Hikaye okumak, gerçeğe tanık olmaktır.

Beni Seven Bana Gelsin ya da Ben Kendimden Gideyim

Umut Taydaş

ziyadesiyle kişiler “kendilerine gelinmesini” pek sever, önemserler. gerçekten de önemli bir ihsas, değerli bir hissiyat, memnun edici bir oluştur bir insan için “kendisine gelinmesi”.  kişi kendini aziz hisseder, kendisine kıymet verildiğini düşünür. hele hele “misafir seven” bir kişisyse söz konusu, memnuniyetin ve doğal olarak egonun eriştiği hazzın daha yoğunlaşması mümkündür.

peki “beni seven bana gelsin” doğru bir arzu ve bekleyiş midir? eğer herkes kendisine gelinmesini isterse, kimse kimseye yaklaşamaz gibi olur sonra. bunun böyle olmaması için, birilerinin kendilerinden vazgeçip, egolarını ve “kendilerine gelinmesi” dolayısıyla erişecekleri hazzı bir yana bırakıp, sevdiklerine gitmeleri gerekli.

kendinden vazgeçip sevdiklerine gitmek mi, oturup sevenlerinin gelmesini beklemek mi asıl saadet, olgun olanın seçeceği, onguna eriştiren hangisi?

derken kapı çaldı:
(daha fazla…)

Pintihar (Son ya da Bitmeyiş)

Armağan Altay

“Canım yanıyor ama önemli değil!”
Hiçbir şey istemiyorum.
Varoluş sebebimiz de bir istek değil mi? Nedir peki? Uğrunda mistisizme kafa patlattığımız, soru sorma güdüsü olan felsefeye dalıp dalıp çıktığımızı sandığımız bu gaye, bu oluş, bu kılış nedir? Cevap yok, değil mi? Çünkü insan aklı ermez. O aklın erdiği yerlerde de sadece yalanlar, hayaller ve beden var. Başkası tarafından içine sokulduğunuz, layık kılındığınız beden. Evet, öyle olmalı. İyimser bakışlar çoğu yerde, arada bana da rastlamıyor değiller. “Sevmek” diyor bu bakışlar. “Sevgi.” Oysa düşünebilen insan için sevgi yoktur. İnsan için sevgi, bir yaydan çıkıp saplanmaya benzer. Oysa ok bir yere varmaz, yay da hiç var olmamıştır; insan ya sevmeyi ya da “seven kendisi”ni sever. Gerisini isteyen bedendir. Hani şu kirlenince çıkarıp atamadığımız, “ölü temizleme”ye vermeniz gereken malum elbise.

Hiçbir şey istemiyorum. Elbiseyi de, kendimi de.
Kendimi istemiyorum. Dünyayı, insanları değil, kendimi.
(daha fazla…)

Ve-Şaire

Armağan Altay

“Nasıl bir anlatım olmalı?” diye sordu kendine, alnını dayadığı camın soğuğunu, içtiği sütlü kahve ile yok etmeye çalışırken. Orman bugün huzursuzdu; ağaçlar yağmurun habercisi olan rutubetli rüzgârdan dolayı rahatsız olmuşçasına hızlı hızlı kımıldanıyor, tarih ile aynı sofrada oturmuş felsefecilere özgü bir ciddiyetle düşünüyordu.

“Şiir gibi olmalı o halde” diye düşündü. “Öz, fakat ahmakların anlayabileceğinden daha anlamlı bir şekilde. Herkes anlarsa anlamsız olur. Sadece o ve ben anlamalıyız. Daha neye dair olduğunu bile bilmediğimiz sırrı öğrenmeliyiz. Bu sadece öğrenme, kavramayla sınırlı kalmalı. Ondan sonra benim sınırsızlığım başlayacak. Evet, öyle.” Kirli kupasındaki iyi pişmemiş kahvesinden bir yudum aldı. Uzaklarda, göğün grisinin tanrının tonunu aldığı yerde bir şimşek çaktı. Gök gürültüsünü bekledi, duyamadı.

“Üç kişi olacak. Üçümüz de insanın ne demek olduğunu göreceğiz. Belki biraz korkutucu, fakat müthiş bir deneyim olacak. Anlamayan acınası bir hal alacak. Gerçekten. Öyle olmalı.”

