dedim, battaniyeyle kollarını iyice sarıp sarmalamasam, az  kalsın annemin elinde kalıyordum, çıldırmıştı.</p>
<p lang="tr-TR">Sonra birden sakinleşti. Sen nereden tanıyorsun onu diye sordu.</p>
<p>Tanıyorum. Hafta sonunda ben yine bir arkadaşımın doğum gününe gidince,  onlar yine gidecekler dansa, dedim. Gittikleri yeri biliyorum. Ama o gün  seninle gelemem. Gider bir köşeye saklanır, izlersin. Ne yapacaksan  orada yap, ama yeter artık, bırak adam uyusun.</p>
<p>Tanıyorsun, diye bağırdı annem, gittikleri yeri biliyorsun, sen de…  demek sen de gidiyorsun diskolara öteki fahişeler gibi…</p>
<p lang="tr-TR">Annem olmasa…</p>
<p lang="tr-TR">Benim yatağımda yattı o gece. Sabaha kadar uyudu uyandı ağladı.</p>
<p lang="tr-TR">…</p>
<p lang="tr-TR">Babamla dans ediyorduk, ikimiz de tetikteydik, her an bir kurşun  yiyebilirdik. Ama bu tehlikeyi göze almak zorundaydık. O kadını yola  getirmenin başka hiçbir çaresi yoktu.</p>
<p>Efendim diskoya kötü kadınlar gidermiş, erkeklere elletirlermiş orada  kendilerini, ayakta bitirirlermiş işlerini, sonra da hepsi etiketli  fahişe olurlarmış… Sanki kadınlar asansörlerde tanışamıyorlarmış  sevgilileriyle, üstelik aylar boyu asansörlerde öpüşemiyorlarmış gibi…</p>
<p>Bir kadın sadece kocasıyla gidebilirmiş dansetmeye. Genç bir kızın öyle  yerlerde işi neymiş… On sekiz yaşıma kadar ayağımı attırmadı dışarıya  akşam karanlığından sonra. Odamda öğrendim dansı, odamda tek başıma.  Babam ne zaman, şu kıza bu kadar eziyet etme, hangi çağda yaşıyoruz  dese, benim orada olmama aldırmadan, bırakayım da ötekiler gibi sürtük  mü olsun demiyor mu…</p>
<p>Babam olmasa arkadaşımın doğum günü diye evden çıkamayacaktım birkaç  kez. Senin arkadaşların da hep bu ayda mı doğdular diye homurdanmıştı  annem, ama babam ben götürür, birkaç saat kahvede oturur, ben getiririm  eve deyince söyleyecek söz bulamamıştı.</p>
<p>Aslan babam, canım babam… O olmasaydı kentte gençlerin doyasıya  eğlendikleri diskoları nasıl tanıyabilirdim bilemiyorum.</p>
<p>Babamla dans ediyorduk, annemin her an gelebileceğini biliyor, ama  umursamıyorduk. Birden çığlık doldu kulaklarımıza. Bir el saçlarıma  yapıştı, yüzümü çevirdi, tokadı indirdi suratıma.</p>
<p lang="tr-TR">Annem!</p>
<p lang="tr-TR">Sonra…</p>
<p lang="tr-TR">Öylece donup kaldı.</p>
<p lang="tr-TR">Hayır taş kesildi. Eli havada, ağzı yanardağ krateri, gözleri…</p>
<p lang="tr-TR">O bakışı anlatabilecek bir tek söz yoktur dünyada.</p>
<p>Sonunda öğrenmişti annem. Babamla dans eden sevgilisi bendim, babam  annemi benimle aldatıyordu.</p>
<p><strong>A. Kadir Konuk</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/ask-hikayeleri/babamin-sevgilisi.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Aşk Doktoru</title>
		<link>http://www.hikayeoku.com/ask-hikayeleri/ask-doktoru.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=ask-doktoru</link>
		<comments>http://www.hikayeoku.com/ask-hikayeleri/ask-doktoru.htm#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 12 Feb 2010 09:37:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Aşk Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Otobiyografik]]></category>
