Hikaye okumak, gerçeğe tanık olmaktır.

Boşlukta Dans

Nalan Barbarosoğlu

Hadi ver o bıçağı bana… Ver, dedim sana!

Sanki aramızda yüzyıllar var; sanki bu anı birlikte yaşamıyoruz. Bu ana, ayrı ayrı zaman ve uzam parçalarından gelmişiz de, bize ait olmayan rastlantısal bir zaman-uzam birlikteliğine üstten bakanlar gibiyiz.

- O kadar istiyorsan, gel sen al!

Evlerine tıkılmış, televizyon karşısında sıkılmışlığından hoşnut insanlarla alay edercesine dolunay ışığında aydınlanırken balkonlar ve lodosla tazelenirken gecenin havası, bir bıçağın üstüne gidebilir miyim?.. Atılabilir miyim o bıçağın üstüne?.. Bu solgun ışıkta parlamayan çeliğin keskinliğine elimi uzatabilir miyim?.. Hele de odanın görüntüsü böylesine yumuşak bir ışık altındayken… Sen elindeki bıçakla, gözünde yanıp sönen öfke parıltılarıyla sırtını diklektirmiş, tüyleri kabarmış, kavgaya hazır bir kedi yavrusunu çağrıştırırken… Titreyen çenenle, rengi atmış yüzünle karşımda dururken üstüne gelebilir miyim?.. Şaka gibi her şey.
(daha fazla…)

Ayşe’nin Yazgısı

Refik Halid Karay

Anası, Antikacıların evini oğmak için gittikten sonra yalnız kalan Ayşe bahçedeki çıkrıklı kuyudan çektiği suyu sabahtan beri ocağın üstünde duran kazana döktü ve patiska entarisinin eteklerini kuşağına sıkıştırıp çömeldi; sepetteki çamaşırları çitilemeye başladı.

Ana kız “Abdinin köşkü” denilen bu yıkık, korkunç, yalnız kovukta bekçi gibi oturuyorlardı. Bundan kırk sene önce, kimbilir nasıl bir eğlence fikrine hizmet için yapılmış, fakat o zamandanberi kullanılmayan bu ev, yıkık duvarları, çökmüş çatısı, dökülmüş kafesleri, her taraftan ayrılmış sıvalarıyle eski bir mezar gibi ölümü düşündüren bir hal almıştı. Onda her ilişen bakışı korkutan bir renk, her geçene: “Siz de herkes de benim gibi olacaksınız, yıkık duvarlar kirli yosunlu, iğri bir taş; üzerinde eşinen bir iki köpek, o kadar!” diyen bir ses vardı. Her yönünden deve dikenleri fırlamış olan bahçesinde, hep açık kapısından mahzen gibi karanlık bir oyuk içinde tavan tahtaları seçilen ahırında, samanlı gübreler yığılmıştı; üzerinde bir sürü tavuk sürekli eşiniyordu. Kuyunun yanındaki incir ağaçları bu yıkıntının eksiğini tamamlıyor, her yıl daha fazla kuvvetlenerek nankör dallarıyle eve yaslanıyordu.
(daha fazla…)

Sakal

Yaman Kayıhan

Neredeyse 13 yaşımdan beri sakallarımı traş ederim. Başlangıçta ne sıklıkla traş olduğumu artık pek hatırlayamıyorum, ama okulda öğretmenlerin filan zaman zaman da olsa bana hafifçe de olsa gözüken sakallarım nedeniyle bir şeyler söylediklerini hatırlar gibiyim. Demek ki en azından başlangıçta çok sık traş olmadığım ortada. Çok uzundur ise hemen her gün sakal traşı oluyorum. Önce jilet ve traş sabunu yardımıyla bu işi hallediyordum ve yüzümü de sık sık kesiyordum tabii, ama sonradan traş makinesine döndüm. Sadece bazı hafta sonları yüzüme tatil verip traş olmamayı becerebiliyorum. O zaman da kirli suratlı birisi olup çıkıyorum, ama kime ne…

Galiba ilk garipliği Mart’ın ortalarında keşfettim. Keşfettim demek de birap garip çünkü öyle pek de keşfedilmeyecek bir şey değil bu, ama başlangıçta süreç biraz yavaştı galiba. Neyse. Yüzümün sağ tarafında, yanağım ile çenem arasındaki bir sakal tanesi diğerlerine göre daha hızla uzamaya başladı birdenbire. Bunun nedenini hala bilmiyorum. Bilebilen de çıkmadı nedense ..