Kupasının dibindeki son yudumu da boğazından aşağı akıttıktan sonra oturduğu çürük sandalyeden kalktı. Düşündüklerini uygulamak için eyleme geçerken, arkasındaki kalorifer borusundan sırat köprüsü kadar ince bir ağ ile sarkan örümceğin onun ağzından çıkan buhara bir anlam veremediğini düşünerek, düşünemeyenlere kin ve merhamet duydu.

* * *
(daha fazla…)

İntiharı Soluyan Çiçek

Hasan Uygun

Günlerdir bir an bile gözümü kırpmadan bakıyorum ona. İşimi, arkadaşlarımı, randevularımı, kısaca her şeyimi erteledim sırf bu yüzden. Bekliyorum… Bekliyorum. Bekliyorum, mutlaka konuşacak… Konuşacak ve bozulacak bu kara büyü.

Dışarıda, cadde boyunca kaldırımda dizilmiş çöpçüler, sonbahar mağlubu çınarların gövdelerini okşuyor, gözlerinden öpüyorlar sonra kupkuru dudaklarıyla. Hepsi duygulu, melankolik… Yerlerde binlerce ölü yaprak. Ölü yaprakların altındaysa çırpınan bir yürek. Çöpçüler, törensiz kaldırmak istemiyorlar, incitmek istemiyorlar ölü yürekleri, “Ölülerin de sevgiye ihtiyacı var,” diyor içlerinden biri.

Cadde boyunca sağa sola savrulan kuru yapraklar, hız tutkusuyla yanıp tutuşan sürücülerin kullandığı arabaların tekerlekleri altında eziliyor acı çekiyorlar biteviye. Acı yüreklerini dağlıyor, kanatlanıp uçuyorlar sonra arabaların hızıyla yarışırcasına.

Oysa sadece bir ay önce… Hatırlamak bile kor bir yürek yangını. Hiç yitirilmeyecek gibi duruyordu oysa, parmaklarımın arasından karışırken toprağa.
İçeride, çatı katındaki evimde, yangın sonrası kül kokusunda her şey. Ve yıkıntıların arasında, hisli bir yürek; enkazın altında kurtarılmayı bekleyen. Yangında en son kurtarılacak olarak orta yerde, yaşam umudunu hâlâ kaybetmemiş, ‘sil baştan’ cesareti olan ben.

Işık gözlerimi yakıyor. Bir dokunabilsem ışığa…
(daha fazla…)

Arya

Çok güzel bir gün. Bir sürü odası, upuzun koridorları olan kocaman bir evdeyiz. Bahçedeki ağaçların gölgeleri yok. Odadaki perdeler çok büyük. Yerdeki taşlarda yıldızlar kadar çok yüz var.

İkimiz bu evde mi kalıyoruz, yoksa birimiz misafir miyiz, bilmiyorum. Beş, altı yaşlarındayız. Belki sen dokuz yaşındasındır. Çünkü sen artık büyük olmak istiyorsundur. Evde bizden başka kimse var mı, yok mu, belli değil. Eğer varsa bile uzak bir odada fısıltıyla konuşuyorlardır. Belki de uyuyorlardır. Ev çok sessiz. Bizden başka hiç ses yok. Ama biz de çok sessiziz. İkimiz sessizliğin görünür haliyiz. Bazen bakmadığım bir an oluyor, ama hep sana bakıyorum. Kanepedesin. Yatıyorsun. Ama uyumuyorsun. Sıkılınca yanağını avucuna dayıyorsun. Saçların uzun. Benim saçım çok kısa, rengi görünecek kadar. Ama ne renk bilmiyorum. Sorsam sen bilirsin. Patates kabuğuna benziyor.
Ben durmadan terliyorum. Sen hiç terlemiyorsun. Kıskanmıyorum, sadece biraz kızıyorum. O zaman biraz daha terliyorum. Deniz kumu renginde bir elbisen var. Bugün onu giymek istemişsin. İpleri omuzlarından geçiyor. Parmağınla kanepenin kumaşına şekiller çiziyorsun. Çizerken bazen göz ucuyla bana bakıyorsun. O zaman hemen hayalimde yüzümü kanepe yapıyorum, parmağın yanağımda kulağımda, boynumda geziyor. Bugün üzerimde, sarı rekteki o sıkıcı gömleğim var. Limon sarısı olan. Bu durumda kendimi sana karşı önemli görmüyorum. Ama içimde bir ışıltı var.
(daha fazla…)

Babamın Sevgilisi

A. Kadir Konuk

Bak şu köşedeki oğlan sana işaret ediyor.

