
Ezgi Umut“Biliyor musun Selma Abla şu yataklardan bir tane almak isterdim. Hiç terletmezmiş diye yazıyor etiketlerde.”
Yatağı ters yüz ederken böyle diyordu genç kadın. Kızgın ütüyü basarken görenlerin otuz yaşlarında sanacağı kestane saçlı, solgun yüzlü kızın gözlerinin derinliklerinde çakmak çakmaktı o, on altılı yaşların kıvılcımları.
“Yatak içinde yatana göre değişir Güldünya. Sen rahatsan, mutluysan saman döşek de en güzel yataktır, kuru yer bile. Mutsuzsan en kralından yataklarda yat canım, yine de rahat edemezsin. Hem bizim kocakarılar bize yar etmez bunlardan alsak da.”
Kendi söylediklerini onaylarcasına başını sallayıp önündeki yatağı ters yüz ederek buharlı ütüyle etiketlerini yapıştıran Selma Ablasına baktı Güldünya. Başındaki yemeniden kurtulmuş gibi duran kuzguni saçlarının arasında yer yer beyaz teller ışıldıyordu. Kaç yaşındadır acaba diye düşündü. On sekizinde evlenmiş olsa üç çocuğu mu vardı? Eh yirmi beş bilemedin yirmi altı. Burnundan yanaklarını ayıran iki derin çizgi ve kaşlarının ortasındaki derin kırışıklık çektiği dertlerin belirteci gibi göründü gözüne Güldünya’ nın. Kendisi de on sene sonra böyle mi olacaktı, pis kokulu dehliz gibi bir imalathanenin karanlığında mı tüketecekti onca yaşı, dökecekti onca teri… Hayır, hayır, burada en fazla birkaç ay çalışacak. Zaten sigortası da yok. Hemşehrisi Memed’ini o söz verdiği işe yerleştirdikten sonra çalışmayacaktı. Çocuklarını yetiştirecekti. Bir düzine güzel çocuk canlandı eteklerini çekiştiren. Tıpkı her akşam izledikleri o dizilerdeki gibi güzel bir evleri bile olacaktı. Tabi yatak odasında da terletmeyen yataklardan. Hayallere dalmak daha güzeldi gerçekleri yaşamaktansa. Hem belli mi olur günün birinde tıpkı o dizilerdeki gibi…
“Kaç paradır acaba bu yataklar Selma Abla?”
“Ben sordum. Raziye’ye. Yeme içme tam beş ay ücretini biriktir” dediydi.
“Tam beş aylık ücrete denkmiş ha, beş aylık ücret?”
Hiç olmazsa bebek doğduktan sonra diye düşündü. Hani şöyle rahat bir yatakta, kupür dantelli gecelik ve sabahlığına bürünmüş, mavi satenden yumuşacık yorganın altına gömülmüş, tombul yastıklara yaslanıp başında kırmızı loğusa kurdelesi, kucağında minicik oğulcuğu analığın tadını çıkarmak ne güzel olurdu. Mehmed’i geliyor ve yatağın baş ucundaki kırlenti dantelli sallanan iskemleye oturuyor. Güldünya’ya ve minik oğulcuğuna sevgi ile bakıyor. Memed’in getirdiği, çocuk doğurduğu için getirdiği bir kucak dolusu kar beyazı şebboy, yanındaki etajerin üzerinde, Çanakkale’den geçerken aldıkları, o çok sevdiği mavi kumlu vazonun içinde, odayı misler gibi sarmış kokusu. Mehmed elini uzatıp oğulcuğunu okşuyor. Sonra tam elleri sevgi ile Güldünya’ya uzanmışken çukur gözlü, sivri burunlu süpürgeli cadı dikiliyor başlarına. Hadi kalk, kalk kızanım kalk, gelinin hası az uyuyanıdır. Kocasından sonra kalkan gelinden hayır gelmez.
“Öyle bir kaynanam var ki ne yapsam, bizim için güzel olan ne yapsam gözleri yuvalarından oynuyor.” dedi sıkıntıyla.