Önce sorun pek önemli değildi. Sakallardan birisi ters dönmüş sandım, hatta uzun bir sakal görünce bu ters dönmenin ortaya çıkması nedeniyle biraz sevindim bile. Kim sakalı ters dönsün ister ki ..? O uzunca sakal tanesini sonraki traşımda kestim ve sorun da bitti sandım, ama ne gezer. Öğlene doğru o meşum sakal tanesi neredeyse bir santime ulaşmıştı bile. Hala ne olduğunu anlayamamıştım. Eh sakal tanesinin uzamasını elim o noktaya gitmeden, aynaya bakmadan veya birisi bana söylemeden anlamama, en azından bu uzamanın hissedilebilirliği açısından olanak yoktu.
(daha fazla…)

Leonidov

Yaman Kayıhan

Kahramanımızın adı Leonidov. Neden bu tiplemelere ‘kahraman’ veya ‘anti-kahraman’ denir pek anlamı yok galiba, ama bu sefer bizimkinin adı Leonidov işte. Tabii Leonidov olmasının çok fazla bir önemi yok. Belki de biraz anlamlıdır bu isim, neyse ..

Hani ‘düşman ayağa bakar’ veya ‘tepeden tırnağa’ gibilerden deyimler vardır ya, ister istemez anlatmaya aşağıdan veya yukarıdan başlanacak; bu anlatımın başı da ayaklar olsun isterseniz.

Pek de kocaman ayaklar denemezdi Leonidov’unkilere. Numarası ile söylemek gerekir mi bilmem, ama galiba 44 veya 45 olmalıydı. Hoş zaten o neredeyse devasa postalların içinde kaç numara ayak olduğunu anlamak pek mümkün de sayılmazdı ya .. Postallar epeyce eski olmalıydı, ama pek de aşınmışlıklarını belli etmiyorlardı. Hatta boyalı olduklarında yenice bile görülebilirlerdi. Siz isterseniz bu postalların üzerinde şu açık renkli (beyaz demeye dilim varmadı) tozlukların da olduğunu düşünebilirsiniz, size kalmış.

Üzerinde ise ütülü gözüksün diye yukarıdan aşağıya bir dikiş izi olan, belki de üretildiğinden bu yana hiç ütülenmeyen bir pantalon vardı. Pantalonun renginin belirtilmesinin anlamsızlığının yanı sıra, paçalarının postalların içinde mi, yoksa dışında mı olduğunu da söylemek gereksiz sanki.
(daha fazla…)

Feridun Bey Kompleksi

Ayşe Korkmaz

Adını ilk kez, memuriyet hayatına başladığım gün duydum. Dairedeki arkadaşlar, aralarında para toplayıp şık bir dolma kalem almışlar. İçlerinden biri:
“Bizden sana küçük bir hoş geldin hediyesi” dedi. Bir başkası gülerek,
“Ve Feridun Bey’den…” diye ekledi.

Feridun Bey’in kim olduğunu sormadım. O gün hasta olduğu için gelememiş bir hizmetli, bir memur, ya da üst düzey yöneticilerden biri olabilirdi.

Odam birinci kattadır. Öyle ayakaltında olmasına bakmayın. Dairedeki en güzel odalardan biridir. Öğlene kadar güneş içindedir. Bir giren bir daha çıkmak istemez. Bütün mesai arkadaşlarım en az günde bir kez uğrar. Sonrası malum, gelsin çaylar, gitsin kahveler.

