
Serdar TuncerÇok eski zamanlarda çok uzaklarda bir ülke vardı. Dağların arkasında yemyeşil bir ovaya kurulmuş, insanların yüzünden gülücük eksik olmayan, pırıl pırıl bir ülkeydi burası. Bu ülkenin insanları şimdi her zamankinden daha mutluydular. Çünkü yıllar sonra padişahlarının nihayet bir çocuğu olmuştu.
Nur topu gibi, güzeller güzeli, elleri yumuk yumuk, yanakları al al bir kız bebek. Kurbanlar kesildi, günlerce ziyafetler verildi, eğlenceler yapıldı. Günler günleri kovaladı, yıllar yılları. Güzelliği dillere destan bir prenses olmuştu o minik kız. Civar ülkelerden her gün bir haberci geliyor, ya prenslerinin ya krallarının hediyelerini sunuyorlar, evlenme tekliflerini iletiyorlardı.
(daha fazla…)
Oya BaydarYumuşak basamaklı kaldırımların ufak tefek taşlarının üstünden atlaya atlaya kaleye tırmanır yokuş. İki yakalı çarşının bittiği yerde, hani suyu akmayan çeşme vardır ya, tam orada, gecekondu mahallelerine doğru üç koldan uzanır. Turistik kilimlerin renklerinin yoksul gelinlerin çeyiz düşlerine karıştığı dükkanlarda, pembe atlas yorganlar, dumanı gelmeyen süslü nargilelerle, tespihlerle, tavlalarla iç içe…
Oymalı tahta sandıkların kapağını açtın mı, hafif bir çürük elma ve tahta kepeği kokusu. Masal kuşlarıyla güvercinlerin, lalelerle şakayıkların, asma yapraklarıyla salkımların ve büklümlerin iç içe geçtiği, köknar ve ceviz dünyası.
Bir kuş uçtu uçacak sandığın kapağından. Sarmaşık güllerinin arasından fırlayıp kondu konacak avucumuza. “Kötü şeyler hep başkalarının başına gelir.” Nargilelerin, kilimlerin, boyalı beşiklerin ve güllü sandıkların arasından, geçmiş on beş yılın ardından sarı badanalı köhne evlerin numaralarını okuya okuya tırmanıyoruz yokuşu. Elinde büyük bir ebe hanım çantası. Yüzün solgun mu solgun.
-Bir gün mutlaka bir tahta sandık almalıyım.
-Kötü şeyler hep başkalarının başına gelir sanırız degil mi?
-Bir saatte biter her şey. Sonra hiç olmamış, hiç yaşanmamış gibi. Biliyor musun, param olunca mutlaka bir oymalı sandık alacağım buradan. Şu güvercinli olanı.
-Sen daha önce hiç?..
-İki kez. İlkinde çok korktum. Bütün kadınlar korkar. Her şey çabucak olup bitti. Müthiş bir ferahlama duydum ardından. Ürperiyorum. Ankara’da, mayıs günleri bazan böyle ılık ve nemli olur. Sağanak boşandı boşanacak. Ferahlama duymuş muydum gerçekten? Kötü bir yalan mı yoksa bu da?
-Darbe olmasaydı… Yani demek istiyorum ki, tutuklanma korkusu falan olmasaydı da aldıracak mıydın?
-Bilmiyorum. Evet… Hayır… Bilmiyorum.
(daha fazla…)
Yaman KayıhanKahramanımızın adı Leonidov. Neden bu tiplemelere ‘kahraman’ veya ‘anti-kahraman’ denir pek anlamı yok galiba, ama bu sefer bizimkinin adı Leonidov işte. Tabii Leonidov olmasının çok fazla bir önemi yok. Belki de biraz anlamlıdır bu isim, neyse ..
Hani ‘düşman ayağa bakar’ veya ‘tepeden tırnağa’ gibilerden deyimler vardır ya, ister istemez anlatmaya aşağıdan veya yukarıdan başlanacak; bu anlatımın başı da ayaklar olsun isterseniz.
Pek de kocaman ayaklar denemezdi Leonidov’unkilere. Numarası ile söylemek gerekir mi bilmem, ama galiba 44 veya 45 olmalıydı. Hoş zaten o neredeyse devasa postalların içinde kaç numara ayak olduğunu anlamak pek mümkün de sayılmazdı ya .. Postallar epeyce eski olmalıydı, ama pek de aşınmışlıklarını belli etmiyorlardı. Hatta boyalı olduklarında yenice bile görülebilirlerdi. Siz isterseniz bu postalların üzerinde şu açık renkli (beyaz demeye dilim varmadı) tozlukların da olduğunu düşünebilirsiniz, size kalmış.