O da kızgın ütüyü biyelere bastırdı hıncını alırcasına.
“Kız Gül, benimkini kimse geçemez kıskançlıkta da, kötülükte de. Şöyle çiçekli bir yatak örtüsü aldıydım pazardan Çin işi. Kadın resmen kudurayazdı yahu. Düşün artık. Yatağımdaki örtüye de o karışacak.”
“Sahiden karıştı mı abla?” diye sordu Güldünya boş bulunup.
Selma bu soruya biraz sıkılmakla beraber içini dökmeden duramadı.
“Hem de ne karışmak. Gitmiş akşam oğluna söylemiş.”
Tekrar ütüyü bastı hırsla.
“Ekmeğe para bulamazken bak savruk karın paraları nasıl Salı Pazarlarında çar çur ediyor diye. Oğlunu iyice doldurmuş. O gece yediğim dayağı hiç unutmayacağım ah Güldünya.Oysa ne hayallerle almıştım o çiçekli yatak örtüsünü. Çocuklar da ağladı. Büyük kızın gözüne tik musallat oldu o dayak gecesinden sonra. Oğlan da altına kaçırıyor.Değer miydi bir yatak örtüsü için?”
Neyse ki Güldünya henüz böyle şeyler yaşamamıştı. Allahı’na bin kere şükretti içinden. Gerçi kocası sokaktan gelince, daha dış kapıda ayak sesleri duyulmaya başlayınca bütün gün gelini ile senli benli olan anası, aniden suratını asıverirdi hani sanki bir şeylerle küstürülmüş gibi. Mehmed de hemen sorardı:
“Anacığım ne yaptı ne söyledi gelinin sana?”
Önceleri hep şakacıktan soruyor sanmıştı ama işin ciddiyetini tez zamanda kavramıştı.
“Sonra ne yaptı cadaloz biliyor musun?” diye devam ediyordu Selma.
“Yok Selma Abla” dedi Güldünya, “Benim ki galiba biraz daha iyi seninkinden ama birazcık.”
O anda bebek yeniden kıpırdandı. Yanaklarına al bastı Güldünya’nın utancından görüldü mü diye.
“Oğlu beni döverken vurma kızanıma vurma diye kendini yerler attı, başını duvarlara vurdu cadaloz…”
“Herhal yaptığı hatayı anlamış kadıncağız” dedi Güldünya.
“Kadıncağız ha? Ah kızım, sen bu kaynana milletini tanımamışsın. Mahsus yapıyor. O vurma dedikçe oğlanı daha fazla vurdu. O kendini duvarlara attıkça, oğlanı daha fazla tekmeledi. Bir de en küçüğe gebeydim.”
Tekrar ütüyü bastı başını sallayarak. Kızgın ütüden çıkan buhardan yaşarmış gibi iki elem damlası süzülmeye başladı yanaklarından aşağılara.
“Ağlıyorsun abla.”
Selma kareli işçi önlüğünün kolu ile göz yaşlarını kuruladı.
“Haydi çok konuştuk. İşimize bakalım”
Şimdi bizim meraklı da gelir diye düşündü Selma.
Bebek yeniden pıtırdadı. Dört aylık artık, balık gibi dönüyor karnında. Kıpırdadı teyzeleri bakın diyesi geliyor Güldünya’nın. Fark ettiler mi acaba? Selma ablasına güveniyordu ama Raziye’ den korkulur. Raziye insanın ağzından tatlı tatlı alır öğreneceğini, hele bir fark etmeye görsün.
“Benim rahmetli adam bir bilezik aldıydı ikramiye ile de bizim cadının gözleri anam bir görecektin gitti gitti geldiydi.” diyerek kızıştırmaya çalıştı sohbeti Raziye de.
Kadınlar söylediklerine ilgi göstermeyince Raziye , başka türlü girdi konuya:
“Kız Güldünya sana bir şeyler oldu son günlerde pek de ne bileyim pek de güzelleştin kız.