Gördüm.

Bana sorarsan iyi bir hıyara benzemiyor. Az önce de ortada dans eden sarışına kur yapıyordu. Bir şıp sevdi olabilir. Bu tür erkekleri iyi tanımalısın. Bir çok erkek için kadının nasıl olduğu pek fazla önemli değildir, yatabiliyorlarsa, bir gece için hepsine, her şeye katlanabilirler. Ertesi gün tanımazlar bile.

Sana katılıyorum.

Deneyimliymişsin gibi konuşuyorsun.

Ustam kim?

Bir yığın delikanlı var burada, seçtin mi kavalyeni. Kiminle dans etmek istiyorsun?

Seninle.

(daha fazla…)

Aşk Doktoru

Melih Özuysal

Bugün hava kapalı olduğu halde oltayı alıp denize inmiştim. Tahmin ettiğim gibi, balık malık yoktu, bisikleti de almadığımdan eve sahilden dönüyordum. Bir ara, hayal kurmaya başlamış olduğumu fark ettim. Daha başındayken fark ettim, çünkü hem güzel, hem seksi, hem de bana âşık bir doktor, üstü açık beyaz otomobiliyle beni yazlığına götürüyordu. Üstelik rüzgâr gözlerimi yumdurup ağzımı açtırmıyor, saçlarımı sinir bozucu biçimde karıştırmıyor ve hayatın anlamını buldurtmaya kalkarak naif kaçamağımı burnumdan getirmiyordu.

Daha sararmaya başlamamış tarlaların arasından otomobilimizle kuğu gibi süzülürken, bir yandan da sigara içen doktorun, kadınsı anlamlarla ağırlaştırıp bıraktığı dumanları izliyordum. Ben romantik hayranlıkla erotik ilgi arasında gidip gelirken, aynı dudaklar kocasından bir an önce boşanmak istediğini, ayrılığımıza artık daha fazla dayanamayacağını da müjdelemeye çalışıyordu. Doğrusu doktor çok iyi geliyordu, ama ne yazık ki hayal olduğu anlaşılır anlaşılmaz beş duyudan birkaçı anında toz oldu. Tabii heyecan da gitti. Yine de hayal kurmanın doğası gereği, “öyleymiş gibi” yaşamayı sürdürdüğümden, boşanması için acele etmemesini, evimin çok küçük olduğunu -gerçekte de evimin küçük olması, hayalimi yaşanır değilse de görünür kılmaya çalışıyordu- bu nedenle taşınmayı düşündüğümü, daha geniş ev bulana kadar biraz sabretmesini filan saçmaladım. Bana öyle baktı ki gözlerimi dalgalardan birinin getirip bıraktığı, sağ mı sol mu belirsiz bir tokyo terliğe kaçırmak zorunda kaldım.

(daha fazla…)

Yumurtalı Ekmek Kızartması

Derya Cebecioğlu

Yemek kuyruğuna girdikleri koridorun pencerelerinden arka kapı görünüyordu. “Okuldan kaçmak ” öğrenciler için her zaman özenle akılda saklanan bir düşünce olduğu için kuyruk beklenirken bu kapı hep gözlenen bir yerdi. Kalın bıyıklı, iri yapılı Bekçi Recep Efendi bir gün bile o kapıyı boş bırakmamıştı şimdiye dek. Soğuk günlerde kapının sağındaki küçük kulübede oturur, hava güzelse de sürgülü demir kapı boyunca bir sağa bir sola dolanır dururdu. Bugüne kadar hiçbir boşluk yakalayamamalarına rağmen, çocuklar yine de, o genç beyinlerinin inatçı sabrı ile bıkmadan usanmadan kapıyı gözlerlerdi.

O Perşembe günü Bekir ile Yalçın ders sonu yirmi dakika cezaya kaldıkları için (defterlerine otuz kere” Bir daha asla okula ödev yapmadan gelmeyeceğiz.” yazdılar.) kuyruğun sonuna yetişmişlerdi. Öğrencilerin tümü koridoru geçmiş, tabldot tepsilerini aldıkları bölmeye girmişlerdi bile. Koridoru koşarak geçerlerken Bekir’in başı istemsizce kapıya yönelmişti yine. Yalçın ise burnunu bir çoban köpeği gibi havaya kaldırmış “Hımm. Yumurtalı ekmek kızartması” diye keyiflenmekteydi adımlarını sıklaştırırken.