Üzerinde ise ütülü gözüksün diye yukarıdan aşağıya bir dikiş izi olan, belki de üretildiğinden bu yana hiç ütülenmeyen bir pantalon vardı. Pantalonun renginin belirtilmesinin anlamsızlığının yanı sıra, paçalarının postalların içinde mi, yoksa dışında mı olduğunu da söylemek gereksiz sanki.
(daha fazla…)
Aziz NesinAnlatacağım olay, milattan önce 128 yılında geçti. Dikkat buyurun, geçmiş demiyorum, geçti diyorum. Ben bu olayı tarih kitaplarından almadım, kendi başımdan geçti.
“Tenasüh” denilen ruh göçüne, yani şimdiki insanların çok daha önceki yıllarda başka kişilerin, hatta hayvanların kalıplarında yaşadıklarına inanır mısınız? İster inanın, ister inanmayın, bu beni ilgilendirmez. Ben dün gece, bundan ikibinseksendört yıl onceki hayatımı yeni baştan yaşadım. Daha “ruh-ül-kudüs” ebedi bakire Hazret-i Meryem’in karnına girmemiş, yani ortada Hazret-i İsa’nın ne adı, ne sanı var. Yıl, milattan önce 128… Ben Romalı bir yurttaşım. Plafium dağının eteğinde çok geniş bir bahçe içinde büyük bir villam var. Üç gece önce villama bir sürü konuk geldi: Valustus, Yulius Perus, Sompeius, Tiseron ve daha başkaları. Bütün dostlarım gelmişlerdi. Siz bunların hiçbirini tanımazsınız. Onun için kimler olduklarını kısaca anlatayım. Dostum Valustus, ünlü bir gladyatördür. Daha geçenlerde Kolesseum’da çok tanınmış bir gladyatörle dövüştü. Bu sıkı dövüşü görmenizi çok isterdim. İki gladyatör ortaya çıkınca, Kolesseum’u dolduran altmışbin kişinin uğultusu insanı sağır edecek kadar yükseldi. Şimdiki zamanda parti toplantılarında, bir de milli takımların futbol maçlarında ancak bu kadar gürültü olur. Dostum Valustus, saygıyla Konsül’ün locasına döndü, Konsül’ü selamladıktan sonra,
(daha fazla…)
Aziz NesinBir yokmuş, iki yokmuş, üç yokmuş… Eski günlerde yeryüzünün bir ülkesinde hiçbişey yokmuş. Hiçbişeyi olmayan bir ülkenin bir padişahı varmış. Bu padişahın da bir hazinesi varmış. Bu hazinede o ulusun en değerli bir emaneti korunurmuş. Atalardan kalan bu emanetle o ulus övünürmüş. “Hiçbişeyimiz yoksa da, atalarımızdan bize böyle bir emanet kaldı” diye avunurlar, yoksunluklarını, yoksulluklarını unuturlarmış.
Atalardan kalan emanet, bir kişinin, iki kişinin değil, bütün ulusun olduğundan,. herkes bu değerli emanetten kendine övünme payı çıkarırmış. Onun korunmasına canla, başla çalışırlarmış.
Bütün ulusun malı olan emaneti korumak için en uygun yer padişahın hazinesi olduğundan, bu emanet de hazinede saklı dururmuş. Hazineyi, gözlerini kırpmadan silahlı nöbetçiler beklermiş. Hazinenin olduğu yerde kuş bile uçurtmazlarmış.
Padişah, sadrazam, vezirler, sarayın bütün ileri gelenleri, her yılın bir günü, atalardan kalan kutsal emaneti koruyacaklarına namusları üzerine yemin ederlermiş.
(daha fazla…)
Fikret DoğanDoğa okuldan gelir gelmez yemeğini yedi. Dişlerini fırçaladı. Hemen Çınarın tepesindeki ağaç evine çıkıp orada Toprak Kız ile Gök Oğlanın maceralarını okumaya başladı.