		<category><![CDATA[Romantik Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[araba hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[aşk doktoru]]></category>
		<category><![CDATA[bagajda]]></category>
		<category><![CDATA[erotik hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[Melih Özuysal]]></category>
		<category><![CDATA[otomobil öykü]]></category>
		<category><![CDATA[tokyo terlik]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=183</guid>
		<description><![CDATA[Melih Özuysal
Bugün hava kapalı olduğu halde oltayı alıp denize inmiştim. Tahmin ettiğim gibi, balık malık yoktu, bisikleti de almadığımdan eve sahilden dönüyordum. Bir ara, hayal kurmaya başlamış olduğumu fark ettim. Daha başındayken fark ettim, çünkü hem güzel, hem seksi, hem de bana âşık bir doktor, üstü açık beyaz otomobiliyle beni yazlığına götürüyordu. Üstelik rüzgâr gözlerimi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><a href="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/woman.jpg" rel="lightbox[183]"><img class="alignright size-medium wp-image-367" style="border: 4px solid black;" title="woman" src="http://www.hikayeoku.com/wp-content/uploads/woman-294x300.jpg" alt="" width="294" height="300" /></a><span style="color: #808080;">Melih Özuysal</span></h2>
<p>Bugün hava kapalı olduğu halde oltayı alıp denize inmiştim. Tahmin ettiğim gibi, balık malık yoktu, bisikleti de almadığımdan eve sahilden dönüyordum. Bir ara, hayal kurmaya başlamış olduğumu fark ettim. Daha başındayken fark ettim, çünkü hem güzel, hem seksi, hem de bana âşık bir doktor, üstü açık beyaz otomobiliyle beni yazlığına götürüyordu. Üstelik rüzgâr gözlerimi yumdurup ağzımı açtırmıyor, saçlarımı sinir bozucu biçimde karıştırmıyor ve hayatın anlamını buldurtmaya kalkarak naif kaçamağımı burnumdan getirmiyordu.</p>
<p>Daha sararmaya başlamamış tarlaların arasından otomobilimizle kuğu gibi süzülürken, bir yandan da sigara içen doktorun, kadınsı anlamlarla ağırlaştırıp bıraktığı dumanları izliyordum. Ben romantik hayranlıkla erotik ilgi arasında gidip gelirken, aynı dudaklar kocasından bir an önce boşanmak istediğini, ayrılığımıza artık daha fazla dayanamayacağını da müjdelemeye çalışıyordu. Doğrusu doktor çok iyi geliyordu, ama ne yazık ki hayal olduğu anlaşılır anlaşılmaz beş duyudan birkaçı anında toz oldu. Tabii heyecan da gitti. Yine de hayal kurmanın doğası gereği, “öyleymiş gibi” yaşamayı sürdürdüğümden, boşanması için acele etmemesini, evimin çok küçük olduğunu -gerçekte de evimin küçük olması, hayalimi yaşanır değilse de görünür kılmaya çalışıyordu- bu nedenle taşınmayı düşündüğümü, daha geniş ev bulana kadar biraz sabretmesini filan saçmaladım. Bana öyle baktı ki gözlerimi dalgalardan birinin getirip bıraktığı, sağ mı sol mu belirsiz bir tokyo terliğe kaçırmak zorunda kaldım.</p>