Hediye merasiminin üzerinden tam bir hafta geçmişti. Herkesle tek tek tanışmış olmama rağmen Feridun Bey’in yüzünü görebilmek henüz kısmet olmamıştı. Çay kahve âlemlerinden kurtulup yalnız kalabildiğim bir an, birdenbire kafamda Feridun Bey’i görme fikri belirdi.
“Madem o gelmiyor, neden ben gitmiyorum?” dedim kendi kendime.
Şefe, Feridun Bey’in hangi odada olduğunu sordum. “Üçüncü katta, sağdan ikinci kapı” diye tarif etti.
Önce tuvalete uğradım. Makyajımı tazeleyip kıyafetime çekidüzen verdim. Öyle ya, Feridun Beyle ilk kez karşılaşacaktık.
Telaş ve heyecan içinde söylenen odayı bulup içeri daldım.
“Feridun Bey’e bakmıştım” dedim karşıma çıkanlara.
“Feridun Bey dışarıda.” dediler.
Fazla ilgili görünmemek için, sessizce odadan ayrıldım.

(daha fazla…)

Tarih Siliciler Arasında

Hikmet Temel Akarsu

“Geçmişi bilmeden, geleceği düşünemezsin,” dedi bodur ve yaşlı rahip.
Tümcesini yarım bırakmış gibi sustu. Yutkunması ve sözlerine devam etmesi sanki yüzyıllar sürdü. Ama sonunda konuştu: “O yüzden sen geleceği düşünemeyeceksin, çünkü geçmişi asla bilemeyeceksin!”

Ve dondu kaldı bakışları bir akşam alacasında mor bulutların üstünde. Yani ben bunca yolu boşuna mı tepmiştim? Geçmişi asla bilemeyeceğimi ve o yüzden de gelecek hakkında hiçbir söz söylemeye hakkım olamayacağını mı duymaya gelmiştim?! Bu ne saçmalıktı böyle? Karanlık dağlar aşıyorum, vadiler, dereler, ormanlar geçiyorum, yırtıcı hayvanlar arasından sıyrılıyorum, barbar yağmacılara varımı yoğumu vererek canımı kurtarıyorum; asırları aşıp geliyorum ve Telengria’da karşılaştığım kıdemli rahiplerden bunu duyuyorum?

Bir Telengria rahibi bunu nasıl söyler? Onların görevi zaten yaşananların kayıtlarını tutmak, insanlığın kalubeladan beri başına gelenleri ortak hafızaya nakşetmek değil miydi? Bana böyle söylenmemiş miydi?
(daha fazla…)

Bir Gotik Öykü: İnhitat

Hikmet Temel Akarsu

Karanlık gecede ordugâh alesta. Güm güm katapultlar vuruyor, kör kör düşmana taciz atışları yapılıyor. Davullar inliyor, taşlar çalınıyor, iki fersah ötede konaklamış barbar ordusunun maneviyatı kırılmaya çalışılıyor. Dev ateşler yakılıyor, erler nöbetleşe, grizu alevine daldırılmış oklarını barbar ordugâhına yağdırıyor. Yıldırma, taciz ve ikmal yollarını kesme, huzursuz etme maksadıyla düşmana baskın vermekle görevli küçük müfrezeler gelip gidiyor devamlı. Erata bir geceye mahsus müsamahalı davranılıyor, tam teçhizatlı bir halde biraz dinlenmelerine, biraz uyumalarına, ortalıkta gezinip tütsülerini sallayarak ilahiler okuyan kara cüppeli keşişlere başvurup günah çıkarmalarına izin veriliyor. Tayınları bol tutuluyor. Ertesi sabah kader günü. Nice ovalardan, dağlardan, ormanlardan, yaban illerden kopup gelmiş sayısız barbar, imparatorluk lejyonlarının acımasız tunç duvarlarına çarpacak. Tunç miğferler, demir zırhlar, kılıç kesmez manda gönü kayışlar bir etten duvarı örtüp düşman ordularını kargılarının ucuna takacak, onları kuzeye sürecek, ardından vandal mezarlarını bütün Avrupa’ya yayacak. Büyük savaş yakın.