Toprak Kız ile Gök Oğlan mutlu yaşamışlar. Yıllar sonra çok güzel bir kızları olmuş. Ona Bahar adını vermişler. Bahar’ın gözleri bal rengiydi. Güldüğünde gözlerinde papatyalar açardı. Sarı saçları küçük elmas omuzlarından dalga dalga beline kadar uzamıştı. Baharın güzelliği yeryüzünde ve gök yüzünde dillere destan olmuştu. Zaman zaman içinde akmış gitmişti…
Bahar büyüyüp serpildikçe afeti devran olmuş, görenler görmeyenlere onun güzelliğini met etmiş durmuş. Bahar güzel olduğu kadar yardım severliği, müşvik kalbiyle de ün kazanmış. O insanlara, hayvanlara, bitkilere sevgiyle yaklaşır şevkatle davranırmış. Bu yüzden nereye giderse gitsin bulunduğu yere aydınlık mutluluk sevgi, canlılık getirirmiş. Baharı gören çiçekler en güzel renklerini bezenirler, en güzel kokularını etrafa yayarlarmış. Ağaçlardaki kuşlar en güzel sesleriyle Bahara serenat yaparlarmış. Meyveler, güneşten aldıkları ışık ve ısıyla, topraktan aldıkları en güzel tatları, rahyaları içlerinde toplar, olgunlaşır Baharın ve insanların kendilerini tatmaları için beklermiş.
(daha fazla…)
Doğa düz siyah saçlı, zeytin gözlü, uzun yüzlü sevimli bir kız çocuğuydu. Bakışları büyümüş de küçülmüş cinstendi. Sabahları kahvaltısını yapar, dişlerini fırçalar okulun yolunu tutardı. Okulu yakın olduğu için yürüyerek giderdi. Yol boyunca bakkal Ali amcaya, manav Mehmet abiye, Simitçi Ayşe teyzeye günaydın der neşe içinde okula girerdi.
Öğleden sonraları eve döndüğünde masada öğlen yemeği onu beklerdi. Doğa ellerini yıkar yemek ayrımı yapmadan yemeklerini afiyetle yerdi. Ödevlerini bitirdikten sonra babasının bahçedeki büyük çınarın dallarının arasına yaptığı ağaç eve çıkar, orada oyunlar oynardı. Bir gün oyundan bıkmış etrafı amaçsızca karıştırırken eski kolilerin arkasına düşmüş ahşap küçük bir sandık dikkatini çekti. Yavaşça kolilerin arasından elini uzatıp sandığı, küçük ama güçlü parmaklarıyla kavrayıp kendine doğru çekti. Doğa sandığın üzerindeki tozları yaş günü mumlarını üfler gibi bir seferde püskürtü ve Büyük bir merakla sandığı açtı. Sandığın içinde deri kaplı kalın bir defter buldu. Defterin üzerinde deriden kabartma bir kız resmi vardı. Doğa hayran hayran bu kabartma kızın saçlarına, yüzün e dokundu. Ne kadar güzel, kusursuz diye düşündü. Doğa defterin üzerindeki kilidi gittikçe artan bir merakla açtı ve ilk sayfaya bir çırpıda göz attı.
Fikret DoğanAyşe Nine, “Yavrularım, size Gelinciğin hikayesini anlatayım mı?” Hepsi birden “eveeet” diye bağırdı. Ayşe nine,”Peki peki sessiz olun ve yatağınızda kıpırdamadan durun. Başlıyorum.” dedi.
“Çocuklar, Gelincik üzerine bir çok masal vardır. Gelincikler tek mevsimlik bitkilerdir. Uzun boynu üzerinde kırmızı çanağının dibinde siyah noktalar vardır. Kara gözlerine kırmızı sürme çekilmiş gelin göz gibidir gelincik. Kırmızı ve siyah onda sonsuz bir huzur bulmuştur. İsyanın ve aşkın, sevginin ve asaletin harmonisi o renklerde kendini dışa vurmuştur. Tarih boyunca da kırmızı ve siyah hep bir şeylerin temsilcisi olacaktır.
Çiftçiler Gelinciği görünce büyük bir sevinç gösterirler. Çünkü Gelincik o sene hasadın bereketli olacağını, ürünün bol ve verimli bir sezonun işaretidir. Bol hasat, bereket, düğün demek, şenlik demektir. Evlenecek çocuklar için ev bark, eşya demektir. Askere gidecek çocuklar için para demektir. Küçük çocuklara defter, kalem, ayakkabı, güzel elbiseler demektir. Kışın alınan borçların silinmesi demektir. Elbette köylü, davul ve zurnayla kutlar hasadı ve bereketi.