Ustabaşı gözünü alamıyor senden.”
Sahi ne zaman gelmişti bu Raziye karısı sigara molasından? Amacı başka aslında. Ustabaşının Güldünya’ya ilgi derecesini öğrenecek aklı sıra diye düşündü Selma.
Güldünya başıyla hayır işareti yaparken düşünüyordu. Söylese mi? Fırsatını kollayıp karanlık koridorda kıstırdığını söylese mi? Loş sahanlıkta ensesinden yüzüne doğru çarpan alkol kokulu solukları yeniden duyar gibi oldu Güldünya. Hele elleri ile arkadan kavrayıp göğüslerine yapışmaya çalışınca nasıl da silkelemişti ızbandut gibi adamı. Karnına ulaşacak da gebeliğini anlayacak diye yüreği oynamıştı. Tanımazlığa gelmişti. Tanımış bilmiş olsa ustabaşının yüzüne bakmaması gerekirdi. Söylerse Raziye yanlış anlar. Belki de hasetinden çatlar. En iyisi ses çıkarmamak. Yoksa söylese mi?
Tam söyleyecekti ki vazgeçti. Bu Raziye karısına pek de güven olmaz, bu gün böyle yarın öyle, yanar döner Raziye. Boşuna Raziye konmamış adı. Sahi ya adını bilip de mi koyarlar insanların? Biz ne koysak? Eliyle karnını ovuşturdu. Sonra hemen toparlandı, kuşkuyla bakındı etrafına. Gören olmamıştır İşşallah. Daha bol bir şeyler giymeli. Karnını da iyice kıstırmalı ki şişkinliği çıkmasın. Saçlarını mı kestirse. Saçımı kestirdim de ondan öyle görünüyorum der yüzü semirdikçe. Kısa saçla hep tombul durur yüzüm. Ama hiç kesmediğimi söylemiştim değil mi? Doğduğumdan beri makas değmemiş demişti saçlarına.O zaman kısa saçın seni tombul gösterdiğini nereden biliyorsun diye sormazlar mı? Yalanı meydana çıkacak. Saç toplayan bir karı var mahallede, peruk yapan, ona satsa saçlarını. Bebeğine şöyle reklamlardaki gibi güzel bir yatak alsa, kenarlarında tutunma yerleri olan. Bu yatakta anneannenin hatırası var dese bebeğine büyüdüğü zaman. Ayaklanınca hop hop oynasa o tahtalara tutunarak. Ya yataktan düşerse. Dikkat etmesi gerekir. Biliyordu o gözü körolasıcana yine her işlerine karışacaktı. Saçlarımı kestim diye oğlunu benden soğutur mu?
Raziye hırıltılı bir sigara öksürüğü patlattı. Baktı ki Güldünya ve Selma’da iş yok,
“Ablam sen oku da bizim gibi olma okulunu bitirmeye bak” diye çaprazdaki ufak tefek en fazla on beşinde duran sarı benizli, sarı kirpikli maviş kıza seslendi .
Kız hiç sesini çıkarmadı. Oku oku diyorlar okusam ne olacak? Zaten okutmazlar abilerim. Sivaslıların Emriye gibi oku oku sonra eşekten beter bir adama düş, her şey bitsin diye düşünceye daldı. Sözde Emriye’nin kocası da okumuş, ortayı bitirmiş. Önce dizi dizi çocuk dizdi kadının karnı kucağı doldu doldu boşaldı. O dal gibi kız katana gibi bir ucubeye dönüştü etleri pörsüdü, karnı kat kat kaldı, memeleri sarktı. Sonra da adam ortadan kayıp oldu. İstanbul tarafında görmüşler. Yanında gençten bir kızla, arabalıdan inerken. Söylese miydim? Söylemek neye yarayacak Emriye’ yi üzmekten başka. Şurada yüz yüze bakıyoruz her girişte çıkışta eve. Ya uydurduysalar? Belki de adama sıktı birileri kurşunu, boşalttı ceplerini, kim bilir hangi ormanın dibinde ölüsünü yemekte böcekler, kurt, kuş… Sağlık ocağına gelen güzel gözlü genç doktoru düşündü sarı benizli kız. Tıpkı Memoli. Onun gibi simsiyah saçlar. Yakışıklı mı yakışıklı.Uzun kirpiklerle süslü güzel anlamlı bakan gözler. Kalbi hızlı hızlı çarpmaya başladı. “Yazamam Hanımanne” demişti nenesine. “Bu yeşil kart geçersiz artık. Ama dur yanındaki güzel yüzlünün hürmetine sana şu eşantiyonlardan vereyim neneciğim. Biraz olsun ağrılarını alır.”