(daha fazla…)

Gar

Mehmet Güler

Gavsi, Gülbeyaz adındaki nişanlısını yıllar önce Almanya’ya çalışmak üzere göndermişti. Sözde, nişanlısı kısa sürede dönecek, kendisini de alıp oraya götürecekti. Para kazanacaklar, bir yığın çocukları olacaktı.
Ne nişanlısı dönmüş, ne de kendisi gidebilmişti.

Ama Gavsi bir gün olsun ayrılmamıştı gardan. Gülbeyaz’ın aynı istasyona dönüp geleceği, onu alıp Almanya’ya götüreceği, orada evlenecekleri konusundaki inancını, umudunu hiç yitirmemişti. Her gelen trende Gülbeyaz’ı beklemişti. Vagondan vagona koşarak gelen yolcular içinde onu sormuştu:

- Gülbeyaz’ı gördünüz mü?
- Gülbeyaz hangi trenle, dönecek?
- Gülbeyaz benim burada beklediğimi biliyor, değil mi?
- ……………………………………………………

(daha fazla…)

Katina

-miş’li geçmiş zamanın daha yaşlı olduğu bilinir.
Sahi -di’li geçmiş zaman, ne kadar süre sonra -miş’li geçmiş zamana dönüşür?
Aradan geçen bunca zamana bakarak, her şey -miş’li, -muş’lu anlatılabilir diye düşünmeye başlamıştım.
Ama geçip giden şeyler o kadar canlı ki. Onları -miş’li geçmiş zamanda anlatırsam yanlış yapacakmışım gibi bir duygu içindeyim.
Anlatan öyle anlatsın.
Ben, yaşlı öykümü -di’li geçmiş zamanlı anlatacağım yine de…

Beni ilk kutlayan Ilgın oldu.
Herkesten daha sıcak ve içtenlikliydi.
Yanağıma kondurduğu öpücüğün ıslaklığı hâlâ durur orada. Onca yılın ne güneşi kuruttu onu, ne de yeli.
(daha fazla…)

Uzaktan Gelen Sevgiliyi Beklemek

Umut Taydaş

“…hasktir saat daha 10 buçuk. vakit geçmiyor lan. canım benim, beni ne kadar seviyorsa, şu şartlarda ve namüsait bir vaziyette olmasına rağmen yarın geliyor. böyle de beklemekle geçmez ki zaman. en iyisi kafayı vurup yatmak, uyuyabilirsem ne ala.

o an bütün kalbim doluydu; geçmiş bazı anılar ruhumun yüzüne çıkmak istiyordu, gözlerim yaşlanıyordu.‘ lan göthe, seni de bi okuduk harbi iflahımızı sktin. ‘lan bu werther aşık mı, değil mi, ibne mi, yoksa evrensel mevzularla mı yakmış kafayı?‘ diye düşündüre düşündüre koca kitabı okuttun bize. çok naif, pek utangaç, kafası güzel ama ol lan aşık işte. bana baksana oğlum, dünyada bildiğim en güzel heyecan bu. aşığım ve o da bana aşık sanırım ki, taa nerden benimle biraz olsun birlikte olabilmek için geliyor. belki benimle olma çabası, benimle olmanın, onun kendisiyle olabilmesini sağladığındandır. kadınlar kendileriyle olabilmeyi, birinin yanındayken kendilerini dinleyebilecek kadar özgür olmayı severler değil mi donki şönt? olsun be oğlum, ne güzel bir hissiyat. patlat ordan bir ‘beni böyle sev seveceksen‘, yaz bi tane hissiyat dökümü şiyar formunda, yat aşşa, mışıl uyku, dümdüz…”
(daha fazla…)

Sayfa 2 of 712345...Son »
Powered by Wordpress | Designed by Elegant Themes