- Tanrım, dedi Bekir, koyu kahve gözlerini iri iri açarak. Şuraya bak. Kapı açık.
Yalçın kapıya baktı. Gerçekten aralıktı. Üstüne üstlük bekçi de ortalarda görünmüyordu.

- Hadi, dedi Bekir, yüzünü sıvayan o muzır gülümsemesiyle. Gidiyoruz.

(daha fazla…)

Takas

Melih Özuysal

“Geldiğimden beri iki laf etmedin” der, Saime. Feridun masanın kenarındaki sandalyeye oturmuş, dirsekleri masaya dayalı, elindeki gazeteyi bükerek, “Etmedik!” diye düzeltip, sinirlenir. Saime, neden böyle olduğunu anlamamış gibi bakınca, “Çünkü” der, Feridun, “başından beri, en başından beri uzağız birbirimize.” Saime cam kenarındaki sedirde her an kalkabilirmiş gibi eğreti otururken, başını eğer, yirmisine gelmektedir, sıkılır, “Ee?” gibisinden, başını kaldırıp bakar. Feridun yüzünde sivilceler, o da yirmibeşinde, “Olmuyo işte, yani beceremiyoz. Ya, hep böyle değil miydik zaten biz?” Saime fabrikada işçi, iplikte, başını önüne eğmiş, “Evlencez de demiyon.” Feridun elindeki gazeteyi önce kaldırır sonra bırakır, ellerini üzerine koyar, “N’oldu şimdi?” Saime başını kaldırmadan, “Ne bilem… Hep böle…” Feridun sinirlenmeye hevesli, “Nası?” Saime, sıkıntılı, “Hep böle susuyon” Feridun, biraz azarlayarak, “Susuyoruz. Susuyoruz çünkü böyleyiz!”. Saime bıkkın, “Neden böleyiz?” Bakışırlar. Feridun, sesini yükseltmemeye çalışarak, “Sen bilmiyosun da ben nerden bilcem?” Sonra parmaklarını birbirine bağlayıp çıtlatır, biraz anlamlı, “Sen biliyosun neden böleyiz.” Uzun bir sessizlik olur, Saime, “Ben gideyim artık.” Feridun, sinirlenmeyle yalvarma arası, “Hani çok kalacaktın bu sefer?” Saime omuzlarını oynatır. Feridun, “Hem çay da koyarım şimdi.” Saime, bir güçlenme içinde, küskün ve hırçın, “İçmediğim şey mi?” Feridun kızmamaya çalışarak, “İçmediğinden değil, ikimiz birlikte içelim diye.” Saime hemen uysal, “İyi.”
(daha fazla…)

Herkes Kendini Yaşar

Özdil Demir

Yine o ince sızı yüreğine saplandı. Bu hafta kaçıncı daralma anıydı? Sevmekten mi yorgun düşmüştü yüreği yoksa yalancı baharların ağırlığı mıydı bu… Nedenler niçinler ile uğraşacak ne vakti vardı ne gücü.

Sahile inip bir fincan kahve içmek istedi. Yerinden kalkacak gücü yoktu. Hafifçe inledi. Bir pencere kenarında umarsız bir öğle sonrasında, yabancılaşmış, yaşamayı unutmuş gibi öylece bakıyordu. Oğlunun serin tatlı sesi ile irkildi:

“Anne bana beni doğurmaya nasıl karar verdiğini anlatsana.”

“Sıkılmadın mı bu hikâyeden?”

“Hayır, senin hayatını benim için değiştirişini dinlemek çok hoşuma gidiyor. Her seferinde, geçmişi özlemiyor musun diye düşünüyorum? Acaba o beni bilse, ne hissederdi diye de geçiyor aklımdan ?”

“Onun görevi; bana seni armağan etmekti. Hiç bilmeden, hesaplamadan… Bilse de bir şey değişmezdi. Belki seni doğurmama izin bile vermezdi. Öyle yarım yamalak, seni içimden söküp alırlardı. “

“İzin vermezdin ama öyle değil mi?”
(daha fazla…)

Sayfa 3 of 712345...Son »
Powered by Wordpress | Designed by Elegant Themes