Genç kız kıpkırmızı olmuştu göz aklarına kadar. Evleri hemen sağlık ocağınla karşı karşıya. Ah bir daha rastlayabilmek için neleri vermezdi ama sabahları evden öyle erken çıkıyordu ki. Yedi buçukta başlıyordu sabah vardiyası. Sonra akşamın yedisine kadar hatta fazla mesai deyip gece 12’ lere kadar tutuyorlardı işte. Kim ses çıkaracak? Geçen gün kapıda yanına yanaşan gür, kara bıyıklı adamın söylediklerini anlatmıştı. Raziye Abla’ya.
“Sendikaya üye olun. Sırtınız yere gelmez. Ücretinizi de geciktiremez o zaman işveren.” demişti adam. Evde abisine söyleyince afakanlar başmıştı Ali Abisini.
“Hele bir daha o adamla görüş kız bacaklarını kırarım vallahi. Askere gidiyorum diye havalanma sakın. Oralarda da duyarsam gelir canına okurum. Bize sigorta, sendika değil para lazım duydun mu dangalak para lazım.” Bir de kalkıp açık lisede okumak istediğini, doktor olmak istediğini anlatacaktı abisine. Ağzını mühürledi o günden sonra.
Ertesi gün usta başı işe başlamadan bütün kadınları bir araya toplamış on dakika mı yirmi dakika mı beyinlerini yemişti. Kapıda kara bıyıklı düzen bozucularla konuştuğunu gördüğü her kim olursa olsun işten atılacaktı. Molalar kısıldı. Bir tuvalet arası vermek isteseler yüzünden düşen bin parça oluyor, biraz fazlaca kalsalar kıyameti koparıyordu ustabaşı. Ama Raziye başka. Raziye’ye gelince akan sular durur. O uzun sigara molalarına çıkar, beş vakte ilave olarak. Çantasında da her zaman filtreli Amerikan sigaralarından. Ustabaşı verdi bu paketi diye de kasılarak dolanır, hava atar haspam. Neden kimseye değil de Raziye Abla’ya. Parçaları tam zamanında teslim ettiği içinmiş. Herkes işini onun kadar eksiksiz yapmıyor mu? Bir daha ona bir derdimi söylersem Arap olayım diye düşündü sarı benizli kız ve Raziye’nin yılışık sorularını yanıtlamak için değil ağzını açmak, kafasını bile kaldırmadı.
.
“Of nefesim daralıyor.” diye bağırdı Güldünya. Alkol kokulu soluklar ensesine yapışmış hiç bırakmıyordu Raziye’nin meraklı sorusundan sonra. Yüzü kızarmış alnında boncuk boncuk terler fışkırıyordu ya Raziye hemen yanında bitti.
Bu tarafı da vardır diye düşündü yan tezgahtaki soluk benizli kız, yine başını kaldırmadan , dedikoducudur fitnecidir ama en önce yardıma koşan da hep Raziye abladır.
“ Kız Gül, sende bir tuhaflık var bu gün” dedi Raziye.
“Var ya abla var. Sabahtan beri midem kalkıyor.” Birden her şeyi berbat edeceğini hissedip çabuk çabuk ekledi. “Akşam balık yedik de.”