(daha fazla…)
Fikret DoğanCanan, Seda, Emine akşam güneşinin kızıla boyadığı gökyüzünü hayran hayran izlediler. Karla kaplı ormandaki anne ve babalarının dağda yaktıkları meşe kömürü dumanına bakarak, onların kendilerine mesaj yolladığını hayal edip, bunu okumaya çalıştılar. Hepsi yarın ki derslerini yapmak için üst kata çıktılar. Çocukların gürültüsü artınca, Ayşe Nine: ” dersinizi sessizce çalışır ve bitirirseniz akşam yatmadan önce size papatya ile gelinciğin hikayelerini anlatacağım.” diye seslendi. Çocuklar hep bir ağızdan “ yaşaaaasııııınnnnnn” diye bağırdılar.
Ayşe Nine, gülerek ekmek evine geri döndü. Akşam yemeği yapmak için, kendi yaptığı bulguru çıkardı. Kuruttuğu patlıcan ve biberleri de doldurmak üzere askıdan indirdi. Salçasını hazırladı. Her şeyi kendi yetiştirmeye çalışırdı. Ayşe Nine, çorba için de yazın hazırladığı tarhanadan üç kaşık tencereye koydu. Yavaş yavaş karıştırırken düşünmeye başladı. İnsanların ağız tatlarını ne bozmuştu? Çünkü İnsanlar artık eski yiyecekleri ve tatlarını bulamıyordu. Tohumlar tek kerelik olmuştu. Eskiden hormon kullanılmazdı. Domates domates gibi kokar, salatalık salatalık gibi. Şimdi normal olan bir şey kalmış mıydı? Balıklar, tavuklar hormonla on beş günde yetişiyordu. Ama tatları bozulmuştu. Hastalık da artmıştı bu hormonlar yüzünden. Şimdi yeni ayrımına varmışlardı insanlar. Şehirdekiler doğal yiyecekleri aramaya ba şlamışlar. Ne olmuştu da topraklarına tütün, şeker pancarı, çay, buğday, mısır ekemez olmuştular? Neden her şeyi dışarıdan almak zorunda kalmışlardı? En güzel domatesler onların bahçesinde olurdu. Şimdi domateslerin içi yok, kabukları meşin gibi olmuştu. Yumurta tavuklarını “kuş gribi var” diye öldürmüşlerdi. Tavuksuz kalmışlardı…
(daha fazla…)
Ezgi Umut“Biliyor musun Selma Abla şu yataklardan bir tane almak isterdim. Hiç terletmezmiş diye yazıyor etiketlerde.”
Yatağı ters yüz ederken böyle diyordu genç kadın. Kızgın ütüyü basarken görenlerin otuz yaşlarında sanacağı kestane saçlı, solgun yüzlü kızın gözlerinin derinliklerinde çakmak çakmaktı o, on altılı yaşların kıvılcımları.
“Yatak içinde yatana göre değişir Güldünya. Sen rahatsan, mutluysan saman döşek de en güzel yataktır, kuru yer bile. Mutsuzsan en kralından yataklarda yat canım, yine de rahat edemezsin. Hem bizim kocakarılar bize yar etmez bunlardan alsak da.”
Kendi söylediklerini onaylarcasına başını sallayıp önündeki yatağı ters yüz ederek buharlı ütüyle etiketlerini yapıştıran Selma Ablasına baktı Güldünya. Başındaki yemeniden kurtulmuş gibi duran kuzguni saçlarının arasında yer yer beyaz teller ışıldıyordu. Kaç yaşındadır acaba diye düşündü. On sekizinde evlenmiş olsa üç çocuğu mu vardı? Eh yirmi beş bilemedin yirmi altı. Burnundan yanaklarını ayıran iki derin çizgi ve kaşlarının ortasındaki derin kırışıklık çektiği dertlerin belirteci gibi göründü gözüne Güldünya’ nın. Kendisi de on sene sonra böyle mi olacaktı, pis kokulu dehliz gibi bir imalathanenin karanlığında mı tüketecekti onca yaşı, dökecekti onca teri… Hayır, hayır, burada en fazla birkaç ay çalışacak. Zaten sigortası da yok. Hemşehrisi Memed’ini o söz verdiği işe yerleştirdikten sonra çalışmayacaktı. Çocuklarını yetiştirecekti. Bir düzine güzel çocuk canlandı eteklerini çekiştiren. Tıpkı her akşam izledikleri o dizilerdeki gibi güzel bir evleri bile olacaktı. Tabi yatak odasında da terletmeyen yataklardan. Hayallere dalmak daha güzeldi gerçekleri yaşamaktansa. Hem belli mi olur günün birinde tıpkı o dizilerdeki gibi…
(daha fazla…)