<p><span id="more-183"></span>Bakışları yolda, gözü bendeydi; profili, “Yani sen şimdi, daha büyük ev bulana kadar inin bize seyran olmaz mı, demek istiyorsun?”diyordu. Ben de susarak, “İnanmayacaksın ama bana bile dar geliyor,” diyordum. “Hmm, demek öyle…” demek için çenesinde bir çukur belirdi, sonra aynadan o çukurla bakışıp, beni, nasıl bir tedaviyi kaçırdığımı hayal ettirerek cezalandırmayı düşündüğünden eteğini yukarı çekip büyülü bacaklarını gösterdi. Bacakları çok güzeldi, aşırı güzeldi. Öyle ki hiç inandırıcı gelmedi, ben de başımı kıytırık yazlık konutlara doğru çevirmek zorunda kaldım. Kısacası, bana âşık olmasına rağmen güzel ve seksi doktorumu gözümü kırpmadan kaderine terk ediyordum. Ama yine de ona biraz daha eşlik etmeyi düşündüm, çünkü sonuçta kasvetli bir havada, ıssız bir kıyıyla birlikte başıboş yürüyordum. Üstelik -her şeye rağmen- doktor çok güzeldi. Ayrıca, beni hayallerindeki kadar değil de, hayallerimdeki kadar sevecek bir kadına rastlayabilmem için ne kadar yürüsem boştu, bunu biliyordum; gerçek buydu; gerçek doktordu. Bu nedenle onun peşinden gitmeye, daha doğrusu arabasından inmeyip beni götürmesine izin verdim. O da sigarasından bir nefes daha çekti.</p>
<p>Ayağıma yosunlar dolandığında, hayat bana şaka mı yapıyor, yoksa bir şeyler mi söylemeye çalışıyor, hiç anlayamaya çalışmadan yürümeye devam ettim. Tekerleklerin bir çukura girip çıkmasıyla başka sahneye sıçrayarak, komşulardan gelen varsa görünmeyelim diye, evin arka tarafına park ettiğimiz otomobilde öpüşmeye başladık. Çok tedirgin olmuştum, doktor yanaklarımı avuçlarına alıp beni öpmek için kendine çektikçe izleniyormuşuz hissiyle boğuşmak zorunda kalıyordum. Buna rağmen eve girmenin tadını arttırmak için o anı atlamayıp, orada kalmaya devam ediyordum. Sonunda yeterince tatlandırdığıma karar vererek arabadan çıktım. Bu arada -ki bunu, kumda yürümekten yorulduğum için akıl etmiş olmalıydım- gerçeklik katmak uğruna bagajdan bir şeyler taşımaya kalkışmadığıma sevinmiştim, çünkü ne de olsa boşu boşuna yük taşımış olacaktım.</p>
<p>Tedirginliğimi azaltmak için, “Eve girince, önce kimsenin olmadığından emin olayım, sonra da …” diye düşünmeye başlamıştım ki, “Öf!” diye bağırdı içimdeki bütün hayalperestler. “Evet ya!” diye ben de harladım kendime; “Rüyalarındaki kadar utanmaz olmana gerek yok elbette ama hiç değilse hayallerinde rahat etsen; neden şimdi eve girince ilk iş olarak yatağın altına bakacaksın ki?</p>
<p>-O kadar da kaba değil hayallerim.<br />
-Doğru; sen minik bir kamera ararsın.<br />
-Ve eğer bulamazsa, hiç değilse konuşmaları kaydetmiş ses bandına razı  olur evi terk ederken.</p>
<p>Birden içim sıkıldı, kendime çok kızdım; hemen sahneyi geri alıp doktoru doya doya öpmeye karar vermiştim ki araba çoktandır duruyor olduğu halde doktor öfkeyle el frenini çekip bana döndü ve “Sen benimle evlenmek istiyor musun, istemiyor musun?” diye bağırdı. Çok şaşırdım,“Şey,ben aslında …” diye kekeledim. Kekeleyince daha da sinirlendi, diziyle arabanın kapısını itip çıktı. Ben öpememenin acısıyla, tam özür dilemek için bir hamleye başlamışken, arkasına bile bakmadan arabanın kapısını öyle bir çarpış çarptı ki, eğer camı açık olmasaydı bundan sonrasını kesinlikle anlatamazdım.</p>
<p>Aslında o an refleksle başımı geri çekebilirdim ya da sahneyi durdurabilirdim. Durduramadım çünkü doktorun, kapıyı açarken ayak bileklerinden bacaklarına, oradan da kalçasına yükselen öfkesi, kapıyı çarptıktan sonra attığı her adımda kalçasından beline, oradan da omuzlarına yayılıp, boynundan saçlarına sıçrayarak başına buyruk oldukça, gözlerim onun titreşen vücuduna yapışıyordu ve sanki o gittikçe ben kendimden uzaklaşıyordum.</p>