“Oh Maşşallah!” dedi Raziye sırıtarak. “Hem parasızız dersin hem de balık. Söyle kız lüfer mi palamut mu yediniz?”
“Ah abla ah bizim kayınvalide pazardan toplamış, bütün gün tablada bekleyip kokuşan balıkları. Bir de yarı fiyatına aldım hamsiyi diye kasılıyordu oğluna.”
Allah affetsin beni diye geçirdi içinden Güldünya. Raziye’nin olayı anlamaması için uydurmuştu bu yalanı. Yoksa dün gece yine çorbaya talim etmişlerdi. Bunu uydurmuştu da benzerlerini yaşamamış mıydı sanki? Yüklü olduğunu bile bile bozuk yiyecekleri gelinine kakalayan böyle bir cadaloza az bileydi biçtiği pay. Evet evet yalan değil.
“Kız ne düşünüyorsun öyle kumru gibi?” diye üsteledi Raziye.
“Biraz çıksam, temiz hava alsam?”
“Çık çık ben ustabaşıya söylerim.”
“Karşıdaki bakkaldan da ayran al!” diye seslendi arkasından.
Getirip tıktılar onca zehirli bidonu buraya bodruma. Sanki bahçede yer yok. diye söyleniyordu içinden. Sigara odasında ustabaşıyla cilveleşirken görmüştü plastik fıçılarda taşınan kimyasalları. Aslında bıkmıştı bu herife cilve yapmaktan da. Sırf işini tutsun diyeydi yaptıkları. Bir kere yüz vermişti geri adım atmak demek işten atılmak demekti. Bir an karşıdaki tezgahta çalışan soluk benizli kıza ilişti gözü. Şu kız kadar okumuş olsaydı buralarda sürünmezdi elbette.Akıl parayla değil a! Ama Raziyecik diploma bile alamamıştı ilkokuldan. Hem evde bekleyen felçli oğlu varken işini tutmaktan başka ne yapabilirdi?
Güldünya tavana kadar süngerlerin yığılı olduğu daracık koridorda ilerlerken içindeki sıkıntı iyice basmaya başladı. Yürüdükçe sanki daha bir uzuyordu koridor hiç bitmeyecek gibi. Kapıya doğru yaklaşınca mide bulantısı iyice arttı. Kesif bir kimyasalın buğusu sarmıştı bu bölgeyi. Kapı yanında yığılı plastik bidonları gördü. Ne zaman yığmışlardı onca bidonu oraya. Sabah yoktular değil mi? Kapının sürgüsünü açarak küçük sahanlığa çıktı. Neden içeriden sürgülüyorlar kapıyı bir türlü akıl erdiremiyordu. Ya bir şey olsa deprem filan. Olmayacak şey mi? Geçen akşam televizyondaki programda öyle konuşmalar duymuştu ki bütün gece bir oraya bir buraya dönüp durmuş, bit pazarından alınma eski karyolanın gıcırtısından ne kendini ne de Memed’ini uyutmuştu, huzursuzluktan. İyi ki tek katlı bir gecekonduda kalıyorlardı. Deprem proşöförüne göre bütün evler güvensizdi ama Güldünya düşünüyordu da bir sürü katın altında kalmak başka tek bir çatının başına yıkılması daha başka. Proşöför ne demişti ama? Hepsi de tehlikeliymiş. Çadırda mı yaşayacaklar? Düğmeye dokundu ama ışıklar yanmadı. Karanlık merdivenlerden küf kokulu duvarları elleye yoklaya yukarı çıkıyordu yavaş yavaş. Oysa apartmanın giriş katında otomatikler yanıyordu.
“Namussuz, ırz düşmanı!” dedi. Mahsus tamir ettirmiyor ışıkları. Karanlıkta inerken geçen gün uğradığı sataşmayı hatırlayınca yeni bir sıkıntı dalgası ve ter boşandı hücrelerinden ve bebecik bir tekme daha attı. Doktor tam bilemedi diye düşündü apartman sahanlığında duraklayarak. Bu bebek hareket ettiğine göre üç aylıktan fazla olmalıydı. Daha kaç ay çalışabilir? Karnı iyice şişince kesin çıkarırlardı işten. Hem parası kesilecek, hem de bütün gün evde o nefret ettiği kadınla yüz yüze yaşayacak. Giriş kapısından hızla giren bir çocuk güm diye karnına çarpacakken, geri çekilerek kendini kolladı. Apartmanın arkasındaki küçük bahçe arabalarla doluydu. Yukarıdaki pencereden yarı beline kadar sarkmış yorgun, dünyadan bezmiş gibi görünen bir kadın sesi.
“Allah belanı versin, Allah belanı versin senin piç kurusu ” diye çığlık çığlığa ileniyordu aşağıdaki salya sümük ağlayan çocuğa. Çocuk daha çok ağlayıp zırlıyor ve tekrar tekrar zile basıyordu. Acaba annesi miydi bu kadın çocuğun? İki adımlık basamağı inip girişteki bahçe duvarına dayandı. Gözü karşıdaki bakkalın camekanlı dolabına kaydı. İçecekler, kolalar, meyve suları dizi dizi. Yutkundu. Ayran iç demişti Raziye ablası ama para mı var? Gözü kör olsun bu parasızlığın.
Yoksa çocuk sahibi olmak için acele mi etmişlerdi. İlk kez böyle düşünüyordu. Hangi anne çocuğuna böyle sözler söyler ve ilenir. Demek ki kadıncağız çok bunaldı bir şeylerden. Birden bağıran kadının dairesinde salonun baş köşesindeki koltuğa kurulmuş, yaşlı bir Hanımağa canlandı gözünde. Yanında hepsi de Huriler gibi uçuşan üç dört kumanın hizmet verdiği bir cadı kaynana. Penceredeki sinir küpü olup kurumuş kadın, besbelli ki beş parmağın ilki, ilk gelin olmalıydı, nasıl çileden çıkmasın? Acaba o evde de bu yataklardan var mıdır? Ama Selma ne demişti: İstersen kraliçe yataklarında yat mutsuzsan rahat edemezsin. O zaman tüm o reklâmlar, hepsi bir kandırmaca değil miydi? Aslında kaygılıydı. Memed’in üzerine bir kuma getireceğinden korkuyordu. Kaç yıl olmuştu bir türlü bebek yok. Bir gece duymuştu annesinin ona sözüm ona fısıldayışını. Bu gelin çocuk vermezse sana, Erzurum’dan hem de dindar, namuslu güzel bir kız varmış onu getireceğim diyordu annesi. Pis cadaloz. Sanki Güldünya namussuzdu da. Ensesinde alkol kokusu peydahlanıp kaba eller vücudunu sıkıştırmaya başlayınca nasıl da atmıştı dirseğini herifin böğrüne. Bunu mu anlatması gerekiyor namuslu olduğunu ispatlamak için. Sanki kadın kendisi evlenecek. Mehmed’in yanıtını duyamamıştı ama kocamış cadının ille de kendisine duyurmak için konuştuğunu ancak şimdi biraz düşününce anlıyordu. İyi de tüm yaşamı bu kadının yaptıklarını nasıl geri püskürteceğim kaygısıyla mı geçecek? Yaşamda yapılacak daha güzel şeyler de olmalı. Biraz okuma bilirdi. Kitap okumak isterdi hep. Sinemalara tiyatrolara gitmek isterdi.Bir müzik aleti bile çalmak isterdi. Mesela mandolin. İlkokul öğretmeni Ayşe Hanım ne güzel ezgiler çalmıştı mandolinle bir keresinde. Sonra güzel yemekler yapacak, kremalı pastalar, börekler yapacak, başında kimse dır dır etmeden. Yutkundu. Elleri ile saçlarını tarıyor gibi yaptı. Saçları dayanılmaz geliyordu son günlerde. Boynu ağrıyordu saçların ağırlığından. Kestirmeli. Keşke üç sene önce saçları kestirtecekler korkusundan okulu bırakmasaydı. Kestirince anasının kınalı saçlı kuzusu olmaktan çıkacağını düşünmüştü hep. Anacığının ince beyaz parmaklarının izini taşıyan saçları kestirmek onun son hatırasını da atmak gibi geliyordu o çocuk kavrayışıyla. Onu kandırmışlardı. Bak işte şimdi kestirmeyecek mi? Ama onu kandırmak için bir bahaneymiş bu saç kestirme olayı. Şimdi anlıyordu. Bahçedeki iğde ağacı yeni sürgünler ve tomurcuklar vermiş. Ötedeki erik ağacı beyaz bir gelin gibi çiçeklerle bezenmiş. Elem çiçekleri diye düşündü, gelin çiçeği değil elem çiçeği hepsi.