<p>Başta kendim, artık kimse umurumda değildi; arabadan çıkıp arkasından koşmak üzereydim ki -belki de kontak anahtarını almayarak yaşananların inandırıcılığını azalttığım için- cep telefonum çaldı. Arayan oydu. Çok endişelenmiştim; kocasının bizden önce yazlığa gelmiş olduğunu dolayısıyla gizlenmemi söyleyeceğini sanarak -içimden, “Hiç olmazsa ‘geliyor’ olsaydı !” diye sitem etmeyi de unutmadan- çok hafif sesle “Alo” deyip bekledim. Sonra duyulmamış olabilir diye, “Benim…” dedim. Kahkaha atarak, “Gelirken bagajdan çantamı getir lütfen!”dedi. Sitemim işe yaramıştı, “Oh be!” dedim, istediği çanta olsun.”</p>
<p>Bu arada cep telefonumun uzun zamandır çalmadığını düşünüp, “Acaba yanıma almadım mı?” diye düşünecek oldum, ama hayalcilerim hemen adamın birine arkamdan, “İyi günler,” dedirttiler. O yana hiç bakmadan, bagajın içine sakladım başımı; kime benzettiyse o olarak kalayım diye. Adam tip çıktı; yanımdan geçerken tekrar seslendi, “İyi günler!” Ben de oralı olmak zorunda kalıp, sesimi hiç tanımadığım bir kocanın sesine benzetmeyi umarak, “İyi günler,” dedim. Der demez de unutmadan hemen etrafı ıssızlaştırdım; bu tür gereksiz tiplerle uğraşmak istemiyordum artık. Dahası, zaman kazanmak için doktora çantasını götürmekten vazgeçtiğim gibi hem merdivenleri çıkmaya hem de soymaya gerek görmeden ikimizi yatağa attım.</p>
<p>Doktor beni karşısında görünce çok sevindi, yüzüne renk geldi, sonra da neşe. Ardından mutlulukla doldu, sanki bıraksam orgazm olacaktı; “O kadar abartmayayım,” dedim. Ben böyle deyince, “Güzel bir yemeğin arkasından en iyi giden tatlı budur,”dedi, yaklaşıp hafifçe dudaklarımı ısırırken.‘Yemek ve ‘tatlı’ taşıyan ısırığı karnımı acıktırdı; öpmeye başladım. Fakat yürürken kendimi öpüşmeye tam veremiyordum. Ayrıca kova da, içinde balık olmaması nedeniyle giderek ağırlaşmaya başlamıştı. Bu arada dalgalar benim zikzak yürüyüşümle alay edip, ayakkabımı ıslatarak bana sululuk yapmaya devam ediyordu. Ama asıl, denizin kıyıda sergilediği ilginç bir şişe, tuhaf bir odun parçası ya da aşırı merak uyandıran minik ufolardan biri gözüme takıldığı an aşk hayatım kesintiye uğruyordu.</p>
<p>Birden gök öyle gürledi ki, doktor korkuyla kendisini yere fırlattı. Hep  birlikte -kova, kamış, doktor, ben- ıslak kumların üzerine kapaklandık. Fazlasıyla ürkmüş bir hali vardı, hemen kurtulmak isteyerek, “Fırtına geliyor…” dedi. Onu bırakmayacağımı anlaması için -tabii kova ve kamışla birlikte- daha sıkı sarılarak, “Boşver,” dedim. “Ama baksana!” diyerek diklenmek isteyince de yeniden öpmeye başladım. Onu öpüşlerimle yıkayıp sakinleştirirken bedenlerimiz birbirine karıştı. Deniz altımızda ıpılık olmuştu. Derken birden, gözü dönmüş bir şimşek elimdeki kamışı çekip aldı. Ardından azgın bir dalga da kovamı… Çenemin altından doktorun kıkırdamasını duymama rağmen ciddiyetimi hiç bozmadım, çünkü kim bilir bir daha ne zaman sevişirdim.</p>
<p><strong>Melih Özuysal</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeoku.com/ask-hikayeleri/ask-doktoru.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