Apartman basamaklarında evcilik oynayan iki küçük kıza takıldı gözü. Küçücük bir kilim parçasının üzerinde evcilik oynuyorlardı. Zaman değişmişti artık. Bir evde olabilecek tava, tencere, tuvalet aynası, yatak odası takımı, koltuklar… ne varsa hepsinin küçücük plastikten oyuncakları yapılmıştı. Ne güzel dedi. Şimdi çocuk olmak varmış. Bir kolu her zaman kopan plastik bebeğini anımsadı. O bebek yüzünden, o ikide bir kopan kol yüzünden evcilikten nefret etmişti küçükken. Ama kendi bebelerine en güzel oyuncakları alacaktı. Tabii ki çalışarak.Sonra da onları okutacaktı. Okumaları için ellerinden geleni yapacaktı. Kendi durumuna güldü. On yıl sonra Selma Ablasından bin beter olurdu o kadar çocukla. Memlekette kalıp o zengin ağanın oğluyla evlense miydi? Ama okuyacaktı. Onun için gelmemiş miydi İstanbul gurbetlerine, parasız yatılıya, yüreğinde yitirdiği anasının acısı sıcakken, sıcacıkken. Daha orta ikideydi ki kanına girmişlerdi yengesigiller. Okullar açılıp arkadaşları okula giderken o da gerdeğe girmişti. Bunu neden yaptılar diye çok düşünmüştü. Oysa kendi kızlarını lisede okutuyorlardı. Belki hafta sonları onlara evci çıktığında verdikleri bir kap yemek batmıştır gözlerine, belki de kendisinden kurtulmak istediler. Selma ablaya anlatınca evlilik hikayesini kızım onlar seni satmışlar başlık parası almışlardır deyivermişti de üç gün onunla konuşmamıştı. Bunu bir gün soracaktı Memed’e.
Derin derin soluklandı birkaç kez. Apartmanın kapısını itip içeri girdi. Birden birkaç ay önce üç katlı bir binanın bodrum katındaki çekyat imalathanesinde, gece mesaisinde çıkıp- kaç kişiydi dört mü beş mi- kadının ölümüne neden olan yangın haberi geldi hatırına nedense. İkisi yanarak ölmüş, kömüre dönüşmüş, diğer kızlar da yoğun duman zehirlenmesinden. Tepeden tırnağa ürperdi. İşçi kızlardan biri de gebeymiş üç aylık. O zaman altı kişi ölmüş olmuyor muydu? Yazık yazık diye söylendi. Üstelik çocuk yaşta kızlar çalışıyormuş o imalathanede. Birden buruk bir gülümseme sağanağına tutuldu. Kendisi de çocuk sayılmaz mıydı? Televizyonda duymuştu. Sıfır on sekiz yaş arası herkes çocukmuş insan haklarına göre. Eliyle karnını okşar gibi yaptı. Sonra yine aynı yoldan gerisin geriye, o kesif tiner kokulu mahzenin giriş kapısına doğru inmeye başladı duvarlara tutunarak.
Ezgi Umut